Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Süreyya Berfe’

Yazın en güzel günlerindeyiz. Doğa insanlardan farklı işliyor. Kendine özgü düzeni kolay değişmiyor. İşte yaz mevsimi de kızgınlıklarını attı üzerinden. Uysal bir sevgili gibi olgun, dizimizde yatıyor.

İlkbahardan bu yana coşup köpüren doğa en bereketli döneminde: Hasat, bağbozumları sürüyor. Leylekler erkenden dönüyorlar geldikleri yerlere. Oysa daha tadılacak nimetleri var toprağın. Kırlangıçlar, bağbozumlarında kaynatılan şıraları içmeden yola çıkmazlarmış. Hatta bir söz vardır, kırlangıç için, “şırayı içer, leyleği geçer” denir.

Yaz şiirleri geçiyor aklımdan, halkın öfkesinden korkuya kapılmış siyasilerin odalarımızı karartan görüntüleri arasında.

Oktay Rifat’ın Çobanıl Şiirleri’ni unutamıyorum. Yıllar boyu Ege’nin doğasından, insanından biriktirdiklerini nasıl inanılmaz ustalıkla şiirlere dönüştürüşünü… İlhan Berk’in Bodrum çevresinin dağını taşını, otunu sapını, şiir yaratısının vazgeçilmez bir unsuru görüp her kitabına oralardan şiirler taşımasını… Bedri Rahmi’den “Can Eriği”, “Karadut”, Ülkü Tamer’in şiirinden Antep’in narı, Yaşar Miraç’ınkinden Karadeniz’in mısırı, fındığı taşar.

Birkaç yıl önce Foça’ya yerleşen Süreyya Berfe de, şiirinin yelkenini Ege rüzgârıyla doldurmayı başardı. Gençlik ve tazelik kokan yeni şiirleriyle okurları mutlu etmeyi sürdürüyor.

Geçen yıl yayımlanan ve 2002 Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü kazanan Nâbiga’dan sonra şimdi de Seni Seviyorum yayımlandı.

Seni Seviyorum, şairdeki aşk, doğa ve yaşam patlamalarının şiire dönüştüğü bir yapıt.

İnsana özgü en temel duyulardan biri olan aşk, Süreyya Berfe’nin şiirlerinde bir yandan doğa, öte yandan da bütün insani özelliklerle harmanlanarak güçlü bir şairin rengârenk bakışı ve duyuşuyla yeniden yorumlanıyor.

Şairin dünyayı aşkla algılayışı, insanların iç dünyalarına giden yolları da kolaylıkla açıyor. Hayat, insan, bütün canlılar, dünya ve evren üstüne okurlarla dertleşmeyi, insani heyecanları paylaşmayı deniyor.

Bunu yaparken olağan şeylerden şiirin olağanüstülüğüne ulaşarak, hayatın küçük ayrıntılarından nasıl şiire gidilebileceğini de gösteriyor.

Kitapta yer alan “Dört Mevsim” adlı bölümdeki çok sayıda şiir ise mevsimler üstüne dizelerle kurulmuş bir senfoni izlenimi veriyor. Şair, tıpkı besteci gibi bütün çalgıların-seslerin çalacağı-söyleyeceği dizeleri tek tek yazmış. O sesleri ve imgeleri algılamak ise okura kalıyor.

Seni Seviyorum’daki şiirler, türlü karmaşalar ve çalkantılar içinde yaşamak zorunda kalan günümüz insanına durup, hayatın asıl amacı üstüne yeniden düşünme fırsatı yaratıyor.

Herkesin ufku ermez

bizim yakınlığımıza

uzaklığımıza da.

Ne diyeyim

bana harcadığın, harcayacağın

iyi zamanın çok olsun.

Gelincik gelincik kokunca rüzgâr

iri yağmur tanelerini ışıldattıkça güneş

sana doyamıyorum.

4.9.2002

Reklamlar

Read Full Post »

Dün gece, doğum yıldönümünde, adına konan şiir ödülü töreni nedeniyle bir kez daha andık Behçet Necatigil’i.

Bu yılki ödülü Nâbiga adlı yapıtıyla Süreyya Berfe kazandı. “Nâbiga”, Farsçada soyunda şair bulunmadığı halde kendisi şair olan kişi anlamına geliyormuş.

Bu son kitabında Süreyya Berfe, hem kendi şiirinin hem de günümüz şiirindeki eğilimlerin dışına çıkmış; şirinin yelkenini yaşadığı Foça’da Ege rüzgârına verip taze, yeni bir solukla doldurmuş. Sanki antik çağ ozanlarının duru düşünceleri, duru söyleyişleri gelip konuk olmuş şiirlerine.

Necatigil’i düşündüğümde ise, aklıma ilk gelen hep “acı” olur. Acının yoğurduğu ve olgunlaştırdığı bir hayat ve şiirdir onunki.

Nedir bu acı?

Başta yaşadığımız çağın ve çağların acısı. Şu yeryüzünde yaşayıp da insana özgü acıları duymadan var olabilmek olası mıdır, hele bir yazar için?

Necatigil de, ilk şiirlerinden son yazdıklarına dek hep çağının, insanın acılarıyla yoğurup, olgunlaştırdı kişiliğini. İçinde yaşadığı, çevresinde gördüğü insanı, sorunlarını, açarlarını açmazlarını dert etti kendine.

En uzun kuyrukların en sonunda bendim

Sokakların ayazı sırtımda hurra

Bir yerden ötekine yetişmeler koşmalar

Bu taşıtlar bu ekmek bu et kömür yağ

Ülkesinin sıradan insanlarından biri gibi yaşadı. Onlar gibi düşünüp, onların dünyalarını şiire taşıdı. Her hayatta acıydı karşısına çıkan. Oysa,

Yalnız aşk olmalıydı onların

Acı diye bildikleri

Düşünce alanında da, olgunlaşmak için acı çekmek ilkçağ düşünürlerinden günümüze dek çeşitli eğitim sistemlerinde yaygın kabul görmüş bir yamlaşımdır.

Türlü dinsel inançlarda yer bulmuş çilecilik anlayışından Kant’ın ahlaki çileciliğine dek hep acı çekmenin insanı olgunlaştıracağına inanıldı.

Bugünün insanı eğitim görerek olgunlaşıyor. Eğitim, insana dünyayı tanıma, anlama olanağını sağlıyor ve düşünme yetisini geliştiriyor.

Peki düşünme yetisi kazanan çağımız bireyi bunu nasıl kullanacak?

Çağına ve çevresine bireysel bir yaklaşımla bakıp, dünya ile ilişkisini yalnızca kendi sorunları çevresinde algılayıp bencil bir hayat mı sürecek, pek çoklarının yaptığı gibi?

Yoksa içinde yaşadığı insanlık ailesinin gelişmesi, acılarının azalması için mi çaba gösterecek?

Aslında insanın acı çekmesi ve acı çekerek olgunlaşması insani bir olgu. Gelgelelim çağımız insanının acıları, bugün yaşadığı gibi, yoksulluk, savaşlar, sömürü, vb. mi olmalı?

İnsanlık asıl, insana yakışmayan bu temel sorunlarından kurtulduğunda hak ettiği insani acılarına kavuşacak. Belki kimi Bach’ın bir yapıtını neden anlayamadığı için acı çekecek, kimi bir matematik problemini çözebilmek yolunda yıllarca acı çekecek, kimi aşkına karşılık bulamadığı için acı içinde kalacak.

Şu dünyada insanca yaşamak da yoksa

Ne kalıyor geriye, yüzyıllardan?

17.4.2002

Read Full Post »