Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Şiir’

Altın sarı yapraklarda

Hayatın son kez yansıyan ışığı

Solarken yüzümde

Şiir

Kirlenen bir su gibi çıkıp gidiyor hayatımızdan.

Üzerinde unutulan meyvaları şarabi nar ağacı

Çiçeklerini anımsayan kim kaldı

Altmış yıllık çam, nasıl

Bu denli kıyıda kalabildiğine şaşkın

Orman oynamaz mı yerinden

Portakallar birer güneş olup yükselmez mi güz bahçesinden?

Ilık toprakta taze güz çimeni

Soluğuyla nemleniyor yüzüm

Asmada kalmış bir salkım

Son kırlangıcın şırası

Hüzün, güz bahçesindeki kızkardeşim

Kameriyedeki ıslak sırada

Çocukluğum tarlalarda

Leylek peşinde

Uzakta, göğün ve denizin griliği içinde alevler

Arıtımevi bacalarında parlayan bayraklar

Ayva dallarıyla karışan fındığın dibinde

Henüz çürümemiş bir tane

Sincabım nerde, ben nerde!

Bu güz bahçesi sonu hayatın

Baharı bir daha görmek

Uzun, uzun bir gecede beklenen leylek.

Read Full Post »

Toprak sürer

Dünya kokusuna döner

Tohum serper

Sevişmenin tadı yayılır

Renkler değişir

Orak biçerdik.

Hepsini bıraktık makinelere

Orağın ıslığı senfoni oldu

Bıçkıcılar danscı.

Önce salonlarda birkaç yüz kişiye

Şimdi yatak odalarında

sokakta müzik.

Uzun yolculuklardı, haftalar aylar

Şimdi yirmi dört saat dünyanın çevresi

Her buluşla çok zaman kazandık

Makineleri biraz da yeni

Türküler gibi sevdik.

Dünyayı sevmenin sonsuz olanaklılığını

Verdi teknoloji, dünyayı aldı.

Müze parklarda kaldı ağaçlar

Çimlere basmak, yuvarlanmak,

Elde, vazoda, yakada çiçek,

Dalda meyva

Gökte kuş

Makineler öncesi tarihti.

Her şeyi kazanırken

Yitirdik her şeyi.

Read Full Post »

Hayat, kar altında kalan bahar

Çiçekleri üzerinde ölüyor en bereketli ağaçlar

Üretkenlik dört duvar arasında

Kar yağıyor bahar dallarına

Üç bin yıllık hayatın bilgesi

Sevene acı veren, bedeni bal ülke

Işıklarının ardından solup gidiyor insanlar

Kar yağıyor güneşli kirpiklerine

Yalnız sevda ve kocalma hüznünü yakıştıran ozan

Karşında bir sigara içip ölebilirdik

İlk sen mi soldun böyle uzak toprağından

Karadeniz’de yatanlar, adları yitik

Boyna dolanan kement, Magosa Kalesi

Hepsi sayılsa tüm bir tarih mi

Hayat, kar altında kalan bahar çiçekleri

Yazın tek tük meyva dallarda

Kim doyacak, kimi doyuracak

Read Full Post »

Mevsimlerin dışımızda değiştiği zamanlardı

Hep korunarak geçen günler

Kalkık yakalar, düşük omuzlar

Her an belki bir…

Erguvanların görülmediği bir Nisan’dı

Süs kirazlarının bilinmediği

“Bugün kim?” diye açılan sabahlar

Erguvansız, gri bir Nisan’dı

Ölmemek

Bir insanın sevdiklerine verebileceği tek armağan.

Server Hoca’nın resmiyle açıldı gün

On yıl öncesinin bir Nisan sabahı

Ak çarşaflar içindeydi

Papatya tarlasında uyur gibi.

Ne sevinç, vurulup ölmemek!

Yitse de bedenin bir parçası.

Hocam değildi, derslerine girerdim

Shakespeare tragedyasında bir oyuncu

En çok sesi ve elleriyle oynayan.

Ona en yakışan söz :

“…Ve yükseliyordu proletarya!”

O an kürsünün altından çıkıp

Parmak uçlarında yükselen

Koca yumruğu başının yanında bir ikinci yüz

Yeniden doğar gibi söylenen o söz…

XVIII. yüzyılın sonları

Aydınlanma. Aydınlandık.

Bahçesinde erguvanlar açmıştı okulun

Bir kızla öpüşmek kadar güzeldi dalında oturmak

Kiraz çiçekleri, rüzgârda dağılıveren ilkgençlik

Sesi kulağımda Server Hoca’nın

“Ve yükseliyordu proletarya!”

Bir gün ziyaretine gitmiştim

Yaşayan, yani çalışan ve üretendi

Maddenin en canlısı yürekti

Bu dizemi söyledi bana ve başkalarına.

Read Full Post »

Kurtulamıyorum, ellerim —

Biri, onları kesmişti

Ama kaşınıyor avuçlarım.

Gözlerim dağlandı kim bilir kaç kez

Beyaz bir karanlıkken her şey

Gözyaşları nerden çıkıyor karşıma?

Yitirilen her şey dönüp tutsak aldı, kendini yokedeni

Uskumrular gidince birden çok kalmaya başladık odalarda

Şarkıcıların sesleri kirlendi

Denize düşen her kirden

Her kötü şiirle biraz daha düştü hayat

Kıyıya inen yamaçları çizdi iş makinaları

Kendinden kaçan kirazları kaldırdığı tozlarla yakalayarak

Pazarlığa zorlandı, pazarlık edemeyen

Gereksinimlerinden uzaklaştı insanlar

Pazarlama artık her şeyken

Yalnızca karşılıksız bir çekmiş ayaklarım

Götüremedi beni hiçbir yere

Eski bir şarkısıyım artık kendimin

Yinelendikçe kendini özleten.

— Senden ne kaldı dünyaya?

— Yitirdiklerim

Ben nasıl yaşardım böyle, olmasa sevdiğim

Ben her gün uyanışıyla doğmasam.

Read Full Post »

Bir dolu çocuklardık

Her yerde rastlanabilecek

Hem de tek,

her bir insan kadar

Büyüsek de ağaçların üzerinden inmedik

Her kadın sevgilimiz olabilirdi

Yalnızca topuğunu görmekle sarkan bir perdenin altından

Bir hayat çünkü yalındı yine bir başka hayat kadar.

Bir an yakılan bir kitapsa hayatın yüreği

Bir başka an ilk kez öpülen bir kızdır

Ya da bir babanın okuma öğrettiği çocuk üstüne eğilen bedeni.

Sıcak ve camları buğulu bir oda

Nasıl ayrılır güneşli kıyılardan

Birinde vazodadır çiçekler, öbüründe bahçelerde

Birinde şaraplar yoğunlaştırır bir ânı

içimizi dolduran sonsuzluk yollara iter öbüründe

Aşkın yerini aradık hayatta dönüp dolaşıp

Oysa hayatın kendisiydi aşk

Dalından kopan bir zeytin tanesindeki acılık

Altına yatsam ağacının, gökler sevdiğimin gözleriyle dolar

Çocuk gözyaşlarının ışığıdır bütün yıldızlar

Ah, daha anlamadan hayatı

Yirmilerde konup geçen öpüşler gibi

Çalındı hayatlarımız.

Read Full Post »

Yavrucuğum annen seni

Yerleştirdiğinde içine

Bakla tarlasında ipekten bir sarı ottu

— Bir ağacın üzerinde izlerdim onu

Üzerinde kundak bezi mi

ilkokul önlüğü mü belirsiz giysisi

Altında çiçek sapları bir çift eğri bacak

Beyaz yakasının ortasında uysal başı papatya —

Bir avuç su damlasıydı

Güneş ve rüzgârla

Altın oldu

Annen özgürlüksüz bir dünyada yaşadı yavrucuğum

Saçları kesildi

Anahtarı yalnız kendisinde olan bir evi hiç olmadı

Belki bundan, sessizlik ve geceden korktu

Bir çocuğu oldu kendinden uzak

Kardeşin erkekti ama tıpkı annesi

Bakışları ezik ve yumuşak

Sesi kedi sızlamaları

Düşlerinde annesini dövülürken görürdü

Annen âşık bir kadındı yavrucuğum

Seni hep özledi

Yüzünde Nataşa’nın, Mado’nun, Valya’nın çizgileri

Âşık kadınlara özgü hüzün

Ve güldüğünde bir ay oluveren ağzı

Yine de çiğneyemedi dünyayı

Kimi zaman yaşamayı denese de

Bir düşünce olarak sevdi sevgiyi

Ben annenin karşısında hep yalnızdım Hüzün’cüğüm

Anneni sevdiğim için acı çektim

Veremli bir cam işçisinin üflediği

kanla boyanan çeşmibülbül gibi

Sonsuz renkliliğinde sevgimizin

Kanımın kızıllığı parlardı

Gün geldi, yalnızlığın onuru

İnsanlığın onursuzluğu oldu

Read Full Post »

Gökten ince iplikler gibi sarkan yağmurlu günleri güzün

Duvarlarda kırmızı, sarı sarmaşıklar

Düğün gecesi sabahının solgun fenerleri

Tanımadığım bir dünyadayım

Günaydınsız, gülümsemesiz insanlarla sarmaş dolaş bir otobüste

Bir han odasında işim, dosyalar hazırlarım

Belki yıllar geçecek bilmeden bir ekmeğin nasıl yapıldığını

Dalında da böyle terkedilmiş ve yaşlı mı meyvalar

Hiç kokmaz mı tenleri artık canlılığını yitirmiş gibi

Dünyaya ait hiçbir şeyi çekmeyen yalnız benim bedenim mi

Her gün bir kızı beklerim bu han odasında

Çıkıp gelir akşamüzeri, mitral stenozlu sevdiğim soluk soluğa

merdivenleri

Yanaklarında hastalığının allığı, dudakları mor

Bir ışıyan gözleri

Arkadaşlarımla karşılaşmaktan korkarak geçerim sokakları

Bir yabancı gibi dolaşıyorum

On yıldır benim olan bu kentte

Onu en çok sevmeleri kimseye bırakmadım on yılda

Duvarlarına verip sırtımı, geceler boyu

yıldızlarının saçlarını taradım

balıklarının pullarıdır yüzümde kalmışsa bir ışık

Bir komşu armağanıydı

III. Selim’in ağaçlarından toplayıp pasta yaptığımız kızılcık

Arkadaşlarımla karşılaşmaktan korkarak geçerim sokakları

Dünyaya ait hiçbir şeyi çekmeyen yalnız benim bedenim mi

Düşlerimde incecik bir kan, demirler arasından sızar

Uzak, tanıdık yüzlere götürüp bırakır beni

Read Full Post »

Tokatlamayın, incedir kırılırlar

Hepsinin yanaklarında göremediğimiz bir dünya

Soğuklarda pembe bulutlar cenneti

Kapısından girmeye kanını dökecek var

Doğumlarında diktiğimiz bir onur ağaçları var

Yoksul evlerde temiz odalar, elbiselerle korunan

Banyo penceresinin açık kalmasından korkarlar

Öyle alıştırdık, soymayın utanırlar

Bir güzellik bir kez yitirilince

Bir daha bulunmuyor kolay kolay

Bunu düşünün, gülümsemenin güzelliğini

Yeter çektikleri, hadi, çözün gözlerini

Read Full Post »

Uzandım yüzükoyun

Sayar gibi tek tek saniyeleri

Sayıyorum yüreğimin her vuruşunu.

Biri sonuncu olacak

Ve bitecek sonsuz bekleyiş.

Oysa alışkın değilim böyle şeylere

Bilinmeyen, karanlık bir korku içimde.

Sevilmeye alışmışım

Bütün teyzeler, amcalar sever beni

Her gittiğim yerde önüme yemekler gelir

Anneler beni öğütler çocuklarına

Alışmışım sevgi içinde yaşamaya.

Herkese en iyi yapabileceği verilse

Bir evin babası olmak düşerdi bana.

Kalamadım kıyılarda

Denizlerde hep

Dalgaların üzerinde

Fındık kabuğu sandalla

Akşamları sevinç taşıdığım bahçesi kayısı ağaçlı ev

Bir limandaydı, güneşli bir günde çıktığım

Kavisli, dar sokaklarında

Voleybol oynadığımız mahalle çocukları

Severlerdi abilerini

Hepsinin saçlarında asılıdır avuç içimin sıcaklığı

Bana her şeyi yaptıran aslında biri :

Öğrenci ağzında karanlık fısıltıları yakınlığın

Kabakulaklı yanağına inen akşamdan

Ayıramazdım gözlerimi.

Her şey geçip gitti işte

Zeytinli yamaçlarda tutulduğumuz yağmurlar gibi.

Yine fındık kabuğundayım

Uzandım yüzükoyun

Sayıyorum yüreğimin tek tek atışlarını

Ölümle bile bitse kapının çalınışı

Uzağımda bu gece fren ve ayak sesleri

Yatmış uyuyor içimde

Yıkık bir kentin kanayan yerleri gibi geçmiş

Sen’le oturduğumuz geceler

Güney’de görülen bir düş imiş.

Read Full Post »

Yirmilerinin başında iki arkadaşla konuşuyorduk.

Söz şiire geldi: “Bugün yazılan şiirle aramızda, hayatımızda bir bağ kuramıyoruz. Şiir bizim uzağımızda duruyor,” dediler.

Bugünün şiiri sözlerinden, dergilerde yayımlanan şiirlerle kitap olarak yayımlandığında medyaya konu olan, ses getiren, popüler şiir kitaplarından söz ettiklerini anladım.

Dudaklarımdan sevdiğim iki şiirden belleğimde kalmış kimi dizeler döküldü:

Öyle sevdalar vardır, biter biter başlar;

Buruk tatlar vardır, ağızda sürüp giden;

Bir aşka vuran güneş kolayca batmıyor.

Nara benzerdin bir zamanlar, çoktun! N’oldu

Sana! Kırk atlı çıkardın dağa, yüz atlı

İnerdin dağdan. Kurşun bitmez tabancanda,

Atın şahlanır, kırbacın ıslık çalardı.

Bu dizeleri nasıl bulduklarını sordum. Beğenmişlerdi.

Oktay Rifat’ın Yeni Şiirler kitabından şiirlerin bütününü bulup okudum. Daha da mutlu oldular.

* * *

Bu rastlantısal olayı nasıl açıklamalıyız?

Önce, okunan şiirden tat alabildiklerine göre, karşımızdaki insanların şiir sevmediklerini söyleyemeyiz. Şiir seviyorlar ama okudukları şiirlerle de aralarında bir bağ kurulsun, şiir onlara bir şey söylesin istiyorlar.

Peki bugün dergilerde okudukları şiirlerde ya da medya organlarının ünlü kıldığı şairlerin kitaplarında bulamadıkları ne?

O şiirlere kendi hayatlarında bir karşılık bulamamaları.

Burada akla gelecek ilk karşı çıkışı duyar gibiyim: “Şair, okuru düşünerek şiir yazmaz. Nice şair, yaşadığı dönemde değil, daha sonra ünlenmiştir,” vb.

Bu söylenen yanlış değil elbette. Şair, belli bir toplumsal düzen ve insan ilişkileri içinde doğup büyüyor. Bilincini, yeteneklerini belirleyen bu ilişkiler, onun sanatını da belirliyor. Yunus Emre’nin şiir yazdığı toplumsal koşullarla bugünün koşulları çok farklı.

Yunus Emre yazdığı şiirlerle, yaşadığı dönemin insanına bir şeyler söylemek istiyordu. Ama söyledikleri o günün insanını ve toplumunu aşıp, insana ilişkin evrensel değerlere yöneldiğinden her çağda ve herkese seslenebilen ürünlere dönüştü.

* * *

Burada bugünün okuruna ilişkin bir olguyla da karşı karşıya geliyoruz. Okur eğilimleri, neredeyse tümüyle bugünün yazarlarıyla sınırlanmış durumda. Okur, paylaşacağı, benimseyeceği ürünleri bugünün yazarı ve ozanından bekliyor. Belki böylece yaşadığı çağa ortak olmayı istiyor.

Geçmiş şiiri ise, çok yanlış bir yaklaşımla “eski” olarak görüyor. Böyle olunca ne geçmiş yüzyılların ne de çağdaş edebiyatın, insanın evrensel özelliklerinden söz etmesiyle herkese seslenen ürünlerinden uzak kalıyor. Bugünün güncel edebiyatında bulamadığı, kendisine seslenen ürünü, otuz kırk yıl öncenin edebiyatında bulabileceği aklına gelmiyor.

Elbette nitelikli bir edebiyat öğreniminin olmadığı okullarımızda, gençler nitelikli edebiyat ürünleriyle tanışamıyor. Edebiyat ürünleriyle ilişkileri yalnızca rastlantılara kalıyor. Güncel edebiyatı bütün bir edebiyat sanıyorlar.

Peki ozan, bu olay üstüne ne düşünecek?

Bilinen bir benzetmeyi anarsak, “Şiir, şairin yazdığı bir çektir. Çekin karşılığı ise şairin hayatı.” Bu nedenle günümüz şairleri belki her şeyden önce, şiir yazarken, yazdıkları çekin karşılığı olup olmadığını düşünmeliler.”

27.2.2002

Read Full Post »

Her çalışma bir emektir. Yüzyılın Türk Şiiri adlı 1453 sayfalık antolojiye harcadığı emek için Mehmet H. Doğan’ı kutluyorum.

Bu önemli olması beklenen kitabın değeri ne yazık, böylesi bir yapıtta yer bulmaması gereken öznel yargı ve değerlendirmelerle azalmış.

Bakalım:

“Önsöz”ünde “edebiyat tarihine bir belge bir gereç” olması amaçlanan kitabın otuz beş sayfalık değerlendirme yazısında, çağadaş şiirimizin doruklarından, başka hiçbir şairin yapamadığı gözüpek yenilikleri tek başına gerçekleştirmiş Can Yücel üstüne tek satır yok. Bir kez adı geçiyor, “İkinci Yeni ve uzantısı şiirin ustaları” biçiminde.

Şairlerin yaşamöyküleri ise tümüyle eleştirmenin öznel yargılarına kurban gitmiş.

Rıfat Ilgaz’ın şiiri üstüne tek satır değerlendirme yok. Mehmet H. Doğan, 80 sonrasının değerleri tartışmalı pek çok şairine gösterdiği ilgiyi Rıfat Ilgaz’a gösterme gereği duymuyor, şiirimizde hiç önemi olmayan bir şair gibi sunuyor onu. Şiirimize getirdiği Orhan Veli’ye koşut söyleyiş rahatlığının hiç önemi yok onun için.

Bedri Rahmi Eyuboğlu için, “ortalama şiir okuyucusunu hemen saran” denilerek küçümseniyor. Bu yargı, “ömür boyu fazla titizlenmeden aynı şiiri sürdürdü” sözüyle de bir kez daha vurgulanıyor.

Özdemir İnce için, “şiir çevirisi çalışmaları yurtdışında birtakım ilişkiler sağladı ona.” diyor. “Birtakım ilişkiler” deyişi niteliği belli olmayan, karanlık, açık olmayaniler için kullanılır. Böylelikle yazarın ilişkileri küçümsenmiş, dışlanmış, haksız gösteriliyor.

Gülseli İnal’ın yaşamöyküsünde katıldığı toplantılar, şiir okuduğu mekânlar sıralanmış. Onun katıldığı toplantılar, şiir okuduğu yerler önemli de başkalarının değil mi?Neden öteki şairlerin bu yönleri yazılmıyor da yalnızca onunkilerden söz ediliyor?

Bir edebiyatçı için askerlik yaptığı yerin yapıtları için bir önemi varsa sözü edilir. Ataol Behramoğlu ile İsmet Özel askerliklerinde şiir tarihimize geçmiş önemli şiirler yazmışlardır. Peki Yusuf Alper’in “Askerlik hizmetini Girne’de, zorunlu hizmetini Muğla’da” yapmış olmasının edebiyatımız için önemi ne?

Ali Asker Barut için, “İlk kitabı Almanca’ya çevrildiği halde kitaba yayıncı bulunamadı.” denmiş. Böyle bir bilgi kısa yaşamöyküsüne neden yazılır, aşağılamak için değilse? Ben de o kitap yayımlanalı altı ay oldu desem ne diyecek Mehmet H. Doğan?

Tek tek okunduğunda bol bol gülünç cümlelerin yer aldığı yaşamöyküleri bölümü ayrı bir incelemeyi hak ediyor. Ya şiirler? Hiç değilse onlar yanlışsız, özenli basılabilmiş olsaydı.

Kitabın boyutları şiir yayıncılığı için son derece elverişli. Geniş enine uzun dizeli şiirleri rahatça sığdırabilirsiniz. Ama ne gezer? Mehmet H. Doğan büyük hayranlık duyduğu Edip Cansever, Turgut Uyar gibi uzun dizeler kuran şairlerin şiirlerine, bu sevgisini gösterecek en küçük bir özeni bile göstermemiş. Önceki basımlarda yer olmadığı için alt satıra döndürülen dize biçimleri aynen korunmuş. Örnek için Turgut Uyar’ın “Münacat” şiirine bakılabilir. İkiliklerden oluştuğu besbelli şiirin kimi dizelerinin sonundaki sözcüğü bir alta indirmenin anlamı ne? Onları indirirken 4. ve 5. ikilikleri birleştirerek dörtlük yapmışsınız. Bu tür şiirlerin şairin sağlığında yayımladığı kitapların ilk basımlarıyla karşılaştırarak düzeltilmesi gerekirdi. “Şiirimizin yaşayan en önemli eleştirmeni” olmak kolay değil.

Bir de antolojide yer vermeye değer bulunmayanlar var. Benim saptayabildiklerim: Onlarca kitabı olan Ahmet Necdet, altı kitabı olan, 1989 Ceyhun Atuf Kansu Ödülü’nün sahibi Müslim Çelik, kitapları büyük satışlara ulaşmış Nevzat Çelik ve Akgün Akova. Üçüncü cildin kapağında 70’li yılların öncü şairleri arasında adı geçmesine karşın kitapta şiirleri olmayan Yıldırım Türker.

Bir çalışmanın etkisi ve kalıcılığı yaydığı adalet duygusuyla sağlanabilir. Hazırlayanın öznel yargılarının böylesine yansıdığı bir çalışma edebiyat tarihimizde iz bırakabilir mi?

23.5.2001

Read Full Post »

TÜYAP Kitap Fuarı sırasında düzenlenen tartışma programlarında en çok konuşulan konulardan biri de günümüz şiiriydi.

Günümüz şiiri kavramını 1980’den bugüne dek yazılan ve yazılmakta olan şiir olarak anlayabiliriz. Ben bu dönemi şiire, şaire ve topluma ilişkin temel değerlerin ve sorunların, herkesin kafasını karıştıracak biçimde karmaşıklaştığı bir dönem olarak görüyorum.

Bunda birinci etkeni, bu dönemde çok sayıda ve çok farklı anlayışlarla şiirler yazılmasına karşın, bu şiirlerin bir eleştiri süzgecinden geçmemesi oluşturuyor.

Geçmiş dönemlerde de şiir eleştirisi çok yazılmıyordu. Ama hem sözüne ve yargılarına güvenilen birkaç eleştirmen vardı, hem de şairler şiir üzerine yazdıkları eleştiri ve tartışma yazılarıyla bu boşluğu dolduruyorlardı.

Günümüz şiir ortamı tartışmaların olmadığı bir alan. Herkes şiirini yazıp yayımlıyor, sonra da derin bir suskunluk deniziyle karşı karşıya kalıyor. Hatta düşüncelerini açıklamak için arada bir kaleme sarılanlara kızılıyor.

Kimi romancıların, kendilerini eleştirenlere, “Ekmek paramla oynuyorlar,” diye karşı çıktıklarına tanık olmuştum. Şiirden ekmek parası kazanmak da söz konusu değil.

O halde neden tartışmaktan korkuluyor, anlamak zor. Tartışmak bir düşmanlık değil, dostluk göstergesidir oysa. İkinci Yeni anlayışına en sert eleştirileri yöneltmiş Asım Bezirci, bu anlayışta şiir yazan şairlerin en yakın arkadaşlarından biriydi.

Sanat yapıtlarının boş övgülerle değil, sarsıcı eleştirilerle gerçek değerlerine ulaşacağını kim yadsıyabilir?

Günümüz şairlerinin tartışmaktan ve eleştiriden korkularının ardında bir kendine güvensizlik duygusunun yattığını düşünüyorum.

Günümüz şairlerinin karşısındaki bir başka önemli ölçüt de çok güçlü ve zengin bir bütün oluşturan çağdaş şiirimiz.

Türk şiiri 1930’lardan 1980’lerin başına dek hem çok büyük aşamalar geçirdi, hem de sayıları yirminin üzerinde çok önemli şairler yetiştirdi.

Bir ülkede bir yüzyılda bu denli çok sayıda önemli şair çıkması dünya tarihinde de az rastlanır bir olgu. Nâzım Hikmet’ten Orhan Veli’ye, Oktay Rifat’tan Melih Cevdet’e, Dağlarca’dan Dıranas’a, Necatigil’den Külebi’ye, Cemal Süreya’dan Edip Cansever’e, Ahmed Arif’ten Can Yücel’e say, sayabildiğin kadar.

Bunca büyük şairin ardından şiir yazmaya girişmek her şeyden önce büyük cesaret isteyen bir iş. Bu şairlerden sonra şiir yazabilmek için onlardan öte, onlardan önemli şeyler söyleyebilmek, yazabilmek savında olmak gerek. Geçmiş şiirle hesaplaşmadan yeni bir şiir yazabilmek olanaklı mıdır?

Günümüzde şiir yazanlar, bu büyük geçmişin karşısında bir ölçüde umarsız kalıyorlar. Kendilerine bir çıkış yolu bulamıyorlar ve bu geçmiş onları eziyor.

1993-2001 arasında dokuz yıl boyunca yayımlanan Şiir Yıllıkları her yıl bana derin bir acı vermiştir. Nedeni bu yıllıklarda hep en beğendiğim şiirleri yine eski kuşak şairlerin yazdığını görmemdi. Bir yıl boyunca yazılmış yüzden çok şiir bir kitapta toplanıyor, içinde birkaç pırıltı, gerisi koca bir çöplük.

Bu ay, gazetemizin kültür sayfasında “ayın şiiri” olarak seçilen Kemal Özer’in “O Halde” başlıklı şiirini okudunuz mu?

Duyalım istemiyorlar sürgündeki köyleri

damlar hâlâ yerle bir, ocaklar yıkık

diye başlıyor. Neden böylesi güncel bir temayı günümüzün yeni kuşak şairleri işleme cesaretini gösteremiyor da yaşı altmış beşi geçmiş ozanın dizelerini beğeniyoruz. Hayat bu kadar uzak mı bugünün şairine? A. Kadir’in dizelerini, kendi dizelerine aşılamayı Kemal Özer gerçekleştirecek de bugünün şairi onu hiç anmayacak mı?

Şairler hayatta her şeyi yitirmiş, yalnızca şiirleriyle kalmış insanlar değil midir? Kendini yakmadan büyük şiir çıkarabilmiş kim vardır yeryüzünde? O halde günümüz şairleri neyi yitirmekten korkuyorlar?

Cesaret şair!

6.11.2002

Read Full Post »

Bu yılki TÜYAP Kitap Fuarı’nda katıldığım tartışmalardan birinin konusu, “Şiir Nereye Gidiyor?”du.

İnsan doğası değişmedikçe, şiir de insana özgü bir yaratı alanı olarak kaldığı sürece temel çizginin çok fazla değişmeyeceğini söyledim orada.

Nedir o  temel çizgi?

İnsana özgülük.

Şiir de öteki sanatlar gibi insana özgü bir yaratıdır, başka biçimlerde anlatamadığımız insani durumları anlatabilme aracı. Bütün biçim arayışları, şiiri yenileştirme çabaları sonunda, anlatılamayanı anlatma uğraşından başka nedir?

İnsanın kültürel birikimi arttıkça, yaşam ve acılarının düzeyi yükseldikçe şiir de kendine yeni sorunlar bulacak, bunları anlatmaya çalışacaktır. Yoksa insan değişmiyorsa şiir neden değişsin? İnsanın değişmesi binyılların işidir. Belki de bu yüzden günümüzden iki bin yıl önce yazılmış şiirleri bugün de okuyup heyecanlanabiliyor, onlarla aramızda bir ortaklık bulabiliyoruz.

Şu günlerde yayımlanan Catullus’un Bütün Şiirleri elimde (Çevirenler: Çiğdem Dürüşken-Erdal Alova, Yapı Kredi Yayınları). Okudukça tadına doyulmaz şiirlerle karşılaşıyorum.

Ortalama insan ömrünün yirmi beş yıl olduğu, iki bin yıl öncesinin köleci toplumu Roma’da Catullus, otuz üç yaşına dek yaşayabilmiş. Bugün genç kuşak şairlerimiz bu yaşta adlarını bile zor duyuruyorlar.

İsa’dan önce yaşamış Catullus’un şiiri, bakın nasıl günümüzle buluşuyor:

Bin öpücük ver bana, sonra yüz,

sonra bin daha, sonra bir yüz,

hiç durmadan bin öpücük daha ver,

ardından bir yüz daha,

sonra, binlerce öpücük olunca,

öyle karışsın ki hepsi hesabı şaşıralım

Bu dizeler beni çok sevdiğim Cemal Süreya’nın “Aşk” şiirine götürdü.

Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu

iki kere öpeyim desem üçün boynu bükük

Günümüzün şiire ilgi duyan gençlerine bakıyorum da, sanki şiir yazmak onlar için tanınmanın bir yolu. Ne biçimde olursa olsun ille tanınmak istiyorlar. Oysa şiirin yolları hep farklı olagelmiştir. Şiirin varlığıdır, şairi mutlu etmesi gereken, şiir yazmış olmaktır. Aradığı doyumu yazdığı şiirde bulamayanların işleri zor görünüyor bana.

Böyle anlarda hep Emily Dickinson örneği aklıma geliyor.

Elli altı yıllık yaşamını doğumundan ölümüne aynı evde geçiren ve neredeyse odasından çıkmadan şiirler yazan Dickinson yaşadığı sürece 1775 adet şiir yazmasına karşın bunlardan sadece yedisini sağlığında yayımlatmıştır. Bugün Amerikan edebiyatının en önemli şairlerinden biri sayılıyor. Bu ününü yaşarken kazanmış olsa, başka bir şair mi olacaktı ya da yazdığı şiirden duyduğu sevinç farklı mı olacaktı?

O günkü konuşmada değindiğim bir konu da, bugün şiir yazanların geçmiş şiirimizin büyüklüğü karşısındaki zor durumları oldu.

Gerçekten de yüzyılımızda Türkçe o denli büyük şairler yetiştirdi ve bunlar dilimize o denli güzel şiirler kazandırdılar ki bugün şiire başlayanların bu doruklarla yarışmaları çok zor.

Bu düşüncem de tepki çekti o oturumda. Bugünün başarılı şairlerinin sayıca çokluğu sayılmaya çalışıldı. Demem o değildi oysa.

Yirminci yüzyılda yazılmış şiirlerden yüz tane seçmeye kalksanız, 1940 sonrasında doğmuş şairlerden kaç şiir alırdınız?

Kasım 1997

Read Full Post »