Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Şiir yazmak’

Kimi semtlerde akşamları içki içilirken şiir okunan/dinlenen yerler var. Birkaç kez Beyoğlu’nda böylesi ortamlarda bulundum. Buralarda karşılaştığım, şiire ilgi duyan insanlar beni birkaç yönden şaşırttı.

Gördüğüm, bu insanların şiir meraklarını bilgiyle besleyecekleri yerde, söylencelerin kanatlarıyla uçmakta olduklarıydı.

Sözgelimi bir Rimbaud söylencesidir gidiyordu. Sanki Rimbaud’un yaptıklarını yapabilseler (her tür otoriteye karşı çıkmak, eşcinselliği denemek, uzak diyarlara gidip oralarda yıllar geçirmek, genç sayılacak yaşlarda ölmek…) onlar da o denli büyük şair olacaklardı.

Bir başka “takıntı” da, Orhan Veli benzeri, hayatlarının genç ve trajik bir biçimde son bulmasıydı. Bu durumda da, yazdıkları şiirlerin ardlarından ünleneceğini düşünüyorlardı.

Bütün bu düşünce ve davranışların yoğun bir alkol yükü altında geliştirildiği, konuşulduğu, uğruna kavgalar edecek denli benimsenildiği de unutulmamalı.

Bu tablo, geleneklerimizde son derece güçlü izleri olan sözlü kültürle beslenmenin altını çiziyor. Duyduklarınızı önce inanıp benimsiyor, sonra da geliştirip yüceltiyorsunuz.

Şiir de öteki sanatlar gibi, öğrenilebilir bir sanat türüdür. Okulu olmasa da şiirin dününü bugününü öğrenebileceğimiz kitaplar vardır. Şiir yazmak, dahası yazdığı şiirle kalıcı olup, gelecekte de anımsanmayı isteyen birinin önce yapmak istediği işi öğrenmesi gerekmez mi? Bir işin öğrenilmeden yapılabildiği nerede görülmüş? İlhan Berk, “yeryüzünde benim haberim olmadan şiir yazılamaz,” der, dünyanın her yerinde yazılan şiirle ne denli ilgili olduğunu göstermek için. Bırakın yeryüzünü, şiir meraklıların geniş çoğunluğunun çağdaş şiirimizin büyük şairlerini bile tek tük örnekler dışında bilmedikleri sık sık karşıma çıkıyor.

Hem bu insanlar şiirle ciddi biçimde ilgileniyor olsalar, başka sanatlarda olduğu gibi şiirde de başarı kazanmanın yolunun başka sanatçılara benzemek değil, benzememekle, her sanatçının kendine özgü dünyasından bir özgün sanat toplamı çıkararak başarıya ulaşabileceğini öğrenmiş olurlardı.

Bir sanatçının yapıtlarından etkilenmek, dahası onun ürünlerine öykünmek anlaşılır bir şeydir. Ancak farklı bir çağda, bambaşka koşulların sonucunda ortaya çıkmış bir sanatçının yapıtına da değil, doğrudan yaşamına öykünmeyi gerçekçi bir davranış olarak nitelemek olanaksız.

Bir de şu var: Mutlaka büyük şairler büyük hayatların sonucu mudurlar?

Hiç de değil. Çağdaş şiirimizde pekçok büyük şair yetişmiştir. Ama bunlar içinde Nâzım Hikmet dışında büyük bir hayatı olan yoktur. Son derece sıradan sayılabilecek bir hayatı olan Behçet Necatigil de büyük bir şairdir.

Büyük hayatlar, kişilerin ellerinde olmayan koşullar sonucu doğar. On dokuzunda hem kendi ülkendeki Kurtuluş Savaşını, hem de komşu ülkedeki tarihin en büyük devrimlerinden birini yaşayabilmek ancak yazgı olabilir. Bu süreç Nâzım için yetişme dönemidir. Mevlana’dan Mayakovski’ye uzanan geniş bir kültürle donanmıştır. Ülkeye döndüğünde iktidarlarca rahat bırakılsa, belki onun da sabah işine gidip akşam evine döndüğü sıradan bir hayatı olacak, yaratı dünyası belki bambaşka bir seyir izleyecek, onu dünyanın ilgi odağı durumuna getiren gelişmeler olmayacaktı.

Şairlerin hayatları elbette şiir meraklıları için ilgi çekicidir. Sanatçıların hangi ürünlerini hangi yaşam koşulları altında verdikleri, o ürünleri ve sanatçıyı daha yakından tanımamıza ve anlamamıza yarar. Ama sonuçta bir sanatçıyı sanatçı yapan hayatı değil, ürünleridir. Tek başına ilginç hayatlar dillerden ve belleklerden zamanla uçar gider, kalıcı olan ise yapıtlardır.

29.7.1998

Reklamlar

Read Full Post »

Oktay Rifat, kendisiyle yapılan bir konuşmada sanatta başarılı olmanın yollarından söz ederken, “her şeyin başı bilmek. Bir işi bilerek yapmak.” diyor.

Ülkemizin yıllardır içinde yuvarlandığı, bir türlü bitmek bilmeyen  alt-üst oluş süreci, insanlarımızı fazlasıyla etkiledi. Bir günde televizyon sunucusu, gazeteci, siyasetçi, trilyoner olunabildiği gibi sanatçı da olunabileceğine inanıldı. Hatta çoğuna bunlardan biri yetmedi, hem gazeteci, hem sanatçı, hem siyasetçi, hem de iş adamı olunabileceğini sıradan yurttaşlara gösterdiler.

Böylelikle eğitimin, yıllar boyu okullarda geçirilen günlerin pek de önemli olmadığı, bir parça yeteneğin çok şeye yetebileceği kanıtlanmış oluyordu.

Sık sık karşılaştığım durum: Elinde bir şiir dosyasıyla gelen genç bir insan.

“Ben şiir yazıyorum. Yazdıklarımı çevremde herkes beğeniyor. Bir de size göstermek istiyorum.”

Bakıyorsunuz, ne bir dil özeni, ne anlattığı bir şey var, ne de şiirin ne olduğundan haberi.

Böyle durumlarda soruyorum:

“Siz hiç şiir okudunuz mu?”

“Okudum.”

“Kimleri?”

“Orhan Veli.”

“Başka?”

“Özdemir Asaf.”

“Başka?”

Başkası yok. Kimi zaman yukarıdaki isimler değişiyor ama yine başkası yok.

Bu noktadan sonra bir parça sertleşme hakkını kendimde buluyorum. Başka mesleklerden örnekler veriyorum.

“Kalay dökmesini bilmeyen biri, kalaycı olabilir mi?”

Fransa’da yapı ustası yetiştiren yapı meslek okullarında öğrenciler, okullarını bitirdikten sonra ülkenin çeşitli bölgelerinde o yörelerin yapı gereçlerini tanımak için çalışmak zorundadırlar. Hangi yörenin gereçleri nasıldır, üzerinde çalıştıkça ustayla gereç birbirlerini eğitir, bütünler, tamamlarlar. Sonunda işini iyi bilen bir usta çıkar ortaya. Yalnızca demir ve çimentoyla ev yapmayı bilen biri ülkenin her yerini beton yapılarla donatamaz. Sözgelimi, Kuzey Fransa’da konutlar yalnızca kırmızı tuğla ile yapılabilir. Yörenin geleneksel yapıları böyle olduğundan yerel yönetimler bunun sürmesini isterler ve tuğla dışında bir gereçten konut yapmanıza izin vermezler. Beğenir ya da beğenmezsiniz ama başka türlü de davranamazsınız.

Ülkemizde ise öyle bir boşvermişlik yayılmış ki ne yerel yapı özellikleri kalmış, ne kültür, ne insan, toparlayabilene aşk olsun.

Şöyle soralım:Son bir yılda halkı bilgilendirdiği savındaki televizyon ekranlarında şair olarak en çok kimi gördünüz?

Boşuna düşünmeyin, yanıt: Kerem Alışık.

Her akşam ekranları dolduran, içerikleriyle halkın yaşam kültürünü her gün biraz daha düşüren kim kimle ne yapıyor programlarının vazgeçilmez kişisi. Şiir yazdığı için kadınların gönlünde taht kuran erkek. Ne yazmış, nasıl yazmış soran yok.

İnsanlarımıza galiba önce gökten yere inmediklerini, üzerinde yaşadıkları dünyanın binlerce yılda oluşmuş bir tarih ve kültür kalıtının olduğunu, bugünün insanlarının da bu geleneğin son halkası olduklarını görmeliyiz.

Şiir mi yazıyorsunuz, Homeros’u başlangıç sayarsak demek, 2700 yıldır şiir yazılıyor. Böylesi bir şiir birikiminden habersiz, ben şiir yazıyorum diye ortaya çıkılabilir mi?

Sanat yapıtlarının değeri biraz da kendinden öncekilerle ve çağdaşlarıyla kıyaslanarak belirlenir. Bu kıyaslamayı da önce ortaya koyduğu ürüne bakıp sanatçının kendisi yapacaktır.

Başka alanlarda, bilgisizlik belki örtülebilir ama sanatta ilk bakışta kendini gösterir.

Bilgisiz sanat olmaz.

14.10.1998

Read Full Post »