Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘şiir eleştirisi’

Tristan Tzara, iki arkadaşıyla birlikte 8 Şubat 1916 günü, Zürich’te, Larousse ansiklopedisinin rastgele bir sayfasını açarak buldukları “Dada” sözcüğüyle çağımızı derinden etkileyen zincirleme sanat akımlarını da başlatmış oldular.

Akımın ünü bir anda bütün Avrupa’ya yayıldı. O yıllarda Zürich’te Sovyet Devriminin hazırlıkları içinde olan Lenin bile evinin yakınındaki bir kahvede buluşan Dadaistlerin toplantılarına katılma gereği duydu. Tzara, 1919’da Paris’e geldiğinde neredeyse dönemin en ünlü sanatçısıydı. Breton, Soupault, Aragon gibi genç şairler onun çevresinde toplandı. Dada’yı 1922’ye dek sürdürdüler.

Ancak Dada’cılığın açtığı yol kapanacak gibi değildi.

1924’de Gerçeküstücülük bildirisinin yayımlanmasıyla bütün sanatlarda yeni bir anlayış başladı.

Gerçeküstücülüğün temelinde çok somut bir gerçek vardı.

O güne dek Avrupa sanatını ve siyasal yaşamını yönlendiren akılcı yaklaşımlar, I. Dünya Savaşı gibi bir yıkıma yol açmıştı ve bu tür akılcılığa karşı bir tavır alınıyordu.

Dadacı hareketten ayrılan şairler gerçeküstü dünyanın düşsel imgelerinin peşine düştüler. Gerçeküstücülük bilinç ile bilinçdışını birleştiren bir yoldu ve bu bütünlük içinde düşle gerçek iç içe geçiyordu.

Gerçeküstücülük bir şiir oyunu değil, gerçeğe ulaşmanın ve onu daha etkili anlatımın yeni yollarının aranmasıydı. Bu akımı yaratan şairlerin kişilikleri ve daha sonraki yıllarda hemen tümünün komünist hareketlere katılmış olmaları da bunun bir başka göstergesidir.

* * *

Aragon, ülkemizde en çok sevilen ve kitapları en çok satılan yabancı şairlerdendir. Bunun da temel nedeni ünlü Elsa şiirleri ve bu şiirlerin okurlar üzerinde yarattığı etkidir.

Şair olarak Aragon’u yalnızca Elsa şiirlerini yazmış biri olarak bilir çoğu okur.

Oysa o, yirminci yüzyılda şiir sanatının geçtiği hemen tüm aşamalardan geçmiş, çok yönlü bir kültür adamıdır. Şairliğinin yanında çok ünlü romanları, denemeleri, yıllar boyu yayımladığı dergiler olmuştur.

Geçen yıl yayımlanan, Bahadır Gülmez’in yazdığı Aragon (Kavram Yayınları) adlı yaşamöyküsü kitabı onu bütün yönleriyle ülkemiz okurlarına tanıtan ilk kitap oldu.

Şimdi de Nedim Gürsel’in Aragon Başkaldırıdan Gerçeğe (Can Yayınları) adlı kitabı yayımlandı.

Hemen belirtelim ki bu bir yaşamöyküsü kitabı değil, tersine yokluğu çok duyulan şiir üstüne bir inceleme kitabı.

Kitapta Aragon’un şiire başladığı ilk yıllardan yaşam ve şiir çizgisinin oturduğu 1939’a dek sanatında geçirdiği evreler inceleniyor.

Nedim Gürsel’in deyişiyle “Aragon’un Süreğen Devinimi”dir bu süreç.

Kitabı okurken bu çok ilginç gelişim serüveninin içindeki iki temel öge hep dikkat çekiyor: Aragon bir yandan en yeni, en biçimci deneylere girişirken, öte yandan da belki bilinçli, belki bilinçsizce geleneğin ağırlığı hep kendini duyuruyor.

Bu son derece gelgitli süreci bir kitap boyunca izlemenin, yalnızca şairler için değil, şiire ilgi duyan herkes için düşündürücü bir zihin çalışması olacağı açık.

Çoğu zaman karşımıza hazır gelen, birkaç dakikada okuyup geçtiğimiz şiirlerin arkasındaki çalışmaları ortaya serdiği, şiiri ve şairi oluşturan öğeleri inceleme fırsatını verdiği için de ilginç bir çalışma Nedim Gürsel’in kitabı.

Çağdaş bir şair olarak Aragon’un kaynakları, bizim çağdaş şiirimizi etkilemiş yanlarıyla da önem taşıyor. Burada Özdemir İnce’nin, kırklı yıllarda şairlerimizin bakışlarını Baudelaire yerine Rimbaud’ya çevirmiş olsalar farklı bir çağdaş şiirimiz olurdu, yolundaki tezleri için de tartışma gereci sağlayabilir.

Kitabın önemli bir yanı da döneminve çeşitli akımların şiir anlayışlarını yansıtırken yalnızca Aragon’la sınırlı kalmayışı; ana akımların doğuşları, gelişmeleri, içindeki çeşitli tartışmaları da okura sunabilmesi. Böylelikle anlatılan dönemler üstüne bütünlüklü bir kavrayışa ulaşılabiliyor.

5.4.2000

Reklamlar

Read Full Post »

Şairlerimizin şiirleri kadar, şiir üstüne düşüncelerini açıkladıkları yazıları, söyleşilerinin de ilgi görmesi sevindirici bir gelişme. Okurların, şiirlerin ardındaki insanı da merak ettiklerini görüyoruz.

Edip Cansever’in söyleşilerinin ve üstüne yazılan yazıların toplandığı kitap Gül Dönüyor Avucumda birkaç baskı yaptı.

Cemal Süreya’nın yazıları hep ilgi gördü, görüyor.

Şu günlerde yayımlanan Şiirde Dün Yok mu (Can Yayınları) kitabı ise Turgut Uyar üstüne yazılan deneme, eleştiri yazılarıyla ona yazılan şiirleri ve bir de açıkoturumu bir araya getirmiş.

Turgut Uyar, daha ilk şiirleriyle ilgi uyandırmış, dönemin en sözü geçen eleştirmeni Nurullah Ataç’ın övgüsünü kazanmıştı. Ataç’ın 1952’de onu anlatırken kurduğu cümleler, şiir sanatının evrensel doğrularını anlatır gibi bugün de ışıldıyorlar:

“Şairin öyle akıllı olması gerektir, şiir bir akıl işidir de onun için. Şair kendini duygularına bırakamaz, düşünerek, neye yarayacağını bilerek çalışır, ölçer, tartar da her mısraını öyle yazar.” (s. 17)

Turgut Uyar, şiirimizde ustalıktan kaçan bir şair olmasıyla özel bir önem taşır. Kendine özgü bir şiir yolu bulup, yaşamı boyunca benzer şiir yazan şairlerden değildir o, hep farklı yollara girmeyi, bilinmedik yolların acemilikleri ile boğuşmayı, oralardan diri, yeni şiirler çıkarmayı denemiş ve başarmıştır.

Kitaptaki pek çok yazı, Turgut Uyar’ın şiirdeki bu bitmeyen yolculuklarından söz ediyor. Divan kitabındaki şiirleri Kemal Tahir, “Hiçbir toplum dağılıp külleri havaya savrulmadıkça tarihine dönmemezlik, gelecek için ondan hız ve güç almamazlık edemez.” (s. 36) diye selamlayarak gelenek tartışmalarına kendi tarih görüşleriyle katılıyor.

Cemal Süreya, onun şiirdeki deneyim dolu serüvenini şu son derece savlı sözlerle anlatıyor :  “onun deneyiminin şiirimizdeki işlevi şiirinden de önemlidir. Ahmet Muhip Dıranas, Ahmet Hamdi Tanpınar ortaya çok güzel yapıtlar koymuş sanatçılardır, ama ne kendi günlerinde ne de daha sonra bir işlevleri olmuştur. Buna karşılık Orhan Veli’nin büyük bir yapıtı yoktur, ama büyük bir işlevi vardır. Turgut Uyar’da ise iki özelliği bir arada görüyoruz: büyük bir yapıt ve büyük bir işlev.” (ss. 70-71)

Kitapta çok sayıda önemli yazı var, burada her birinden söz edebilme olanağı yok. Gerçek olan şu: Bu yazıları okudukça Turgut Uyar’a daha da yaklaşıyorsunuz, şiirlerini biliyorsanız, okumuşsanız, daha çok seviyor, yeniden okuma gereksinimi duyuyorsunuz; yok, okumamışsanız, hayatınızda önemli bir eksiklik olduğunu ayrımsıyorsunuz.

Kitabı yayıma hazırlayanlar bölümlere ayırırken, yaklaşık 1950 sonrası doğumluların yazılarını ayrı bir bölüm yaparak “Genç Kuşağın Gözünden” adını vermişler. Bu ayrımın bence tek bir yararı olmuş, o da “genç kuşak” denilen yazarlar arasından son derece önemli şiir değerlendirmelerinin çıkmış olması.

Bunu şunun için söyledim: Günümüz şiirinin içinde bulunduğu karmaşık yapının aydınlanıp netleşebilmesi, daha çok eleştiriye bağlı.

Günümüz edebiyatı içinde de bu nitelikte önemli yazarlar var. Orhan Koçak’ın, Önder Otçu’nun bu anlamda önlerinin açılması; yazdıklarının iyi değerlendirilip sunulması, üzerlerinde tartışılması, yeni çalışmalar için özendirilmeleri gerekiyor. Onların Turgut Uyar üstüne yazılarını okurken bu iki yazarın şiir dünyamızın gereksinim duyduğu tutarlı, yetke kişilikler olduğunu düşündüm.

“Şiir bir sanat olayı değildir. Bir yaşama çabasıdır önce. Yaşadığımıza tanıklık eder. Her gün yeni bir dünya içinde, her gün yeniden ve başka etkilerle duygulanan insan, her gün bunları yeni biçimlerle söylemelidir.”

18.8.1999

Read Full Post »

TÜYAP Kitap Fuarı sırasında düzenlenen tartışma programlarında en çok konuşulan konulardan biri de günümüz şiiriydi.

Günümüz şiiri kavramını 1980’den bugüne dek yazılan ve yazılmakta olan şiir olarak anlayabiliriz. Ben bu dönemi şiire, şaire ve topluma ilişkin temel değerlerin ve sorunların, herkesin kafasını karıştıracak biçimde karmaşıklaştığı bir dönem olarak görüyorum.

Bunda birinci etkeni, bu dönemde çok sayıda ve çok farklı anlayışlarla şiirler yazılmasına karşın, bu şiirlerin bir eleştiri süzgecinden geçmemesi oluşturuyor.

Geçmiş dönemlerde de şiir eleştirisi çok yazılmıyordu. Ama hem sözüne ve yargılarına güvenilen birkaç eleştirmen vardı, hem de şairler şiir üzerine yazdıkları eleştiri ve tartışma yazılarıyla bu boşluğu dolduruyorlardı.

Günümüz şiir ortamı tartışmaların olmadığı bir alan. Herkes şiirini yazıp yayımlıyor, sonra da derin bir suskunluk deniziyle karşı karşıya kalıyor. Hatta düşüncelerini açıklamak için arada bir kaleme sarılanlara kızılıyor.

Kimi romancıların, kendilerini eleştirenlere, “Ekmek paramla oynuyorlar,” diye karşı çıktıklarına tanık olmuştum. Şiirden ekmek parası kazanmak da söz konusu değil.

O halde neden tartışmaktan korkuluyor, anlamak zor. Tartışmak bir düşmanlık değil, dostluk göstergesidir oysa. İkinci Yeni anlayışına en sert eleştirileri yöneltmiş Asım Bezirci, bu anlayışta şiir yazan şairlerin en yakın arkadaşlarından biriydi.

Sanat yapıtlarının boş övgülerle değil, sarsıcı eleştirilerle gerçek değerlerine ulaşacağını kim yadsıyabilir?

Günümüz şairlerinin tartışmaktan ve eleştiriden korkularının ardında bir kendine güvensizlik duygusunun yattığını düşünüyorum.

Günümüz şairlerinin karşısındaki bir başka önemli ölçüt de çok güçlü ve zengin bir bütün oluşturan çağdaş şiirimiz.

Türk şiiri 1930’lardan 1980’lerin başına dek hem çok büyük aşamalar geçirdi, hem de sayıları yirminin üzerinde çok önemli şairler yetiştirdi.

Bir ülkede bir yüzyılda bu denli çok sayıda önemli şair çıkması dünya tarihinde de az rastlanır bir olgu. Nâzım Hikmet’ten Orhan Veli’ye, Oktay Rifat’tan Melih Cevdet’e, Dağlarca’dan Dıranas’a, Necatigil’den Külebi’ye, Cemal Süreya’dan Edip Cansever’e, Ahmed Arif’ten Can Yücel’e say, sayabildiğin kadar.

Bunca büyük şairin ardından şiir yazmaya girişmek her şeyden önce büyük cesaret isteyen bir iş. Bu şairlerden sonra şiir yazabilmek için onlardan öte, onlardan önemli şeyler söyleyebilmek, yazabilmek savında olmak gerek. Geçmiş şiirle hesaplaşmadan yeni bir şiir yazabilmek olanaklı mıdır?

Günümüzde şiir yazanlar, bu büyük geçmişin karşısında bir ölçüde umarsız kalıyorlar. Kendilerine bir çıkış yolu bulamıyorlar ve bu geçmiş onları eziyor.

1993-2001 arasında dokuz yıl boyunca yayımlanan Şiir Yıllıkları her yıl bana derin bir acı vermiştir. Nedeni bu yıllıklarda hep en beğendiğim şiirleri yine eski kuşak şairlerin yazdığını görmemdi. Bir yıl boyunca yazılmış yüzden çok şiir bir kitapta toplanıyor, içinde birkaç pırıltı, gerisi koca bir çöplük.

Bu ay, gazetemizin kültür sayfasında “ayın şiiri” olarak seçilen Kemal Özer’in “O Halde” başlıklı şiirini okudunuz mu?

Duyalım istemiyorlar sürgündeki köyleri

damlar hâlâ yerle bir, ocaklar yıkık

diye başlıyor. Neden böylesi güncel bir temayı günümüzün yeni kuşak şairleri işleme cesaretini gösteremiyor da yaşı altmış beşi geçmiş ozanın dizelerini beğeniyoruz. Hayat bu kadar uzak mı bugünün şairine? A. Kadir’in dizelerini, kendi dizelerine aşılamayı Kemal Özer gerçekleştirecek de bugünün şairi onu hiç anmayacak mı?

Şairler hayatta her şeyi yitirmiş, yalnızca şiirleriyle kalmış insanlar değil midir? Kendini yakmadan büyük şiir çıkarabilmiş kim vardır yeryüzünde? O halde günümüz şairleri neyi yitirmekten korkuyorlar?

Cesaret şair!

6.11.2002

Read Full Post »