Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘refik erduran’

Münevver Hanım’a askerlik işi için Ankara’ya gideceğini söyleyerek 17 Haziran 1951 pazar günü sabahı saat dörtte evden çıkar. Kapının önündeki nöbetçi polisler arabanın içinde uyumaktadırlar. Yanlarından geçip gider.

O sırada Tuzla’da yedeksubaylığını yapmakta olan ve yalnızca Pazar günleri izinli olan Refik ile saat 9’da Tarabya’da buluşmaya karar vermişlerdir.

Refik ise, Büyükada’da komşuları olan Malik Yolaçan’ın satılığa çıkardığı Chris Craft marka deniz motorunu denemek istediğini söyleyerek almıştır. Motorun deposunu ve yanına aldığı boş bidonları benzinle doldurur. Babasının av tüfeği, bir kutu kurşun ve dürbün de aldığı motorla Tarabya’ya gelerek Nâzım’ı rıhtımdan alır. Önce Boğaz’da geziyormuş gibi güneye, sonra karşı kıyıya sürer. Bu sırada Boğaz’dan geçen bir geminin ardına takılarak kuzeye yönelir.

Karadeniz’e çıktıklarında amaçları Varna’ya gitmektir. Ancak bu sırada önlerinde gitmekte olan bir gemi görürler. Dürbünle bakarak geminin Romanya bandıralı “Plehanov” adlı bir şilep olduğunu saptarlar.

Planlarını değiştirerek gemiye yaklaşırlar. Nâzım, gemidekilere Fransızca ve Rusça olarak seslenir:

– Durun! Ben Türk şairi Nâzım Hikmet! Gemiye binmek istiyorum.

Gemi durur, ancak Nâzım bir türlü içeri alınmaz. Bu arada gemidekiler durumu Köstence’ye bildirmişler, orası Bükreş’e, Bükreş de Moskova’ya sormuş. Olumlu yanıt gelene kadar bekleyip sonra gemiye almışlar.

Refik Erduran, Nâzım’ın “Sen de gel,” önerisini kabul etmeyerek geri döner ve hiçbir şey olmamış gibi yaşamını sürdürür. Denemek için aldığı motoru sahibine geri verir, tüfeği, dürbünü evine geri götürür ve akşamüzeri saat 5’te de Tuzla’daki yedeksubay okuluna döner. Bir süre sonra gönüllü çevirmen olarak Kore’ye gitmesiyle de olayların tümüyle dışına çıkmış olur.

Nâzım, gemiye binip yemek odasına gelir gelmez duvarlarda asılı “Nâzım Hikmet’e Özgürlük” yazılarını görür.

Ertesi sabah vardıkları Köstence’de Romanya Dışişleri Bakanı ve yazarlar tarafından karşılanır. Bakanın arabasıyla Bükreş’e götürülür.

Bükreş Radyosu 20 Haziran günü akşam yayınında Nâzım Hikmet’in Romanya’da bulunduğunu duyurur.

Romanya’da kaldığı birkaç gün içinde bir köyü gezerken onun adını duyan bir köylü yanına gelir. “Sen Türk şairi Nâzım Hikmet misin?” diye sorar. “Evet,” yanıtını alınca, anlamlı anlamlı güler: “Neden serbest olduğunu biliyor musun? Biz köyümüzde geçen hafta senin için bir protesto toplantısı yaptık.”

Türkiye’de ise Nâzım’ın kaçması basında büyük tepkiyle karşılanır. Söylentiler birbirini kovalar: Kendisini Bulgar ajanlarının, Sovyet diplomatlarının, hatta bir Sovyet denizaltısının kaçırdığı bile yazıldı. Şile’den mi yoksa Rize’den mi kaçırıldığına da bir türlü karar verilemedi.

Şair Ahmet Muhip Dıranas’ın 29 Haziran 1951 günlü “Zafer”deki yazısında, “Canı Cehenneme!” diyordu. Çetin Altan ise 5 Temmuz 1951 tarihli “Yeni Adam”daki yazısında, “karaktersiz”, “iradesiz”, “uşak”, “haysiyetsiz”, “şerefsiz”, “canı ceheneme” sözlerini kullanıyordu.

Nâzım’ın serbest bırakılması için kampanyalar düzenlemiş “Vatan” gazetesi de şairi, “hain” ilan etti.

29 Haziran’da uçakla Moskova’ya gelen Nâzım’ı havaalanında Sovyet Yazarlar Birliği Başkanı Konstantin Simonov ve başka yazarlar çiçeklerle karşıladılar.

Nâzım’ın fotoğrafları ve ilk demeçleri bütün dünyaya dağıtıldı.

Soğuk savaş içinde olan dünyada, kapitalist dünya insanların özgürlük için ölümü göze alarak komünist ülkelerden kaçtıklarını işlerlerken, dünyaca ünlü bir şair ülkesinden ölümü göze alarak kaçıp Moskova’ya gelmişti.

Konstantin Simonov, sonraki yıllarda Nâzım’a ilişkin ilk izlenimlerini şöyle anlatacaktı: “Bu dünkü mahkûmun, buraya dinlenmek, ödüllendirilmek ya da yaralarını sardırmak için değil, yaşamaya, çalışmaya, tartışmaya, kavga etmeye geldiğini anlamamız için beş dakika geçmesi yetti.”

Gerçekten de Sovyetler Birliği, inanmış olduğu kadar, gördüğü yanlışlıklar karşısında sözünü sakınmayan, asla sinmeyen bir aydınla karşı karşıya olduğunu hemen anlayacaktı.

Read Full Post »

Bir aya yakın Vâ-Nû’larda kalan Nâzım, yıllardır uzak kaldığı günlük hayata yeniden alışmaya çalışır.

Abidin Dino’ların Göztepe’de, deniz kıyısındaki evlerinde yıllar sonra ilk kez denize girer. Ruhi Su, Melih Cevdet Anday, Vedat Günyol, Peride Celal gibi yeni ünlenen sanatçılarla tanışır.

Burgazada’da Sait Faik’i görür. Üvey kızkardeşi Melda ile nişanlanan oyun yazarlığına hevesli yirmi üç yaşındaki genç Refik Erduran’la arkadaş olur.

Vâ-Nû’lardan annesinin Bahariye’deki evine taşınırlar.

Polisler ise sürekli kendisini izlemektedir. Kapıda yirmi dört saat bir cip bekler. Bir gece Münever Hanım’la sinemadan dönerlerken bir araba onları ezmek ister. Bir başka gün de balıkçı giysileri içinde bir kişi kapısını çalıp, kendisini istediği yere kaçırmak istediklerini söyler. Nâzım, bu kuşkulu kişiye de teşekkür edip, böyle bir niyeti olmadığını söyler.

22 Kasım 1950’de Dünya Barış Konseyi’nin Uluslararası Barış Ödülü, İspanya’dan Picasso’ya, ABD’den Paul Robeson’a, Polonya’dan Wanda Jakubowskaya’ya, Şili’den Neruda’ya ve Türkiye’den Nâzım Hikmet’e verilir. Ancak pasaport verilmediği için ödülü almaya gidemez.

Ödülü Nâzım adına alan Pablo Neruda, törende şunları söyler:

“Cezaevindeki yılları boşa geçmedi, Nâzım’ın lirik yapıtları en yüksek noktasına orada ulaştı. Sesi dünyanın sesi oldu. Barış için savaşın bu önemli günlerinde şiirlerimin onun şiirleriyle yan yana olmasından gurur duyuyorum.”

23 Mart 1951’de Kadıköy 2. Asliye Mahkemesi kararıyla Piraye  Hanım’dan boşanır.

26 Mart 1951’de oğlu Memet doğar. Annesinin büyük ve ısıtılması güç evinden ayrılarak Kadıköy Sular İdaresinin karşısındaki bir apartmanın iki odalı zemin katına taşınırlar. Taksitle buzdolabı ve çocuğa karyola alınır.

Nâzım, ailesinin geçimi için yeniden vargücüyle çalışmaktadır. Ancak İpek Film’den başka bir yerde iş bulamaz. Barbaros Hayrettin Paşa, Üçüncü Selim’in Gözdesi, Balıkçı Güzeli filmlerinin senaryolarını yazar.

İnkılap Kitabevi ise Kuvâyi Milliye’nin yayın haklarını almış olmasına karşın, kitabı yayımlamaz.

*

Bir gün Kadıköy Askerlik Şubesi’nden çağrılmasıyla hayatında yeni bir dönem başlar.

Kendisine askerliğini yapmamış olduğu, bu nedenle askere gönderileceği bildirilir.

Her ne kadar Deniz Harp Okulu mezunu olduğunu, sağlık nedeniyle çürüğe çıkarıldığını açıklasa da gerekçeleri kabul görmedi. Kendisini muayene eden sağlık kurulu “sağlam” raporu verdi.

8 Haziran 1951 günü kendisine tebliğ edilen bir yazı ile Sivas’ın Zara ilçesine gideceği bildirildi.

Nâzım, Kadıkay Askerlik Şubesi Başkanı’ndan, askerliğini yaptığına dair belgeleri getirebilmek için süre istedi. Kendisine 18 Haziran 1951 Pazartesi sabahına dek on gün süre verildi. Avukatı İrfan Emin, Kasımpaşa Deniz Hastanesi, Sultanahmet Cezaevi ve Üsküdar Paşakapısı Cezaevinde Nâzım’la ilgili dosyaları incelese de hiçbir belge bulamadı.

Bu arada kimi dostları hikâyeci Sabahattin Ali’nin öldürülmesini anımsatarak, kendisi için de böyle planlar yapıldığını söylüyorlardı. Askerde bulunduğu yerde vurulacağı, sonra da kaçıyordu diye açıklama yapılacağı fısıldanmıştı kulağına.

Bunlar olmasa bile ellisine gelmiş, çeşitli hastalıkları olan bir insanın iki yıllık askerliği tamamlayabilmesi olanaksızdı.

Ülkeden kaçmaktan başka bir çözüm bulamıyordu. Mehmet Ali Aybar aracılığıyla Türkiye Komünist Partisi’nin kendisine yardımcı olup olamayacağını araştırdı ama bir sonuç alamadı. Bireysel bir çözüm bulmalıydı.

Yirmi dört saat boyunca izlendiğinden çok dikkatli olmalıydı. Düzenli bir hayat sürmeye başladı. Her sabah aynı saatte evden çıkıp İpek Film’deki işine gidiyor, akşam da yine aynı saatte eve dönüyordu. Böylelikle peşindeki polisleri de düzenli yaşadığı düşüncesine alıştırıyordu.

O sırada babasının ikinci eşi Cavide Hanım’dan olma kız kardeşi Fatma (Melda) ile nişanlı olan, ABD’de üniversite öğreniminden yeni ülkeye dönmüş olan yirmi üç yaşındaki Refik Erduran, Nâzım’a kendisini deniz motoruyla yurt dışına kaçırabileceğini söyler.

Hapisten çıkınca tanıştığı bu gençle Nâzım sık sık görüşmüş, onunla uzun tartışmalara girmiş, aralarında bir yakınlık ve güven doğmuştu.

Nâzım bu öneriyi bir süre düşünüp tarttıktan sonra benimser. Bir yandan da hiçbir şey yokmuş gibi günlük hayatını sürdürür, hiç kimseye bir şey açıklamaz. Gideceğini Mehmet Ali Aybar’a, söyler, bir de ayrılışından bir gün önce karısı, çocukları ve Vâ-Nû’larla oturup güneşin batışını seyrettiği Mühürdar Çay Bahçesinde karşılaştığı Zekeriya Sertel’e.

Read Full Post »