Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Pablo Neruda’

Kendisine ünlü yazarlara sağlanan olanaklar tanındı. Ev, araba, şöför ve hizmetçi verildi. Dünya Barış Konseyi’ne üye seçildi.

Kendini bulduğu özgürlük ortamında ilk kez TKP’nin adını andığı,

Türkiye Komünist Partisi,

T.K.P.’m benim

seni düşünüyorum.

diye başlayan şiirini yazdı.

Partili arkadaşlarıyla yeniden ilişki kurdu. Parti işlerinde de çalışmaya başladı. 1928’de Sovyetler’den dönerken birlikte Hopa Hapishanesi’nde yattıkları İsmail Bilen, 1930’larda yeniden Sovyetler’e dönmüş, Parti’nin Dış Bürosunun başındaydı. Moskova’yla ilişkileri yürüten kişiydi. Sovyetler’de yaşayan pek çok Türk komünistinin yazgısını elinde tutuyordu. Stalin döneminde Sibirya’ya sürgüne gönderilen ve orada ölen pek çok Türk komünistinden de sorumlu olduğu söyleniyordu.

Bunlardan biri olan ve o sırada hâlâ Sibirya’da bulunan Mehmet Remzi, (Şükrü Baba) Nâzım’ın Moskova’ya geldiği haberini gazeteden okur okumaz çalıştığı devlet çiftliğinden izin alarak Moskova’ya gelip Nâzım’ı buluyor ve başından geçenleri anlatarak kendisini kurtarmasını istiyor.

Nâzım, Sovyetler Birliği başsavcısı, Nazi savaş suçlularını yargılayan Nürnberg Mahkemesi’nde de savcılık yapan Rudenko’yu telefonla bularak, “Rudenko yoldaş, ben Türk şairi Nâzım Hikmet, şimdi yanımda Türk casusluğuyla suçlayarak Sibirya’ya sürgün edilen en yakın parti yoldaşım duruyor. Biz birbirimizle o kadar sıkı fıkı olmuşuzdur ki, eğer o Türk casusuysa benim de casus olmam gerekir. Ya beni de onunla birlikte casus diye Sibirya’ya sürgün edin, ya da hemen kendisini serbest bırakmanızı rica ederim.”

Nâzım’ın bu girişimiyle suçsuzluğu anlaşılan Baba Şükrü serbest bırakılıyor.

1951 yılının Moskova’sı, Nâzım’ın devrim heyecanını yaşadığı 1920’ler Moskova’sından çok farklıydı. Bürokratik yapılanma her yere egemen olmuş, toplumun devrimci neşesi ve coşkusu yok olmuş, yerine her işin denetlendiği bir baskı yönetimi oluşturulmuştu.

1920’lerin ünlü sanatçıları, ya ölmüşler, ya da ortadan kaybolmuşlardı. Nâzım hangi tanıdığını sorsa izi bulunamıyordu. Şostakoviç, Haçaturyan gibi ünlü bestecilerin yapıtları seslendirilmiyor, Meyerhold, Stanislavski gibi tiyatrocuların adı anılmıyordu.  Mayakovski, Yesenin gibi ünlü şairlerin şiirleri unutulmaya terkedilmişti.

Nâzım, çevresindekilere sürekli olarak bu durumun nedenlerini soruyordu. Bu arada yayımlanan bir şiirindeki, “Sen tarlasın / ben traktör” dizeleri de cinsellik çağrışımları nedeniyle sansüre uğramıştı. Her yerde önüne çıkan Stalin afişleri ve övgülerini de anlamsız buluyordu.

Moskova tiyatrolarında izlediği oyunların yavanlığı karşısında şaşkına dönmüştü. Yazarlar Birliği’nde onuruna verilen bir yemekte düşüncelerini öteki yazarlarla da paylaşmak istedi: “On günde on oyun izledim,” dedi, “aslında hepsi aynı oyundu, adları değişikti sadece, hepsinde yoldaş Stalin övülüyordu.”

Yemek salonunu saran sessizlik, Nâzım’ın artık Sovyet yönetimince de güvenilmez olarak görüleceğinin habercisiydi. Nitekim, Kremlin Sarayı’nda Stalin’le görüşmesi beklenirken kendisi, Malenkov tarafından kabul edildi.

Nâzım’ın yurt dışına kaçışı da Türkiye basınında bitmeyen bir konu oldu. Nâzım’ın yanı sıra ona çeşitli dönemlerde destek olmuş avukatlar, yazarlar, gazeteciler için de sürekli karalama kampanyaları düzenlendi. Nâzım adı ve konusu, 1950’ler Türkiyesinde toplumsal bir cinnete dönüştü.

25 Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararıyla yurttaşlıktan çıkarıldı. Oysa pasaport yasasına göre, yurt dışına pasaportsuz çıkmanın cezası üç liraydı. Bu nedenle sonraki yıllarda pek çok hukukçu bu kararın hiçbir hukuksal sonuç ve etkisinin olamayacağını, yok hükmünde olduğunu söylediler.

Nâzım’ın Moskova’dan ilk gezisi Prag’a oldu. Burada 1950’de kendisine verilen ancak hapiste olduğu için alamadığı barış ödülünü aldı. Oradan Doğu Berlin’e geçerek burada yapılan 3. Dünya Gençlik ve Öğrenci Festivali’ne katıldı. Şilili şair Pablo Neruda ile ilk kez burada karşılaştı. Demokrat Parti’nin iktidara geldikten sonra aydınlar üzerinde yarattığı baskılara dayanamayarak yurt dışına çıkan Sabiha Sertel ve kızı Yıldız Sertel ile de yine burada buluştu.

1951 yılının eylül ayında ise Bulgaristan Komünist Partisi’nin çağrısıyla Bulgaristan’a gitti. Nüfusunun önemli bir bölümünü türklerin oluşturduğu Bulgaristan’da Türkler, sosyalist uygulamalara karşı çıkıyor, büyük gruplar halinde Türkiye’ye göç ediyorlardı. Nüfusundan önemli azalmalar olması, Bulgaristan tarımını ve ekonomisini zora sokuyordu. Nâzım’dan istenen, soydaşlarıyla konuşup onları Bulgaristan’da kalmaya ve sosyalist uygulamaları desteklemeye ikna etmesiydi.

Fahri Erdinç, Betoven Hasan gibi Türk arkadaşlarıyla köyleri dolaşan Nâzım, Türklerin temel isteklerini saptayarak Bulgar yöneticilerine iletti. Buna göre, Türklerin dillerine ve dinlerine saygı gösterilmesi, Türkçe öğrenim yapan okullar açılması, bu okullar için öğretmenler yetiştirilmesi, Türkçe basın yayın olanaklarının tanınması isteniyordu. Nitekim bunların yapılmasıyla göç durdu.

15 Ocak 1952 günü Moskova’da Çaykovski Konser Salonunda yaklaşık iki bin kişinin katıldığı bir toplantıyla Nâzım’ın ellinci yaş günü kutlandı. Toplantıya Simonov, Kübalı şair Nicolás Guillén, Brezilyalı yazar Jorge Amado da katıldı.

Aynı yıl Dünya Barış Konseyi’nin Viyana toplantısında “Resimli Ay” dergisinde birlikte çalıştığı Zekeriye Sertel’le karşılaştı. Pablo Neruda, Zekeriya Sertel’e, Nâzım’ı göstererek, “Bu adamın kadrini bilin. Biz onun yanında şair bile sayılmayız.” dedi.

Nâzım, gençlik yapıtlarından Jakond ile Si-Ya-U’ya konu olan ve o yıllarda öldüğünü sandığı arkadaşı Emi Siao’yu yeniden görebilmek için Ekim ayında gittiği Çin gezisinde ağır bir kalp krizi geçirdi. Derhal Moskova’ya geri dönerek tedavi için Kremlevskaya ve Barhiva hastanesinde dört ay sırt üstü yattı.

Hastaneden çıkışında Sovyet Yazarlar Birliği, Doktor Galina Grigoryevna’yı (Galya), Nâzım’a sürekli bakmakla görevlendirdi.

Moskova dışında yazarlar köyü olarak bilinen Peredelkino’da bir daçaya taşındılar. Burada Nâzım’ın aralarında Boris Pasternak’ın da bulunduğu çok sayıda ünlü komşusu oldu.

Galya, sekiz yıl boyunca Nâzım’ın yanından ayrılmayacak ve büyük bir özenle onu koruyacaktır.

Uçağa binmesi de yasaktır. Sık sık çıktığı gezilerini trenle yapar. Hatta bir keresinde Irak Barışseverlerinin Üçüncü Kongresi’ne gidebilmek için Moskova’dan trenle Napoli’ye gelip buradan gemiyle Beyrut’a dek gider. Ancak Beyrut’tan karayoluyla Bağdat’a araç bulamayınca orada kalır.

12-19 Aralık 1952’de Viyana’da yapılan Dünya Barış Konseyi toplantısına seksen üç ülkeden 1700 delege katıldı. Dünyanın önde gelen aydınlarının da bir araya geldiği toplantı sonunda Nâzım, Dünya Barış Konseyi yönetim kuruluna seçildi. Çeşitli Avrupa kentlerinde çok sayıda barış toplantılarına katıldı. Bu yolculuklar sırasında pasaportu olmadığını fark eden Polonyalı dostları, büyük dedesinin soyadıyla kendisini Polonya yurttaşlığına kabul ederek, Nâzım Hikmet Borzenski adıyla Polonya pasaportu almasını sağladılar.

1953 yılının nisan ayında yeni bir kalp krizi yeniden Barvikha Sanatoryumunda dört ay kalmasına neden olur.

Hastaneden çıkınca Nâzım bir süre ölüm düşüncesini kafasından atamaz. Merdiven çıkamamakta, dinlenerek yürüyebilmektedir. Heyecanlanmak ve yorulmak yasaktır. İçki, sigara, aşk da yasaktır. “Vasiyet”, hastanede kendisini tedavi eden doktorun adı olan “Lidi Vanna” adlı şiirlerini yazar.

1954 yılı başlarında yine Dünya Barış Konseyi toplantıları için Budapeşte’ye giden Nâzım, Viyana’da bulunan Zekeriya Sertel’le de bu kentte buluştu. Budapeşte Radyosu Türkçe Yayınlar Bölümü’nde Ali Karaman ve György Hazai’nin sorularına yanıtlar verdiği 18 bölümlük bir konuşma dizisi yaptı. Haftada bir yayımlanan bu konuşmaların her bölümünde o günlerin önde gelen Türk yazarları; Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Yaşar Kemal, Sait Faik, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Mahmut Makal’ın yapıtlarından örnekler okuyarak onların önemleri üstüne görüşlerini aktardı. Konuşmaların her cümlesinde Nâzım’ın adı geçen yazarları ne denli çok sevdiği anlaşılıyordu

Budapeşte’den Zekeriya Sertel’le birlikte Varşova’ya geldiler. Oradan da Prag’a ve yeniden Viyana’ya döndüler.

Viyana’da Nâzım’ı çok şaşırtan bir gelişme, Sosyal Demokrat Parti’nin işçilerin konut gereksinimlerini karşılamak için yaptırdığı Karl Marx  mahallesini görmek oldu. Bu son derece çağdaş evlerde oturan işçilerle konuşan Nâzım Hikmet, işçilerin ve ailelerinin sağlık, eğitim vb. temel gereksinimlerinin sosyalist ülkelerden daha ileri bir biçimde karşılandığını görerek şaşırdı. Avrupa, sosyal devlet uygulamalarında yol alıyordu.

22-29 Haziran 1955 tarihleri arasında Helsinki’de yapılan Dünya Barış Konseyi toplantılarında yeniden yöneticiliğe seçildi.

6 Ağustos 1955’te bu kez Hiroşima’ya atom bombasının atılışının onuncu yıldönümünde Hiroşima’da yapılan barış toplantısına katıldı. Nükleer araştırmalara karşı bütün dünyadan otuz üç milyon imza toplanmıştı. Japonya’da dünyanın en büyük şairlerinden biri olarak selamlandı.

Burada gördüklerinin etkisiyle, dünya barışını işleyen “Kız Çocuğu”, “Japon Balıkçısı” gibi ünlü şiirlerini yazdı. Bu şiirler bestelenerek dünyanın önde gelen şarkıcıları tarafından seslendirilmesiyle bütün dünyaya yayıldı.

Nâzım’ın şiirleri pek çok dile çevrilip yayımlanıyor, oyunları da sosyalist ülkelerin pek çok kentinde sahneleniyordu.

1955’e dek Münevver Hanım ve oğlu Memet’le mektuplaşamaz. Dünya Barış Konseyi’ndeki tanıdıklarının Türk yetkililerle yaptıkları görüşmeler sonucu mektup yazmasına izin çıkar. Helsinki’den oğluna gönderdiği oyuncakların geri gelişini “Karlı Kayın Ormanında” adlı şiirinde şöyle anlatır:

Eski takvim hesabiyle

bu sabah başladı bahar.

Geri geldi Memed’ime

yolladığım oyuncaklar

Kurulmamış zembereği

küskün duruyor kamyonet,

yüzdüremedi leğende

beyaz kotrasını Memet.

Münevver’den aldığı mektuplarının kimilerini de şiirleştirir.

Nâzım, bu yıllarda sosyalist ülkelerde oyun yazarı olarak da büyük ilgi gördü. Ferhat ile Şirin (Bir Aşk Masalı), Yusuf ile Menofis gibi cezaevinde yazdığı oyunların yanı sıra, Enayi, İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu? gibi yeni oyunlar da yazdı. Oyunları Moskova, Varşova, Prag, Berlin, Riga, Aşkabad, Leipzig, Bratislava, Krakov gibi pek çok kentte kapalı gişe oynadı. İvan İvanoviç oyunu, içerdiği sosyalist uygulamalar eleştirisi nedeniyle Moskova’da beşinci gün kaldırıldı.

Bu yıllarda oyun yazarlığına yönelmesini kendisiyle yapılan bir konuşmada şöyle açıklıyor:

“Şimdi de şiir yazıyorum ama daha az. Şiir çok gençlik, tazelik, cüret ister. İyi şiir yazmak, çok zor bir iştir. Doktorlar da zor işlerden kaçınmamı istediler.”

1956’da çok sevdiği annesinin ölüm haberi gelir.

1957’de geldiği ve “Varna Şiirleri”ni yazdığı Bulgaristan’da da sağlığı ile ilgili şunları söyler:

“Günümün on iki saatini sırtüstü yatarak geçirmek mecburiyetindeyim. Doktorlar günde beş yüz adımlık bir yürüyüşten fazla dolaşmama bile müsaade etmiyorlar.”

1958’de İstanbul’dan Zekeriya Sertel kanalıyla gelen bir mektupta Münevver Hanım’ın ünlü bir yazarla yakın ilişki içinde olduğu haberi gelir.

Aynı yıl ilk Paris yolculuğuna çıkar. Bu geziden büyük heyecan duymaktadır. Önce Varşova’ya gelir. Ocak, şubat ve mart aylarını burada geçirir. Varşova radyosunun Türkçe yayınlar servisinde çalışan parti arkadaşları İhmalyan kardeşleri görür. Jak İhmalyan’ın kendisine dinlemesi için verdiği plaktaki “Bach’ın Re Minör Konçertosu” üstüne bir de şiir yazar. Yine o günlerde ünlü şiirlerinden “Masalların Masalı”nı yazar. Nisanda Prag’a geçer, daha önce görüp beğendiği Berliner Ensamble topluluğunun oynadığı Brecht’in Cesaret Ana oyununun sergilenmekte olduğunu görünce, oyunu bir kez daha izler. Prag’da kaldığı günler içinde iki yıl önce ölen şair arkadaşı Nezval’i düşünerek şiirler yazar.

7 Mayıs 1958 günü Fransa’ya giden tren İsviçre’den geçerken gördüğü izlenimlerle “İsviçre’den Geçerken” adlı şiirini yazar. Aynı günün akşamına Paris’e iner.

Paris, Nâzım için annesinin gençliği, yıllar boyu buraya sığınmış sürgün Türkler, Fransız komünistleri, Eluard, Aragon gibi büyük şairler demekti.

Mayıs’ın son gününe dek kaldığı Paris’te özlediği insanları gördü, gazetelerde, dergilerde, radyolarda röportajları, demeçleri yayımlandı.

Sarhoşu olmuştu, gençliğinden beri özlediği Paris’in.

Hangi şehir şaraba benzer?

Paris.

İlk bardağı içersin

buruktur,

ikincide dumanı vurur başına,

üçüncüde mümkünü yok masadan kalkmanın,

garson, bir şişe daha getir!

Ve artık nerede olsan, nereye gitsen

Paris’in ayyaşısın iki gözüm.

Read Full Post »

Pablo Neruda (1904-1973), ülkemizde en çok tanınan yabancı şairlerden.

“Halkım ben parmakla sayılmayan” ve “Biz halkız/Yeniden doğarız ölümlerde” dizelerinin çok sevilmesi onu yaygın bir üne kavuşturdu.

Bu ünde sanırım Antonio Skàrmeta’nın önce roman olarak yayımlanan, sonra sahnelenen, sonra filme çekilen, sonra Postacı adıyla bir daha filme çekilen Ateşli Sabır adlı yapıtının da rolü oldu. Bu yapıt Neruda’yı bir sanat yaratısı içinde kendi kişiliğiyle ortaya koyuyordu ve bu yönüyle  çok kişiyi de etkiledi.

Yaşamöyküsü kitaplarının pek satılmamasına karşın, Neruda’nın kendi yaşamöyküsünü kaleme aldığı Yaşadığımı İtiraf Ediyorum adlı kitabı ülkemizde birkaç basım yaptı.

Şu günlerde Neruda üzerine yeni bir yaşamöyküsü kitabı yayımlandı: Pablo Neruda (Yazarı:Volodia Teitelboim, çeviren:Aytekin Karaçoban, Kavram Yayınları).

Kitabın yazarı, anlaşılıyor ki, Neruda ile yakından tanışırmış. Onun uzun yıllar çevresinde bulunmuş, ölümünden sonra da eşi Matilde ile dostlukları sürmüş. Dolayısıyla anlatılanların çoğu birinci elden: “Altmışıncı yaş gününde özlemli ve şen bir gülüşle gözünü kırparak bana, ‘Her zaman genç olan ben, şimdi altmış yaşındayım.’ demişti.” (s. 24)

Ayrıntı zenginlikleriyle dolu kitap, Neruda’nın yaşamındaki olayları anlatmanın çok ötesine geçebiliyor: Yaşanılan yerlerin doğası, insanları, evleri; bütün bunların şairin hayatını nasıl etkiledikleri; yapıtlarının kaynakları, kişilik özellikleri uzun uzun ve okuyanın da tat alabileceği bir biçemle anlatılıyor.

Neruda’nın yaşamı, herhangi bir insanın ya da şairin yaşamının sınırlarının çok ötesine geçebilmiştir. Bu olgunun nedenlerinden biri ülkesi Şili’dir.

Şili, Avrupa merkezli yeryüzü için, gidilebilecek son noktalardan biridir. Osmanlı’nın Fizan’ı ya da Yemen’i gibi, 16. yüzyılda Madrid sarayında da Şili, olabilecek en uzak sürgün yeriydi. Neruda’nın çocukluk yıllarında, “okul arkadaşları Alman, İngiliz, Fransız, Norveç, Portekiz ve elbette Şilili ya da İspanyol soyadları taşımaktaydılar. Bununla birlikte bu yeni doğan toplumun kendi özellikleri, ilk anda kastların bulunmadığı bir dünya vardır.” (s. 19)

Gabriela Mistral’ın varlığı ve 1945’de de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk kadın şair olması Şili’ye dikkatleri çekmişti. Neruda ilk şiirlerini ona gidip gösterir ve “siz gerçek bir şairsiniz” yanıtını alır.

Aradaki büyük uzaklığa karşın 1920’lerde Şili ile İspanyol edebiyatı arasında derinliğine bir yakınlık kurulur. Neruda, kitaplarını taşra saydığı Latin Amerika’da değil, İspanya’da yayımlamaya çalışır. 1930’larda Mistral’ın Madrid, Neruda’nın da Barselona konsolosu olarak bu ülkede bulunmaları bağları daha da sıkılaştırır. Lorca onu Madrid üniversitesindeki bir şiir okuma toplantısında, “akıllılıktan daha çok acıya yakın; mürekkepten daha çok kana yakın bir şair” olarak tanıtır.

Bir başka neden Neruda’nın daha yirmili yaşlarda kendini yeryüzüne savurması, konsolos olarak Uzak Asya’da, Avrupa’da uzun yıllar geçirmesi, yeryüzünün önde gelen hemen bütün kültür adamlarıyla tanışması, arkadaşlık etmesi; kendini dünyaya tanıtırken, dünyanın da onu tanımasıdır.

Üçüncüsü de elbet, siyasal kişiliğidir. Siyasal mücadelelerin de içinde olan Neruda, ülkesinin cumhurbaşkanı adayı da olmuş, Salvador Allende’yi desteklemek için adaylıktan çekilerek, onun seçilmesini sağlamıştır. Ölümü de bütün Şili’yi kana boğan 1973 askeri darbesi sırasında olmuştur.

Bunca renklere bürünmüş bir kişiliğin yaşamöyküsü elbette birçok ilginçliklerle doludur. Pablo Neruda kitabı, bu ilginçlikleri alabildiğine okurlarla paylaşabiliyor. Kitabın kısa kısa yazılmış tam 193 bölümden oluşması da okumayı çok kolaylaştırıyor.

Kitaptaki ilginç ayrıntılardan biri de, Neruda’nın uzun yıllar yaşadığı ünlü Kara Ada’daki evde barın çatısına destek olan kalaslardan birine Nâzım Hikmet’in adını kazıması: “Hikmet’in büyüklüğünde Avrupa ve Asya birbirine kavuşuyordu ve mavi gözlüydü. Neşeli bir insandı. Bir zekâ ve iyilik şenliğiydi.” (s. 436)

Neruda’nın yaşamı yalnızca bir şairin yaşamı olarak değil, herhangi bir insanın yaşamı olarak da ilginç. Bu nedenle edebiyata ilgi duyanların yanı sıra, herkesin ilgiyle okuyabileceği bir yaşamöyküsü olduğunu düşünüyorum, Pablo Neruda’nın.

1.12.1999

Read Full Post »