Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘nazım hikmet’in yolculukları’

Anadolu’da başlayan Ulusal Kurtuluş hareketinin genç şairi çekmemesi düşünülemezdi. Ankara’nın çağrısı üzerine yakın arkadaşı Vâ-Nû ve daha yaşlı kuşağın şairlerinden Faruk Nafiz ve Yusuf Ziya ile birlikte 1 Ocak 1921 günü “Yeni Dünya” vapuruyla İstanbul’dan ayrılırlar.

Nâzım gideceğini ailesine açıklayamamış, yanına hiçbir şey almadan üzerindeki elbiselerle gemiye binmişti.

Yedi yaşından beri yaşadığı kentinden ilk ayrılışı bu. Okullarında okuduğu, hayatı öğrendiği, şiire, resme başladığı; belki de bu nedenle çok sevdiği, doyamadığı, hayatının sonuna dek de doyamayacağı İstanbul’dan gönüllü olarak tek ayrılışı.

Yetmiş beş saat sonra vapur Kastamonu’nun Karadeniz kıyısındaki ilçesi İnebolu’ya varır. Buradan babasına bir kart gönderir:

Sevgili babacığım,

İki gündür İnebolu’dayız. Sıhhatim çok iyidir. Belki iki üç güne kadar Ankara’ya hareket edeceğiz. Halamın, sizin, eniştemin ellerinden, çocukların gözlerinden öperim. Mektuplarınızı beklerim.

Karadeniz seyahati gayet iyi geçti. Burada adeta yaz mevsimi. Tabiat gayet güzel.

Nâzım

İnebolu, Karadeniz Oteli

Ankara’ya gitmek için İnebolu’da izin bekledikleri sırada Almanya’da öğrenim görmüş ve o yıllardaki Spartakist hareketten etkilenmiş bir grup gençle tanışınca ilk kez sosyalist düşüncelerle karşılaşırlar. Spartakistlerin eylemleri karşısında genç yürekleri önlenmez bir heyecana kapılır. Öte yandan da kentte ilk kez Anadolu insanını tanımaktadırlar.

“İnebolu gördüğüm ilk Anadolu kasabası. Anadolu köylü kadınını da ilk kez burada gördüm. Pazar yerinde gördüm onu. Sırtındaki odun yükünü indirmeden çömelmişti duvarın dibine. Kabuğundan çıkmış kocaman iki kaplumbağaya benzeyen ayaklarını gördüm. Ellerini gördüm: odun yükünün urganını tutan mübarek elleri baltanın sapındaymışlar gibi öfkeli, beşik sallıyormuş gibi sabırlı ve şefkatliydiler.”

Ankara’dan izin gelince yola çıktılar. Yürüyerek üç günde Kastamonu’ya vardılar. Oradan üç günde Çankırı’ya, oradan üç günde de Ankara’ya. Dokuz gün kimi zaman yürüyerek, kimi zaman eşek sırtında. Kafalarında yollarda gördükleri Anadolu görünümleriyle İnebolu’da dinledikleri sosyalist düşünceler örtüşüyordu.

İki arkadaş yolda şiir de yazıyorlardı.

Ankara’ya ulaşmalarından sonra da bir süre ne görev alacaklarını bekleyerek günlerini geçirdiler. Bu sırada yazdıkları, İstanbul’daki gençleri Anadolu’ya çağıran bir şiirleri çok etkili oldu.

On bin adet basılıp dağıtılan “Siz de mi Satıldınız?” başlıklı şiirin kimi dizeleri şöyleydi:

Gel ey imanlı gençlik, gel ey beklenen gençlik,

Gel ki Anadolu’da senin bükülmez, çelik

İmanına, azmine, ümit bağlayanlar var.

O satılmış vezire, o satılmış kullara

O satılmış hünkâra siz de mi katıldınız?

Siz de mi satıldınız, siz de mi satıldınız?

Ankara’da Nâzım’ın aile çevresinden paşalar, tanıdıklar da vardı. Onlarla görüştüler ve hatta bir gün Atatürk’le de tanıştırıldılar.

Ankara’da Sovyetler’den övgüyle söz ediliyordu.

Büyük Millet Meclisi ile Sovyet Rusya arasında bir işbirliği anlaşması imzalanmıştı.

Mart ayında Bolu’ya öğretmen olarak tayin edildiler. Burada tanıştıkları Ağır Ceza Mahkemesi Yargıcı Ziya Hilmi Bey de sosyalist düşünceli bir aydındı. Nâzım onunla konuştukça hem bilgisini artırıyor, hem de sosyalizme karşı içinde dayanılmaz bir özlem duyuyordu.

Babasının gönderdiği Fransızca kitaplardan Fransız Devrimi üstüne bilgi edinmişti. Babasından ayrılan annesi ise Paris’e gitmiş oradan Nâzım’a şiir dergileri yolluyor, mektuplarında Paris’e gelmesini, orada yepyeni bir sanat dünyası bulacağını yazıyordu. Vâ-Nû, Spartakistler’den dinlediklerinin heyecanıyla Almanya’ya gitmelerini istiyordu, Hilmi Ziya Bey ise Rusya’ya gitmelerini öneriyordu.

Yaz mevsiminin başlamasıyla Bolu’da daha fazla kalamayacaklarına karar vererek yeni yolculuk tasarıları yapmaya başladılar.

Ankara’da tanıştıkları Matbuat Umum Müdürü Muhittin Birgin Tiflis’e yerleşmişti. Biraz da ona güvenerek Rusya’ya gitmeye karar verdiler. Bolu’dan Akçakoca’ya geçerek buradan kalkan bir gemi ile önce Zonguldak’a geldiler. Zonguldak’tan bindikleri bir başka vapur ile de 21 Eylül 1921 günü Trabzon’a ulaştılar.

28-29 Ocak 1921’de, Türkiye Komünist Partisi lideri Mustafa Suphi ve on dört arkadaşının Türkiye’ye dönerken Karadeniz’de boğularak öldürülmesi kentte kuşku dolu bir hava yaratmıştı.

İki arkadaş kendilerini burada öğretmen olarak tanıtarak Batum’a giden bir gemiye kendilerini attılar.

30 Eylül 1921’de Batum’a geldiklerinde artık başka bir ülkedeydiler. Nâzım, burada, kaldıkları otelde hayatının geri dönülmez bir noktasında olduğunu düşünür. Ölümünden bir yıl önce yazdığı otobiyografik romanı Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’de o günlerdeki hesaplaşmasını şöyle anlatır:

“Oturdum Batum’da Fransa Oteli’nde, masanın başına. Ayakları, yalnız ayakları mı, her bir yanı oymalı, yaldızlı, girintili, çıkıntılı, oval bir masa. Rokoko… Üsküdar’daki yalının misafir odasında da rokoko bir masa vardır… Ro-ko-ko… Karadeniz kıyısından Ankara’ya, sonra ordan Bolu’ya yaptığım otuz beş günlük, otuz beş yıllık yayan yolculukla, öğretmenlik ettiğim kasaba, kısacası, uzun lafın kısası, İstanbullu paşazadenin, daha doğrusu paşa torununun, Anadolu’yla tanışması, bu kere de Batum’da, Fransa Oteli’nde rokoko masanın üstünde duruyor, yırtık, kirli, kanlı bir yazma gibi serilmiş rokoko masanın üstünde… Karar ver oğlum diyorum kendi kendime, karar ver… Karar verildi. Ölmek var, dönmek yok. Dur, acele etme, oğlum. Koyalım soruları da şu masanın üstüne, Anadolu’nun yanı başına. Neyini verebilirsin? Ne verebilirsin? Her şeyimi, her şeyi… Hürriyetini, evet! Hapishanelerde kaç yıl yatabilirsin bu uğurda?.. Gerekirse ömrüm boyunca… İyi ama sen kadınları seversin, yiyip içmeyi, temiz giyinmeyi seversin. Avrupa’yı, Asya’yı, Amerika’yı Afrika’yı dolaşabilmek için can atıyorsun. Anadolu’yu Batum’daki rokoko masanın üstünde bırakıp da Tiflis’ten Kars’a, ordan da Ankara’ya döndün mü, beş altı yıla kalmaz mebus olursun, bakan olursun, kadın, yemek, içmek, sanat, dünya… Bırak! Hapislerde gerekirse ömrüm boyunca yatabilirim… Peki asılmak da var, öldürülmek de, Suphi’yle arkadaşları gibi boğulmak da var, komünist olursam, diye sormadın mı kendi kendine Batum’da? Sordum? Öldürülmekten korkuyor musun? diye sordum. Korkmuyorum, dedim. Birden, düşünmeden mi? Hayır. Önce korktuğumu anladım, sonra korkmadığımı.”

Batum’dan da Muhittin Birgen’i bulmak üzere trenle Tiflis’e geldiler. Burada Muhittin Bey’in Moskova’da olduğunu öğrendiler ancak karşılarına yine Ankara’dan bir başka tanıdık çıktı. Ankara’da elçi olarak bulunan Mdivani Gürcistan cumhurbaşkanı olmuştu. İki şairi konuk etti. Kendilerine her türlü yardımı yapacağını söyleyerek onları Orient  Otele yerleştirdi.

Sovyetler Birliği’nde kalmak ve burada uygulanan yeni düzeni yakından tanımak konusunda derin bir istek duyan Nâzım, Tiflis’te tanıştıkları öbür Türk komünistleri ile birlikte Moskova’ya doğru yola çıkar.

Üç gün üç gecelik bir tren yolculuğudur bu. İç savaş nedeniyle yollar aç, yaralı insanlarla doludur. Nâzım gördüklerinin dehşetiyle yazdığı ve ilk serbest ölçülü şiirine “Açların Gözbebekleri” adını verir.

Batum’da Rusça bir gazetede, ilk kez bildiği şiir biçimlerine benzemeyen, uzunlu kısalı dizelerin merdiven biçiminde dizildiği yeni biçimli bir şiir görmüştü. Rusça bilmediği için anlayamadığı bu şiirin çağrışımlarıyla yazmıştı, “Açların Gözbebekleri”ni.

Açlar dizilmiş açlar!

Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız

sıska cılız

eğri büğrü dallarıyla

eğri büğrü ağaçlar!

Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız

açlar dizilmiş açlar

Moskova’da Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne (KUTV) kaydolur. Bütün gün bir yandan Rusça’yı sökmeye çalışmakta, bir yandan verilen dersleri anlamaya çalışmakta, bir yandan da dünyanın çeşitli köşelerinden gelmiş gençlerle arkadaşlık etmektedir.

Tiflis’te birlikte oldukları, tanışıklıkları ta 1915’e İstanbul’daki komşuluklarına dek uzanan, Muhittin Birgen’in yeğeni Nüzhet Hanım’la da mektuplaşarak kendisini Moskova’ya çağırır. Nüzhet Hanım’ın da gelip KUTV’da derslere başlamasıyla Nâzım kendisine evlenmeyi önerir. Evliliklerini ilgili daireye onaylatınca kaldıkları öğrenci yurdunda onlara daha geniş bir oda verilir.

Rusça’yı söken Nâzım, Mayakovski’nin de şiirlerinin yayımlandığı LEF dergisini izlemeye, Meyerhold tiyatrosuna gitmeye başlar. Genç Sovyet şairleri, İtalya’da Marinetti’nin başlattığı Gelecekçilik (Fütürizm) ile Yapımcılık (Konstrüktivizm) akımlarının etki alanında yazan, geçmişi yadsıyarak her şeyi gelecekte gören devrimci şairlerdi.

Bir yandan da yazdığı şiirleri İstanbul ve Ankara’da yayımlanan “Yeni Hayat”, Orak-Çekiç”, “Aydınlık” gibi dergilere yollamakta, yeni bir soluk taşıyan bu şiirler edebiyat çevrelerinde geniş ilgiyle karşılanmaktadırlar. Özellikle “Aydınlık” dergisinde şiirlerinin yanı sıra işçi sınıfı sorunları üzerine yazdığı incelemeler de dikkat çekti. Öğrenmenin coşkusuyla oyunlar da yazmaya girişen Nâzım, gece gündüz demeden parti toplantılarında şiirler okuyor, konuşmalar yapıyordu.

Nüzhet Hanım bir yıl sonra, 1923’ün öğrenim yılının bitmesiyle önce Bakû’ye, oradan da İstanbul’a döner. Nâzım’la İstanbul’da yeniden buluşmak üzere sözleşseler de olağanüstü koşulların olağan akışı içinde kendiliğinden gerçekleşivermiş bu evlilik yine kendiliğinden sona erer, bir daha canlandırılamaz.

Nüzhet Hanım’ın dönüşünden sonra Nâzım gönlünü bu kez Anuşka adlı bir Rus kızına kaptırır. Bu aşkın onu ne denli etkilediğini yine Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’i okurken anlıyoruz.

21 Ocak 1924 günü Lenin’in ölümü, bütün yeryüzünü sarstığı gibi Nâzım’ın hayatında da önemli bir yer tutar. O yıllarda yanında bulunan arkadaşı Vâlâ Nureddin’in anlattığına göre Lenin’in katafalkı başında Parti’ye girmiş üniversitelilerin nöbet tutmalarına izin verilmiş. Nâzım’ın da bu nöbeti tuttuğunu bildiğimize göre, belki daha da önce, ama 1924 başında kesinlikle Parti üyesi olduğunu söyleyebiliriz.

KUTV’da okuduğu sırada başından geçen bir olay, sonraki yıllarda türlü çeşitlemelerle Nâzım’ın kişiliğini yansıtan bir anektod olarak sık sık anlatılmıştır:

Buna göre Nâzım, Moskova’da okuduğu günlerde orada bulunan ve kendisini Harbiye Mektebi’ne sokan Cemal Paşa tarafından yemeğe çağrılır. Açlık çeken bir ülkede zengin bir sofrayla karşılaşan Nâzım, Paşa ile şiddetli bir siyasal tartışmaya girer. Paşa sonunda dayanamayarak, “Nâzım, elimde olsa, ben şimdi seni astırır, sonra da altına oturup ağlardım,” der. Nâzım’ın yanıtı daha da acımasızdır: “Ben seni astırır ama altına oturup ağlamazdım.”

1924’ün sonlarında Nâzım, Türkiye’ye dönmeye karar verir. Parti arkadaşı Laz İsmail ile birlikte yurda dönerler. İstanbul’da, Bahariye’deki babasının evine gelip yerleşir. Rusya’da sanat alanında gördüğü yenilikleri ülkesine aktarmak isteğiyle doludur içi. Oyunlar yazmayı, bunları sahnelemeyi, sinema dünyasına girmeyi, edebiyat söyleşileri düzenlemeyi, yeni dergiler çıkarmayı tasarlamaktadır.

“Orak-Çekiç” ve “Aydınlık” dergilerinde yazmakta, ikincisinin teknik sekreterliğini de yapmaktaydı. Zaman zaman da koltuğuna aldığı dergileri, Cağaloğlu yokuşunda, Galata Köprüsü üzerinde bağıra bağıra satıyordu.

1924’de yapılan Komintern’in V. Kongresi’nden sonra Türkiye Komünist Partisi (TKP) de kendini yeniden örgütlemeye girişti. Nâzım, bu amaçla, Dr. Şefik Hüsnü’nün Beşiktaş’taki evinde yapılan toplantıya katıldı.

Bu olaydan sonra polis tarafından daha sıkı izlenmeye başladı. Bir yandan da şiirleriyle yaygın bir ün kazanmış bir şairi iktidar partisi de kendi yanına çekmek için uğraşıyor, Nâzım’a dolaylı yollarla önemli işler öneriliyordu. “Vakit”, “Son Telgraf” gazetelerinden aldığı önerileri geri çevirerek “Aydınlık”ta çalışmayı sürdürdü.

Ancak iş önerilerinin yerini tehditler almaya başlayınca Nâzım, ailesinin de ısrarıyla bir süreliğine İzmir’e gider. Burada gizli bir matbaa kurarak yayın etkinliklerini sürdürmek isterken Doğu Anadolu’da gerici Şeyh Sait İsyanı patlak verir. Hükümet isyanı bastırmak için “Takrir-i Sükûn” adlı bir yasa çıkararak olağanüstü yetkiler kazanır.  Solcuların da isyana karşı olmaları ve bastırılmasını istemelerine karşın hükümet bu yasaya dayanarak aralarında “Orak-Çekiç” ve “Aydınlık”ın da bulunduğu pekçok dergi ve gazeteyi kapattı, sorumluları da  tutuklandı.  Kendisinin de tutuklanacağını anlayan Nâzım gizlice İstanbul’a dönüp oradan da Sovyetler Birliği’ne geçmeyi başardı. TKP üyelerinden otuz sekiz kişi Ankara’da İstiklal Mahkemesi’nce yargılanarak çeşitli hapis cezalarına çarptırıldılar. Nâzım Hikmet de yokluğunda on beş yıla hüküm giydi. 1925 Haziran’ının sonunda yeniden Moskova’daydı.

Yeniden kitaplara, tiyatro oyunlarına daldı. Yazdığı oyunlar çeşitli topluluklarca oynanmaya başlandı. Şiirleri Rusça’ya çevrilerek yayımlanıyordu. Öte yandan Bakû’de Türkçe olarak yayımlanan şiirleri de büyük ilgi görüyordu.

Bu sıralarda tanıştığı Dr. Lena adlı diş hekimi  bir  hanımla evlendi.

Türk tiyatrosunun kurucularından Muhsin Ertuğrul da bu ülkede gelişen yeni tiyatro akımlarını inceleyebilmek için Moskova’ya geldi. Nâzım’la aralarında yakın bir ilişki kuruldu. Nâzım’dan tiyatro oyunları yazması konusunda ısrarcı oldu.

Nâzım’ın hazırladığı ilk şiir kitabı Güneşi İçenlerin Türküsü (1928) Bakû’da Türkçe olarak yayımlandı ve büyük ilgi gördü.

1928 Ekim’inde Cumhuriyet’in kuruluşunun beşinci yılı nedeniyle bir genel af çıkınca yeniden ülkesine dönmeye karar verdi. Laz İsmail ile birlikte Bakû’ya giden trene bindiler. Eşi Lena, Türk Büyükelçiliğinden vize aldıktan sonra normal yollarla İstanbul’a gelecekti. Ancak Lena, Odesa’ya dek gelmesine karşın vize almayı başaramadı. Üstelik burada yakalandığı bir hastalıktan kurtulamayarak öldü.

Nâzım’la Laz İsmail Hopa’da karaya ayak basar basmaz yakalanarak jandarma karakoluna götürüldüler sonra da hapse atıldılar. İki jandarma eriyle gönderildikleri Rize’de pasaportsuz sınır geçmek suçundan üç gün hapse hüküm giydiler. Ancak Hopa’da beş gün hapiste kaldıklarından buradan da yine yanlarında jandarma erleriyle Ankara’ya gönderilmelerine karar verildi.

İşlerinin uzayacağını düşünen Nâzım, yargıçtan izin isteyerek Ankara’ya “Hakimiyeti Milliye” gazetesi başyazarı Falih Rıfkı Atay’a bir telgraf çekti.

Vatanıma geldim. Rize’den Ankara’ya mevcuden getiriliyorum. Türkiye’de kalmamı temin eder misiniz?

Saygılarımla. Nâzım Hikmet.

Falih Rıfkı telgrafı alır almaz, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’u arayarak Nâzım’a yardımcı olmasını rica etti.

Gemiyle İstanbul’a, oradan da trenle Ankara’ya getirildiler (14 Ekim 1928).

25 Ekim’de yargıç önüne çıkarıldılar. Gazetelerde Nâzım’ın yurda dönüşü ve hapiste olması geniş yankı buluyordu. Duruşmalar Aralık ayının 22’sine kadar sürdü. “Aydınlık” dergisinde çıkan şiirlerinde suç unsuru bulunmadığına karar verildi. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin gizli örgüt üyesi olmaktan dolayı yokluğunda verdiği üç aylık cezayı da bu sırada yatmış olduğundan serbest bırakıldı.

Ankara’da kalması, buradaki gazetelerden birinde çalışması yolundaki önerilerle ilgilenmeyerek serbest bırakılır bırakılmaz İstanbul’a döndü.

Read Full Post »