Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Nazım Hikmet’în Yaşam Öyküsü’

1936 yılı sonlarında bir Harp Okulu öğrencisinin üzerinde resmi üniformasıyla İpek Sineması’nda kendisini ziyarete gelmesi, ardından bir provokasyon geleceği kuşkusuyla Nâzım’ın çok canını sıktı. Hemen polis müdürlüğünü arayarak “Kendi halimde, ailemin nafakasını çıkarmak için çalışıyorum. Kimsenin etlisine sütlüsüne karıştığım yok. Yine de beni taciz ediyorsunuz. Rica ederim çekin bu adamları,” dedi.

1937’nin 3 Aralık günü Şeker Bayramı öncesiydi. Nâzım ile Piraye, çocuklara armağan almak için alışverişe çıkmışlardı. Evleri, Valikonağı Caddesi’ndeki Selçuk Apartmanı’nın  3 nolu dairesine döndüklerinde Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz evde kendilerini bekliyordu. O sırada evde bulunan Nâzım’ın üvey annesi Cavide Hanım’a, “Nâzım Hikmet bana randevu verdi,” diyerek eve girmişti.

Nâzım yine başının derde gireceğini düşünerek geleni başından savdı. Yeniden siyasi polise telefon ederek Harbiyeli kılığındaki ajanlarını geri çekmelerini istedi.

Aslında Ömer Deniz, tıpkı Abdülkadir Meriçboyu (sonraki yıllardaki yazarlık adıyla A. Kadir) gibi edebiyata ve okumaya düşkün bir gençti. Nâzım’ın kitaplarını okumuşlar, ona hayranlık duyuyorlardı. Bu ilgilerini okuldaki başka arkadaşlarıyla da paylaşıyorlardı.

5 Ocak 1938 günü Harp Okulu öğrencileri arasında genel bir arama yapıldı. Yirmi kadar öğrencinin dolabında başka kitaplarla birlikte Nâzım Hikmet’in de kimi kitapları bulundu.

Sorguya alınan öğrencilere yöneltilen en önemli soru Nâzım Hikmet’le Ömer Deniz’in neler konuştuklarıydı. Aslında oyunun planları önceden hazırlanmıştı. Savaşın yaklaştığı, faşizmin bütün Avrupa’da güçlendiği ve Türkiye’de de kendine yandaşlar bulduğu bir sırada kitaplarıyla faşizm düşmanlığı yapan Nâzım Hikmet’e bu özgürlük tanınamazdı. Daha önce yargılandığı olağan mahkemeler bir suçunu bulamayarak onu serbest bırakmıştı. Bu kez askeri mahkemede kalıcı sonuca ulaşılacaktı.

17 Ocak akşamı Nâzım, yeni bir dergi tasarısı üzerinde konuşmak için akrabalarından Celalettin Ezine’nin evine gitmişti. Aynı anda Nâzım’ın evi ve İpek Film stüdyosu polisçe basıldı. Bulunduğu yer öğrenilince de oradan alınarak evinden alınan kitap, kâğıt ve notlarla birlikte Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.

Ertesi gün Ankara’ya gönderilip Merkez Komutanlığı’na teslim edildi. Tutuklanarak Askeri Cezaevi’nde tek kişilik bir hücreye kondu. Ziyaretçilerle görüşmesine izin verilmedi.

Birinin yargıç, dördünün subay olduğu beş kişilik Askeri Mahkeme Heyeti, 29 Mart 1938 günü gizli yapılan duruşmalar sonucu orduyu isyana teşvik suçundan Nâzım’ı on beş yıl ağır hapis cezasına mahkûm etti. Mayıs ayında ceza Askeri Temyiz’ce de onaylandı.

Nâzım, annesinin girişimleriyle Haziran 1938’de önce Cebeci sivil cezaevine, ardından da İstanbul Sultanahmet Cezaevi’ne nakledildi. Piraye on beş yıllık ceza üzerine Nişantaşı’ndaki evlerini boşaltarak annesinin yanına, Şerafet sokak  no: 18 Erenköy adresine taşındı. Nâzım’ın, “İstersen on beş yıl bekleme, ayrılalım,” demesi üzerine, “on beş yıl değil, yüz yıl da olsa seni beklerim,” yanıtını verdi.

Ardından yeni bir senaryo daha uygulamaya kondu. Donanmaya ait Yavuz gemisinde bir erin Nâzım Hikmet’in kitaplarını okuduğu saptanınca bir dava da Donanma Askeri Mahkemesi’nce açıldı.

Nâzım ne olduğunu anlamadan Sultanahmet Cezaevi’nden alınıp Erkin gemisine götürülerek burada deliği tıkanmış pislik dolu bir tuvalete kapatıldı.

Bana kendimden başkasıyla konuşmak yasak

Ben de kendi kendimle konuşuyorum.

Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi

şarkı söylüyorum karıcığım

Yavuz zırhlısının askeri yargıcı Haluk Şehsuvaroğlu, Erkin zırhlısına atanınca Nâzım’ı bulunduğu tuvaletten çıkartarak yıkanmasını ve güvertede güneşlenmesini sağladı. Annesi ve kızkardeşinin gemide kendisini ziyaretine izin verildi, Piraye’ye mektup yazabildi.

Zevcem

ruhu revânım

Hatice Pirayende,

ölümü düşünüyorum,

geçen ömrümüzü düşünüyorum.

Kederli

rahat

ve hodbinim.

Hangimiz ilk önce

nasıl

ve nerde ölürsek ölelim,

seninle biz

birbirimizi

ve insanların en büyük davasını sevebildik

– dövüştük onun uğruna –

“yaşadık”

diyebiliriz.

Duruşmalar 10 Ağustos günü başladı. Nâzım, duruşmaların gidişinden bu davanın da mahkumiyetle sonuçlanacağını düşünmeye başladı. Atatürk’e başvurmaktan başka çıkar yol görmüyordu artık. Ona göndermek üzere bir mektup kaleme aldı:

Cumhurreisi Atatürk’ün Yüksek Katına,

Türk Ordusunu “isyana teşvik” ettiğim iddiasıyla “on beş yıl ağır hapis cezası” giydim. Şimdi de Türk donanmasını “isyana teşvik etmekle” töhmetlendiriliyorum.

Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdunu seven bir yüreğim var.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır.

Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyor.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim.

Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu “inkılap askerini isyana teşvik” damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğime inandığımdandır.

Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin.

Kemalizmden ve senden adalet istiyorum.

Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki suçsuzum.

Nâzım Hikmet RAN

17 Ağustos günü Hakim Haluk Şehsuvaroğlu, İstanbul’a gideceğini, bir isteği olup olmadığını sordu Nâzım’a. Nâzım mektubunu postaya vermesini rica etti.

Mektup Beşiktaş postanesinden taahhütlü olarak postaya verildi. Dolmabahçe Sarayı’na geldi. Hasta yatmakta olan Atatürk’ün odasına girebilenlerden iç işleri bakanı Şükrü Kaya’ya verilen mektup Atatürk’e verilmedi.

29 Ağustos’ta Nâzım yine yalnızca biri yargıç dördü asker beş kişilik heyetçe askeri isyana teşvikten yirmi yıla hüküm giydi. İki cezasının otuz beş yıl olan toplamı, yasalarca belirlenen en üst sınırı aştığından toplam cezası 28 yıl 4 ay olarak kesinleşti. Aynı davada yazar Kemal Tahir ile Dr. Hikmet Kıvılcımlı da on beşer yıla hüküm giydiler.

31 Ağustos 1938 günü İstanbul Sultanahmet Tutukevi’ne aktarılan sanıklar temyiz için Askeri Yargıtay’a başvurdular. Ancak önceki dava gibi Askeri Yargıtay bu kararı da 29 Aralık 1938 günü onayladı.

Baştan sona bir hukuk skandalı olan davalar boyunca, mahkemelere, meclise yapılan pek çok başvuru sonuçsuz kaldı. Hatta davalar görülüp hükümler kesinleştikten sonra askeri mahkemelerin sivilleri yargılama yetkisinin olmadığı anlaşılmış, karardan dokuz ay sonra bu yönde bir yasa çıkarılmış.

Öteki sanıklar 23 Mart 1939 sabahı infaz için Sinop Cezaevi’ne gönderildiler. Nâzım Hikmet ile Hikmet Kıvılcımlı ise sürmekte olan başka bir davaları nedeniyle Sultanahmet Tutukevi’nde kaldılar.

İki arkadaş, içine düştükleri durumdan nasıl kurtulabileceklerini düşünmeye başladılar. Ceza Muhakemeleri Usul Yasası, bazı hastalık hallerinde Adli Tıp raporuyla cezaların ertelenebilme olanağı sağlıyordu. Bu yolla önce Hikmet Kıvılcımlı, ardından da Nâzım Hikmet, Adli Tıp’tan aldıkları verem raporuyla cezalarını altı aylığına ertelettiler.

Böylelikle 1938 başında gözaltına alınışından bir yıl dört ay sonra Nâzım, altı ay izinli olarak Erenköy, Ethemefendi caddesi, Taşmektep sokak No: 22’deki evlerine geldi.

Bu süre içinde bir yolunu bulup yurt dışına çıkmaktan başka bir çözüm bulunmadığını düşünüyorlardı. Bunu ise ancak kendisini ihraç etmiş olan Türkiye Komünist Partisi sağlayabilirdi. Nâzım, Nail Çakırhan aracılığıyla parti başkanı Reşat Fuat Baraner ile görüşmesine karşın bir sonuç elde edemedi.

Yurt dışına çıkamayacağını anlayan Nâzım, bu kez uğradığı haksızlığı yönetimdekilere anlatabilmek, yeni başvurular yapabilmek için Ankara’ya gitti. Hakkında mahkûmiyet kararı bulunan birinin Ankara’da serbestçe dolaşırken görülmesi ise yöneticileri daha da tedirgin etti.

Hakkında verilen altı aylık ceza ertelemesi raporu yeni bir muayeneden geçirilerek ortadan kaldırıldı ve yeniden İstanbul Tutukevine gönderildi. Böylelikle altı aylık özgürlük süresi bir ayda sona erdi.

Öte yandan kendi başına Suriye’ye kaçmaya çalışan arkadaşı Hikmet Kıvılcımlı da yakalanmıştı.

Nâzım, hakkında İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde süren gizli örgüt kurma davası nedeniyle sekiz ay İstanbul Tutukevinde tutuldu.

Bu davanın aklanmayla sonuçlanması üzerine 1940 Şubatında Çankırı Cezaevi’ne gönderildi.

Böylelikle 17 Ocak 1938 gecesi akrabası Celalettin Ezine’nin evinden gözaltına alınıp,  1940 Şubatında Çankırı’ya gönderilişine dek geçen iki yıllık gözaltılar, hapisler, yargılamalar süresi son bulmuş, Nâzım’ın hayatında 15 Temmuz 1950 günü salıverilişine dek sürecek, uzun cezaevi yılları dönemi başlamıştı.

1938-1940 arasındaki iki yıllık, baskı, gerilim, acı, üzüntü, belirsizlik içinde inanılmaz olan bir başka özellik ise Nâzım’ın bu dönemi yoğun bir şiir üretimiyle geçirmiş olmasıdır.

Günler sonra ilk kez hücresinden çıkıp güneşi gördüğünde yazdığı ünlü “Bugün Pazar” şiirinde doğa insan karşılaşmasını olağanüstü bir anlatımla işleyerek, “bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım / Toprak, güneş ve ben… / Bahtiyarım…” diyebilecektir.

Senin adını

kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.

Ne denebilir bu dizeler için? Kimine çok sıradan gelebilir, kimine sonsuz derinlikte. Ama şairin hayatıyla birlikte düşünüldüğünde, hele o saat kayışı görüldüğünde, dahası o dizeleri yazdıran aşk bilindiğinde nasıl da yoğunlaşıp derinleşir o dizeler.

Yaşar Kemal’den dinlemiştim: 1950’lerde Cumhuriyet gazetesi için röportajlar yapmak üzere Anadolu’da dolaştığı dönemde, Sıvas’tan Erzurum’a giden bir trenin üçüncü mevkii salonunda kör bir âşık saz çalıyor ve bu dizeleri söylüyormuş.

Kulaklarına inanamayan Yaşar Kemal, âşığın yanına gidip, “bu söylediğin türkü kimin?” diye sormuş, âşığın yanıtı, “çok büyük bir ozanındır” olmuş.

Şiirin nasıl doğup nerelere dek yayılabildiğini gösteren benzersiz bir örnek değil mi?

Sonra yine bu dönemde cezaevinde yazılmış kimi şiirlerin ilk dizelerine bakalım: “Fevkalâde memnunum  dünyaya geldiğime”, “Memleketimi seviyorum:”, “Nâzım, ne mutlu sana”,  “Mürdüm eriği / çiçek açmıştır. / – ilkönce zerdali çiçek açar / mürdüm en sonra -”

Nedir peki bunca güçlük içinde, başka biri için canına kıymaya yolaçabilecek zor koşulların Nâzım Hikmet’e böyle umut dolu şiirler yazdırmasındaki giz?

Yaşama, insanlığa ve geleceğe duyulan güven. Bütün bu başa gelenlerin önemsiz ayrıntılar olduğuna, insanlığın güzel, adaletli, mutlu bir geleceğe gideceğine olan siyasal ve insani inanç.

İnançları ayakta tutuyor Nâzım’ı ve o inançların kendi hayatında cisimleşmiş biçimiyle ortaya çıkmış Piraye’ye olan aşkı. Bu aşk onu öylesine güçlü kılıyor ki hayat karşısında yenildiğini ya da yenilebileceğini düşünmek aklının ucundan bile geçmiyor. Nitekim Nâzım’ın hayatında, hapisliğinin son döneminde görülen bungunluklar da bu aşkın yara aldığı dönemde gerçekleşecektir.

Yine bu dönemde yazılmış “Kıyamet Sureleri” adlı iki şiirde de, Osmanlı Mslüman söylemini, çağdaş şiire taşımıştır. Bu söylemdeki şiirsel tadı yakalayıp, ilerici bir içerikle zenginleştirmiştir.

Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır.

Duyuldu uykusundan uyandığı

zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin.

Read Full Post »

Piraye Hanım’la olan yakınlığı ise aşka dönüşmüştü. Piraye’nin evinde sakin bir hayat sürdürme isteği, Nâzım’ın yaşama biçimiyle bağdaşmıyordu. Bu çekişmeler şaire ünlü “Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri” adlı şiiri yazdırdı.

Nâzım ile Piraye evlenmeye karar verdiklerinde iki aile de Kadıköy’de birbirine yakın apartman dairelerinde oturuyorlardı. Birlikte büyük bir köşke taşınmaya karar verdiler.

Erenköy’deki Mithat Paşa köşküne Nâzım ile Piraye’nin yanı sıra, Piraye’nin annesi Nurhayat Hanım, kızkardeşleri Fehamet, Selma, eniştesi Vedat Başar, Piraye’nin oğlu Memet, Nâzım’ın kızkardeşi Samiye ile kocası Seyda Yaltırım da taşındılar.

Karşılarında ise Piraye’nin ilk eşi Vedat Örfi’nin babası Mehmet Ali Paşa’nın köşkü vardı. Mehmet Ali Paşa Piraye’yi kızı gibi sevdiğinden Nâzım’ı da damadı sayıyordu.

Ancak daha yerleşmeye fırsat bile bulamadan Nâzım, Gece Gelen Telgraf kitabında komünizm propagandası yapmak savıyla 18 Mart 1933’de tutuklandı. Bu sırada bir başka dava da gizli örgüt kurma suçlamasıyla Bursa’da açılmıştı. Nâzım, tutuklu olarak Bursa’ya götürüldü. Savcı bu davadan idamını istiyordu. Bursa’dan Piraye’ye yazdığı, “33-11-11 Bursa, Hapishane” diye başlayan ünlü şiirinde

Ben,

alaca karanlığında son sabahımın

dostlarımı ve seni göreceğim,

ve yalnız

yarı kalmış bir türkünün acısını

toprağa götüreceğim…

diye yazdı.

Portreler (1935) kitabında yer alan 33-11-11 tarihli “Karıma Mektup” şiiri Nâzım Hikmet şiirinde yeni bir dönemin ilk öncü ürünüdür.

Nedir bu şiiri öncekilerden ayıran özellik?

Şiirin kimi bölümlerine bakalım:

Bir tanem!

Son mektubunda:

“Başım sızlıyor

yüreğim sersem!” diyorsun.

“Seni asarlarsa

seni kaybedersem,”

diyorsun;

“yaşayamam!”

Yaşarsın karıcığım,

kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;

yaşarsın kalbimin kızıl saçlı bacısı

en fazla bir yıl sürer

yirminci asırlılarda

ölüm acısı.

(…)

Karım benim!

İyi yürekli,

altın renkli,

gözleri baldan tatlı arım benim;

ne diye yazdım sana

istendiğini idamının,

daha dâvâ ilk adımında

ve bir şalgam gibi koparmıyorlar

kellesini adamın.

Haydi bunlara boş ver.

Bunlar uzak bir ihtimal.

Paran varsa eğer

bana fanile bir don al,

tuttu bacağımın siyatik ağrısı.

Ve unutma ki

daima iyi şeyler düşünmeli

bir mahpusun karısı.

Bu şiiri 1920’ler ve 1930’ların ilk yarısında yazılmış  öteki şiirlerden ayıran temel özellik, bağıran, yüksek sesle haykıran ses tonunun ortadan kalkarak, yerine yalın, usul sesli, ve lirik söyleyişin bütün gücüyle ortaya çıkmasıdır.

Nâzım Hikmet ilk yenilikçi dönemini; yani eskinin aruz ve hece ölçülerine sıkışmış, mızmız denebilecek duyarlıklarını parçaladığı, silip attığı, yeni, yüksek bir ses getirdiği dönemini bu şiirle noktalayarak yeni bir döneme kapılarını açmıştır.

Bu şiirin ardında, önceki şiirlerin kitlelere seslenen gür sesine karşılık kişisel bir dram vardır. Şair cezaevindedir ve idamla yargılanmaktadır. Öte yandan henüz evlenmeye bile fırsat bulamadığı Piraye’ye büyük bir aşkla bağlıdır. Piraye’yi ve ona olan sevgisini düşünmek şairin ses tonunu değiştirmiştir. Bu lirik ses tonu, sonraki yıllarda Nâzım Hikmet’in en güzel şiirlerini yazacağı sesin başlangıcıdır.

Bu şiirde geçen “fanile”, “don”, “siyatik ağrısı” sözcükleri de çağdaş şiirimizin gelişimi bakımından özel bir önem taşır.

Bilindiği gibi önemli bir yenilik hareketi olan “Garip” akımı, şiiri günlük hayata, sıradan insanın dünyasına indirebilmek amacıyla ortaya çıkmıştı. Garip akımının en ünlü şiirlerinden Orhan Veli’nin “Kitabe-i Seng-i Mezar” adlı şiiri, “Hiçbir şeyden çekmedi dünyada / Nasırdan çektiği kadar,” dizeleriyle başlar. Bu şiirin yazılmasındaki ana amaç, “nasır” gibi sıradan, hiçbir şiirsellik taşımayan bir sözcükle de şiir yazılabileceğini göstermektir. Bu şiir 1938’de yazılmıştır. Yani “Karıma Mektup”tan beş yıl sonra. Dolayısıyla Garip akımına özgü sayılan kimi yenilik hareketlerinin ipuçları da Nâzım Hikmet şiirinde önceden görülebilmektedir.

Nâzım bu davadan beş yıl hapse hüküm giyse de aynı yıl Cumhuriyet’in onuncu yılı nedeniyle çıkarılan af yasasıyla birbuçuk yıl yattıktan sonra 12 Ağustos 1934 günü serbest kaldı.

“Akşam” gazetesinde “Orhan Selim” adıyla fıkra yazarlığına, İpekçi stüdyosunda seslendirme işinde çalışmaya başladı. Unutulan Adam adlı oyununu Şehir Tiyatroları’nda sahnelenmek üzere Muhsin Ertuğrul’a verdi. Piraye Hanım ile 31 Ocak 1935 günü Pendik Evlendirme Dairesi’nde evlendiler.

Piraye ile tanışması ile birlikte Nâzım’ın şiirinde köklü bir değişiklik başladı. İlk kitaplarında gençlik heyecanıyla birlikte şiirlerine sinen “Şairanelik” giderek yerini saf yalınlığa bırakmaya başladı.

“Akşam”daki günlük yazılarında, konuşma dili ile yazı dili arasındaki ayrımın ortadan kalkmasına yönelik “temiz Türkçe” örnekleri vermeyi amaçlıyor, bu yolla yeni başlayan dilde yalınlaşma çabalarına katılıyordu.

“Türkçe bir dönüm yerindedir. Ergeç bu dönümü dönecektir. Dilimizin temizliğe, güneşli su gibi ışıklılığa doğru akışının önüne geçilemez.”

1935 yılının Ocak ayında sahnelenen Unutulan Adam oyunu için Şehir Tiyatroları dergisine yazdığı yazı, onun sanat üstüne o günlerdeki düşüncelerini de sergiler:

“Toprağı, dostlarımı, karımı sevdiğim kadar tiyatroyu severim. Sevgilerimin hiçbirinde platonik olmadığım gibi, tiyatro sevgimde de platonik değilim. Tiyatroyu, seyirci, dinleyici, okuyucu gibi değil; yalnız böyle değil, onun içine karışarak, ona birşeyler katarak, onun için yazarak sevmeyi anlarım.

“Yalnız kendim, yalnız bir kişi için hiçbir iş yapmadım bugüne dek… Şiir yazdım! Mümkün olduğu kadar çok okuyucu okusun diye; tiyatro yazdım; mümkün olduğu kadar çok seyirci dinlesin diye…”

Unutulan Adam da Kafatası gibi büyük ilgi topladı. Oyunun metni kitap olarak da yayımlandı.

Nâzım’ın iş yerlerinin Cağaloğlu ve Nişantaşı’nda olması Erenköy’den her gün gelip gitmeyi zorlaştırdığından önce Cihangir’e kısa bir süre sonra da Nişantaşı’nda beş odalı bir apartman dairesine taşındılar. Burada Nâzım, Piraye, iki çocukları Suzan ve Memet ile Nâzım’ın üvey annesi Cavide ve iki çocuğu, Metin ile Fatoş, birlikte oturuyorlardı.

Yeni bir verimli çalışma dönemi başlamıştı Nâzım için. Yergi şiirlerini bir araya topladığı Portreler adlı kitabını, ardından da İtalyan faşizminin Afrika’yı kana bulayan yüzünü anlatan Taranta-Babu’ya Mektuplar kitaplarını yayımladı. Avrupa’da yükselen faşizm Türkiye’de de kendine giderek genişleyen bir yandaşlar topluluğu oluşturuyordu.

Nâzım, faşizmin getireceği tehlikelerin bilincinde, halkı uyarabilmek için elinden geleni ardına koymuyordu. Bir keresinde seslendirme yaptığı bir İtalyan filminde General’in Afrika’yı işgal eden askerlerine “Afrika’ya bu zaferle uygarlık getirdik!” biçimindeki sözlerini. “Asker, burada yenik düşenlerin ve zayıfların kanını emmek için bulunduğunu unutma! Hadi gidin, yakın yıkın, çalın çırpın!” diye değiştirdiği söylenir.

Arkadaşları Rasih Güran ve Ali Faik Bercavi’nin çeviri katkılarıyla Alman Faşizmi ve Irkçılığı adlı bir kitapçık hazırladı.

Sovyetler Birliği’nde yeni bir anayasanın kabulü üzerine okurları bilgilendirmek için Sovyet Demokrasisi adlı bir kitap yazdı. 1917’den 1935’e Sovyet toplumunun nasıl değiştiğini, yeni Anayasanın özelliklerini ve hangi gereksinimlere yanıt vereceğini açıklıyordu.

Bütün bunlar olurken Nâzım’ın şöhretini Türkiye Komünist Partisi (TKP) içinde çekemeyenler de vardı. Onu küçük düşürmeyi, hatta partiden uzaklaştırmayı düşünüyorlardı. Bunlardan Dr. Hikmet Kıvılcımlı “Marksizmin Kalpazanları Kimlerdir?” başlıklı kitapçıklarından ilkinde Nâzım’ı burjuva olmakla suçluyordu.

Öte yandan geçim zorlukları Nâzım’ı  tefrika romanlar yazmaya itti. Kan Konuşmaz adlı romanı “Son Posta” gazetesinde 29 Mayıs 1936 günü yayımlanmaya başladı ve üç buçuk ayda tamamlandı.

Yaşamak Hakkı adını verdiği bir romanı ise tutuklanması nedeniyle yarım kaldı.

30 Aralık 1936 günü Taksim’de her zaman uğradığı kahveye gelen Nâzım, tanıdık kimseyi göremeyince bir masaya oturup elindeki gazete ve şapkasını masanın üzerine bıraktı. Bir kahve içip çıktı. Piraye ile evliliklerinin birinci yıldönümü nedeniyle bir hediye almayı ve eve erken dönmeyi düşünüyordu.

Kahveden çıktığında karşısına dikilen biri, Birinci Şube’den olduğunu, kendisiyle emniyete kadar gelmesi gerektiğini söyledi.

1 Ocak 1937 günlü gazetelerde komünizm propagandası yapma iddiasıyla on üç kişinin tutuklandığı haberi vardı. Nâzım, Taksim kahvesinde Zeki adlı biriyle buluşmak ve ona Manifest adlı kitabı vermekle suçlanıyordu. Buluşmak için de masa üzerine konulan şapka ve gazete ile “parola”laştıkları, buradan da komünistlerin İstanbul’daki önderi olduğu iddia ediliyordu.

Sultanahmet Cezaevi’ne konulan Nâzım, yakınlarına ciddi bir suçlamanın bulunmadığını yazdı. Duruşmaların birkaç ay süreceğini düşünerek Yolcu adlı oyununu yazmaya başladı.

17 Nisan’da salıverildiğinde oyun tamamlanmıştı. Yeniden yayın dünyasında iş buldu. Sedat Simavi’nin yayımladığı “Yedigün” dergisine şiirler ve yazılar verecekti.

21 Haziran’daki son duruşmada da beraatına karar verildi.

1936 yılının  bir başka özelliği ise Ceza Yasası’nda yapılan değişikliklerdi: Faşist İtalya’nın Ceza Yasası’ndan daha da ağırlaştırılarak alınıp Türk Ceza Yasası’na konulan ve 1991 yılına dek yürürlükte kalan ünlü 141. ve 142. maddeler yasalaştırıldı. Buna göre toplumsal sınıflardan söz etmek bile ağır hapis cezalarıyla sonuçlanacaktı.

1936’nın asıl bombası ise yankıları yıllarca sürecek olan ve Nâzım’ın sağlığında ülkesinde yayımlanan son kitabı olan Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı adlı şiir kitabının yayımlanması oldu.

1934 yazında Bursa Cezaevi kitaplığında bulup okuduğu Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedrettin adlı kitap Nâzım’ı derinden etkilemişti. Altı yüz yıl önce Anadolu’da sosyalist bir düşünceyi gerçekleştirmek için savaşmış insanların olması şaşkınlık vericiydi.

Daha o günlerde bu konudan bir destan çalışması çıkarmak için düşünmeye başlamıştı. Destan’dan parçalar Haziran 1936’dan başlayarak dergilerde yayımlanmaya başladı. Sonbaharda da kitap olarak çıktı.

Destan’da Nâzım’ın şiir dünyasının büyük bir değişim geçirdiği görülüyordu. Divan şiiriyle halk şiirinin olanaklarından görülmemiş bir başarıyla yararlanmıştı.

Şeyh Bedrettin Destanı, Nâzım Hikmet şiirinde önemli bir dönüm noktasıdır. Şair, bu kitapla o güne dek denediği bütün biçim araştırmalarının üstüne çıkmış, geleneksel şiirin hece, aruz özellikleriyle serbest nazmı, haykıran ses tonuyla konuşma dilini, lirizmle didaktik anlatımı birleştirip aynı anda, bir arada kullanabildiği büyük bir senteze ulaşmıştır.

Yapıtın ilk bölümü divan şiirinden gelen sesle başlar:

Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,

duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,

gümüş ibriklerde şarap,

bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.

Öz kardeşi Musa’yı ok kirişiyle boğup

yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak

Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.

Ardından gelen betimlemelerde duru, yalın Türkçe dikkat çeker:

Bu göl İznik gölüdür.

Durgundur.

Karanlıktır.

Derindir.

Bir kuyu suyu gibi

içindedir dağların.

Destanın sosyalist düşünceyi lirik bir söyleyişle anlatan benzersiz bölümü:

Hep bir ağızdan türkü söyleyip

hep beraber sulardan çekmek ağı,

demiri oya gibi işleyip hep beraber,

hep beraber sürebilmek toprağı,

ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,

yârin yanağından gayrı her şeyde

her yerde

hep beraber!

diyebilmek

Bedrettin kendi ölümüne fetva verirken ise, o günlerin Osmanlıcasıyla konuşur:

­- Mademki bu kerre mağlubuz

netsek, neylesek zaid.

Gayrı uzatman sözü.

Mademki fetva bize aid

verin ki basak bağrına mührümüzü.

Bedrettin Destanı şairin 1936 yılına dek geçirdiği bütün deneylerin ve arayışların bir bileşkesi ve en güzel ürünü olarak ortaya çıkar. Halk ve divan şiiri geleneklerinden yalnızca yararlanmakla kalmamış, onları dönüştürerek devrimci içeriğini anlatmada yeni anlatım olanaklarına kavuşturmuştur.

Son derece yeni bir yapıt olmasına karşın Şeyh Bedrettin aynı zamanda okuyanda klasik bir olgunluğun tadını da duyurur. Bağırıp çağıran şair gitmiş, yerine bir müzikçinin sesleri alabildiğine duyarlı kulağı gelmiştir. Doğa betimlemelerinde ise gerçekçi bir ressamın yalın renk ve anlatımı görülür. Destan ideoloji ile sanat yapıtı arasında oluşabilecek mükemmel uyumun da bir örneğidir.

Nurullah Ataç’ın “heyecandan sarsılarak okudum” dediği Destan, bir “ek”le birlikte satılıyordu. “Millî Gurur” adını taşıyan ek Destan’ın ideolojik savunusunu amaçlıyordu.

Aslında Lenin’in “Rusların Ulusal Gururu” adlı makalesinin Türkiye’ye uyarlanmış bir özetiydi ek. Şöyle diyordu Nâzım:

“Süleymaniye, benim için, Türk HALK dehasının; şeriat ve softa karanlığından kurtulmuş; hesaba, maddeye, hesabla maddenin ahengine dayanan en muazzam verimlerinden biridir. Sinan’ın evi, maddenin ve aydınlığın mabedidir. Ben ne zaman Sinan’ın Süleymaniye’sini hatırlasam Türk emekçisinin yaratıcılığına olan inancım artar.”

“… bizim muhitimiz de Bedreddin’i, Börklüce Mustafa’yı, Torlak Kemâl’i, onların bayrağı altında dövüşen Aydınlı ve Deliormanlı köylüleri yaratabildiği için, ben şuurlu Türk proleteri, millî bir gurur duyuyorum. Millî bir gurur duyuyorum, çünkü derebeylik tarihinde bile bu milletin emekçi kütleleri (yani nüfusunun 9/10’u) Sakızlı Rum gemiciyi ve Yahudi esnafını kardeş bilen bir hareket doğurabilmiştir. Çünkü unutmayın ki ‘başka milletleri ezen bir millet hür olamaz.’ ”

1933’te yazdığı “Karıma Mektup” şiiri, nasıl Nâzım Hikmet şiirinde başlayan değişimin ilk ürünüyse, 1937’de yazılan “Karanlıkta Kar Yağıyor” da şairin Şeyh Bedrettin Destanı’nda gerçekleştirdiği sentezden sonra ne yönde gelişeceğinin çarpıcı bir örneğidir.

Nâzım Hikmet şiirinin belki de en önemli özelliği sayılabilecek lirizmle gerçekçiliğin görkemli buluşmalarından birini gerçekleştiren şiirde, şair İspanya İç Savaşı’nda Madrid kapısındaki nöbetçiyi düşünmektedir:

Karanlıkta kar yağıyor

sen Madrit kapısındasın.

Karşında en güzel şeylerimizi

ümidi, hasreti, hürriyeti

ve çocukları öldüren bir ordu…

Kar yağıyor

Ve belki bu akşam

ıslak ayakların üşüyordur.

(…)

Ben ne senin yanına gelebilir,

ne sana bir kasa kurşun,

bir sandık taze yumurta,

bir çift çorap gönderebilirim.

Halbuki biliyorum,

bu soğuk karlı havalarda

iki çıplak çocuk gibi üşümektedir

Madrit kapısını bekleyen ıslak ayakların.

Biliyorum

ne kadar büyük, ne kadar güzel şey varsa,

insanoğulları daha ne kadar büyük

ne kadar güzel şey yaratacaklarsa,

yani o korkunç hasreti, daüssılası içimin

güzel gözlerindedir,

Madrit kapısındaki nöbetçimin.

Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam

onu sevmekten başka bir şey yapamam.

1938’e gelindiğinde, Nâzım Hikmet’in çevresindeki siyasal ve toplumsal çemberin giderek daraldığı görülür. KUTV’da okuduğu  dönemde Türkiye Komünist Partisine üye olan Nâzım, demokrat ve insani  tutumuyla parti içinde genel eğilimlerin dışında, aykırı bir kişilik olarak tanındı. Parti yöneticilerinin Komintern tarafından atanarak değil de, seçim yoluyla demokratik yollarla belirlenmesini istiyordu. Bu isteğine bir karşılık bulamayınca 1929 yılı yazında Pendik açıklarındaki Pavli adasında kendisi gibi düşünen arkadaşlarıyla bir parti kongresi toplamış, ayrı bir örgütlenme içine girmişti.

Bu grup gizli bir matbaa kurarak yer altı etkinliklerine başlamış, tanınmak isteğiyle de Komintern’e başvurmuştu. Ancak bu başvuru reddedilerek, grubun dağıtılması ve matbaanın da TKP’ye teslim edilmesi istendi. Buna uymayınca da grubuyla birlikte partiden atıldı. Bu yıllarda dönem dönem çeşitli nedenlerle tutuklansa da ya kısa süreli hükümler giydi, ya da aklandı.

Evlenip, geniş bir ailenin sorumluluğunu üstlenmesi, aynı anda pek çok işte çalışmak zorunda kalması da hayatını sınırlıyordu. Yayın alanında, film piyasasında çalışıyor, elbet inançları doğrultusunda davranıyor, yazıp çiziyordu. Ancak artık örgütsel bağlarından söz edebilmek olanaksızdı.

Ancak bu durumu ülke yöneticilerinin anlaybilmeleri güçtü. Onlar Nâzım’ı ülke için tehikeli bir düşman olarak görüyorlardı. Nâzım’la birlikte KUTV’da okumuş öteki arkadaşları, Vâlâ Nurettin, Şevket Süreya Aydemir, yurda döndüklerinde düzenle uzlaşmışlar, iyi işlere, rahat yaşam koşullarına kavuşmuşlardı. Yönetim Nâzım’dan da böylesi bir tavır bekliyordu.

Nâzım ise kendi durumunu anlatabilmek, örgütsel bağının kalmadığını ancak düşüncelerine bağlı biri olarak yaşamak istediğini açıklayabilmek için Ankara’ya gidip, yönetime yakın eski arkadaşlarıyla görüşmeye karar verdi. Kız kardeşi Samiye de Ankara’da oturuyordu. 1937 yılının haziran ayında birkaç günlüğüne onu ziyarete gitti.

İlk olarak Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın İktisat Müdürü olarak çalışan Şevket Süreya ile buluştu. Şevket Süreya ona Ankara’yı gezdirir. Akşam yemeğine de Nâzım’ın yanı sıra Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer’i çağırır. Gece boyunca hem dünya sorunları tartışılır, hem de şiirler okunur. Gece Nâzım’ı kızkardeşinin evine de otomobiliyle Şükrü Sökmensüer bırakır.

Ertesi gün de İç İşleri Bakanı Şükrü Kaya ve Falih Rıfkı Atay’la görüşen Nâzım, Ankara’da havanın ne denli gergin olduğunu, yaklaşan savaşın büyük tedirginlik yarattığını anlar. Nâzım’a, “ya bizimle olursun, ya da bize karşı” denmiştir, örtülü olarak.

Şevket Süreya ise, arkadaşını kurtarabilmek için çözümler arıyordu. Fransızcadan yapacağı bir çeviri karşılığı kendisine avans verilmesini, bu parayla iki ay Anadolu’yu gezip, ülkesini tanımasını önerdi Nâzım’a.

Nâzım, işlerimi yola koyup yeniden geleyim diyerek İstanbul’a döndü. İstediğini elde edememiş, kendine rahatça yazıp çizeceği koşulları sağlayamamıştı.

Read Full Post »

İstanbul’da M. Zekeriya Sertel ve eşi Sabiha Sertel’in yayımladıkları “Resimli Ay” adlı derginin yazı kadrosuna girdi ve aynı zamanda derginin düzeltmeni olarak da çalışmaya başladı. Nâzım’ın babası Hikmet Bey oğlunun yargılanmaları nedeniyle Matbuat müdürlüğünden istifa etmiş, Kadıköy’deki Süreyya sinemasının yöneticiliğini yapıyordu. Bu arada Cavide adlı bir hanımla yeniden evlenmişti. Bir de ikizleri olmuştu. Nâzım baba evine dönüp burada yaşamaya başladı.

“Resimli Ay”da düzeltmenlikten sonra önce sayfa düzeni yapmaya, sonra da yayımlanan öyküleri resimlemeye başladı.

Genç sanatçıların kitaplarını basan Muallim Ahmet Halit yayınevine ilk kitabı 835 Satır’ı hazırlayarak teslim etti.

Yayın dünyası içinde gittikçe genişleyen bir çevresi olmuştu. Peyami Safa, Necip Fazıl, Sadri Ertem gibi yazarlarla arkadaşlık ediyordu.

Öte yandan siyaset arkadaşlığı yaptığı Laz İsmail, Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile de sık sık bir araya gelerek ülke ve dünya sorunlarını tartışıyorlardı. Dr. Hikmet “Kızıl Yıldız” adlı gizli bir dergi çıkartmak istiyordu. Nâzım kendisine bu derginin yazılarını hazırlayıp teslim etti. Ardından Dr. Hikmet derginin dağıtımı ve örgütlenme çalışmaları için İzmir ve Adana’ya gitti. Ancak gittikleri yerlerde izlenmişler, kimileri tutuklanmıştı.

Aynı günlerde Nâzım, sorgulanmak üzere Siyasi Şube’ye çağrıldı. Açılan davada Nâzım beraat etti.

Bu olaydan sonra Nâzım yeniden edebiyat çalışmalarına döndü. Edebiyatta kendisinin başı çektiği yenilikçiliğin başarısı için eski kuşaklarla hesaplaşmaya karar verdi ve “Resimli Ay” dergisinde “Putları Yıkıyoruz” başlıklı bir dizi yazı başlattı.

“Putlar” dediği kemikleşmiş edebiyat anlayışının temsilcileri eski kuşak yazarlardı.

“Resimli Ay”ın Haziran 1929 tarihli sayısında yayımlanan “Putları Yıkıyoruz No: 1” o yıllarda “Dahii Azam” (Büyük Dahi) olarak adlandırılan şair Abdülhak Hamit üstüneydi. Hamit o yıllarda neredeyse Shakespeare ile kıyaslanan bir yazardı. Nâzım eleştirisinde Shakespeare’i büyük sanatçı yapan özelliğin, feodalizmin yıkılışı ve kapitalizmin doğuşu yıllarında yaşamış olmasına karşın her iki toplumsal düzene de karşı çıkmış olmasında bulunduğunu söyleyerek, Abdülhak Hamit’in onun ancak karikatürü olabileceğini söyledi. İçinde yaşadığı Osmanlı toplumunun özelliklerini evrensel bir dille anlatabilmiş olsaydı dahiler arasında yer alabilirdi dedi.

Bu sert eleştiriyi ilk kabul eden ise Abdülhak Hamit’in kendisi oldu. Nâzım Hikmet’i Maçka Palas’ın giriş katındaki dairesinde bir akşam yemeğe çağırdı. Yemekte eşi Lüsiyen Hanım’la birlikte Nâzım’a karşı çok dostça davrandı. Hatta eleştirilerini haklı bulduğunu söyledi. Nâzım bu olgunluk ve incelik karşısında bir parça utandı.

Temmuz 1929’da yayımlanan dizinin ikinci yazısı “Mehmet Emin Beyefendiye” başlığını taşıyordu. Bu yazı ise o yıllarda ulusal şair olarak gösterilen Mehmet Emin Yurdakul’un Türkçe’yi bile güzel kullanamadığı, kaldı ki, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı yaşamış bir şair olmasına karşın, bu mücadelenin sesini duyuramayan bir şairin ulusal şair sayılamayacağını savunuyordu.

Bu yazılar o günlerin düşünce ve sanat ortamını karıştırmaya yetti. Dönemin hemen bütün ünlü yazarları Nâzım’a çatan yazılar yayımladılar. Yakup Kadri, Ahmet Haşim ve Hamdullah Suphi, Nâzım’ı Bolşevik olmakla suçladılar. Nâzım ise bu polemiklere şiirlerle yanıt verdi. “Cevap 1 ve 2” ile “Bir Komik Âdem” adlı şiirleri bu tartışmalara karşılık olarak yazıldı.

Tartışmalar boyunca Nâzım, cesareti ve dile getirdiği düşünceleriyle günün adamı olmayı sürdürdü. Şiirlerinin yanı sıra şiir okuyuşu da o denli ünlendi ki, Columbia Şirketi “Salkımsöğüt” ve “Bahri Hazer” adlı iki şiirini plağa aldı ve satışa sundu.

Nâzım’la mücadele edenlerin yanında ona yakınlık gösteren bir arkadaş topluluğu da oluştu çevresinde. Başta çalıştığı derginin sahipleri olan Sabiha ve Zekeriya Sertel’in yanı sıra Peyami Safa, Mahmut Yesari, Sadri Ertem, Ercüment Behzat, Hayri Muhittin, Mesut Cemil, Suat Derviş’le sanat konularında yakın düşünüyorlardı.

“Putları Yıkıyoruz” tartışmalarının yanında, aynı günlerde yayımlanan Nâzım’ın ilk şiir kitabı 835 Satır da basın organlarında övgüye boğuldu.  Bu kitapta yer alan şiirlerden “Güneşi İçenlerin Türküsü”, “Bahri Hazer”, “Açların Gözbebekleri” çok sevilmişti.

Gülhane Parkı’nın girişindeki Alay Köşkü, o yıllarda Edebiyatçılar Derneği’nin lokaliydi. Burada yapılan şiir günlerinde Nâzım şiir okuyor, dinleyenler bu güçlü ses karşısında büyüleniyorlardı.

Aynı yıl ikinci şiir kitabı Jakond ile Si-Ya-U da yayımlandı.

Temmuz ayında İstanbul ulaşım işçilerinin grevi patlak verdi. Nâzım, grevi desteklemek için “Sesini Kaybeden Şehir” adlı şiiri yazdı.

1930 yılında iki şiir kitabı daha yayımladı: Varan 3 ve 1+1=1.

Aynı yıl “Son Posta” gazetesinde çocuk sayfası düzenlemeye başladı. Bu gazetede çalışan Kemal Tahir ve Naci Sadullah ile tanışarak arkadaş oldu. Bu dostlukları sonraki yıllarda daha da gelişecekti. “Resimli Ay” bürosunda da şair İlhami Bekir ve öykücü Sabahattin Ali ile görüşüyor, ürünlerini beğendiği bu yazarları yüreklendiriyordu.

Nâzım, Kadıköy’de oturduğu baba evine gidip gelen, komşuları ve kızkardeşinin arkadaşı Piraye Hanım ile de bu sıralar tanıştı. Piraye yirmi dört yaşında, iki çocuklu, serüven düşkünü kocasının terk ettiği, son derece olgun kişilikli bir kadındı.

Sovyetler Birliği’nde tanıştığı Muhsin Ertuğrul ise İstanbul Şehir Tiyatroları’nın başına geçmiş, Nâzım’ı oyun yazmaya özendiriyordu. Muhsin Ertuğrul’un yanında İpek Film stüdyosunda seslendirme çalışmalarına katılarak bu işi öğrenmişti. Bir süre sonra bu iş tümüyle Nâzım’a kaldı. Nâzım bu alanda Ferdi Tayfur, Mahmut Moralı, İ. Galip Arcan gibi ünlü sanatçılarla birlikte çalıştı.

Mayakovski’nin 14 Mart 1930 günü intihar edişini Fransızca bir dergiden öğrendiğinde Nâzım, derin bir şaşkınlık geçirdi. Bir süre bu olayı kafasından silemedi. Daha yenilerde Mayakovski’nin Moskova’da yirmi yıllık afiş ve resimlerinin sergilendiğini okumuştu. Sovyet ve Fransız basınında çıkan yazıları okuduktan sonra “Resimli Ay”ın Temmuz 1930 tarihli sayısında “Muazzam Şair Mayakovski Neden İntihar Etti?” adlı bir yazı yazdı. Yazıda, hayatında bireyci duyguların ağırlık kazanmasının şairi bu sona götürdüğünü düşündüğünü açıkladı.

Bu sıralarda Nâzım’ın ünü o denli artmıştı ki, artık şapkasından gömleğine, yürüyüşünden şiirine onunla ilgili her şey ilgi uyandırıyordu.

Bu durumdan tek parti yönetiminin rahatsız olduğu, yakında Nâzım’ın hapse atılacağı ve yazı yazdırılmayacağı söylentileri  dolaşıyordu. Nâzım ise bütün zamanını Cağaloğlu’ndaki işlerinde ya da Nişantaşı’ndaki İpek Film stüdyosunda geçiriyordu. Şairin geleceğinden korkan kimi yakınları mücadeleyi bırakmazsa sonunun halk edebiyatının ünlü kahramanı Kerem gibi yanmak olacağını söylüyorlardı. Ünlü “Kerem Gibi” şiirini bu öğütlere yanıt olarak yazdı:

– Kül olayım

Kerem

gibi

yana

yana.

Ben yanmasam

sen yanmasan

biz yanmasak

nasıl

çıkar

karan-

lıklar

aydın-

lığa.

1931’de beşinci şiir kitabı Sesini Kaybeden Şehir yayımlandı.

1 Mayıs 1931 günü bir sivil polis Nâzım’a, evinin kapısında bir zarf uzattı. Sorgu yargıcı, ertesi gün ifade vermeye çağırıyordu.

Sorgu yargıcının masasında Nâzım’ın yayımlanmış beş şiir kitabı duruyordu. Komünizmi övme suçu işlediği savlanıyordu. Dava açıldı.

6 Mayıs günkü duruşmaya Nâzım, avukatı İrfan Emin ile katıldı. Duruşmayı izlemeye çok sayıda meraklı gelmişti.

Nâzım, savunmasında şunları söyledi:

“Evet, ben komünistim, bu muhakkaktır. Komünist şairim ve daha esaslı komünist olmaya çalışıyorum. Anayasaya göre ben komünist şairi olmakla suç işlemiş olmam. Komünistlik bir dünya görüşüdür. Başka dünya görüşleri nasıl suç değilse komünizm düşüncesi de suç değildir.”

Yapıtlarından tek tek söz ederken de Jakond ile Si-Ya-U’da Çin’deki, ulusal kurtuluş hareketlerini anlattığını, buradaki emperyalizmin de İngiliz ve Fransız emperyalizmi olduğunu söyledi. Halkı yasalara karşı kışkırttığı savının da doğru olamayacağını, yalnızca ekonomik sıkıntılardan söz ettiğini, aynı konuların Ticaret Odası dergisinde de görülebileceğini söyledi.

Savcının da aklanmasını istemesi üzerine son duruşmada yapıtlarında suç unsuru bulunmadığı gerekçesiyle aklanmasına karar verildi.

Aklanma kararıyla birlikte içi yeni ürünler verme isteğiyle dolan Nâzım, Muhsin Ertuğrul’un Şehir Tiyatroları’nda oynanmak üzere kendisinden istediği Kafatası adlı oyununu yazdı.

Oyunda, belirsiz bir ülkede kapitalizmin gelişmesi öyle bir noktaya varmıştır ki, yalnız mallar değil, aşk, sanat, bilim gibi şeyler de ticari meta durumuna gelirler.

1932 yılının Mart ayında sahnelenen oyun büyük başarı kazandı.

7 Mart 1932 günü ise çok sevdiği babasını kaybetti. Evde besledikleri köpek Hikmet Beyin elini ısırmış, başvurduğu hastanede önlem olarak kuduz aşısı yapılmış. Aynı gün yolda üzerine gelen bir otomobilden kurtulmak isterken sendeleyip duvara çarpınca götürüldüğü hastanede bu kez de tetanos aşısı yapılmış. Bu iki aşının bir arada yapılmaması gerektiğini ne kendisi düşünebilmiş ne de hastanedekiler.

Babası Nâzım’ın kucağında can verirken, yöneticisi olduğu Süreyya Sinemasının sahibi Süreyya Paşa (İlmen) de ondan hesapları devralmaya çalışıyormuş. Sonradan Nâzım, bu sahneyi, Gece Gelen Telgraf kitabında yer alan “Hiciv Vadisinde Bir Tecrübei Kalemiye” adlı şiirinde anlatmıştır.

Babasının ölümüyle Nâzım artık kız kardeşinin yanı sıra üvey annesi ve iki üvey kardeşinin de sorumluluğunu taşıyacaktı.

Aynı yıl iki yeni şiir kitabı; Gece Gelen Telgraf ve Benerci Kendini Niçin Öldürdü? yayımlandı, Bir Ölü Evi adlı bir oyun daha yazdı ve Şehir Tiyatroları’nda sahnelendi.

Nâzım Hikmet’in 1929-1935 arası yayımlanan sekiz şiir kitabı, birbirinden farklı anlatım olanakları deneseler de heyecan dolu,  yüksek sesli, bağıran, haykıran şiirler içermeleriyle ortak özellikler gösteriyorlardı.

Bu şiirler arasında “Kerem Gibi”, “O Duvar” gibi unutulmaz şiirlerin yanında, güncel polemiklere karşılık olarak yazılmış çok güçlü yergi şiirleri,  Jakond ile Si-Ya-U gibi fantastik bir konunun roman tadında gerçekçi anlatımı, Benerci’de ise güncel devrimci sorunların tartışılması gerçekleştirilmiştir.

Bu dönem şiirlerinin bir başka önemli yanı ise bağıran ses tonlarına karşın, güçlü bir lirik damarla da beslenmiş olmalarıdır. Bu lirik damar 1940’tan başlayarak Nâzım Hikmet şiirinin ana eksenini oluştaracaktır.

Read Full Post »