Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Nazım Hikmet’

26.6.2014, perşembe

Doğan Görsev’le Gayrettepe Emekli Subay Evleri 62. Blok 4 nolu dairedeki evinde sabah saat 10’da buluşmak üzere sözleşmiştik.
Dün Sözcükler’in 50. Sayısı çıktı Dile kolay. 9 yıl önce 1. sayıda da hamallığımla tek başınaydım, bugün de. Sabah 8’de evden çıktım. Cebimde 5 lira vardı, Burcu’nun çekmecesinden yüz lira borç aldım. Bu borç aldığım ikinci yüzlük. Kredi kartıyla yüz liralık benzin aldım. Bugünkü dolaşmalarıma yeter. Cehennemi bir sıcak. Arabanın bütün camlarını açıyorum, sersemletici bir sıcak yel vuruyor. 9’da İkitelli Çevre Sanayi Sitesindeki matbaaya geldim. Evden buraya 40 kilometre. Dergileri Yay-Sat’a götürecek şoför başka bir iş için Topkapı’ya gitmiş. 1.5 saat onu bekledim. Gelince Yay-Sat’a verilecek dergileri onun aracına, kalan 1000 dergiyi benim araca yükleyip Yay-Sat’a geldik. Aracın kapısını açınca dergilerin yarısını matbaada unuttuğu ortaya çıktı. Tekrar geri dönüp kalan dergileri getirdi. Bölgelere göre paketleri kamyonlara yükledik.
Oradan yakındaki Hürriyet gazetesine gelip kültür sayfası için dergi bıraktım. Oradan Kültür Üniversitesine geldim. Abonelikleri olan 30 dergiyi bıraktım. Kapıya bırakmak istedim ama görevliler almadı. Kimlik verip giriş kartı aldım. 5. Kata çıkıp Fehamet Bey’in sekreteri Şengül Hanım’ın odasına bıraktım.
Oradan Cağaloğlu’na geldim. Sahilden Kumkapı girişinden girip Kadırga’dan Piyerloti caddesi yoluyla yukarı çıkan bir yol, eski konservatuar binasının arkasından tramvay yolunu aşarak Cağaloğlu Meydanına çıkıyor. Yerebatan caddesine, oradan Çatalçeşme sokağa sapıp, çıkmaz yol olan Ticarethane sokağına girdim. Dörtlüleri yakıp Alfa’nın paketini bir koşu bıraktım. Döndüğümde arkamda bir araç daha gelmiş, koliler indiriyorlardı. Onları bekledim. Buralarda bir trafik polisine rastlamaktan korkuyorum. Arabada bin tane dergi var, kesin ceza yerim. Yol açılınca geri geri çıktım. Molla Fenari sokaktan yeniden Yerebatan caddesine dönüp, oradan sola saparak Gülhane’ye indim. Tramvay ve otomobil akışını yönlendiren bir polis vardı ama yüklerimi sanırım görmedi. Sirkeci Garı’nın önünde başka bir polis ekibi vardı ama başka bir sürücüye ceza yazmakla meşguldüler, yanlarından geçtim. Unkapanı köprüsü, Kasımpaşa, Dolapdere üzerinden geldiğim Yurtiçi Kargo’nun Taksim şubesi önünde durdum. Buradan Dost, Yakın Kitabevi, Sezgin Taş, Mehmet Bacaksızlar, Hakkı Mısırlıoğlu, Oğuzhan Akay, Emin Özdemir’e dergilerini gönderdim. Hepsi 105 lira tuttu. Cebimdeki bütün parayı verdim. Arabayı aynı sokak üzerindeki kapalı otoparka bıraktım. El arabasına 100 dergi alarak İstiklal caddesine çıktım. Tahsilat makbuzunu evde unutmuşum. Kırtasiyeciden bir makbuz istedim. Cebimde para olmadığını unutmuşum. 3.5 lira dedi. Bozuklukları saydım. Tam geldi. Pandora, Mefisto, Robenson, Yapı Kredi, Can Yayınları, İş bankası, Metis ve Sen Pucherie’ye dergilerini bıraktım. Mefisto’dan 468, Robenson’dan 250 TL. aldım. Cebime para girdi. Köfteci Ramiz’de köfte ve salata yedim, iki şişe su içtim.
Saat 5 olmuştu. Sıkışmış bir trafikte karşıya geçip Kadıköy’e geldim. Mefisto’ya elli dergi bıraktım. Geçen sayının kayıtları girilmemiş. İade yok ama 19 satış görülüyor. 150 TL. aldım.
Göztepe’ye Gergedan kitabevine geldim. 4 dergi satılmış. Bir iade ve 29 lira aldım. O iade dergi ile yeni sayıdan bir dergiyi Refik Durbaş’a getirdim. Kısa süre oturdum. İzmir’e Ünal Ersözlü’nün nikâhına gidip gelmiş. Birkaç yıl önce bir Yunus Nadi ödülünde herkesin politik konuşmalar yaptığı bir salonda kürsüye çıkıp “bu ödülü aşkım Dilara’ya adıyorum” diye bir çığlık atarak gerçeküstü bir durum yaratmıştı. Dilara’yla değil de Efsun’la evlenmiş. İzmirli şairlerde evlilik rekoru Halim Yazıcı’daymış (7 kez). Yeni çıkan şiir kitabı da 500 adet basılıp hepsi nikâha gelenlere armağan olarak dağıtılmış.
Refik, Can’dan çıkan çocuk kitabına Burcu’nun yaptığı resimleri beğenmiş. Yeni kitap resimliyor mu? diye sordu.
Eve geldiğimde leş gibi yorgundum. Birkaç dilim soğuk karpuz yedikten sonra telefonumu kapadım ve 21.30’da uyudum.
Gece bir ara uyandım, karnım acıkmıştı. Dört gün önce yaptığım kekten bir dilimle, kendi mayaladığım yoğurttan birkaç kaşık yiyip yeniden uyudum.

Sabah 8’de uyandım. Hâlâ leş gibiyim, dinlenmiş hissetmiyorum kendimi. Kediye mama verdim. Tansiyon hapımı aldım. Su ısıtıp bir bardak çay koydum. Domates, biber, iki yumurta, tereyağ, zerdeçal ve kırmızı biberli bir menemen yaptım. Bir dilim ekmekle onu yedim.
Traş oldum, banyo yaptım. Temiz bir tişörtle, bedenime bol gelen ama yazlık ve ince olan bir pantolon giydim. Bu pantolonu geçen kış uzun süre kışlık olarak giymiştim, bu yıl havalar ısındığından beri de kışlık bir pantolon buldum onu giyiyorum. İnsan şaşırmaya görsün bir kez, toparlanmak kolay olmuyor.
9.10’da evden çıktım. Geç kalma telaşıyla Tunusbağı’ndan dolmuşa bindim. İskeleden Beşiktaş motoruna, Beşiktaş’tan da 30 A ile geldiğim Kışlaönü durağında indim.
Cehennemi bir sıcak. Bu eve 1980 öncesi de bir kez gelmiştim. Evdeki müzik sistemleri, plaklar, bantlar, aklımı başımdan almıştı. Bir de dünyada gördüğüm en zarif insanlardan biri olan Doğan Görsev. O zaman Kerem var mıydı, kaç yaşındaydı, nerdeydi bilmiyorum.
62. Bloğu kolayca buldum. 4 nolu dairenin ziline basarken saate baktım. Tam 10’du. Kendimi gerçek bir komünist gibi hissettim. Bir komünistin buluşmalarında dakika sekmez. Kapıyı açan yıllardır görmediğim, pek az tanıdığım ama güçlü gönül bağlarımın olduğu bir insan mı, yoksa sıklıkla gördüğüm bir yakınım mı bilemedim.
Böyle düşününce heyecanlandım. Komünizm nedir deseler, bütün insanların Nâzım Hikmet gibi, Abidin Dino gibi, Doğan Görsev gibi, Gün Benderli gibi, Hüseyin Erdem gibi oldukları bir dünya derdim. Bugün de işte öyle bir gün.
83 yaşında dimdik bir insan. Yüzünde hiç kaybolmamış gençlik heyecanları. Kucaklaştık kapıda. Ardında Nesrin Hanım. Daha genç görünüyor. Ev pırıl pırıl. Ayakkabılarımı çıkarıp terlik giydim. Masaya oturduk. Müzik koleksiyonunu Anadolu Üniversitesine bağışlamıştı. Raflar artık boş. Elinde Hasan Hüseyin’le 1972’de yaptığı kayıt var. O güne dek yayımlanmış yedi şiir kitabını kendi sesinden okutup kayda almış, nasıl değerlendireceğini bilemiyor. Bilgi Yayınevi hayırsız. Başkası da yayımlayamaz. 12 Eylül anıları kitabı tükenmiş, yeni basım için Yordam’da karar kıldık. Bir başka çalışma, dünyada müzikle söylenmiş bütün Nâzım Hikmet şarkıları. 11 cd’lik bir toplam. O da bir yere bağışlanacak ama nereye? Akla gelen yerler hep umutsuz.
Sonra bilgisayar başına geçtik. Google’da Hasan Hüseyin’in kendi sesinden neler var diye baktık. Birkaç şey. Sonra bir cd taktı. “Evrensel Klasik Müzik Kataloğu”. Almanya’da geçirdiği yirmi yılda hazırlamış. Dünyadaki bütün klasik müzik parçalarının dökümü. Dönemine göre, ülkesine göre, bestecisine göre, orkestrasına göre, şefine göre… Bulunmaz bir kılavuz. Bir kopyasını bana armağan etti. Bir de kitap: İlk 1965’te yayımlanmış. Şimdilerde Yordam Yayınları üç yılda üç basım yapmış. Henri Lefebvre’in “Sosyalist Dünya Görüşü Marksizm”. Ben de onlara Sözcükler’in 50. sayısını verdim. Salona dönüp birer kahve içtik.
Gençleşmiş, güzelleşmiş olarak çıktım kapıdan, beni bekleyen cehenneme doğru.

 

28.6.2014, Cumartesi

03.30’da Ramazan davulunun sesiyle uyandım. Salona geçip televizyonu açtım. NTV’de Saffet Ekinci, eski otomobillerle Almanya’dan başlayıp Ürdün’de sona eren bir ralliyi anlatıyor. Ürdün, Lut Gölü ve çöl görüntüleri. Nefret ediyorum her türlü gerilikten. Kimse beni oralara götüremez. Atay, Doğu Karadeniz’i dolaşıp geldi, aynı şey. Cehalet ve gerilik. Üstelik turist geliyor diye, Paris’te Roma’da kalabileceğin fiyatlara oralarda geceleyeceksin. Uzun Göl dedikleri yer, koca dağlar arasında küçücük bir su parçası. Onu görkemli bir güzellik kılan o dağlar arasındaki ıssızlığı. Getirip çevresine evleri, otelleri, iki şerefeli minareleri dikersen, onların arasında o zavallı suyun ne güzelliği kalır. İstanbul Boğazı yamaçlarına yapılan gökdelenler de aynı şey. Boğaz’a yakından bakarsan güzel. Kırkıncı kattan baktığın zaman şehrin devasa büyüklüğü içinde kaybolmuş bir zavallı su parçasından başka ne görülebilir?
Bu sabah kahrolası kilolarımın birazından kurtulmaya yönelik uzun bir yürüyüş yapmak istiyordum. Madem uyandım, gidip yürüyeyim dedim. Saat 4. tam çıkacağım sırada yağmur başladı. Haberleri izledim. Dünya yerinde duruyor, bir değişiklik yok. Yağmur kesilince çıktım. Trafik ışıkları sarı yanıp sönüyor. Hiç durmadan Fenerbahçe Dalyan’a gelip, sahile indim. Yağmur buraya yağmamış, yerler kuru. Yürüyüş yolunda kendim dışında yalnızca başörtülü koşan bir kadın gördüm. Hava hâlâ karanlık. Çıt yok. Caddebostan’a geldiğimde, kızlı erkekli küçük bir gençlik grubu gördüm. Bira içiyorlardı. Yavaş yavaş ağaran göğün altında Bostancı’ya kadar geldim. Devrilen bir şişe sesinin geldiği yere bakınca, bırakılmış bir bira şişesini devirip içinde son kalan birkaç damlayı içmeye çalışan bir karga gördüm. Dönüş yolunda daha da ilginç bir şey oldu. Denize yağmur damlaları düşüyordu ama kıyı yoluna yağmıyordu. Bir süre bu inanılmaz görüntüye baka baka yürüdüm, sonra benim başıma da damlalar düşmeye başladı ama çok sürmedi.
Deniz inanılmaz temiz görünüyor, neredeyse Sağlık müdürlüğünün yayımladığı İstanbul plajlarının temiz olduğuna ilişkin rapora inanacağım. Yaşar Miraç, birkaç yıl önce bu kıyıdan çıkardığı midyeleri yemişti. Hâlâ hayatta. Yarın da aynı yürüyüşü yaparsam sonunda Dalyan’da kendimi suya bırakayım diye düşünüyorum. Hava aydınlandı. Çimleri sulayan bütün çeşmeler açılmış. Topraktan çok güzel bir tazelik kokusu yükseliyor. Martılar, kargalar, kediler, köpekler, hepsi bu sessiz güzelliğin tadını çıkarmak için ortalıkta dolaşıp duruyorlar. Tek tük insanlar da ortaya çıkmaya başladı.
Dönüş yolunda meyveli bir ağaç gördüm. Kocayemişe benziyordu meyveleri. Bir tane koparıp ağzıma attım. O kadar ekşi ve kekremsi bir tadı var ki yiyemedim. Az ötede bir dut ağacı imdadıma yetişti de ağzımın tadını düzeltebildim.
Dalyan’dan Bostancı’ya dek gidiş dönüş 10 kilometre yürüdüm. Yolun sonundaki jimlastik aletlerinde de bedenimi iyice gerdim. O kadar iyi geldi ki bu hareketler, olur olmaz saatlerde orgazm seslerini duyduğum yan dairedeki kadın gibi benim de çığlıklar atasım geldi.

 

25 Temmuz 2014

Karmaşık bir rüyanın içinden uyandım. Adam yayınları yeniden kurulacakmış. Bütün eski yazarlar ya da varisleri toplantıya çağrılmış. Toplantı İstanbul Hukuk Fakültesinin ünlü 1. Sınıf anfisi. Yazar ve varisler anfiyi doldurmuşlar. Anfi kapısından içeri kafamı uzatıp tekrar dışarı çıktım. İnci Asena’yla karşılaştık. Yeni dönemde benimle çalışmayı düşünmüyorlarmış. Yayınevinin batışından sonraki tutumum pek hoşlarına gitmemiş. Bu arada Hukuk 1. Sınıftan arkadaşlarım Altan Heper ve Serpil Aslan’ı gördüm oralarda. Genç ve 18 yaşındaki halleriyle.
Uyansam da uzun süre kendime gelemedim.

Bugün Cumhuriyet gazetesinden fotoğraflarımı çekmeye gelecekler. 1994’ten buyana ikinci kez olacak böyle bir şey. 1994’te o zamanki kültür servisi yöneticisi Handan Şenköken’in isteğiyle Dip Sevgi adlı kitabımın yayımlanışı nedeniyle Pelin Özer benimle bir konuşma yapmıştı. Fotoğraf çekimi için gelen arkadaşla o zaman çalıştığım Adam Yayınları’nın Maslak’taki bürosunun yakınındaki Atlı Kulüp’ün bahçesine gidip orada çekim yapmıştık. Eşim Fatma Evyapan’ın bana armağan aldığı üzerimdeki tişörtte Leopardi’nin bir şiiri yazılıydı.

Che fai tu luna in ciel?
dimmi. Che fai,
Silenziosa luna?
Sorgi la sera, e vai,
Contemplando i deserti;
indi ti posi,
Ancor tu non sei paga
Di riandare
i sempiterni cali?
Ancor non prendi a schivo.
ancor sei vaga

Yılardır bu tişörtü ne zaman giysem İtalyanca bilen Kemal Atakay’dan Egemen Berköz’e pek çok arkadaşım, bu şiiri çözmeye çalışmışlar ama ilk iki dizeden sonrasını getirememişlerdi. Ben de bunu anlatır dururdum. Geçenlerde Burcu, “Bu mu çözemedikleri şiir?” dedi, çok kolay bir şeyden söz eder gibi ama arkasını getirmedi.

Neyse 20 yıl sonra Cumhuriyet’in foto muhabirinin karşısına yine aynı tişörtle çıktım. Bu kez Nesin Yayınevi’nde çalışıyorum. Dolapdere’deyiz. Kurtuluş’a çıkan merdivenlerde bol bol fotoğraf çekildi.

Bu fotoğraflardan biri gazetede yayımlandığında merak ediyorum, üzerimdeki yirmi yıl önceki tişörtümü fark eden biri olacak mı?

Read Full Post »

NÂZIM HİKMET’İN SON YAZISI / Mustafa Yılmaz

YENİ DÜNYANIN DESTANINA ÖNSÖZ / Nâzım Hikmet

ZAMAN, UZAM, İNSAN / Tahsin Yücel

YAKILARAK ÖLDÜRÜLEN ŞAİRLE SÖYLEŞİ / Emin Özdemir

KONUŞMA DİLİNİN ŞİİRİ / Ataol Behramoğlu

EVLİYA ÇELEBİ 400 YAŞINDA / Uğur Kökden

BEHÇET AYSAN: ÖTEKİ YILDIZ / Hakan Savlı

TOPRAKTAN BOŞLUĞA / Alper Akçam

ÇEVİRMENİN ROL UZAKLIĞI / Şadan Karadeniz

DÜNYANIN EN GÜZEL ARABİSTANI / Fethi Demir

HUGO, BİR YANGININ KÜLÜNÜ YENİDEN YAKIP GEÇTİ / Hakan Savaş

ANTONIO TABUCCHI’NİN ARDINDAN / Alişan Çapan

İTALYA’YI BERLUSCONİSİZLEŞTİRMEK / Antonio Tabucchi

KIRIK AYNA / Mehmet Yıldırım

ANGELOPOULOS’LA KONUŞABİLSEYDİM… / Besim Dalgıç

AKM / Alişan Çapan

Öyküleriyle; Cemil Kavukcu, Celal Özcan, Fadime Uslu,
Gizem Aras, Edna O’Brien, Hande Gündüz, Ayça Erkol,
Ceren Akkaya, Umut Demir.

Şiirleriyle; Cevat Çapan, e. e. cummings, Şükrü Erbaş,
Turgay Fişekçi, Ferruh Tunç, Oğuzhan Akay,
küçük İskender, Selahattin Yolgiden, Beowulf,
İbrahim Tığ, Hakan Tabakan, Gökhan Turgut.

Desenleriyle: Zeynep Özdemir

Read Full Post »

FİLİSTİNİN SESİ MAHMUD DERVİŞ’LE İSTANBUL’DA ÖZEL RÖPORTAJ
REŞAT NURİ GÜNTEKİN’İN YEŞİL GECE ROMANINA ÖNSÖZ / Nâzım Hikmet
GELİBOLU’DAKİ MEZARLARIMIZ / E. M. Forster
GREIMAS GÖSTERGEBİLİMİ / Tahsin Yücel
ANIMSAMALAR / Emin Özdemir
ANGELOPOULOS’LA SON SÖYLEŞİ / David Jonkins
ANGELOPOULOS’TA ÖLÜM VE YAZGI / Hakan Savaş
AHMET TELLİ ŞİİRİ / Cevat Çapan
PEYAMİ SAFA’NIN CANAN’I / A. Didem Uslu
ELLİ YILDIR AYNI “VELVELE” / Refik Durbaş
ROMANDA FELSEFE / Atalay Girgin
AKM / Alişan Çapan

Öyküleriyle, Demir Özlü, Cemil Kavukçu, Berna Durmaz,
Bora Abdo, Necdet Dümelli.

Şiirleriyle, Cevat Çapan, Ernest Hemigway, Oğuzhan Akay,
Roni Margulies, Turgay Fişekçi, Ferruh Tunç,
k. İskender, Hakan Savlı, Tozan Alkan, Leylâ Şahin,
Selahattin Yolgiden, Burcu Yılmaz, Bahar Döner,
Akın Art, Velicem Yılmaz, İzzet Göldeli, Kubilay Bürgen,
Hakan Tabakan.

Desenleriyle, Nevhiz

SUNU

Merhaba,

6. yılımızı doldurduğumuz 36. sayımız, Filistin halkının dünyaya yankılanan sesi olmuş büyük ozan Mahmud Derviş’in ilk kez yayımlanan çok kapsamlı bir söyleşisiyle taçlanıyor.
Ozanın İstanbul ziyareti sırasında Selahattin Yıldırım’la üç gün boyunca yaptıkları söyleşi, çağdaş bir aydının hayatını çevreleyen hemen bütün temel sorunlar çevresinde dönüyor.
Bu çok önemli söyleşinin Filistin sorunundan şiir sanatının inceliklerine dek dolaştığı her alanda okuyanda derin izler bırakabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu sayımızda Nâzım Hikmet, yine ilk kez yayımlanan bir yazısıyla okurlarımızla buluşuyor. Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece romanının Sovyetler Birliği’ndeki basımına yazdığı önsözü çeviren Mustafa Yılmaz’a, dergimize ulaştıran Melih Güneş’e çok teşekkür ediyoruz.

İngiliz romanının önde gelen yazarlarından E. M. Forster, Çanakkale Savaşları’ndan yedi yıl sonra, 1922’de Gelibolu’ya gelerek savaş alanındaki mezarları geziyor ve izlenimlerini Abinger Harvest gazetesinde yayımlıyor. Savaşa insancıl bakış günümüzün de temel gereksinimi.

Geçen ay talihsiz bir kazada yitirdiğimiz çağdaş sinemanın büyük ustası Theo Angelopoulos, son söyleşisini İngiltere’nin önde gelen sinema dergisi Sight & Sound’dan David Jenkins’le yapmıştı. Onu bu söyleşinin çevirisi ve Hakan Savaş’ın yazısıyla anıyoruz.

Günümüz şiirinin önde gelen adlarından Ahmet Telli, Altın Portakal Şiir Ödülü’nü alan Nîda adlı son kitabıyla yeniden gündemde. Cevat Çapan onun şiirlerini değerlendiriyor.

Bu sayımızın desenleri Nevhiz’in.

İyi okumalar.

Editörün notu: İlk Ürünler Özel Sayısı’nda yer alan, “ilk kez görünür olan yazar” ve“ilk kez görünmez olan” yazarların kim olduğunu, görünmez yazarın mızıkçılığı ve pek oyunbaz olmayan siz tembel okurlar yüzünden ben bilmek zorunda kaldım. Bu nedenle tüm armağanlar benim oldu. Ama benim kim olduğumu bilene kocaman bir gemi armağan edeceğim.
İlk kez görünmez olan yazar, Hürriyet Yaşar’dı. İlk kez görünür olan ise Mehmet Fatih Özbey.

Read Full Post »

Geçenlerde televizyon haberlerinden kulağıma çalındı. Avrupa Birliği ülkelerinde sık sık yapılan kamuoyu yoklamalarından biri daha. İnsanlara soruluyor, Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyor musunuz? Polonya ve İspanya halkı arasında destek yüzde elliyi geçiyormuş, buna karşın Almanya ve Fransa’da çok düşük.

Bu sıradan haberin devamı daha ilginçti. Soruşturma sırasında insanlara “Türkiye denince aklınıza ilk gelen şey nedir?” diye bir soru daha sorulmuş. Bu sorunun yanıtları içinde ilk sırayı “İstanbul” yanıtı almış. Öngörülebilir bir sonuç.

Ardından sıralanan yanıtlar da kolay tahmin edilebilir: Atatürk, Antalya, Tarkan, Galatasaray, Fatih Terim

Beni en çok şaşırtan ve sevindiren ise, Türkiye denilince ilk akla gelen yanıtlar arasında ilk on sırada üç yazar adının yer almasıydı: Yaşar Kemal, Orhan Pamuk ve Nâzım Hikmet, soruşturmayı yanıtlayan AB ülkeleri halkları tarafından, Türkiye denilince akıllarına ilk gelen isimler olarak söylenmiş.

* * *

Ötekilerin bilinirliklerini anlamak kolay. İstanbul ve Antalya’ya her yıl milyonlarca Avrupalı gezmeye geliyor. Bu iki mucize kentin tanınır olması çok doğal.

Tarkan’ın listede yer almasına da şaşırmadım. Çünkü böyle bir şaşkınlığı on yıl önce Polonya’nın bir köyünde bindiğim otobüsün radyosunda onun sesini duyduğumda  yaşamıştım.

Galatasaray ve Fatih Terim’in de yakın yıllardaki Avrupa başarılarına bakıp listede yer almaları son derece doğal.

Üstelik turizmde ve sporda ülke tanıtımı için harcanan bütçelerin ucu bucağı yok. Ülke tanıtımını yalnızca bu iki alana bağlayan anlayışlar, gerekli gereksiz tanıtım ve yatırımlar için parayı döküyor.

* * *

Edebiyat, spora ve turizme harcananlarla kıyaslandığında çok masum bir alan. Ortada bir tanınırlık, bilinirlik varsa bu tümüyle edebiyatın kendi başarısı.

Gelmiş geçmiş hükümetlerin bu alana ilgileri, yasak savma anlayışından bir adım bile öteye gidemedi. Devlet bu alana o kadar uzak, o kadar deneyim yoksunu ki, geçen yılın Frankfurt Kitap Fuarında tanık olduk. Yüzlerce yazarı uçağa bindirip oraya götürmekle, olur olmaz yerlerde üç beş izleyici önünde okuma günleri düzenlemekle görevini yapmış saydı.

Avrupa kentlerinde Türk film haftalarına, turizm haftalarına vb. rastlanır. İyi şairlerin seçilip, şiirlerinin iyi çevirilerle sunulduğu, iki dilli, müzikli, söyleşili bir “Türk Şiiri Haftası” yapıldığını hiç duymadım.

* * *

Yaşar Kemal, büyülü dilini yansıtan başarılı çevrilerle 1960’lardan günümüze dek bütün dünyada azalmayan bir ilgi gördü. Onun elli yıldır bu yolla ülkemize yaptığı katkı, bütün bireysel başarıların üzerindedir. Buna karşın devletle ilişkisi düşünceleri nedeniyle yargılamalar, mahkumiyetler vb.’den öteye geçmedi.

Orhan Pamuk’unki de bireysel bir başarı. Bileğinin gücüyle çalıştı, üretti ve Nobel’e dek ulaştı.

Elli yıldır dünyada olmayan Nâzım Hikmet’in hâlâ anımsanması belki de listenin en beklenmedik yanı. Üstelik “komünist” şair olarak tanınan birinin, komünizmin neredeyse unutulduğu günümüz dünyasında, Türkiye denilince akla gelen ilk şeylerden biri olmasına ne demeli?

Ben, Nâzım Hikmet şiirinin evrensel tadının insanlar için değerinin hiç kaybolmayacağının bir göstergesi derim.

Ülke tanıtımına kafa yoranların, bütçeler, fonlar harcayanların edebiyatın bu alandaki başarısı üstüne bir kez daha düşünmelerini dilerim.

(Cumhuriyet, 3 Şubat 2010)

Read Full Post »

Woody Allen ile Kaan Arslanoğlu’ndan benzer düşünceler duyacağım aklıma gelmezdi.

Şu sıralar sinemalarda gösterilmekte olan “Kim Kiminle Nerede?” adlı filmin başlangıç sahnelerinde başkahraman yaklaşık şöyle diyor: “Gelmiş geçmiş bütün düşünürler insanoğlu üstüne en mükemmel düşünceleri geliştirirken, dikkate almayı unuttukları tek bir unsur vardı. O da insanoğlunun ne denli bencil, küçük hesaplar peşinde koşan, ‘çürük’ bir yaratık olduğunu düşünmemiş olmalarıydı.”

* * *

Günümüzde insanoğlunun içine yuvarlandığı acınası görünüme bakıp bu düşünceye hak vermemek elde mi?

Karl Marx, sosyalizm düşüncesini insanoğlunun evrensel kurtuluşu olarak ortaya attığında, bu düşünce hem aydınlar hem de emeğiyle yaşayanlar arasında yaygın bir kabul görmüştü. Sonunda insanoğlunun binlerce yıldır ezilmesine neden olan, savaşların, baskı düzenlerinin, sömürünün ortadan kalkacağı, herkesin özgürce, yarın korkusu olmadan yaşayacağı bir dünya düzeni ufukta görünmüştü.

Kısa sürede, Almanya’dan Sovyetler Birliği’ne, Vietnam’dan Küba’ya yeryüzünün üçte birinde sosyalist düşüncenin uygulama alanı bulduğu yeni düzenler kuruldu.

Ne ki, bu düzenler, zaman içinde bırakın sosyalizm düşüncesinin insani ve toplumsal hedeflerini, insanları canından bezdiren baskı yönetimlerine dönüştüler. Ne toplumlarına özgürlük verebildiler, ne ekonomilerine yenilik gücü. Uzaya insan gönderen bilimciler yetiştiren ülke, yurttaşlarına bir yıl giyebilecekleri sağlam bir ayakkabı üretemiyordu.

Bu alanda en büyük düş kırıklıklarından birini de, 1928’de ayrıldığı Rusya’ya 1951’de yeniden döndüğünde Nâzım Hikmet yaşamıştı. 1920’lerin devrimci ruhundan eser kalmamıştı, 1950’lerin Rusya’sında. Öldürülmeyip de, her nasılsa hayatta kalabilmiş tek tük  arkadaşlarını hapislerde ya da Sibirya’da sürgünde bulabilmiş, onları kurtarmak için çabalamıştı.

* * *

Kaan Arslanoğlu, 2003’te yayımlanan “Politik Psikiyatri” adlı kitabında, “Dünyada ve Türkiye’de sosyalizm yenildi, çünkü insanın zekâsı bu işi kaldırmıyor,” demişti.

Aynı yazarın bir başka saptaması da, yeryüzünde insandan başka hiçbir canlının yaşadığı çevreye zarar vermediği, bu nedenle henüz evrimini tamamlamamış, tam olgunlaşamamış olduğuydu. Böyle olduğu için insanoğlu, kendisi için iyi olanla kötü olanı bile ayıramıyordu.

Memet Fuat da, 1992’de yayımlanan “Çağdaşımız Makyavel” adlı kitabında sosyalist yönetimlerin ortadan kalkması üstüne kafa yormuş, kapitalizmin bozduğu insanoğlunun sosyalizmi uygulayabilecek olgun bilinç düzeyinde olmadığı sonucuna varmıştı.

“İnsanoğlu toplumsalcılığa ayak uyduracak değerde değil,” diye yazmıştı, 1989’da Berlin Duvarının yıkılışının ardından, kırgın, üzgün bir tavırla.

* * *

Dönüp dolaşıp geldiğimiz yer aynı: İnsanoğlu, yeryüzünde savaşların, baskının, sömürünün olmadığı, adaletli, özgür, yerküreyi yıkıma uğratmayan, onunla barışık, insani ve doğal bir yaşam biçimi, toplumsal düzen oluşturabilecek mi?

Bu sorunun yanıtı yine insanın kendisinde gizli.

Görünen o ki, çürüyen düzenler içinde yaşamak insanları da çürütüyor. İnsanoğlunun bilinci, çürümüş üretim ve toplumsal düzenler içinde çürüyor. İnsanoğlu, insanlık değerlerini yitirmiş, tanınmaz halde.

Ama sonunda, bu çürümüşlük içinden yeni bir dünya yaratacak olan da yine o.

(Cumhuriyet, 27 Ocak 2010)

Read Full Post »

Deneyenler bilir, şiir yazmak zor iştir. Mutlak bir yalnızlık ve yoğunlaşma ister. Çoğu şairin bu nedenle aile bireyleriyle, işyeri çevreleriyle nasıl çekişmeler yaşadıkları anlatılagelir. İstediği çalışma ortamını bulamayan şairlerin nasıl bir huzursuzluk içine girdikleri de bilinir.

Şiir yazan biri olmamdan belki, şairlerin hayatlarına yakından ilgi duyarım. Nasıl yazdıklarından nerede çalıştıklarına, sevdikleri yemeklerden oturdukları evlere dek hayatlarının her alanını kapsar bu ilgi.

Bütün genellemeler gibi içindeki yanılma paylarını bir yana bırakıp şairlerin birlikte yaşanması zor insanlar oldukları söylenebilir.

Bu konuda beni en çok şaşırtan ise Nâzım Hikmet olmuştur. Belki büyük bir aile çevresinde yetiştiğinden, ne kadar bildiği gibi yaşasa da ailesinin öteki bireylerine çok bağlıdır Nâzım. Annesini, babasını, kardeşlerini, arkadaşlarını, uzak yakın tanıdıklarını çok sevmiştir.

Daha yirmili yaşlarının başında, Sovyetler’de yaşadığı devrim heyecanı içinde bile, kızkardeşine yazdığı mektuplarda nasıl bir evlilik yapması gerektiği üstüne öğütler verir.

İstanbul’a döndüğünde – artık yirmi altı yaşında ünlü bir şairdir, babası annesinden ayrılmış, yeni bir evlilik yapmış, bu evlilikten de bir ikizleri olmuştur – yine babasının kalabalık evinde, ailesiyle yaşar. Babasının ani ölümüyle de ailenin sorumluluğu üzerine kalır.

Piraye ile evlenmeye karar verdiklerinde kiraladıkları Mithatpaşa Köşkü’nde birlikte oturduklarını bir sayalım: Piraye, oğlu, annesi, iki kızkardeşi ve bunlardan birinin kocası; Nâzım, kızkardeşi ve kocası. Toplam dokuz kişi. Aynı salonda oturup, aynı mutfakta pişirip yiyorlar.

Nişantaşı’na, bir apartman dairesine taşındığında da bu “çokluk” sürer: Nâzım, Piraye, iki çocuğu, Nâzım’ın babasının dul kalan ikinci eşi Cavide Hanım ve ikiz çocukları. Hatta bu beraberlik Nâzım’ın hayatındaki dönüm noktalarından birine de neden olur: Sonradan “orduyu isyana teşvik” suçundan askeri mahkemede on beş yıla hüküm giymesine gerekçe gösterilen Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz’in bu evde kendisini ziyarete gelmesinde Nâzım ve Piraye evde yoktur. Kapıyı Cavide Hanım açar. Ömer Deniz’in, “Nâzım Hikmet’le randevum var,” demesi üzerine de onu içeri alır.

Özellikle de siyasal düşüncelerini paylaşmayan insanların onu insan yanıyla çok sevmeleri nasıl açıklanabilir sizce?

Nâzım’ın evdeki daktilosuyla bildiriler yazıp, bunları işçilere postalaması nedeniyle bir gece evleri basılır. Polis suç delili daktiloyu arıyor. Piraye’nin, “et kokan Kasap İbrahim Efendi’yle” yan yana oturamayacağı için, komünizme kesinlikle karşı olan annesi, aranan daktiloyu eteğinin altına gizleyip üzerine oturmuş. Sonra da gözlüğünü takıp pirinç ayıklamaya başlamış. Polisler aradıklarını bulamadan evden ayrılmışlar.

Yine Piraye’nin ilk kocasının babası olan Mehmet Ali Paşa’nın, oğlunun eski karısıyla evlenmiş olan Nâzım’ı, kendine oğlu denli yakın duyması, sürekli öğütler vererek onu komünizmden vazgeçirmeye uğraşması da onun çevresine yaydığı sevgi halkalarının etkisinden başka nedir?

Nâzım’ı bu denli sevilen kılan bir neden de komünizmin yasalarla yasaklandığı bir ülkede, düşüncesini cesurca savunması olmalı. Yargıçların karşısında, “Ben komünistim,” diyebilmesi. Bir milletvekili eşinin Nâzım’ı savunmak için, “Bırakın bir tane de namuslu insan olsun memlekette,” deyişi de buna örnek.

Nâzım için ülkemizde yaşadığı yıllarda sıkça söylenen bir söz de onun değerini karşıtlarınca bakın nasıl saptıyor : “Nâzım’ı asacaksın, sonra da oturup altında ağlayacaksın.”

Nâzım’ın yetenekli gençleri sanatçı yapabilmek için nasıl çaba harcadığı da bilinir. Kemal Tahir, Orhan Kemal, A. Kadir, ressam Balaban onun cezaevlerinde yetişmelerine katkıda bulunduğu sanatçılardır. Kemal Tahir’e Fransızca öğretebilmek için çabalarken onun dalgacılığı sürdürmesi üzerine söylediği söz insanlarımızı ne kadar da anlatıyor : “Yaz günü ayağında çizmelerle dolaşarak katlandığı sıkıntıya, Fransızca öğrenebilmek için katlanmıyor.”

Yalnız onlara değil, cezaevinden çıkışta tüccar olmak, bazı yabancı firmaların Türkiye temsilciliğini almak isteyen mahkûm Vehbi’ye de yardım ediyor. Vehbi’nin firması yok, ama varmış gibi, dünyanın dört bir yanındaki firmalarla yazışıyor. Uygun öneriler arıyor. Cezaevinde dokumacılık yapanlara karaborsa nedeniyle bulunamayan iplikleri bulması, dokunan kumaşların satışının sağlanması da gene onun geniş çevresi içinde çözümlenen işlerden.

Nâzım’ın cömertliği ve yardımseverliği yurt dışındaki yıllarında da çevresindeki insanları etkiler. 1960’ların yeni kuşak Sovyet yazarlarından Yevtuşenko, anılarında, Nâzım’ın ne zaman eline para geçse, telefon edip paraya ihtiyacı olup olmadığını sorduğunu yazar.

Bu denli bir yürek genişliğine şaşmamak elde mi?

Read Full Post »

Nâzım, daha 1948’de düşünmeye başladığı, yaşamı boyunca da birçok kez – cezaevlerinde, polis takiplerinde, açık denizlerde, kalp krizlerinde – burun buruna geldiği ölümle sonunda buluştu.

Bir sanatçının tamamlanmış bir verimi olarak bakabiliriz ardında bıraktıklarına. Yirminci yüzyılın dev yapıtlarından birini (Memleketimden İnsan Manzaraları) vermiş, yine yüzyılımızın en büyük birkaç şairinden biri kabul edilerek ayrılmıştır yeryüzünden.

Daha yaşasa, elbet başka yapıtlar da üretmiş olacaktı. Ama onun kısa sayılabilecek hayatı boyunca yarattıkları öylesine zamanlara, ülkelere, farklı sanat alanlarına dağılmıştır ki tümünü bir araya getirebilmek olanaksız görünmektedir.

Şiirleri eksiksiz sayılabilir, oyunları da.

Gazete yazılarının Türkiye’de olanları büyük ölçüde derlenmiş Adam Yayınları’nca yayımlanan “Bütün Yapıtları” dizisinde altı cilt oluşturmuştur. Sovyetler’de ve başka ülkelerde yayımlanan yazılarına, konuşmalarına, radyolara, televizyonlara verilen demeçlere tümüyle ulaşabilmek herhalde o dilleri bilen araştırmacıların uzun yıllarını bu işe harcamasıyla  gerçekleşebilir.

Sinema alanındaki çok sayıdaki çalışması ise tam anlamıyla karanlıktadır. Yıllar boyu İpek Film’de hangi filmlerde ne görevler almış, hangisinde yönetmen, hangisinde senarist, hangisinde çevirmen ya da seslendirmeci, bunların saptanması neredeyse olanaksız görünüyor.

Rastlantıyla saptanabilen biri: Laurence Olivier’in yönetip oynadığı Shakespeare uygulaması Henry V (1945) filminin alt yazıları Nâzım tarafından ölçülü uyaklı çevrilmiş.

1920’lerde Sovyetler’de de oyunlar yazdığı, film çektiği düşünülürse bunların elde edilmesi uzak görünüyor.

1951’den ölümüne dek yine Sovyetler’de oyunlarının dışında da senaryoculuk, radyoculuk işleriyle ilgilendiği biliniyor.

Bir de ressamlığı var, özellikle cezaevi yıllarında yoğunlaştığı. Birçok hükümlünün yağlıboya resimlerini yapıp kendilerine verdiği de biliniyor. Yakınlarına, tanıdıklarına yaptığı, gönderdiği pek çok desen ve tablo kim bilir hangi ellerde bugün.

Nâzım’ın hayatının en karanlık noktası ise Parti hayatı bölümü. Kimlerle hangi konularda ne çatışmaları oldu, Parti’de hangi tarihlerde hangi görevlerde bulundu, bu görevler sırasında neler yaptı, bunların hepsini öğrenebilmek artık neredeyse olanaksız. O günlerin tanıklarından bugün hayatta olan var mıdır bilmem.

Belki şunlara ulaşılabilir: 1951-1963 arasında Parti merkezinin bulunduğu Leipzig’de uzun süreler kalan Nâzım, buralarda mutlaka yazılı bir şeyler bırakmış olmalı. Ölümünden sonra yok edilmemişse, Parti arşivini 1990’larda satın alan Hollanda’da yerleşik bir tarih kurumunda bu izlere rastlanabilir.

Read Full Post »

Older Posts »