Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Melih Cevdet’

Melih Cevdet Anday’ın zaman bulup da bir günlük yazacağını düşünemezdim. Yoğun yaşayan, çok yazan biriydi. 85 yaşına dek haftada iki gazete yazısı, şiirler, oyunlar, romanlar yazmıştı. Gazete yazıları bir araya getirilip ciltler dolusu kitaplar ortaya çıktığında ne denli büyük bir denemeci olduğu da bir kez daha anlaşıldı. Yazdığı her şeye bir felsefecinin sorgulayan, tartışan gözüyle bakması da ona ayrı bir değer katıyordu. Çağdaş edebiyatımızda benzeri bulunmayan bir kişilikti.

Kimi anılarını kaleme aldığı “Akan Zaman, Duran Zaman” adlı kitabının ikinci cildini yazamamış olmasına çok üzülmüşümdür. Bu denli yaşam zengini bir yazardan daha öğreneceğimiz çok şey olabilirdi.

Günlük yazacağını düşünmezdim dememin bir nedeni de, aslında onun gazete yazılarının da bir tür günlük niteliği taşımasındandı. Bu yazılarda o günlerde gördükleri, okudukları, düşündükleri üstüne okurlarıyla sohbet ederdi. Zaman zaman gezilerini, hastalıklarını da bu yazılarda okurlarıyla paylaşır, ama hepsinin sonunda sözü getirip düşünceye, sorgulamaya vardırırdı.

* * *

“Bir Defterden” (Everest Yayınları) adlı günlüğünün ölümünden altı yıl sonra yayımlanmış olması, sevenleri için gerçek bir mutluluk.

Yetmiş sayfalık kitabın düzenli tutulmuş gerçek bir günlük olduğunu söyleyebilmek zor. 1970’lerin ikinci yarısında (1976-1979) kimi günler aklından, içinden geçenleri bir deftere yazmış. Günlüğüne yazdığı kimi düşüncelerini sonra yazılarında kullandığı da anlaşılıyor. Ama yine de bulunmaz değerde satırlar var sayfaların arasında.

Melih Cevdet, ürünlerinde, yazılarında, konuşmalarında kendinden söz etmeyi pek sevmiyor. Onun tutkusu sanata ve yeni düşüncelere ulaşabilmek. Bunun için yazıyor. Günlük’te, okur için belki de en ilginç yan, yazarın kimi zaman kendinden, yapıtlarından, sorunlarından söz etmesi.

Kitabın böyle ilginç yanlarından biri de, Melih Cevdet’in dönemin CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit ile ilişkisini aydınlatan bilgi ve belgeler içermesi: Ecevit, şiir kitabını imzalayıp Melih Cevdet’e yolluyor. Melih Cevdet, Ecevit’in şair kişiliği ve sanat-siyaset, yönetim-özgürlük sorunları üzerine bir yazı yazıyor. Ecevit de kendisine daha sonra bu sorunlara partisinin yaklaşımını gösteren CHP Programını gönderiyor.

Bu ilişki, sonraki yıllarda Melih Cevdet için yaşamında önemli bir dönüm noktası olacaktır. Yazar, günlük yazmaya başladığı sıralarda aynı zamanda bir depresyona (ruhsal çöküntü) sürüklenmiştir. Sık sık uykusuzluktan, sinirlilikten yakınmaktadır. 1979’da Ecevit başbakan olduğunda Melih Cevdet’i Unesco Genel Merkezi’ne kültür müşaviri olarak atar. Paris’te geçirdiği iki yıla yakın zaman yazarın yaratıcılığında yeni bir dönüm noktası olacaktır.

“Sözcükler” dergisinin 2. sayısında yayımladığım Abidin Dino’ya yazdığı mektuplar, o sırada 65 yaşında olan Melih Cevdet’in Paris dönüşü nasıl yeni bir hayat kurma heyecanıyla dolu olduğunu bütün açıklığıyla yansıtır.

* * *

Günlük’te, yazarın, “insan iyi midir, değil midir?”, “Tanrı inancı”, “emek”, “uygarlık”, “demokrasi”, “sosyalizm”, “sanat”, “mutluluk”, “neşe”, gibi kavramlar üzerine yaklaşımları, üzerinde düşünülmesi gereken önemli başlıklar.

Ocak 1977’de yazdığı şu satırlar ise sanki bugünün dünyasını tanımlıyor:

“Halktaki mal mülk edinme tutkusunu gözlemledikçe umutsuzluğa düşüyorum. Bunun yerine ahlaksal tutkuları geçirecek bir yönetim de artık gelmeyecektir. Çünkü bütün partiler, insanlarımızın maddi ihtiyaçlarını ele alıyorlar. Ona sığınıyorlar. Yalnız bizde mi? Belki de dünyamızın krizi bu. Açgözlülükten yıkılmıyoruz. Burjuva sınıfının dünya çapındaki sömürü düzeni doğurdu bu sonucu.”

Reklamlar

Read Full Post »

Kim bilir gazetemizin ne çok okuru için vazgeçilmezdi Melih Cevdet Anday’ın salı ve cuma günleri yayımlanan yazıları.

Günlük hayatın sıradan sorunlarından söz ederken, en olmadık sorularla okurunu sarsan, düşüncenin sonsuz evreninde gezilere çıkaran, düşünmeye alıştıran, bunun yolunu gösteren yazılardır onlar.

Kolay rastlanmayan bir konu genişliği vardır Melih Cevdet’in: Şiirden müziğe, siyasetten felsefeye, eğitimden günlük yaşam alışkanlıklarımıza dek pek çok alana girer çıkar. Ama hangi konuda yazsa, yerleşik yargılarımızı sarsmaya, doğru bildiklerimizi yeniden gözden geçirip düşüncelerimizi yenilemeye çağırır.

Felsefe, okurları korkutan, çoğunlukla uzak durdukları bir alandır. Melih Cevdet ise yazılarında neredeyse sıradan şeylerden söz eder gibi okurlarını düşünce dünyasının genişliklerinde dolaştırır.

Düşünen, her konuda önyargısız düşünen bir insanın zihin açıklığı vardır onun yazılarında ve okudukça bu zihinsel berraklık okura da geçer. Onun soru sorma ve yanıt arama yöntemi sizin hayatınızı da etkilemeye başlar.

Adam Yayınları’nda Melih Cevdet’in yazılarını kitaplaştırmaya giriştiğimizde, ozanımızın ona yakışan bir alçakgönüllülük içinde yazılarını saklamamış olduğunu anlamıştık.

Neyseki, sadık bir okuru olan İzgen Bengü, onun yazılarını yıllar boyu kesip saklamıştı da, böylelikle Yiten Söz, İmge Ormanları, Geleceği Yaşamak kitapları ortaya çıktı. Sonra gazetemiz arşivinden de yararlanarak Çok Sesli Toplum, son olarak da geçtiğimiz mayıs ayında Felsefesiz Yaşamak yayımlandı.

Felsefesiz Yaşamak başlığı, Melih Cevdet’in yazma amacını çok iyi açıklıyor. Gerçekten de aynı başlıklı yazıda bakın ne diyor:

“Felsefesiz yaşamak, bilinçsiz yaşamakla eşanlamlıdır. Soracağız, yanıtlamaya çalışacağız, yanıtlayamazsak ya da yanıtlarımızı olaylar yalanlarsa gene soracağız. Felsefe soru sorma sanatıdır. Ve sorular hiç de boşa gidecek değildir.

“Doğru’yu ve İyi’yi bulmak kolay değildir. Ama biz her yeni koşulda ‘Doğru nedir?’, ‘İyi nedir?’ diye sormazsak, herkes kendi yaptığını, doğru ve iyi sayabilir. Bu ise mutluluk özlemimizi karanlığa gömer. Sokrates de bu sorulara kesin yanıtlar bulamıyordu, ama aramaktan hiçbir zaman da vazgeçmiyordu.” (Felsefesiz Yaşamak, s. 120)

Melih Cevdet’ten söz açmışken ona ilişkin unutamadığım iki anımı da anlatıvereyim burada:

Bilirsiniz şairler sözcüklerinin üstüne titrerler. Bir sözcüğün yanlış yazılması bir şiirin tümüyle yok olması demektir çoğu zaman. Bu yüzden kitap yayımlarken de kılı kırk yararak her şeyin isteklerine uygun yapılmasına büyük özen gösterirler.

Melih Cevdet, bir gün elinde bir dosya ile odama girdi. Dosyayı masamın üzerine bırakarak, “Yeni şiir kitabım, yayımlanması için getirdim,” dedi. Baktım, kimi daktilo ile yazılmış, kimi dergi sayfalarından kesilmiş şiirler gelişigüzel sıralanmıştı. Kitabın ismi de yoktu. “Kitabınıza isim koymamışsınız,” dedim. “Siz bir isim koyuverin,” diyerek gitmeye hazırlandı. “Aman Melih Bey, olur mu, hiç değilse birlikte kararlaştıralım,” derken şiirlerden birinin başlığı gözüme ilişti: “Güneşte olsun mu?” dedim. “Olsun” deyip gitti.

Güneşte kitabı kısa sürede tükenip ikinci basımını yapmıştı. Bu kez bir soruyla geldi: “Sizce bu kitabımdaki şiirlerim, öncekilerden farklı mı?” “Bunlar da öncekiler kadar güzel ve önemli” dedim. “Bu kitabımın neden böyle hızlı satıldığını anlayamadım da…” dedi.

Bir başka gelişinde ise genç şiirin yeni parlayan ismi küçük İskender ile oturuyorduk. Tanıştırdım. Melih Bey ona dönerek, “Size Küçük Bey diye mi hitap etmeliyim, İskender Bey diye mi?” diye sordu.

Sesin soludukça dalgalanan bir deniz içimde

24.7.2002

Read Full Post »

Bir süredir depremin yıktıklarını konuşuyoruz. Oysa neredeyse elli yıldır bitmez tükenmez bir yıkım içindeyiz. Ormanlarımızı yaktık, köylerimizi yaktık, denizlerimizi öldürdük, doğru dürüst bir temel eğitim veremediğimiz için milyonlarca insanımızı yıkık kişilikler olarak yetiştirdik.

Geçmiş yıllara ilişkin hiçbir anının kalmadığı kentler yaratmak yalnızca bize özgü. Bir toplum bu denli çevresinden, geçmişinden koparılabilir mi? Geçmiş değerlere bakmadan, onları irdelemeden bugünü hangi ölçütlere dayanarak değerlendireceğiz?

Yirminci yüzyılın dünyaya gelmiş en büyük şairlerinden biri ülkemizde yaşadı: Nâzım Hikmet.

Onun bu ülkede yaşadığını kanıtlayacak bugüne ne kaldı? Yaşadığı sokaklar, oturduğu evler, kullandığı eşyalar nerede? Son elli yılın yıkımı çoğunu yok etti. Yalnızca Atatürk’ün denize girdiği yer olduğu için bile korunması gereken Florya kıyılarının kanalizasyon çukuruna dönüştürülmesinin bile, ülkenin kurucusunun anısına yapılmış bir saygısızlık olduğu düşünülmez mi?

Anılarını yazan şairlerimizin sayısı çok az.

Cahit Külebi’nin İçi Sevda Dolu Yolculuk’unu okuyordum. Şöyle bir cümleye rastladım: “Cahit Sıtkı’nın Zafer meydanındaki bir apartmanda oturduğu sırada, Orhan, Cahit, Şahap, Necati ve ben Şükran’dan çıktık yürüyerek Cahit’in odasına geleceğiz.”

Bu odanın 1940’ların Ankara’sının yazın ortamının merkezlerinden biri olduğunu ilk kez Melih Cevdet Anday’ın anılar kitabı olan Akan Zaman Duran Zaman’da okumuştum. Cahit Sıtkı’dan sonra burayı Orhan Veli tutmuş. Orada anlatılan şöyle bir öyküsü vardı odanın:

Gerçeküstücü akımın önde gelen ozanlarından Philippe Soupault, 1949’da Ankara’ya gelir ve o sırada çok ünlü olan Garip akımının temsilcisi ozanlarla tanışmak ister. Ozanlarımızın o sıralar konuk ağırlayabilecek bir mekânları olmadığından bu odayı derleyip toparlayıp “Yaprak” dergisinin bürosuymuş gibi yaparlar. Burada buluşulur, konuşulur, şiirler okunur. Günün beklenmedik davranışı Orhan Veli’den gelir. Soupault’tan çevirdiğini söylediği şu şiiri okur:

Şakir Efendi

Koltukçu

Öldü

Dün gece

Çerkes’te

Öldü

Gitti

Çerkeş’te öldü gitti.

Şiiri bir kez daha dinleyen Soupault, “Aslı gibi,” der, ülkemizden ayrılırken de bir gazeteciye şunları söyler: “Şiiri bütün dünyada aradım, Türkiye’de buldum.”

Melih Cevdet, bu olayı anlattığı yazısın şöyle tamamlar:

“Orhan Veli’nin eski odası, kim bilir, yıkılmış mıdır? O odayı Ankara Belediyesi satın alsaydı da, kapısına, ‘Cahit Sıtkı Tarancı, sonra Orhan Veli Kanık burada oturdular. Philippe Soupault burada konuklandı’ levhasını assaydı iyi olurdu.”

İyi olmasından çok öte, çağdaş edebiyatımıza ilişkin bir tanıklığı gelecek kuşaklara aktarabilirdik. Yalnızca tek tek mekânlar değil, bütünüyle kentler ve doğa bize ait şeylerse, tarihimizde, edebiyatımızda bir yerleri varsa korunmak zorundadır.

İstanbul üzerine en güzel şiirleri yazmış Yahya Kemal, bu kenti dil ile ölümsüzleştirmişse, artık kimsenin “Erenköy’de Bahar” şiirinin anlattığı Erenköy’ü değiştirmeye hakkı olamaz.

Bugünün Erenköy’ünde doğup büyüyen bir gence “Erenköy’de Bahar” şiiri bir şey söyleyemez. Çünkü o duyarlığın Erenköy’ü artık ortada yoktur.

Toplumumuz acaba geçmişini yok ederken, geleceğini de yok ettiğinin ne zaman ayırdına varacak?

15.9.1999

Read Full Post »