Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Cahit Külebi’

1970’lerin sonlarıydı. O zamanki Türk Dil Kurumu’nun da genel sekreteri olan ünlü şairimiz Cahit Külebi, genç şairleri değerlendirirken iki ismin altını çiziyor ve Yaşar Miraç ile Ahmet Erhan’ın ellerinde “şiir cennetinin altın anahtarının bulunduğunu” söylüyordu.

Gerçekten de o yıllarda bu iki genç şair, yazdıkları şiirlerle yeni bir biçim ve duyarlığı taşıyorlardı şiirimize. Her ikisinin de ilk yapıtları büyük ilgi görmüştü. 1979’da yayımlanan Yaşar Miraç’ın ilk şiir kitabı Trabzonlu Delikanlı, dönemin en önemli şiir ödülü olarak kabul edilen Türk Dil Kurumu Ödülü’nü kazanmıştı. Ardından peşpeşe başka kitapları da yayımlandı. Çok üretken bir şairle karşı karşıyaydık.

Ne ki Yaşar Miraç’ın 1983’te Almanya’ya yerleşmesi, onun ülkemiz şiir okurlarıyla olan bağının da koparmasına neden oldu. Kimi kitapları Almanya’da yayımlandı.

Son yıllarda şairi yeniden sık sık ülkemizde görür olduk. Elinde ilk şiirlerinden buyana hiç yayımlanmamış bin bir şiiri olduğunu ve bunları tek bir kitap olarak yayımlatmak üzere yayıncı aradığını söylüyordu.

Yayın dünyasının türlü sorunlarla boğuştuğu son yıllarda en az 800 sayfa tutacak bir şiir kitabını yayımlama cesaretini gösterecek yayıncı bulmak kolay değildi. Bu yüzden Yaşar Miraç’ın arayışları birkaç yıl sürdü.

Sonunda Bilim Sanat Galerisi Yayınları 1001 Şiir’i yayımladı. Şu anda elimizde, büyük bir özenle, kuşe kâğıda, içinde renkli resimlerle basılmış, 824 sayfalık ciltli bir kitap var.

Bu kitaba, tek bir şiir kitabı gibi de bakılabilir, eski divan şairlerinin bütün şiirlerini topladıkları divanları gibi de. Çünkü 1001 Şiir, şairin ilk şiirlerinden son şiirlerine dek bütün dönemlerinden ürünlerini içeriyor. Çeşitli nedenlerle yayımlanmış kitaplarında yer alamamış, ama onun yaratıcılığının, veriminin ürünleri.

Benim gözlediğim, şiir dünyasının Yaşar Miraç’a iki ayrı dönemde iki farklı yaklaşımı oldu: Şiirlerinin yeni yayımlanmaya başladığı 1970’lerin ikinci yarısıyla 1980’lerin ilk yıllarında büyük beğeni ve övgülerle karşılandı. Bunun başlıca nedeni, Trabzon folklorundan yola çıkıp, yöresel bir sesle çağdaş bir şiire ulaşabilmiş olmasıydı. Hatta bu yönüyle Lorca’ya benzetenler oldu onu.

Özellikle Almanya’ya yerleşip, şiirleri ortalıkta görünür olmaktan çıkınca Yaşar Miraç’a karşı değerlendirmeler de farklılaşmaya başladı. Aslında hece ölçüsüne dayanan sıradan şiirler yazdığı savunulmaya başlandı bu kez.

Şimdi 1001 Şiir ile şiir okurları için güzel bir değerlendirme yapma fırsatının ortaya çıktığı görülüyor: Bir şairin on beşinden kırk beşine dek otuz yıllık şiir serüvenine topluca bakabilir ve siz de kendi yorumunuzu yapabilirsiniz.

Benim düşüncemi soracak olursanız, Yaşar Miraç önemli bir şair. Özellikle de ilk dönem şiirleri Türk şiiri için yenilik taşıyor. Yeni bir söyleyiş, yeni bir duyarlık. Bugün de o şiirleri etkilenerek okudum. İçimi kıvıl kıvıl oynattı dizeleri.

Ancak bir başka sorudan da kurtulmak olası değil: Çağdaş şiirimizde ikinci bir örneğini yalnızca Fazıl Hüsnü Dağlarca’da görebildiğimiz bu denli çok sayıda şiir nasıl yazılabilir? Elbet şiire teknik bir ustalık ürünü olarak yaklaşmakla. Böyle yaklaştığınızda da şiire bir teknik çoğaltmaca unsuru egemen olmaz mı? Şairlerimizin yazdıklarında da yer yer düşünce ve duyarlığın geriye çekildiği, teknik ustalıklarla oluşturulmuş  şiirlere rastlıyoruz.

Benim düşüncem, şiirin bu denli çok üretilmesinin zor olduğu. Bu denli çok şiir yazıp arada boş atmamak olanaklı değil. Ama aslolan elbette boşlara değil, dolulara bakmaktır.

1001 Şiir, dolu dolu şiirlerle dolu bir yapıt. Kaç kişi otuz milyon lira verip bu kitabı edinebilir bilmiyorum ama, okuyanları mutluluk ülkelerinde dolaştıracak sayfalarla dolu olduğunu söyleyebilirim.

gülsüz bir gülüşe gömdüm

ben o gümüş serçeyi

22.1.2003

Reklamlar

Read Full Post »

Çağdaş şiirimizi inceleyenler, Cahit Külebi’nin şiirini çok sınırlayıcı bir tanımla “köy şiiri” olarak anarlar.

“Çağdaş şiirimize köyü, köylüleri, köylü duyarlığını getiren…” (Memet Fuat).

“Cahit Külebi, kırın tek şairi.” (Cemal Süreya).

Kemal Özer’in değerlendirmesi ise ayrılır bu genel yargılardan: “Dünyayı alabildiğine doğal bir biçimde şiirsel olarak algılamanın ustası.”

Külebi, “köy şairi” olarak tanımlanınca ister istemez öne çıkarılan, antolojilere seçilen şiirleri de hep bu görüşü destekleyici ürünleri olmuştur.

Her şeyden önce bir şaire, sınırlayıcı tanımlar koymak haksızlık oluyor. Ben Külebi’nin, köyden çok kentin, çağdaş insanın şairi olduğunu düşünüyorum.

Neye dayanarak mı?

Elbette şiirlerine.

Külebi’nin şiirleri okunduğunda öne çıkan özellik köy ya da kent özelliğinden çok, Kemal Özer’in vurguladığı, “dünyayı alabildiğine doğal bir biçimde şiirsel olarak algılamanın ustası” olmasıdır.

Çağdaş insanı, onun duyarlıklarını anlatan bir şairdir Külebi. Bu insan köyde de yaşayabilir, kentte de. Bu özellik şiirlerinin belirleyici yanı değildir. Büyük kentte doğup, yetişmiş kent insanı için de benzersiz önemdedir Külebi’nin şiiri. Çünkü, “dünyayı algılamak”tır temel sorunu. Bunda da çok başarılı olmuştur.

Külebi’nin şiir kökleri araştırılırken de halk şiiri kaynağı öne çıkarılır: “Halk şiirimizden ve özellikle de türkülerimizden damıttığı, yalın, aydınlık, lirik, yer yer izlenimci ögeler taşıyan bir şiir.” (Ataol Behramoğlu).

Külebi’nin 1949’da yayımlanan ikinci kitabı Rüzgâr’da “Dostlar” başlıklı bir bölüm vardır. Bu bölümde yer alan beş şiirden dördünün dikkatle okunduklarında, onun şiir dünyasının kaynaklarını gösterdikleri görülür: “Bakî”, “Karacaoğlan’a”, “Guillaume Apollinaire’e”, “Nurullah Ataç’a”.

Bu dört kişilik farklı şiir gelenek ve anlayışlarının tipik temsilcileridir. Külebi’nin onlara şiir yazması, şiir kaynakları içinde onları da gördüğünü gösterir. Dolayısıyla onun şiirine yalnızca halk şiiri kaynaklı bir şiir olarak bakamayız. Karacaoğlan da, Apollinaire de eşit biçimde onun şiir kaynaklarını oluşturur.

“Bir şair, konuşulan her şeyin şiirini yazabilir,” der Külebi. Şiirde yapmaya çalıştığı da budur.

İstanbul’da bir sevdiğim vardı

Keçi yavrusuna benzer.

dizeleri, bana Picasso’nun Keçi (1952) heykelini anımsatır. Çerden çöpten yapılmıştır bu heykel. Ama gebedir ve çok sağlıklı görünür. Yaşam sevinci uyandırır görende. Keçi, inatçılığın, dirençliliğin, aynı zamanda da sevimli, hoş olmanın simgesidir. Çağdaş şiirimizde onca aşk şiiri yazılmışken hangi şair sevdiğini keçi yavrusuna benzetebilme imge gücünü kendinde bulabilmiştir?

Picasso’nun Keçi ‘si ne denli çağdaş bir yapıtsa, Külebi’nin bu dizeleri de o denli çağdaştır.

Külebi’nin şiirini bu gözle okuyanlar onda çağdaş şiirimizde benzeri görülmedik, bulunmaz güzellikte dizelerle karşılaşacaklar, okudukları şiirin hayatı kavrayış gücüne hayran kalacaklardır.

Külebi gibi çok tanınan ve sevilen bir şair bile basmakalıp yargılarla değerlendirilmişse, çağdaş şiirimizin tamamının yeterince irdelendiği, anlaşıldığı, eleştirildiği söylenebilir mi?

28.1.2004

Read Full Post »