Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Behçet Necatigil’

Dün gece, doğum yıldönümünde, adına konan şiir ödülü töreni nedeniyle bir kez daha andık Behçet Necatigil’i.

Bu yılki ödülü Nâbiga adlı yapıtıyla Süreyya Berfe kazandı. “Nâbiga”, Farsçada soyunda şair bulunmadığı halde kendisi şair olan kişi anlamına geliyormuş.

Bu son kitabında Süreyya Berfe, hem kendi şiirinin hem de günümüz şiirindeki eğilimlerin dışına çıkmış; şirinin yelkenini yaşadığı Foça’da Ege rüzgârına verip taze, yeni bir solukla doldurmuş. Sanki antik çağ ozanlarının duru düşünceleri, duru söyleyişleri gelip konuk olmuş şiirlerine.

Necatigil’i düşündüğümde ise, aklıma ilk gelen hep “acı” olur. Acının yoğurduğu ve olgunlaştırdığı bir hayat ve şiirdir onunki.

Nedir bu acı?

Başta yaşadığımız çağın ve çağların acısı. Şu yeryüzünde yaşayıp da insana özgü acıları duymadan var olabilmek olası mıdır, hele bir yazar için?

Necatigil de, ilk şiirlerinden son yazdıklarına dek hep çağının, insanın acılarıyla yoğurup, olgunlaştırdı kişiliğini. İçinde yaşadığı, çevresinde gördüğü insanı, sorunlarını, açarlarını açmazlarını dert etti kendine.

En uzun kuyrukların en sonunda bendim

Sokakların ayazı sırtımda hurra

Bir yerden ötekine yetişmeler koşmalar

Bu taşıtlar bu ekmek bu et kömür yağ

Ülkesinin sıradan insanlarından biri gibi yaşadı. Onlar gibi düşünüp, onların dünyalarını şiire taşıdı. Her hayatta acıydı karşısına çıkan. Oysa,

Yalnız aşk olmalıydı onların

Acı diye bildikleri

Düşünce alanında da, olgunlaşmak için acı çekmek ilkçağ düşünürlerinden günümüze dek çeşitli eğitim sistemlerinde yaygın kabul görmüş bir yamlaşımdır.

Türlü dinsel inançlarda yer bulmuş çilecilik anlayışından Kant’ın ahlaki çileciliğine dek hep acı çekmenin insanı olgunlaştıracağına inanıldı.

Bugünün insanı eğitim görerek olgunlaşıyor. Eğitim, insana dünyayı tanıma, anlama olanağını sağlıyor ve düşünme yetisini geliştiriyor.

Peki düşünme yetisi kazanan çağımız bireyi bunu nasıl kullanacak?

Çağına ve çevresine bireysel bir yaklaşımla bakıp, dünya ile ilişkisini yalnızca kendi sorunları çevresinde algılayıp bencil bir hayat mı sürecek, pek çoklarının yaptığı gibi?

Yoksa içinde yaşadığı insanlık ailesinin gelişmesi, acılarının azalması için mi çaba gösterecek?

Aslında insanın acı çekmesi ve acı çekerek olgunlaşması insani bir olgu. Gelgelelim çağımız insanının acıları, bugün yaşadığı gibi, yoksulluk, savaşlar, sömürü, vb. mi olmalı?

İnsanlık asıl, insana yakışmayan bu temel sorunlarından kurtulduğunda hak ettiği insani acılarına kavuşacak. Belki kimi Bach’ın bir yapıtını neden anlayamadığı için acı çekecek, kimi bir matematik problemini çözebilmek yolunda yıllarca acı çekecek, kimi aşkına karşılık bulamadığı için acı içinde kalacak.

Şu dünyada insanca yaşamak da yoksa

Ne kalıyor geriye, yüzyıllardan?

17.4.2002

Read Full Post »

Özgünlük, yani başka yaratılara benzememe, dünyayı ve hayatı benzersiz bir biçimde yorumlama bütün sanat yapıtları için önde gelen koşullardan biri. Bir yapıtı özgün kılamadığınızda, başka yapıtların çoğaltımı, yinelenmesi olmaktan öteye gidemiyor.

Ülkemizde sayıları hiç azalmayan şiir yazmaya istekli binlerce kişinin önlerine gelip dayanan temel sorun özgünlük.

Geçmişin önemli şairleri, yapıtlarıyla ve yaşamlarıyla birer anıt gibi durmaktadır önünüzde. Hepsi de büyüktür ve birbirine benzemez: Behçet Necatigil’in kendine özgülülüğü başkadır, Can Yücel’inki başka. Çünkü başka hayatlardan geliyorlar. İkisi de şiir yazarken kendi hayatlarına, kişiliklerine yaslanıyorlar, özgünlükleri oradan geliyor.

Hayat derken, yalnızca günlük, yaşanılan hayat değil elbet söylemek istediğim: Kültürel birikim, dünyaya bakış, ideoloji, kişilik özellikleri de içinde…

Can Yücel’inki özel bir hayattır diyelim. Özel koşullarda yetişmiş, Latince okumuş, yurtdışında seçkin öğrenim kurumlarında eğitim görmüş, şiir için esaslı bir altyapısı oluşmuş. Üstüne de dünya görüşü, keskin zekâsı, konuşma diline olan yakınlığı gelmiş, benzersiz bir şiire ulaşmış.

Behçet Necatigil’inki ise, binlerce örneği olan sıradan bir küçük memur yaşamı. Ama o şair kişiliğinin özgün bakışıyla o yaşamdan herkese seslenebilen özgün bir şiir çıkarabilmiş, çağdaş şiirimizin doruklarından biri olmuştur.

Güneşin altında söylenmemiş söz yoktur denir. Bu söz yeni yazmaya başlayanlar için caydırıcı bir engel gibi durur önlerinde.

Söylenmemiş söz kalmamışsa, nasıl yeni şeyler söylenecek?

Yeni şeyin kaynağı her bir insan kişiliğinin, bir başkasına benzememesi, kişilik özgünlüğüdür.

Şiir yazmaya başlayanların ilk yapacakları şey, kişiliklerindeki bu özgünlüğü, başkalarına benzemeyeni anlayabilmektir.

Bu farklılığı anladıktan sonra artık insana, hayata bakış, onu yorumlama, hep bu özgün yaklaşımla olacaktır.

Bu farklı bakış, yazılan şiire farklı bir ses de getirecektir. Böylelikle yeni şiir yazmaya başlayanlarda sık görülen ustaların seslerine yaslanma da son bulacaktır.

Yeni şiir yazmaya başladığım yıllarda, yazmak istediğim her şiirin daha önce Nâzım Hikmet tarafından yazıldığını düşünürdüm. Ama sonra hayata kendi kişiliğimin penceresinden bakar olunca, yazabileceğim çok farklı şeyler olduğunu da gördüm.

Ardımızda çok zengin bir çağdaş şiirimiz var. Bu şiirin onlarca büyük ustası var. Kimi gürültüyle yazmış, yaşamış, kimi sessizlik içinde.

Geçmiş şiire bakarken, o şairlerin nasıl kendilerine özgü bir dünya kurduklarını anlamaya çalışırken böylesi şairlere de dikkatle yaklaşmalıyız.

Sözgelimi, 60 kuşağı şairleri içinde görece sessiz kalmış, Eray Canberk, Egemen Berköz gibi şairlerin nasıl kendilerine özgü şiir dünyaları kurabildiklerini anlamaya çalışmalıyız.

Biraz da başka dünyaları anlayabilmekten geçer, kendini anlayabilmek ve anlatabilmek.

Tirenden inip istasyondan çıkıp

istavritlere kolyozlara bir göz atıp

tırmanır Mütesellim yokuşunu

tırmanır Ünal apartmanının merdivenlerini

düşünür ta beşinci kat onaltı numaranın kapısına kadar

düşünür basit bir kareli defter de yeterdi

17.9.2003

Read Full Post »