Feeds:
Yazılar
Yorumlar

TEMMUZ -AĞUSTOS 2016 SAYI: 62

Şiirleriyle, Cevat Çapan,  Refik Durbaş, Ahmet Telli,  İsimsiz,

Akif Kurtuluş, Ferruh Tunç, k. İskender, Hakan Savlı, Aytekin Karaçoban,

Tozan Alkan, Hakan Tabakan, Gökhan Turgut, Onur Behramoğlu,

Ş. Ali Taşer, Emin Kaya, Adnan Metin, Kenan Sarıalioğlu, Turgay Fişekçi.

 

Öyküleriyle, Cemil Kavukçu, Bünyamin Bozkuş, Mehmet Fatih Özbey,

Ayşen Melik, Eylem Ata Güleç, Emirhan Burak Aydın,

Nâzım Öztürk,  Burcu Yılmaz.

SOZ62

 

 

PİRAYE’YE MEKTUPLAR  / Kemal Tahir

YAZARLIK ŞİMDİ BAŞLIYOR / Adonis

“O İYİ KİTAPLAR OLMASAYDI” / Emin Özdemir

“ÇİNGENELER BAHARDIR”   Selda Uygur

DOSTOYEVSKİ VE TOLSTOY  Mehmet Serdar

HEYKEL SANATI VE PUTA TAPMA  / Türkkaya Ataöv

MUTEBER GÖRÜNÜŞ / Taner Gülen

“ŞİİRİMİN ÇEYREK YÜZYILI” ÜSTÜNE / Yücel Kayıran

KADIKÖY’ÜN HAVASI / Mehmet Yıldırım

SABAH / Ali Turgay Karayel

TELEFONUM SUSTU / Nihat Ziyalan

MEMED ARİF B. ŞİİRİNE ÖNSÖZ / Şavkar Altınel

 

Şiirleriyle, Cevat Çapan,  Refik Durbaş, Ahmet Telli,  İsimsiz,

Akif Kurtuluş, Ferruh Tunç, k. İskender, Hakan Savlı,

Tozan Alkan, Hakan Tabakan, Gökhan Turgut, Onur Behramoğlu,

Ş. Ali Taşer, Emin Kaya, Adnan Metin, Kenan Sarıalioğlu, Turgay Fişekçi.

 

Öyküleriyle, Cemil Kavukçu, Bünyamin Bozkuş, Mehmet Fatih Özbey,

Ayşen Melik, Eylem Ata Güleç, Emirhan Burak Aydın,

Nâzım Öztürk,  Burcu Yılmaz.

 

Merhaba,

Bu sayımız günümüz şiir ve öyküsünün ustalarının en yeni ürünleriyle açılıyor. Nâzım Hikmet – Kemal Tahir dostluğu iki yazarın mektuplarında bütün boyutlarıyla görülür.

Bu sayımızda yayımladığımız Kemal Tahir’in Piraye’ye mektuplarından

örnekler, bu dostluğun bir başka boyutunun da Piraye olduğunu ortaya koymasının

yanında, iki yazarın Çankırı cezaevindeki yaşama koşulları üstüne de ilginç bilgiler içeriyor.

Kemal Tahir’in Piraye’ye mektuplarını Piraye Koleksiyonu’ndan ortaya çıkaran Yeşim Bilge’ye, eski yazı metinleri günümüz alfabesine aktaran Özlem İyier’e ve redaksiyonunu yapan Yücel Demirel’e teşekkür ederiz.

Mektupların tamamı sonbahar aylarında Sözcükler yayınlarında kitap olarak yayımlanacak.

Günümüz dünya şiirinin önde gelen ozanlarından sayılan Adonis, The New York Review of Books’un Nisan 2016 sayısında yayımlanan söyleşisinde ülkesi Suriye’de olup bitenlere bir dünya aydınının gözüyle yaklaşıyor.

Emin Özdemir, “iyi kitaplar”la güzel hayatların ilişkisini irdeliyor.

Selda Uygur, Türk romanında Çingenelerin hayat ve kültürlerinin yansıdığı yapıtlara eğiliyor.

Mehmet Serdar, edebiyat tarihinin belki de en çok tartışılan iki yazarı; Dostoyevski ve Tolstoy’un dünyalarına bakıyor.

Türkkaya Ataöv, güncel heykel tartışmalarından yola çıkarak heykel sanatının geçmişten günümüze bir görünümünü çiziyor.

Şiir sanatı üstüne tartışmalara neredeyse rastlanmayan günümüz edebiyat ortamında Yücel Kayıran, yeni yayımlanan Şiirimin Çeyrek Yüzyılı adlı kitabıyla yeni tartışmaları tetikleyeceğe benziyor. Ona yönelttiğimiz sorular da, belki bu tartışmalara bir ivme katabilir.

 

Bu sayının desenleri Ursula Katipoğlu’nun.

 

İyi okumalar.

 

 

 

 

soz61KAPAKA

 

 

 

MELİH CEVDET ANDAY ÜSTÜNE KONUŞMALAR / Enis Batur – Cevat Çapan

 

KORKUYORUM / Ferit Edgü

 

SÖZÜ ŞİİRE DÖNÜŞTÜRMEK / Emin Özdemir

 

SENNUR’LA KONUŞMALAR / Adnan Özyalçıner

 

MEMDUH ŞEVKET ESENDAL’IN ROMANLARI / Selda Uygur

 

HASIR ŞAPKA / Hülya Uçansu

 

DENİZLİ GARI / Sadık Aslankara

 

ABLUKA / Hakan Savaş

 

İZLERİN ÇARPIKLIĞI / Taner Gülen

 

Şiirleriyle, Cevat Çapan, Refik Durbaş, Ahmet Telli, İsimsiz,

Roni Margulies, Salih Bolat, Akgün Akova, Ferruh Tunç,

Turgay Fişekçi, k. İskender, Hakan Savlı, Aytekin Karaçoban,

Mustafa Köz, Nurduran Duman, Hakan Tabakan,  Simlâ Sunay

Ürün Kuş, Neşe Yaşın, Fatoş Avcısoyu Ruso, Bedros Turyan.

 

Öyküleriyle, Cemil Kavukçu, Özgür Çırak, Doina Ruşti,

Ata Tuncer, Önder Şit, Ayşen Işık, Remzi Karabulut,

Cem Çakır, Ekin Kadir Selçuk, Ezgi Polat,

Mehmet Fatih Özbay, Miyase Aytaç Yılmaz, Sena Kekin,

  • Bogdan Suceava, Sezgin Taş.

 

 

 

Merhaba,

 

Geçen yıl 100. doğum yılı kutlanan Melih Cevdet Anday için anma günleri

bu yıl da sürüyor. Kadıköy Belediyesi Tarih Edebiyat Sanat Kütüphanesinde

(TESAK) 12 Mart 2016 günü yapılan toplantıdan Enis Batur ve Cevat

Çapan’ın konuşmalarını getiriyoruz sayfalarımıza.

Ferit Edgü, “Korkuyorum” adlı güncel çağrışımlarla yüklü metniyle yer

alıyor bu sayımızda.

Cemil Kavukçu, en yeni öyküsüyle bir kez daha okurlarının karşısında.

1923-1945 arası Türk Romanı üstüne doktora tezi bulunan Selda Uygur,

Esendal’ın romanlarındaki aykırı kişiliklere dikkat çekiyor.

Hülya Uçansu ve Sadık Aslankara, çocukluklarından anı yazılarıyla aramızda.

  1. sayımızdaki “Günümüz Romanya Edebiyatı” bölümü geniş ilgi

görmüştü. Bu ilginin sürmesini dileyerek Doina Ruşti’nin romanından İstanbul’a

ilişkin bir bölümle, Bogdan Suceava’nın kara mizah unsurlarıyla dikkat

çeken bir öyküsünü yayımlıyoruz.

Ermeni edebiyatının 21 yaşında veremden ölümüyle Muzaffer Tayyip

Uslu ve Rüştü Onur’u andıran ozanı Bedros Turyan’ın şiirlerini İlona Küçükreisyan’ın

çevirisiyle sunuyoruz.

Bu sayıda desenlerini yayımladığımız Süleyman Çağlayan 1977 İstanbul

doğumlu. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde

Neş’e Erdok, Nedret Sekban ve Ahmet Umur Deniz eğitmenliğinde

lisans, Ahmet Umur Deniz danışmalığında Yüksek Lisans programını tamamladı.

Çok sayıda karma ve kişisel sergisi oldu.

İyi okumalar.

 

 

SÖZCÜKLER 60. SAYI

SÖZCÜKLER 60. SAYI (MART-NİSAN 2016) ÇIKTI…

HAKKARİ-YÜKSEKOVA’DAN MEKTUP / Kader Küçükçayır

Şiirleriyle, Cevat Çapan , Ahmet Telli, İsimsiz, Sina Akyol, Tarık Günersel
Ferruh Tunç, k. İskender, Adnan Metin, Memed Arif B.

Öyküleriyle, Adnan Özyalçıner, Tuna Kiremitçi, Özgür Çırak
Sevcan Yılmaz, Etgar Keret

BEHÇET NECATİGİL 100 YAŞINDA ÖZEL SAYISI

MEKTUPLARIN İZİNDE ANILAR / Doğan Hızlan
NECATİGİL ŞİİRİNE BİR YAKLAŞIM / Emin Özdemir
TÜRKÇE ŞİİRİN “HOCA”SI / Tahir Abacı
SONSUZ BİR ÇİZGİDE YAŞAMI / Refik Durbaş
ÇAĞIN ÇARESİ ŞİİRDİR BEYLER / Alper Beşe
YALNIZLIK SULARINDA / Hakan Savaş
AİLE DOSTUMUZ BEHÇET NECATİGİL / Nedim Gürsel
ZEBRA-NECATİGİL ŞİİRİNİN DORUĞU / Yüksel Pazarkaya
NECATİGİL’İN KASİDELERİ / Ayşe Sarısayın
ŞAİRLE KONUŞMA / Kenan Sarıalioğlu
TERCÜME BÜROSU VE NECATİGİL / Tunç Tayanç
NECATİGİL ÖDÜL KONUŞMASI / Sina Akyol
BELLEĞİMDEKİ UTANGAÇ ŞAİR / Besim Dalgıç
FAYDANIN BİTİMSİZİ NECATİGİL / Hüseyin Alemdar
BİR RADYO OYUNUNDA / Hakan Tabakan

Merhaba,

Çağdaş şiirimizin önde gelen ozanlarından Behçet Necatigil’i 100. doğum yılında, özel bir sayıyla anıyoruz.
Toplumsal bellek, çoğu zaman kolaycılığa kaçıp, ozanları en sevilen birkaç şiiriyle anımsar. Necatigil de bu yazgıdan kurtulamayanlardan: “Gizli Sevda”, “Nilüfer”, “Solgun Bir Gül” ozanıdır çoğunca.
Bütün büyük ozanlar gibi, Necatigil’in yaratı dünyası da çok katmanlıdır oysa. Kendi bile, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde kendine yakışan bir alçakgönüllülükle, “Şiirde kırk yılını, doğumundan ölümüne, orta halli bir vatandaşın, birey olarak başından geçecek durumları hatırlatmaya; ev-aile-yakın çevre üçgeninde, gerçek ve hayal yaşantılarını iletmeye, duyurmaya harcadı.” biçiminde tanımlamıştır kendini.
Hiç de böyle dar sınırlarla belirlenebilecek bir şiir değildir Necatigil şiiri. İlk dönemlerinden başlayarak çağın ve insanın sorunlarına evrensel bir bakışla yaklaşmıştır. 1950 tarihli dizelerinde,

Dağlarda ateşler yandıkça
Karanlıktan korkulmaz.

demiştir. 1959 tarihli “Travers”, 1962 tarihli “Panik” ve daha başkaları Türk şiirinde endüstri toplumunu belki de ilk anlatan şiirlerdir. “Ben bir traversim entroverti” dizesinin ardında koca bir çağdaş endüstri toplumu durur.
Bu nedenle doğumunun 100. yılında Behçet Necatigil şiirinin yüzey sularından sıyrılıp derinlerine inme, çağının şairi Necatigil’i tanımanın zamanıdır.

Şu dünyada insanca yaşamak da yoksa
Ne kalıyor geriye, yüzyıllardan?

* * *

60. sayımızla Sözcükler, 10. yılını doldurdu. Söyleyecek acı tatlı, çok şey var elbet. Dile kolay on yıl, okurundan başka bir desteği olmayan bir derginin düzenli ve nitelikli bir yayın etkinliğini sürdürebilmesi.
Okurunun ayakta tuttuğu bir dergi olması o kadar önemliydi ki, o sıralarda gerçekleşen şu olayı unutamıyorum: Derginin çıkış hazırlıklarının olduğu günlerde yazarı olduğum Cumhuriyet gazetesinin başyazarı ve yöneticisi İlhan Selçuk, beni çağırtmıştı. Gittim. Odasında Emre Kongar, Turhan Günay ve Demet Haselçin de vardı. “Bir edebiyat dergisi çıkaracakmışsınız, çok sevindim. Edebiyat dergileri toplum için çok önemlidir.” dedi. Sonra dergide kimlerin yazacağını sordu, saydım. “Nasıl çıkaracaksınız bu dergiyi, size varlıklı işadamlarından sponsor bulayım” dedi. “İstemem” dedim, “bir dergi okurunun desteğiyle ayakta duruyorsa anlamlı. Okunmayan ve satılmayan bir dergiyi dışardan destekle çıkarmayı anlamlı bulmuyorum.”
Yanındakilere dönüp hayretini gizleyemeyen bir ifadeyle, “Vay canına, dünyada hâlâ böyle safoş insanlar varmış demek” dedi, sonra da Turhan Günay’a dönüp, “Hiç değilse Kitap Eki’nde derginin ilanlarını bedelsiz yayımlayalım da bizim de bir katkımız olsun” dedi.
Yılların içinden kimi olayları hatırladıkça burnumun direği sızlıyor: Vecihi Timuroğlu, derginin çıkış dönemlerinde üç ayda bir emekli maaşını aldığında elli lira gönderirdi. Abone bedeli olarak falan değil, öylesine. Telefon eder, yapma böyle şeyler, ihtiyacım yok derdim. “Olsun,” derdi, “ben bilirim dergi çıkarmanın ne zor olduğunu.”
Evet, çok zordu, bugün de zor. Ama zorlukların paylaşıldıkça güzelleşme gibi bir özelliği de var.
Sözcükler’in varlığı, okurundan yazarına, çizerine, geniş bir paylaşım hâlesi yarattı aramızda. Hayatlarımızı güzelleştiren bir etken oldu.
Belki başka işler yapacağımız hayatlarımızın on yılını aldı, daha da alacağından başka. Ne yapalım, güzellikler olsun da gerisi önemli değil.
Çok insanın emeği var bu on yılda ama son beş yıldır dergimize gönderilen bütün ürünleri tek tek okuyup hepsine cevap yazdığı, yeni yazarları dergimize kazandırdığı için Burcu Yılmaz’a özel bir teşekkür borçluyum…
10. yılımız için bir şölen düzenlemiyoruz. Ama biliyoruz ki, okurlarımızın gönlünde yaktığımız şenlik ateşleri, edebiyatın zamanlarüstü büyüsüyle hep yanmayı sürdürecek.

Bu sayımız bir mektupla açılıyor: Yazarı, 1991 doğumlu Kader Küçükçayır, 2014 yılında Buca Eğitim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra 2014 yılı Eylül ayında Hakkâri Yüksekova’da Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak göreve başladı. Yayımladığımız mektup, Bursa Nilüfer Belediyesi Kütüphane Müdürlüğü tarafından düzenlenen “Öğretmenlerden Aziz Nesin’e Mektup Yarışması”nda birincilik ödülünü almıştır.

Nice yeni sayılarda buluşabilmek dileğiyle iyi okumalar.

KİRPİ YÜKÜNCE
Kader Küçükçayır

Hakkâri, 12 Haziran 2015

Uçağım birazdan Yüksekova’dan havalanıp Zap’ın kollarından kurtulacak, Geverok Vadisi’nden, Ciloların Reşko Doruğu’ndan, Sümbül Dağı’ndan süzülerek yaklaşık iki buçuk saat sonra İstanbul’a iniş yapmış olacak. Kabataş İskelesi’nden Mudanya’ya varmam da neredeyse iki saatimi alacak. Sabırsızlanıyorum.
Ömrümün bir yılını işte böylece Hakkâri’de geçirmiş, mesleğimle ve öğrencilerimle kucaklaşacak olmanın ilk heyecanını da bu şehirde duymuş oldum. Aylar önce derin bir korku ve şaşkınlıkla geldiğim bu yerden, o sıralar sandığımın aksine ne bir mermi yarasıyla ne de onulmaz gönül kırgınlıklarıyla dönüyorum. Bavulumda biraz kaçak tütün, biraz safranlı çay şekeri var. Yirmi üçüncü yaşımda bugün, yeni bir dille düşünürken yakalıyorum kendimi, kendime gülüyorum.
Burada küçük bir ev tuttum, tek penceresi meşhur Cengiz Topel Caddesi’ne bakıyor. Haftada en azından bir sefer, penceremin önünde oturup gün boyunca bu caddeyi ağzım açık izliyorum. Hele ki elektrik de kesilmişse zaten yapılacak en cazip şey, o gün için bu oluyor. Toplumsal olaylara müdahale araçlarının önünde ara sokaklara kaçışan çocuklara bakıp kendi öğrencilerimi seçmeye çalışıyorum. Limon yiyorum tuza banıp, çekirdek çitleyerek seyreden komşularım da var. Dışarıdaki gürültü bir şeyler okuyarak, bir şeyler dinleyerek vakit geçirmemize asla izin vermiyor. Yan komşum Çilem Hoca, bülbül tükürüğü bebek battaniyeleri ördü; süt mavi ile mürdüm rengi. İmrendim; ben oldum olası beceremem bu işleri.
Evde mutlaka makarna ve su bulunduruyorum. Tuhaf fakat günlerce ekmeğe veya içme suyuna ulaşmak için sokakların durgunlaşmasını, kepenklerin açılmasını beklemek zorunda kalabiliyor insan. Söz konusu zamanlara maazallah dışarıda da yakalanabilirsin. O durumda adamın canını ciğerini yakan biber gazı bulutları arasında mümkün olduğunca az soluyarak, sığınabileceğin en yakın yere doğru mümkün olduğunca hızlı, koşacaksın. Başını kollayacaksın taştan, sopadan, gaz kapsüllerinden. Ansızın herhangi bir yerinde duyduğun sızıyla vurulduğunu zannedip kendini küt diye yere atmayacaksın, avaz avaz bağırmayacaksın. Muhtemelen plastik mermidir; kendine güldürmeyeceksin. Tabii, ben bunları hep şu bir yılda öğrendim. Kuşlara üzüldüğüm oldu, mevsimlere de gücendim. Kış boyu yerden kalkmayan karın üstünde yürümek ince işmiş mesela, bunu düşe kalka bildim. Hatta bir keresinde enikonu sövüp saydım bile. Sonra yaşamanın türlü adabı var kızım dedim, adap öğreneceksin. Burada yaşamanın adabını erkânını nihayet yürüdüğüm kaldırımdan oluk oluk kan akarken öğrendim.
Öğrencilerime isimleriyle hitap edebilmem çok zaman aldı. Lezgin’e mezgit diye seslendiğim oldu, Mizgin’e de bir tek zılgıt demediğim kaldı. Bir gün bilmem nasıl bir gafletle kürsüde Fuzuli okumaya dalmışken, Lezgin başını sırasından kaldırıp “Hocam” dedi, “bu ders karpuza döndü.” Öğrencimin aslında kâbus demeye çalıştığını anladığım o gün, tüm sınıfı bahçeye çıkarıp onlarla bir güzel halay çektim. İşte bu halaydan kopup Nevroz halayımızda bize omuz veremeyen öğrencim Mehdi, o gün dağları mesken tuttu. Hemen ardından Velat, sonra Neçirvan, Baver, Şirvan… Hepsi gittiler. Bazen var gücümle ama en doğru telaffuzlarıyla bağırıp isimlerini, hepsini son bir kez daha çağırmak istiyorum. Hepsini, mutlak bir barışı özlediğim kadar çok özlüyorum.
Bu yıl Şemdinli’ye yaptığım bir gezi sırasında Bağlar Köyü’ne, buradaki halkın deyimiyle Nehri’ye uğrama fırsatı buldum. Kelat ve Kayme Saraylarını gezdim. Seyyid Tâhâ ve amcası Seyyid Abdullah’ın türbelerinin bulunduğu tepeye tırmanırken mezarlıkta yalınayak saklambaç oynayan çocuklar ilgimi çekti. Koşup oynarken bir taraftan da ellerindeki uçkunları kemiriyorlardı. Yanlarına gidip, henüz sadece çocuklarla konuşmaya cesaret edebildiğim Kürtçemle biraz sohbet etmek istedim. Öğretmen olduğumu anlayınca beni alelacele az ilerdeki köy okuluna götürdüler. Okul tek odadan yani küçücük bir derslikten ibaretti. Bahçesindeki dut ağacına bağlı iki cılız at vardı. Uzun uzun konuştuk, atlardan ve çocuk oyunlarından bahsettik.
Nehri’nin bir avuç öğrencisi, kendilerine o gün sorduğum tüm Türkçe bilmeceleri biraz ipucu yardımıyla doğru yanıtladılar. Bana yönelttikleri bilmeceyse, sonraları hep içimi burktu. “Apê min tê ji deştê, barek strî li piştê.” Anlayamadım. Yarım yamalak Türkçeye çevirdiler. Dağdan amcamız geliyor, dediler. Sırtındaki yükler dikendir hoca, dediler. Ürperdim. Başımı kaldırıp karşı tepelere baktım, hiçbir şey düşünemedim o an. Bilmiyordum. Yollar daha çok uzuyordu, giderek uzaklaşıyordum sanki her şeyden. Düşüyordum; derine, daha derine. Çocuklar yanı başımda kıkırdayıp duruyordu. Bilmiyordum, neredeyse ağlayacaktım. Evet, hüngür hüngür ağlamak geliyordu içimden. Utanıyordum. Korkuyordum. Kirpi hoca, kirpidir, diye bağrışmaya başladılar. Sesleri giderek birbirine karışıyordu, koca bir uğultuya dönüşüyordu her şey. Gülümsemeye çalıştım. Kirpi dedim, sustum. Schopenhauer’ın şu ünlü kirpi metaforu geldi aklıma; birlikte ısınmaya çabalasak canımız acıyor, uzak düşsek üşüyoruz. Mutedil bir mesafe acaba daha ne kadar uzakta?
Uçağa çağrılıyoruz. Sözün kısası, çetin bir yıl geçirdim ve bütün dağ türkülerini oturup yeniden dinledim. Dağdan kasıt buralarmış, zordan kasıt hep yabanlıkmış. Gurbet dedikleri ta şura, sıla dedikleri işte oraymış. Şimdi babamın elini tutup o sevdiğimiz türküyü mırıldanarak tüm Bursa’yı adım adım yeniden dolaşmak istiyorum. “Yüce dağ başından indiremedim / Yönünü yönüme döndüremedim / Bir güzelin aklın kandıramadım / Dividim kalemim yazarım / Böyle bir yavrunun derdi var bende / Yar bende oy bende”…

59. sayi.duyuru