Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Sinema’ Category

Woody Allen ile Kaan Arslanoğlu’ndan benzer düşünceler duyacağım aklıma gelmezdi.

Şu sıralar sinemalarda gösterilmekte olan “Kim Kiminle Nerede?” adlı filmin başlangıç sahnelerinde başkahraman yaklaşık şöyle diyor: “Gelmiş geçmiş bütün düşünürler insanoğlu üstüne en mükemmel düşünceleri geliştirirken, dikkate almayı unuttukları tek bir unsur vardı. O da insanoğlunun ne denli bencil, küçük hesaplar peşinde koşan, ‘çürük’ bir yaratık olduğunu düşünmemiş olmalarıydı.”

* * *

Günümüzde insanoğlunun içine yuvarlandığı acınası görünüme bakıp bu düşünceye hak vermemek elde mi?

Karl Marx, sosyalizm düşüncesini insanoğlunun evrensel kurtuluşu olarak ortaya attığında, bu düşünce hem aydınlar hem de emeğiyle yaşayanlar arasında yaygın bir kabul görmüştü. Sonunda insanoğlunun binlerce yıldır ezilmesine neden olan, savaşların, baskı düzenlerinin, sömürünün ortadan kalkacağı, herkesin özgürce, yarın korkusu olmadan yaşayacağı bir dünya düzeni ufukta görünmüştü.

Kısa sürede, Almanya’dan Sovyetler Birliği’ne, Vietnam’dan Küba’ya yeryüzünün üçte birinde sosyalist düşüncenin uygulama alanı bulduğu yeni düzenler kuruldu.

Ne ki, bu düzenler, zaman içinde bırakın sosyalizm düşüncesinin insani ve toplumsal hedeflerini, insanları canından bezdiren baskı yönetimlerine dönüştüler. Ne toplumlarına özgürlük verebildiler, ne ekonomilerine yenilik gücü. Uzaya insan gönderen bilimciler yetiştiren ülke, yurttaşlarına bir yıl giyebilecekleri sağlam bir ayakkabı üretemiyordu.

Bu alanda en büyük düş kırıklıklarından birini de, 1928’de ayrıldığı Rusya’ya 1951’de yeniden döndüğünde Nâzım Hikmet yaşamıştı. 1920’lerin devrimci ruhundan eser kalmamıştı, 1950’lerin Rusya’sında. Öldürülmeyip de, her nasılsa hayatta kalabilmiş tek tük  arkadaşlarını hapislerde ya da Sibirya’da sürgünde bulabilmiş, onları kurtarmak için çabalamıştı.

* * *

Kaan Arslanoğlu, 2003’te yayımlanan “Politik Psikiyatri” adlı kitabında, “Dünyada ve Türkiye’de sosyalizm yenildi, çünkü insanın zekâsı bu işi kaldırmıyor,” demişti.

Aynı yazarın bir başka saptaması da, yeryüzünde insandan başka hiçbir canlının yaşadığı çevreye zarar vermediği, bu nedenle henüz evrimini tamamlamamış, tam olgunlaşamamış olduğuydu. Böyle olduğu için insanoğlu, kendisi için iyi olanla kötü olanı bile ayıramıyordu.

Memet Fuat da, 1992’de yayımlanan “Çağdaşımız Makyavel” adlı kitabında sosyalist yönetimlerin ortadan kalkması üstüne kafa yormuş, kapitalizmin bozduğu insanoğlunun sosyalizmi uygulayabilecek olgun bilinç düzeyinde olmadığı sonucuna varmıştı.

“İnsanoğlu toplumsalcılığa ayak uyduracak değerde değil,” diye yazmıştı, 1989’da Berlin Duvarının yıkılışının ardından, kırgın, üzgün bir tavırla.

* * *

Dönüp dolaşıp geldiğimiz yer aynı: İnsanoğlu, yeryüzünde savaşların, baskının, sömürünün olmadığı, adaletli, özgür, yerküreyi yıkıma uğratmayan, onunla barışık, insani ve doğal bir yaşam biçimi, toplumsal düzen oluşturabilecek mi?

Bu sorunun yanıtı yine insanın kendisinde gizli.

Görünen o ki, çürüyen düzenler içinde yaşamak insanları da çürütüyor. İnsanoğlunun bilinci, çürümüş üretim ve toplumsal düzenler içinde çürüyor. İnsanoğlu, insanlık değerlerini yitirmiş, tanınmaz halde.

Ama sonunda, bu çürümüşlük içinden yeni bir dünya yaratacak olan da yine o.

(Cumhuriyet, 27 Ocak 2010)

Reklamlar

Read Full Post »

Bugün 21 Nisan Dünya Şiir Günü. Ülkemizde başlatılan bu uygulama giderek uluslararası alanda da kabul görüyor.

Günboyu çeşitli etkinliklere tanık olacağız. Bildiriler yayımlanacak, şiirler okunacak.

Yılda bir gün şiiri toplumun gündemine getirebilmek, başka alanlarda da olduğu gibi çok önem taşımıyor. Nasıl sigarayı bırakma günü, sigara içenlerin sayısını azaltmıyorsa, şiir günü de şiir okuyanların sayısını çoğaltmayacaktır.

Sorun başka yerde.

İnsanlara hayatlarındaki şiir – elbette öteki sanatların da – eksikliğini duyurabilmekte.

Şiir insan soyunun en eski sanatlarından biri. İlkel toplumlarda ozanın ciğerlerini Tanrının soluğunun soldurduğu, bu nedenle dinleyenlerin şiirin büyüsüyle kendilerinden geçtiklerine inanılırdı.

Büyü özelliği taşıması, şiiri bir yandan gerçek olamayacak kadar düşsel, ötede ise düşlerin gerçekliğe dönüştüğü bir alan kılar.

İnsani duygu, düşünce ve düşleri seslendirme işlevi olan şair, bu yönüyle toplumun sözcüsüdür de.

Şairin duydukları ve söyledikleri, sonuçta “dünya hali” ya da “insanlık durumu”  olarak tanımlanan şeylerdir.

Başka insanlar onun yazdıklarını okudukları ya da dinlediklerinde kendi özlemlerini, düşlerini bulurlar.

Toplumla şiir arasındaki yakın ilişkinin sanayi toplumuyla birlikte zayıfladığını söyleyebiliriz. Sanayi yerküreyi olduğu gibi üzerinde yaşayan insanları ve şiiri de pazarda bir “ürün”e dönüştürdü. Alım-satım değeri olmayan şiir, toplumdışına yalnızca aydınlara özgü bir uğraş olmaya itildi.

İnsanların yürek tellerini titretmek için yazılan şiirin, bu gücü zayıfladı. İnsanlık kültürünün beş bin yılda biriktirdiği ürünler unutuluşa terk edildi.

Oysa şiir, en eski sanatlardanbiri oluşuyla, insanlığın bütün geçmiş deneyimini de içinde barındırır. İnsanlık kültürü çağlar boyu şiirle iç içe gelişti. Şiir insanlığın gelişim serüveninde esinleyici, yolgösterici oldu.

Dolayısıyla insanlığın kendini ve geçmişini tanımasının en etkili yollarından biridir şiir.

İletişim toplumu olarak tanımlanan günümüz toplumunda, insan beyni bin bir yandan gereksiz saldırılarla bombardıman edilirken insanoğlunun en has yaratılarından şiir, kıyıda köşede varlığını sürdürmeye çalışıyor.

İnsanoğlu, insani olana o denli yabancılaştı ki, artık kendini görebileceği bir ayna olan şiire ve öteki gerçek sanatlara bakmaya çekiniyor. Kendiyle yüz yüze gelme olasılığı, geçmişinden tümüyle kurtulma isteğindeki “post-modern” insanı korkutuyor.

Buna karşın bugünkü yaşam biçiminin insanı mutlu ettiği söylenebilir mi?

Paul Auster, Köprüdeki Lulu filminde kahramanına, “İyi ya da kötü hayat yoktur. İnsanlar hayatı iyi ya da kötü yaparlar,” dedirtiyor.

Bugünkü günübirlik yaşam biçimi kalıcı olamaz. İnsanın önce düşleri olur, sonra da bu düşleri gerçekleştirme gücü kazanır. Tarih boyunca yinelenen bu süreç, aynı zamanda şiir-yaşam ilişkisidir.

Şiiri, belki de en iyi Oktay Rifat’ın sözleri anlatıyor :

“Şiir olmasaydı, yaşama dediğimiz oluşun çarklarından biri eksilirdi. Belki kıyamet kopmazdı ama insanlar sevişemez, öpüşemez, beğenemez, yarınların yeni düzenine şiirli dünyanın hızıyla kavuşamazdı.”

21.4.1999


Read Full Post »