Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Yaşar Miraç’ Category

Yaşar Miraç’ın ilk şiirleri 1975’te Ataol Behramoğlu yönetimindeki “Militan” dergisinde yayımlandığında, şiirimizde güncel siyasal eğilimlerin de etkisiyle “slogancı” denebilecek bir genç şairler kuşağı egemendi.

Siyasal ileti uğruna şiir sanatını bir yana bırakmaya dek varan tutucu tavrıyla bu kuşak neredeyse divan şiirine benzer bir “ortak simgecilik” anlayışı içindeydi.

Ancak Yaşar Miraç’ın bu ortak şiir anlayışlarına hiç benzemeyen bambaşka bir şiiri vardı: Halk şiiri özellikleri, çağdaş bir lirizm, halktan yana, devrimci duyarlık bir aradaydı. Kimi ona “Trabzonlu Lorca” dedi, kimisi “türkücü”. Kendi kuşağı kadar, eski kuşak şairlerin de beğenisini kazandı. Cahit Külebi, onun için, “elinde şiir cennetinin altın anahtarının bulunduğunu sanıyorum,” demişti. Selanik’te bir şiir şenliğinde kendisini dinleyen Yannis Ritsos ise “şiiri gibi kristal sesli” tanımını yapmıştı.

Şiirindeki yerel özelliklere bakıp onu yöresel bir şair olarak sınırlamak isteyenler de oldu, çok şiir yazmasına bakıp bunun bir olumsuzluk olduğunu savlayanlar da.

* * *

Bugün aradan otuz yıl geçtikten sonra, Yaşar Miraç’a da, şiirine de daha soğukkanlı, nesnel bakılabileceğini düşünüyorum.

80’li yılların başında Almanya’ya yerleşince bu şairimiz sanki şiirimizin de dışında kalmış gibi oldu. Yeni kitaplarını orada yayımlasa da, sesi ülkesine fazla yansımadı.  2002’de 1001 Şiir (Bilim Sanat Galerisi Yayınları) adlı sekiz yüz sayfalık dev kitabıyla dönüş yaptı. Şairin içinde nasıl bir şiir gizilgücü taşıdığını gösteren bu yapıtının, şiir okurları arasında yeterli ilgi uyandırabildiğini söylemek güç. 1001 Şiir’de her döneminden ayrı birer kitap bütünlüğü taşıyan ürünlerle öteki kitaplarına girememiş “artıklar” bir araya getirilmişti. Ancak kıyıda köşede bunca yıl beklemiş şiirlerin taşıdığı zenginlik, Yaşar Miraç’ın şiir gücünü de bir kez daha ortaya çıkarıyordu.

Tek başına 1001 Şiir bile, bu şairin şiir tarihimizde önemli bir yer tutmasına yeterli bir bütünlük oluşturuyor.

* * *

Geçenlerde Yaşar Miraç’ın üç yeni şiir kitabını gördüm: Trabzonaşk, Sevgili Mutsuzluğum, Pembe Halk. Her üç kitabı da Bileşim Yayınevi basmış.

Trabzonaşk, şairin ilk kitabı Trabzonlu Delikanlı’dan (1979) sonra bir kez daha doğup büyüdüğü yöreye olan sevgisini dillendirdiği şiirler içeriyor. Balıkçısından fenerine, ekmeğinden çınarına, hurmasından çay bahçesine… Sevgili Mutsuzluğum ise, lirik şiir damarının yeni ürünlerini içeriyor. İlginç olan şairin bunca yıl sonra şiirindeki lirik gücü koruyabilmiş olması. Genç bir yürekten çıkmış gibi taze soluklu şiirler.

Pembe Halk, şairin Gül Ekmek’ten (1980) bu yana sürdürdüğü bir başka şiir çizgisinin, siyasal şiirlerin yeni ürünleri. Kitapta çoğu güncel olaylardan kaynaklanan taşlamalar, yüksek sesli kavga şiirleri yer alıyor. Günümüz şiirinin güncel siyasal mücadelelerin dışında görünen ana eğilimine karşın Yaşar Miraç, bu kopukluğu onarmaya çalışan bir şair olarak da öne çıkıyor.

Çağdaş şiirimizin son otuz yılının tarihini yazacak olanların Yaşar Miraç’ın şiirimize kazandırdıkları üzerinde uzun uzun düşünmeleri gerekecek.

kimi doğru değildir

doğruya çalar

(nice doğruların hakkını çalar)

kimi kaptan değildir

kaptana çalar

(nice gemileri batırır kaçar)

Reklamlar

Read Full Post »

Yazın en güzel günlerindeyiz. Doğa insanlardan farklı işliyor. Kendine özgü düzeni kolay değişmiyor. İşte yaz mevsimi de kızgınlıklarını attı üzerinden. Uysal bir sevgili gibi olgun, dizimizde yatıyor.

İlkbahardan bu yana coşup köpüren doğa en bereketli döneminde: Hasat, bağbozumları sürüyor. Leylekler erkenden dönüyorlar geldikleri yerlere. Oysa daha tadılacak nimetleri var toprağın. Kırlangıçlar, bağbozumlarında kaynatılan şıraları içmeden yola çıkmazlarmış. Hatta bir söz vardır, kırlangıç için, “şırayı içer, leyleği geçer” denir.

Yaz şiirleri geçiyor aklımdan, halkın öfkesinden korkuya kapılmış siyasilerin odalarımızı karartan görüntüleri arasında.

Oktay Rifat’ın Çobanıl Şiirleri’ni unutamıyorum. Yıllar boyu Ege’nin doğasından, insanından biriktirdiklerini nasıl inanılmaz ustalıkla şiirlere dönüştürüşünü… İlhan Berk’in Bodrum çevresinin dağını taşını, otunu sapını, şiir yaratısının vazgeçilmez bir unsuru görüp her kitabına oralardan şiirler taşımasını… Bedri Rahmi’den “Can Eriği”, “Karadut”, Ülkü Tamer’in şiirinden Antep’in narı, Yaşar Miraç’ınkinden Karadeniz’in mısırı, fındığı taşar.

Birkaç yıl önce Foça’ya yerleşen Süreyya Berfe de, şiirinin yelkenini Ege rüzgârıyla doldurmayı başardı. Gençlik ve tazelik kokan yeni şiirleriyle okurları mutlu etmeyi sürdürüyor.

Geçen yıl yayımlanan ve 2002 Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü kazanan Nâbiga’dan sonra şimdi de Seni Seviyorum yayımlandı.

Seni Seviyorum, şairdeki aşk, doğa ve yaşam patlamalarının şiire dönüştüğü bir yapıt.

İnsana özgü en temel duyulardan biri olan aşk, Süreyya Berfe’nin şiirlerinde bir yandan doğa, öte yandan da bütün insani özelliklerle harmanlanarak güçlü bir şairin rengârenk bakışı ve duyuşuyla yeniden yorumlanıyor.

Şairin dünyayı aşkla algılayışı, insanların iç dünyalarına giden yolları da kolaylıkla açıyor. Hayat, insan, bütün canlılar, dünya ve evren üstüne okurlarla dertleşmeyi, insani heyecanları paylaşmayı deniyor.

Bunu yaparken olağan şeylerden şiirin olağanüstülüğüne ulaşarak, hayatın küçük ayrıntılarından nasıl şiire gidilebileceğini de gösteriyor.

Kitapta yer alan “Dört Mevsim” adlı bölümdeki çok sayıda şiir ise mevsimler üstüne dizelerle kurulmuş bir senfoni izlenimi veriyor. Şair, tıpkı besteci gibi bütün çalgıların-seslerin çalacağı-söyleyeceği dizeleri tek tek yazmış. O sesleri ve imgeleri algılamak ise okura kalıyor.

Seni Seviyorum’daki şiirler, türlü karmaşalar ve çalkantılar içinde yaşamak zorunda kalan günümüz insanına durup, hayatın asıl amacı üstüne yeniden düşünme fırsatı yaratıyor.

Herkesin ufku ermez

bizim yakınlığımıza

uzaklığımıza da.

Ne diyeyim

bana harcadığın, harcayacağın

iyi zamanın çok olsun.

Gelincik gelincik kokunca rüzgâr

iri yağmur tanelerini ışıldattıkça güneş

sana doyamıyorum.

4.9.2002

Read Full Post »

1970’lerin sonlarıydı. O zamanki Türk Dil Kurumu’nun da genel sekreteri olan ünlü şairimiz Cahit Külebi, genç şairleri değerlendirirken iki ismin altını çiziyor ve Yaşar Miraç ile Ahmet Erhan’ın ellerinde “şiir cennetinin altın anahtarının bulunduğunu” söylüyordu.

Gerçekten de o yıllarda bu iki genç şair, yazdıkları şiirlerle yeni bir biçim ve duyarlığı taşıyorlardı şiirimize. Her ikisinin de ilk yapıtları büyük ilgi görmüştü. 1979’da yayımlanan Yaşar Miraç’ın ilk şiir kitabı Trabzonlu Delikanlı, dönemin en önemli şiir ödülü olarak kabul edilen Türk Dil Kurumu Ödülü’nü kazanmıştı. Ardından peşpeşe başka kitapları da yayımlandı. Çok üretken bir şairle karşı karşıyaydık.

Ne ki Yaşar Miraç’ın 1983’te Almanya’ya yerleşmesi, onun ülkemiz şiir okurlarıyla olan bağının da koparmasına neden oldu. Kimi kitapları Almanya’da yayımlandı.

Son yıllarda şairi yeniden sık sık ülkemizde görür olduk. Elinde ilk şiirlerinden buyana hiç yayımlanmamış bin bir şiiri olduğunu ve bunları tek bir kitap olarak yayımlatmak üzere yayıncı aradığını söylüyordu.

Yayın dünyasının türlü sorunlarla boğuştuğu son yıllarda en az 800 sayfa tutacak bir şiir kitabını yayımlama cesaretini gösterecek yayıncı bulmak kolay değildi. Bu yüzden Yaşar Miraç’ın arayışları birkaç yıl sürdü.

Sonunda Bilim Sanat Galerisi Yayınları 1001 Şiir’i yayımladı. Şu anda elimizde, büyük bir özenle, kuşe kâğıda, içinde renkli resimlerle basılmış, 824 sayfalık ciltli bir kitap var.

Bu kitaba, tek bir şiir kitabı gibi de bakılabilir, eski divan şairlerinin bütün şiirlerini topladıkları divanları gibi de. Çünkü 1001 Şiir, şairin ilk şiirlerinden son şiirlerine dek bütün dönemlerinden ürünlerini içeriyor. Çeşitli nedenlerle yayımlanmış kitaplarında yer alamamış, ama onun yaratıcılığının, veriminin ürünleri.

Benim gözlediğim, şiir dünyasının Yaşar Miraç’a iki ayrı dönemde iki farklı yaklaşımı oldu: Şiirlerinin yeni yayımlanmaya başladığı 1970’lerin ikinci yarısıyla 1980’lerin ilk yıllarında büyük beğeni ve övgülerle karşılandı. Bunun başlıca nedeni, Trabzon folklorundan yola çıkıp, yöresel bir sesle çağdaş bir şiire ulaşabilmiş olmasıydı. Hatta bu yönüyle Lorca’ya benzetenler oldu onu.

Özellikle Almanya’ya yerleşip, şiirleri ortalıkta görünür olmaktan çıkınca Yaşar Miraç’a karşı değerlendirmeler de farklılaşmaya başladı. Aslında hece ölçüsüne dayanan sıradan şiirler yazdığı savunulmaya başlandı bu kez.

Şimdi 1001 Şiir ile şiir okurları için güzel bir değerlendirme yapma fırsatının ortaya çıktığı görülüyor: Bir şairin on beşinden kırk beşine dek otuz yıllık şiir serüvenine topluca bakabilir ve siz de kendi yorumunuzu yapabilirsiniz.

Benim düşüncemi soracak olursanız, Yaşar Miraç önemli bir şair. Özellikle de ilk dönem şiirleri Türk şiiri için yenilik taşıyor. Yeni bir söyleyiş, yeni bir duyarlık. Bugün de o şiirleri etkilenerek okudum. İçimi kıvıl kıvıl oynattı dizeleri.

Ancak bir başka sorudan da kurtulmak olası değil: Çağdaş şiirimizde ikinci bir örneğini yalnızca Fazıl Hüsnü Dağlarca’da görebildiğimiz bu denli çok sayıda şiir nasıl yazılabilir? Elbet şiire teknik bir ustalık ürünü olarak yaklaşmakla. Böyle yaklaştığınızda da şiire bir teknik çoğaltmaca unsuru egemen olmaz mı? Şairlerimizin yazdıklarında da yer yer düşünce ve duyarlığın geriye çekildiği, teknik ustalıklarla oluşturulmuş  şiirlere rastlıyoruz.

Benim düşüncem, şiirin bu denli çok üretilmesinin zor olduğu. Bu denli çok şiir yazıp arada boş atmamak olanaklı değil. Ama aslolan elbette boşlara değil, dolulara bakmaktır.

1001 Şiir, dolu dolu şiirlerle dolu bir yapıt. Kaç kişi otuz milyon lira verip bu kitabı edinebilir bilmiyorum ama, okuyanları mutluluk ülkelerinde dolaştıracak sayfalarla dolu olduğunu söyleyebilirim.

gülsüz bir gülüşe gömdüm

ben o gümüş serçeyi

22.1.2003

Read Full Post »