Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Yahya Kemal’ Category

İnsanlık tarihinin büyük çürüme süreçlerinden birini yaşayan çağımız, insani her şeyden olduğu gibi şiirden de günden güne daha çok uzaklaşıyor.

Öyle bir yabancılaşma süreci ki içinde yaşadığımız ne insan şiire gereksinim duyuyor ne de şairlerin çoğu insanı düşünüyor. Şiir sanatının özüne aykırı bir biçimde insandan uzak güzellikler peşinde koşuyorlar.

Dünyanın gidişine bakıp anlamak zor değil bütün bu olanları. Ama hak vermek, şairlerin hayattan bu denli uzaklaşmalarına anlayışla bakabilmek, bu olanaksız.

Çağlar boyu büyük çalkantıların, devinimlerin içinde doğdu büyük şiirler. Kimi zaman yüksek seslerle, kimi zaman usulca, dip suları gibi kendi halinde akarak.

Ortalığın karmaşasından kolayca görünemeseler bile günümüz şiirinde yeni şairlere, kişilikli seslere rastlanıyor yine de.

* * *

Selahattin Yolgiden böylesi şairlerden biri. Günümüz şiirinde sessiz, yeni bir soluk.

Kuşadası Eğitim ve Geliştirme Vakfı (KEGEV) tarafından, çağdaş şairlerimizden M. Sunullah Arısoy adına verilen şiir ödülü, bu yıl Selahattin Yolgiden’in yeni yayımlanan Gün Geceye Küstüğünde (2006 Yayınevi) adlı kitabına verildi.

Bu ödül, onun ilk başarısı değil. 2004’te yayımlanan ilk kitabı Su Kıyısında Kimse Yoktu (Adam Yayınları) ile de aynı yılın Cemal Süreya Şiir Ödülü’nü kazanmıştı.

Yunanistan göçmeni bir aileden gelen Selahattin Yolgiden (d. 1977) öncelikle geçmişte kalmış bir dünyanın büyülü yanlarını şiirimize taşımasıyla dikkat çekiyor.

onlar içerdi su boylarında bayramları

iki şişe dimitrikopulo, bir damacana sakız rakısı

arda boylarını söyleyip kılarnet çalarlardı

– çalsana ve yunan oğlu, allah affetsin seni –

ben bilmezdim böyle eğlendiklerini

Rebetiko müziklerin, büyükannelerin, dedelerin, balıkçı meyhanelerinin buğulu hüznüyle beslenen şiiri, çağdaş şiirimizin Yahya Kemal’den bu yana artarak süren nice kazanımlarını da barındırıyor.

Bir yandan da şair dikbaşlılığını elden bırakmadan, günümüz insanının yaşam biçimine, değerlerine yönelttiği sorularla da çağdaş bir başkaldırının sözcülüğünü yapıyor.

Ziya Osman Saba için yazdığı şiir, bütün bu özelliklerin birleştiği bölümler içeriyor:

insanların yaşamayı bilmediği

günlerdeyiz ziya,

kaybettik gözlerimizin nurunu

baba yolu gözlemeyi, iki göz evleri,

insanların birbirini sevmeyi unuttuğu.

geçen zaman nasıl değiştirdi bizi

vurur gibi elindeki ilençli değneklerle

nefes almak şükretmeye yetmiyor artık

sebil yıkıldı, uçup gitti güvercinler de

senden sonra nasıl bir dünya yarattık?

Daha ilk kitaplarıyla insani özü yakalayabilmiş bir şair olan Selahattin Yolgiden’in, bu özelliğiyle günümüz şiiri içinde pek çok kuşakdaşından ayrışıp, kendi yolunu açtığını söyleyebiliriz.

2.5.2007

Read Full Post »

Attilâ İlhan, Adam Sanat’ın şubat sayısında çok tartışılan bir soruna açıklama getiriyor:

“Şiir neden satılmıyor. Bunu bana mı soruyorsun, çok yanlış bir kişiye soruyorsun sen. Benim şiirim satıyor çocuğum. Hadi benimkini bir yana bırakalım, Türkiye’de Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin satılıyor. Bunların hepsine baktığınızda aynı ortak paydayı görüyorsunuz. Bunlar fikirleri itibariyle birbirine zıt insanlar. Kimisi sağcı, kimisi solcu ama hepsinde geride kendi edebiyatımızın sesi var.” … “Bu ses halkın sesi, memleketin sesi. Çünkü bu sesle ezan okunuyor, mevlit okunuyor, konuşuluyor, ninniler söyleniyor. Türkiye’de yenilik diye sen bu sesten kurtulmaya çalışırsan kültürsüzleşiyorsun. Kültürsüzleştiğin zaman da halk seninle ilişkisini koparıyor, gidip arabeske sığınıyor. Halkın seni okuması için o sesi yenileştirmen lazım.”

Önce şöyle bir olgunun aydınlatılmasının gerekli olduğuna inanıyorum: Ülkemizdeki şiir okurlarını satılan şiir kitaplarının sayısıyla saptamaya çalışmak yetersiz. Çünkü şiirin kitaplar dışında da inanılmaz yayılma olanakları var. Antolojilerde okunuyor, kartpostallara basılıyor, afişlerde, duyurularda kullanılıyor, bestelenip şarkı oluyor, radyolarda seslendiriliyor, mektuplarda, anı defterlerinde vb. yer alıyor. Dolayısıyla kimi zaman beş yüz adet satılmış bir kitaptaki bir şiirin olmadık yerlerde karşınıza çıktığı da oluyor.

Yukarıda sayılanlar dışında da kitapları çok satılan bir çok şairimiz var: Sözgelimi, Orhan Veli, Cahit Külebi, Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Edip Cansever, Ataol Behramoğlu, daha yeni kuşaklardan Murathan Mungan, Sunay Akın, küçük İskender…

Bütün bu şairlerin çok satış nedeni olarak da yukarıda açıklanan gerekçe, yani geleneksel sese bağlılık öne sürülebilir mi?

Kimi şair geleneksel sese yaslanmasıyla sevilebilir, kimi de geleneksel sesten kopup şiire yepyeni olanaklar getirdiği için.

Nâzım Hikmet’in sevilmesi yalnızca geleneksel sesle ilişkisine bağlanabilir mi? Değişik dönemlerde çok farklı anlayışlarla şiirler yazmış bu büyük şair denediği her biçimle de halkın sevgisini kazanabilmiştir. Çünkü insanlara şiirleriyle sunduğu bir dünya vardır ve okurlar da bu dünyayı paylaşma isteğiyle onun şiirlerini okumaktadırlar. “Rubailer”i yazarken geleneksel ses içindedir ama aynı dönemde yazdığı “Ellerinize ve Yalana Dair”de gelenekle nasıl bir ilişki kurulabilir? En güzel şiirlerinden biri olan “Saman Sarısı”nda geleneksel sesin izine rastlanmayan yepyeni bir ses kurmuştur.

Orhan Veli, Türk şiirinin gelenekle olan bütün bağlarını koparmak savıyla ortaya çıkmış, bu anlayışla yazdığı şiirleriyle de, en sevilen, en çok satılan şairlerden biri olmuştur.

Cemal Süreya çağdaş Fransız şiirinin, Edip Cansever, Eliot, Seferis gibi çağdaş Batı şairlerinin etkisinde ama Türkçe ve kendilerine özgü birer şiir dünyaları kurmuşlar, her ikisi de özellikle ölümlerinden sonra çok okunan şairler olmuşlardır.

Genç kuşaklar içinde çok okunan iki şairin de sevilme nedenleri bambaşkadır: Sunay Akın, yazdığı şiirin yanı sıra bulduğu şiiri yaygınlaştırma yollarıyla da şiirlerini geniş kitlelere taşıyabilmiştir. Küçük İskender, günümüz toplumuna ve insanına kıyıdan ve etkili bakışıyla ilgi toplamıştır.

Şair, söyleyişindeki ses özelikleri kadar, hatta daha çok, şiirleriyle getirdiği dünya ile de ilgi toplar. Şairin gözler önüne serdiği dünya kimi zaman yaygın biçimde okurlar tarafından paylaşılabilir, kimi zaman da okur o dünyayla yeterince ilişki kuramaz. Bugün kuramaz yarın kurar, şairin dünyasıyla okurun dünyası buluşabilir ya da buluşamaz bunu da kestirebilmek zordur. Bizim şiirimiz de böylesi örneklerle doludur. Yukarıda adı anılanların çok satılmasına karşın çağdaş şiirimizdeki yerlerinin öneminden kimsenin kuşku duymadığı Oktay Rifat, Melih Cevdet, Turgut Uyar, Metin Eloğlu gibi büyük şairlerin kitapları da az satılmaktadır. Bu olgu onların değerini azaltır mı?

Ya da şöyle sorulabilir: Okurun Orhan Veli’yi çok okuyup, şiiri onunla hemen hemen aynı kulvarda sayılabilecek Metin Eloğlu’nu okumamasının akla yakın bir açıklaması olabilir mi?

11.2.2004

Read Full Post »

Şiirlerle bir kentin haritası çizilebilir mi?

Ya tarihi, insanı, kültürü anlatılabilir mi?

Anlatılsın, anlatılmasın, İstanbul için, nice şair bu işe girişmiş. Samih Rifat’ın hazırladığı Çok Eski Bir Günbatımı adlı seçkide Bizans dönemi İstanbul’unun şiirlerinden günümüze ulaşanlar bir araya getirilmişti. Osmanlı dönemi Divan edebiyatının rakipsiz kentidir İstanbul.

Cumhuriyet döneminin çağdaş şiiri de sürekli bir ilişki içindedir İstanbul’la. Doğal güzellikleri, tarihi karşısında hayranlık duyar; insanlarının, sokaklarının, yapılarının yazgısıyla ilgilenir. Bir yandan da çarpışır, mücadele eder bu ele avuca sığmaz yeryüzü mücevheriyle.

Bu yüzden İstanbul şiirleri ayrı, büyük bir dünyadır, şiir evreninin içinde. Çok farklı bakışlarla, farklı yaklaşımlarla, İstanbul şiirleri bir araya getirilebilir.

Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer” dememiş mi Yahya Kemal. Öyleyse her semti için de ayrı ayrı şiir seçkileri yapılabilir. Üsküdar Şiirleri adlı bir seçki yayımlandı nitekim.

Tarihine ilgi duyanlar için, “Şiirlerle İstanbul Tarihi”, insanına ilgi duyanlar için, “Şiirlerle İstanbul İnsanı” vb. seçkiler de yapılabilir. Çok da yararlı olur.

Düşüncenin sonu yok: Bugünün kentlisine sorsak, “Evinizin penceresinden baksanız ne görürsünüz,” diye ne yanıt alırdık? Şairler yaşadıkları dönemler için bu soruyu bile yanıtlamışlar:

Bir odamız vardı etrafı sarmaşık

Bostanlara bakan penceremiz (Oktay Rifat)

Bahçemda dut ağacı

vurdu ince dallarıyla penceremin camına (A. Kadir)

Bütün bunları neden söylüyorum?

Yeni bir İstanbul şiirleri seçkisi okuduğumdan.

Kemal Özer’in hazırladığı Sana Dün Bir tepeden Baktım… (Alkım Yayınları) adlı seçkide 45 ozandan 73 şiir yer alıyor.

Kemal Özer, Cumhuriyet dönemi ozanlarından şiirler seçerken, bunların, “yaşama ve ülkeye İstanbul üzerinden yöneltilmiş bakışların bir toplamı” olmasını amaçlamış. Bir albüme bakar gibi, şiirden şiire geçerken, “İstanbul’a ve İstanbul’la birlikte kendimize bakmamızı sağlayacak bir albüm.”

Seçki bölümlenirken de ozanlara göre değil, konulara göre ayrımlara gidilmiş: Adı İstanbul olan şiirler, bir semt ya da sokağa yazılmış şiirler, bir anıt ya da alanına yazılanlar, bir anış-sesleniş biçiminde dile gelenler, duygu-türkü biçiminde işlenenler ve kavga-sorgu konularıyla İstanbul’a yaklaşımlar olarak altı bölüme ayrılmış.

Ozanların İstanbul’u bu denli dert edinmeleri yalnızca kentin benzersiz büyüleyiciliğinden değil elbet. İstanbul’la hesaplaşmak, ozanın dünyayla da hesaplaşması aynı zamanda. Yaşadığı çağın en keskin çelişkilerini de, hiçbir yerde olmayan bir berraklıkla İstanbul’da görüyor. En kişisel duygulardan toplumsal gelecek düşlerine dek ozanın dünyasında İstanbul. Yahya Kemal’in “Erenköyü’nde Bahar”ından, Nâzım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”na; Orhan Veli’nin “Kapalı Çarşı”sından, Kemal Özer’in Altan Yalçın’ın “Haliç” belgeseline yazdığı aynı adlı şiir-metnine bir çizgi çekersek, İstanbul şiirlerinin ne denli geniş bir ufka yayıldığı hemen görülür.

Bir yandan dünyada kuruluşundan bu yana önemini hiç yitirmemiş binlerce yıllık tarihsel bir kent, öte yandan bugünün dünyasında nüfusu pek çok ülkeden fazla, dev bir metropol…

Bu denli karmaşık bir yapıyı anlayabilmek için şiir belki de en iyi yol.

Herkes kendi murdar karanlığına gömülmüş (B. R. Eyüboğlu)

24.12.2003

Read Full Post »

Şavkar Altınel’in yeni yayımlanan şiir kitabı Kış Güneşi’ni (Oğlak Yayınları) okuyunca, başat özelliğinin izlenimci bir şiir olduğunu düşündüm.

Kitaptaki şiirler, sanki geçen yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan izlenimci ressamlara benzer biçimde  görünümler çiziyordu okurların bilincinde.

Önceki kitaplarının toplandığı Donuk Işıklar’daki (Adam Yayınları) şiirleri de aynı yaklaşımla okuyunca orada da bu özelliğin bulunduğunu ayrımsadım.

İzlenimci bir anlayışla yazılan şiirler yabancısı olduğumuz bir alan değil.

Ahmet Haşim’in “Suyu yâkûta döndüren bu hazân”ından Yahya Kemal’in gurup vakti Üsküdar’ın camlarında gördüğü yangınlara, Dıranas’ın “Kar”ından Nâzım Hikmet’in izlenimci bir görüntünün derin bir düşünsellikle birleştiği o unutulmaz “Masalların Masalı” şiirine dek örnekler sıralanabilir.

Bu alandaki en etkileyici yapıtlardan biri de Oktay Rifat’ın Çobanıl Şiirler’de topladığı ürünlerdir. Sonraki iki kitabı Elifli ve Bir Cigara İçimi’nde de süren bu döneminde şair, kır hayatına tıpkı bir izlenimci ressam gibi yaklaşır. Şiirler kır görüntülerinin sözcüklere dökülmesinden oluşur.

Sonraki dönemde Şavkar Altınel’e gelene dek böylesi güçlü izlenimci şiirler pek görülmedi edebiyatımızda.

Şavkar Altınel’in ise şiirini tümüyle izlenimci bir duyarlığa dayadığı, dahası bir “an”ın izleniminden bir şiir duygusu yakalayıp bunu da yazıya dökebildiğine tanık oluyoruz.

Çok sayıda örnek verebilmek olası. İlk kitabından günümüze birer taneyle yetinelim :

Parkın çimleri yamyassı,

Neredeyse donmak üzere gölcük.

Uzun yollarının ortasında

Mola vermiş göçmen kuğular

Sessizce kayıyorlar suyun üstünde.

(“Kış”)

Kurtuluş’taki o büyük balkonlu evde

üç tekerlekli bisikletime binmiş,

“Şimdi düşeceksin” uyarısına aldırmadan

tüm gücümle pedallara abanarak dönüyordum,

düğmesi çevirildikten bir iki dakika sonra

küçük lambası yeşil bir göz gibi parlayan,

hoparlörü bez kaplı, tahta radyomuz

güneşli öğle sonrasına yayılan sıkıntıyı

halk türküleriyle dağıtmaya çalışırken.

(“1/1/1958”)

Gece yağan karın altında kasaba;

karşı yamaçlarda camlar gümüş rengi,

kuşlar dizili elektrik tellerinde.

(“Kristal”)

Kuşların susmasıyla çöken sessizlikte

gün sona eriyor yavaşça bahçede;

akşam çiçekleri bütünüyle açılmış,

güneş sarı ve yoğun otların üstünde;

duvarlarda yaprak gölgeleri kıpırdıyor.

(“Mersin Dalları”)

Şu sorulabilir: Bunca izlenim üzerine kurulan şiirler bize ne anlatıyor?

Bir insanın yeryüzü varlığı karşısındaki şaşkınlığını.

Bir yanıyla, üzerinde yaşadığımız, türlü güzellikleriyle ancak hayranlık duyulabilecek bir yerküre; öte yandan insanlığın yarattığı bin bir kötülük.

Ne yapsın şair ikisi arasında?İki yanını da, birbirine karşıtlığını da gösterecek şiirinde.

Sonuç: İnsana özgü o hüzün dediğimiz duygunun gelip yerleşmesi şiire.

Hani, “hüznü tanımayan kuşaklara yakınlık duymuyoruz” demiş ya şair, işte kuşaktan kuşağa aktarılan belki de en önemli kültürel kalıtlarımızdan biri, hüzün duygusu. Şavkar Altınel’in şiirinde de gelip baş köşeye oturuyor.

Sonrası?

“Sonrası iyilik, güzellik”.

23.6.1999

Read Full Post »

Bir süredir depremin yıktıklarını konuşuyoruz. Oysa neredeyse elli yıldır bitmez tükenmez bir yıkım içindeyiz. Ormanlarımızı yaktık, köylerimizi yaktık, denizlerimizi öldürdük, doğru dürüst bir temel eğitim veremediğimiz için milyonlarca insanımızı yıkık kişilikler olarak yetiştirdik.

Geçmiş yıllara ilişkin hiçbir anının kalmadığı kentler yaratmak yalnızca bize özgü. Bir toplum bu denli çevresinden, geçmişinden koparılabilir mi? Geçmiş değerlere bakmadan, onları irdelemeden bugünü hangi ölçütlere dayanarak değerlendireceğiz?

Yirminci yüzyılın dünyaya gelmiş en büyük şairlerinden biri ülkemizde yaşadı: Nâzım Hikmet.

Onun bu ülkede yaşadığını kanıtlayacak bugüne ne kaldı? Yaşadığı sokaklar, oturduğu evler, kullandığı eşyalar nerede? Son elli yılın yıkımı çoğunu yok etti. Yalnızca Atatürk’ün denize girdiği yer olduğu için bile korunması gereken Florya kıyılarının kanalizasyon çukuruna dönüştürülmesinin bile, ülkenin kurucusunun anısına yapılmış bir saygısızlık olduğu düşünülmez mi?

Anılarını yazan şairlerimizin sayısı çok az.

Cahit Külebi’nin İçi Sevda Dolu Yolculuk’unu okuyordum. Şöyle bir cümleye rastladım: “Cahit Sıtkı’nın Zafer meydanındaki bir apartmanda oturduğu sırada, Orhan, Cahit, Şahap, Necati ve ben Şükran’dan çıktık yürüyerek Cahit’in odasına geleceğiz.”

Bu odanın 1940’ların Ankara’sının yazın ortamının merkezlerinden biri olduğunu ilk kez Melih Cevdet Anday’ın anılar kitabı olan Akan Zaman Duran Zaman’da okumuştum. Cahit Sıtkı’dan sonra burayı Orhan Veli tutmuş. Orada anlatılan şöyle bir öyküsü vardı odanın:

Gerçeküstücü akımın önde gelen ozanlarından Philippe Soupault, 1949’da Ankara’ya gelir ve o sırada çok ünlü olan Garip akımının temsilcisi ozanlarla tanışmak ister. Ozanlarımızın o sıralar konuk ağırlayabilecek bir mekânları olmadığından bu odayı derleyip toparlayıp “Yaprak” dergisinin bürosuymuş gibi yaparlar. Burada buluşulur, konuşulur, şiirler okunur. Günün beklenmedik davranışı Orhan Veli’den gelir. Soupault’tan çevirdiğini söylediği şu şiiri okur:

Şakir Efendi

Koltukçu

Öldü

Dün gece

Çerkes’te

Öldü

Gitti

Çerkeş’te öldü gitti.

Şiiri bir kez daha dinleyen Soupault, “Aslı gibi,” der, ülkemizden ayrılırken de bir gazeteciye şunları söyler: “Şiiri bütün dünyada aradım, Türkiye’de buldum.”

Melih Cevdet, bu olayı anlattığı yazısın şöyle tamamlar:

“Orhan Veli’nin eski odası, kim bilir, yıkılmış mıdır? O odayı Ankara Belediyesi satın alsaydı da, kapısına, ‘Cahit Sıtkı Tarancı, sonra Orhan Veli Kanık burada oturdular. Philippe Soupault burada konuklandı’ levhasını assaydı iyi olurdu.”

İyi olmasından çok öte, çağdaş edebiyatımıza ilişkin bir tanıklığı gelecek kuşaklara aktarabilirdik. Yalnızca tek tek mekânlar değil, bütünüyle kentler ve doğa bize ait şeylerse, tarihimizde, edebiyatımızda bir yerleri varsa korunmak zorundadır.

İstanbul üzerine en güzel şiirleri yazmış Yahya Kemal, bu kenti dil ile ölümsüzleştirmişse, artık kimsenin “Erenköy’de Bahar” şiirinin anlattığı Erenköy’ü değiştirmeye hakkı olamaz.

Bugünün Erenköy’ünde doğup büyüyen bir gence “Erenköy’de Bahar” şiiri bir şey söyleyemez. Çünkü o duyarlığın Erenköy’ü artık ortada yoktur.

Toplumumuz acaba geçmişini yok ederken, geleceğini de yok ettiğinin ne zaman ayırdına varacak?

15.9.1999

Read Full Post »

’80 sonrası şiirimizin önde gelen isimlerinden Şavkar Altınel şiir üstüne yazılarını kitaplaştırdı: Soğuğa Açılan Pencere (Yapı Kredi Yayınları).

Ünlü yazarımız Orhan Pamuk, kitabın arka kapak yazısında, “Bu parlak kitap Türkçede şiir üzerine yazılmış en iyi, en okunaklı iki kitaptan biri.” diyor.

İster istemez öteki kitap hangisi diye düşünüyor insan. Benim aklıma iki kitap geldi:Turgut Uyar’ın Bir Şiirden’i ile Memet Fuat’ın Yaşlı Bir Şaire Mektuplar’ı.

Konumuza dönersek, Şavkar Altınel’in kitabı gerçekten de böylesi savlı bir övgüyü hak eden bir yapıt.

Önce, hemen her şairin yaptığı, çeşitli zamanlarda şiir üstüne yazdıklarını, söyleşilerini vb. topladığı sıradan bir kitap gibi düşünebilirsiniz Soğuğa Açılan Pencere’yi.

Ama daha giriş yazısından başlayarak tutarlı, bütünlüklü, açık ve yalın bir şiir anlayışının okuru kuşatan, kendi dünyasına çeken atmosferine giriyorsunuz.

Şavkar Altınel, şiirle ilgilenenlerin bildiği gibi şiir üstüne görüşleriyle de tanınan bir şair. Belli bir şiir anlayışının savunucusu: “Bu düşünce gerçek şiirin, moda tezlerin aksine, ‘sözcükler’den, ‘gelenek’ten ya da biçimsel ‘deneme’ ve ‘arayışlar’dan değil, ancak şairin şiirin ötesinde yatan gerçekliğe, yani kısacası yaşadığı hayata gösterdiği tepkiden kaynaklanabileceği şeklinde özetlenebilir.”

Nurullah Ataç, benim birkaç konum vardır, döner döner aynı şeyleri yazarım, dermiş. Bir yazarın düşüncelerini, yazdıklarını doğru ve haklı hissetmesinin verdiği rahatlık ve güven duygusunun yazılarına sinmesi çok da sık rastlanan bir olgu değildir. Ataç’ın yazma biçeminde bu rahatlık hemen görülür.

Şavkar Altınel’in rahat anlatımı, kendine güven yanında, ardındaki güçlü edebiyat öğrenimi ve pratiğine de yaslanıyor.

Edebiyatı ve şiiri bu denli iyi bilen birinin söyledikleri de açık, anlaşılır, net oluyor.

Soğuğa Açılan Kapı, çağdaş şiirimizle ve daha çok da günümüz şiiriyle bir hesaplaşma kitabı.

Çağdaş şiirimizin temelinde duran Yahya Kemal, Şavkar Altınel için her aşamada bir mihenk taşı. Neredeyse bütün öteki şairleri ve şiir anlayışlarını onunla sınıyor. Onun dışında sık sık İngiliz şiirine dönüp, iki yüz yıl öncesinin William Wodsworth’ünden dünyada modern şiirin kurucularından sayılan T. S. Eliot’a, çağdaş şairler Philip Larkin, Ted Hughes, Seamus Heaney, vb. dek sık sık karşılaştırmalara, kıyaslamalara girişiyor.

Bir eleştiri kitabının bunca rahat ve kolay okunabilmesi kolay rastlanan bir özellik değil. Bunun nedenini okurlar kitap boyunca açıkça görebiliyor: Birincisi yazarın bir derdi var ve bu derdini anlatmayı iyi biliyor. İkincisi, derdini kolayca anlatabilecek donanımlara sahip. Düşünce boşlukları, ikircimler bırakmıyor okura.

Bu düşünceleri paylaşabilirsiniz ya da karşı çıkabilirsiniz. Paylaşmanız için de, karşı çıkmanız için de yazar bütün açık yürekliğiyle karşınıza çıkıyor.

Şiir yazmaya ilgi duyanlar için de kafa açıcı, altın öğütlerle dolu bir kitap elimizdeki.

Soğuğa Açılan Kapı’yı okuduktan sonra içimi bir erinç duygusu doldurdu. Neydi bana böylesi karamsar bir şiir ortamında bu duyguyu veren?

1980’den bu yana şiiri hayatın dışına itmeye çalışanlar büyük başarı kazandılar. Şiir okunur, konuşulur bir şey olmaktan çıktı. Bizler azınlıkta kaldık. Ama bir kez daha gördüm ki, bu savaşta yenik görünenler haklı. Şairin dediği gibi, “Galiptir bu yolda mağlup”.

Türk şiir eleştirisinin temel yapıtlarından biri olarak kalacak bu kitap, günlerdir İstanbul Boğazı’nda durmaksızın çalan sis çanları gibi, şiirin gerçek değerlerini, ülkemiz şiir ortamının sisleri içinde haykırmayı sürdürecek.

26.11.2003

Read Full Post »

Edebiyat dergilerini izleyenler ayrımındadır: Eski büyük ustalardan hayatta kalanların ürünlerine pek rastlanmıyor artık. Dahası 80’li yılların önemli isimleri olarak kabul edilenlerde de ununu elemiş, eleğini asmış bir hava egemen.

Bugünlerde edebiyat dergilerinde daha çok yeni isimlerle karşılaşıyoruz. Şiirimizin yeni atılımlar yapacak, yeni bir dönem açabilecek gücü kaldıysa tam zamanıdır.

Ne ki son yirmi yıldır şiirin toplumsal hayattaki yerini neredeyse tümüyle yitirdiği, kıyıda köşede kalmış bir uğraş durumuna düşürüldüğü bir sürece de hepimiz tanık olduk.

Şiir okuyan, konuşma arasında dizeler söyleyen bir toplumken, şiirden yüz çevirmiş bir topluma dönüştük.

Bu süreçte şiirde anlam aramayan, sözcük oyunlarıyla ilginçlikler yaratmaya çalışan, söyleyecek sözü olmadığından kapalı, ne dediği anlaşılmaz dizeler kurarak; üstelik şiir budur diyerek bu anlayışın savunusunu da canını siper edercesine yapan şairlerin büyük payı oldu.

Yahya Kemal, yaşarken bir tek şiir kitabı bile yayımlamadı ama şiirleri dillerdeydi. Meclis’te milletvekilleri, “Yahya Kemal’in yeni şiirini gördünüz mü?” diye birbirlerine soruyorlardı.

Nâzım Hikmet’in, 1938’den 1965’e, 27 yıl, tek bir şiiri bile yayımlanmadı ama ne kendi unutuldu, ne de şiirleri.

İnsanla buluşabilen bir şiir kendine hayat alanı açabiliyor demek.

80 sonrasının baskın eğilimi olan, “İyi şiiri en çok beş yüz kişi anlar,” anlayışı, gele gele şiiri toplum hayatından çıkarıp, kıyıda köşede kalmış insanların bir uğraşı durumuna getirdi.

Şiir o denli hayatın dışına çıktı ki, ne okuyanı kaldı, ne soranı. Yakın zamana kadar yayınevlerinin en saygın dizileri şiir dizileriyken bugün ne yayınevleri şiir kitabı basmak istiyor ne de kitabevleri şiir kitaplarını raflarına koymak.

İşin bir başka ilginç yanı da şiirle uğraşanlarda, bu süreçle ilgili bir karşı çıkışın görülmemesi. Birkaç heveslinin bir araya gelip çıkardıkları şiir dergilerini alıp okuyun. Yayımlandıkları ülkeyle, toplumla ve dönemle bir ilişki kurabilmek olanaksız.

Erzincan’da yayımlanan böylesi bir dergiyi bir süredir ilgiyle izliyorum. Derginin adı: “Le poète travaille”. “Şair çalışıyor” anlamında. İyi de neden “Şair Çalışıyor” değil de, “Le poète travaille”. Fransa’da açtığınız dükkâna Türkçe bir tabela assanız, Fransız dilini korumak için çıkarılan yasalara göre ceza görürsünüz.

Şiir anadille yapılan bir uğraştır. Anadilinde şiir güzelliği, tadı bulamayanların bunu yabancı dillerde – bu arada Osmanlıcada – araması boşuna bir çabadan öteye gidebilir mi? “Şair çalışıyor” demek, “Le poète travaille” demekten daha mı az şiir tadı taşıyor?

Dahası, bu dergi Erzincan’da yayımlandığına göre, oradaki şairlerin ürünlerinin ağırlıkta olması gerekir değil mi?

Şaşırtıcı ama gerçek: Dergide ne Erzincan’la, ne de Erzincan’da şiirle uğraşanlarla ilgili bir bilgiye rastlanmıyor. Ya ne var diyeceksiniz? Ülkemizin tanınmış edebiyat insanlarının ürünleri. Onların ürünlerini yayımlayamama gibi bir sorunları yok ki! İstedikleri dergide istedikleri an yayımlayabilecekleri ürünleri yayımlamak için Erzincan’da dergi çıkarmanın ne anlamı var?

Bu dergiyi yayımlayan arkadaşların, Türk edebiyatı, şiiri üstüne hiç kendi düşünceleri yok mu? Bu düşüncelerini yazıp okurlarla paylaşsalar daha yararlı olmaz mı? Söyleyecek bir sözleri yoksa, o zaman neden yeni bir dergi çıkarmak gereksinimi duyulur?

“Aa, Erzincan’da Le poète travaille adlı bir dergi çıkıyormuş,” dedirtmek için mi?

10.9.2003

Read Full Post »