Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Salah Birsel’ Category


Çoğu şair için düzyazı yanına bile yaklaşılmayacak bir yazın türüdür. Orhan Veli, Dağlarca, Dıranas, Edip Cansever, Turgut Uyar, Metin Eloğlu, Ahmed Arif, Can Yücel gazete, dergi yazıları bir yana, kalemlerini düzyazı durağına uğratmayan şairlerden…

Şiirin yanında romanı deneyen, bu “çağcıl destan”a bir yanından el atan şairlerimiz de çoktur.

Nâzım Hikmet, düzyazı türlerinden asıl oyun yazarlığına gönül vermiştir. Ne ki, gençlik ve özgürlük yıllarında gazetelerde tefrika edilmek için yazdığı romanlarda ucuzluktan kurtulamasa da ömrünün son yılında yazdığı, kendi yaşamından da ilginç kesitlerle dolu, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim ile şiirinin büyüklüğüne yaraşan bir ürün verdi.

Oktay Rifat da, şiirin yanında ikinci bir yazın uğraşı olarak uzun yıllar oyun yazarlığını seçti. Birbirinden ilginç oyunlar yazdı. Altmışından sonra ise, hem “şiir bir yaşlılık uğraşıdır” sözünü doğrularcasına şiirini yeni ufuklara taşıdı, hem de romanlar yazdı, resimler yaptı. Bir Kadının Penceresinden (1977), Danaburnu (1980) ve Bay Lear (1982) ile başarılı bir romancı olarak da yazın tarihimizde yer aldı.

Melih Cevdet Anday, şiir, oyun ve deneme yazarlığının yanında romanlar da yazdı. Aylaklar (1965), Gizli Emir (1970), İsa’nın Güncesi (1974), Raziye (1975). Bunlara son yıllarda kitaplaşan, bir zamanlar takma isimlerle  yazılıp gazetelerde tefrika edilmiş başkaları da eklendi. Anday’ın romanları öteki türlerdeki yapıtlarıyla kıyaslandığında onlar denli öne çıkmaz. Hatta yakın dostu Sabahattin Eyuboğlu ile aralarına kara kedi girme nedeni olarak da Eyuboğlu’nun 1970 TRT Roman Başarı Ödülü kazanan Gizli Emir romanını beğenmemesi gösterilir. Güneyde bir aşk öyküsünü anlatan Raziye ise filme de alınmasıyla yazarın en tanınan romanı oldu.

Necati Cumalı, kendi yazarlığı içinde türleri birbiriyle yarıştırırcasına şiir, öykü, roman ve denemeler yazdı. Hepsinde de okurların kalbini kazanmayı, yani çok okunan bir yazar olmayı başardı. Romanlarını sıralarsak: Tütün Zamanı-Zeliş (1959), Yağmurlar ve Topraklar (1973), Acı Tütün(1974), Aşk da Gezer (1975), Uç Minik Serçem (1990) ve üç ödüllü son romanı Viran Dağlar (1994).

Rıfat Ilgaz, yıllar boyu süren baskılarla şair olarak unutturulmanın öcünü alırcasına kalemini başta mizah yazarlığı olmak üzere öteki türlere vurdu. Bu öfkeden yazınımız dört önemli roman kazandı:Karadeniz’in Kıyıcığında (1969), Yusuf Kurçenli’nin başarılı bir uyarlamayla sinemaya da aktardığı Karartma Geceleri (1974), Sarı Yazma (1976) ve Yıldız Karayel (1981).

Salâh Birsel de Dört Köşeli Üçgen (1961) adlı, romanla denemenin yollarını kesiştiren tek romanıyla roman yazan şairlerimiz arasında.

Attilâ İlhan ise, şairlerimiz arasında roman yazarlığını düzenli bir eylem olarak sürdüren tek isimdir. Ünlü günde bir sayfa yazma tekniğiyle bugüne dek yazdığı romanların sayısı onu bulur: Sokaktaki Adam (1953), Zenciler Birbirine Benzemez (1957), Kurtlar Sofrası (1963-64), Bıçağın Ucu (1973), Sırtlan Payı (1974), Yaraya Tuz Basmak (1978), Fena Halde Leman (1980), Dersaadet’te Sabah Ezanları (1981), Haco Hanım Vay, OKaranlıkta Biz (1988). Onun amacı da tıpkı Fransız şairi Louis Aragon’un Gerçek Dünya (4 cilt) ve Komünistler (6 cilt) romanlarında yaptığı gibi ülkesinin tarihinden kesitleri incelemektir.

Önde gelen şairlerimizin romanlarını neden böyle sıraladım derseniz yanıt açık:

Yazın tarihimizde önemli yerleri olmasa bile o romanlar, yalnızca önemli şairlerce yazıldıklarından öne çıkıyorlar. Onlarda başka romanlarda bulamayacağımız şair dünyasını bulup paylaşabiliyoruz.

Sözcükler, tümceler, derken bir dünya…

Sanat yapıtının da amacı bu değil mi?

Reklamlar

Read Full Post »

Vecihi Timuroğlu, Yazınımızdan Portreler (Başak Yayınları, 1991) adlı kitabında Salâh Birsel’den söz ederken, “Zaten ona göre, sanat, bir öfkenin ürünüdür. Öfkesi olmayan kimse, sanat yapamaz.” diyor.

Ardından da bu düşüncesini şöyle açıklıyor: “Sanatçı kendisiyle sürekli çatışan kişidir. Çatışmanın gerekçesi de şudur: Toplum, kendisiyle sürekli çatışma halindedir, insanın kendisiyle çatışması vardır. Sanatçı bunlar arasında denge kurarken tümüyle çatışmak zorunda kalır… Öfke bu dengenin terazisidir.”

Salâh Birsel’in bu düşüncelerinden nerede söz ettiğine başta Şiirin İlkeleri olmak üzere bendeki kitaplarını karıştırdımsa da rastlayamadım.

Konunun yazın ürünlerine yansıyışı “öfke baldan tatlıdır” deyişini anımsatırcasına tatlı, yanı sıra da önemli.

Sanırım ikiye ayrılıp bakılabilir:

Birincisi öfkenin anlatımı için yazılan yapıtlar. Bunlar içinde kimileri vardır, öfke sanat yapıtının önüne geçer, neredeyse sövmeye varır. Dışarıdan gelen bir öfkedir bu, yapıtla yeterince bütünleşemez. Nâzım Hikmet’in, Hasan Hüseyin’in kimi şiirleri böyledir. Ben böylesi şiirlere çok yakınlık duyamam.

Öfke en başarılı anlatımını Metin Eloğlu’nun şiirlerinde bulmuştur bence.

İstakozun üstüne maydanoz ekiyorlar

Bu öğlen Ali’yle dalaştık

Ali çerkeztavuğu yiyor ben niye yemeyeyim

Kaldır önümden şu kapuskayı (“Köroğlu”)

ya da

Ense köküne vur bir odun

Yüzükoyun kapaklansın deyyus

İnsanını hor gördüğü

Somununu haraca kestiği

Bağımsızlığına diş bilediği

Şu toprağı öpsün. (“Toprak”)

Burada doğrudan, şairin kendi hayatındaki öfke, yapıtına yansımaktadır. Ancak bu öfke toplumsal bir hesaplaşmanın da anlatımıdır. Bu çizgi sonraki yıllarda Can Yücel’de görkemli bir yeni patlamayla gelişti.

Şiir fenerimle de baktım, son çığlık!

Aşk yokmuş sizde beş paralık!

Gidiyorum ben boşçakallar

Sıçmışım ortalık yerinize

Kıçımın fosforuyla aydınlanın siz artık

(“Kibar Hırsızın Türküsü”)

Öfkenin öteki dışa vuruş biçimi ise sanatçının içindeki öfke duygusunun ürününe yansırken dönüşmesiyle ortaya çıkar.

Melih Cevdet Anday, tanıdığım şairler içinde en öfkelilerdendir. Gelgelelim, şairin kişiliğini saran bu öfke şiirlerde ve denemelerde tat kazanır. İğneleye iğneleye durulmaz kalemi. Vururken gülümseyen bir öfkedir onunki.

Memet

Hazineler içindesin

Bu toprağın altında ne var ne yok

Kömür bakır altın demir

Hepsi senin, hepsi senindir

Çıkar çıkarabildiğin kadar

Ne çıkarırsan

Hepsi benimdir. (“Hazineler İçindesin”)

Yazının başında söylenmek istenen, sanatçının kendisine ve dünyaya karşı diri kalmasını sağlayacak bir iç öfke.

Bu “içten yanmalı motor”a sahip olan sanatçı, yaratıcılık enerjisiyle yol verecektir yaratılarına.

Günümüzde kendisiyle ve toplumla hesaplaşmayı değil, satışla yaygınlaşmayı öne alan sanatçıların çokluğundan mı ne, “öfke”nin yokluğunu duyuran bir yavanlık ve tatsızlık içinde değil miyiz?

16.9.1998

Read Full Post »