Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Özdemir Asaf’ Category

Attilâ İlhan, Adam Sanat’ın şubat sayısında çok tartışılan bir soruna açıklama getiriyor:

“Şiir neden satılmıyor. Bunu bana mı soruyorsun, çok yanlış bir kişiye soruyorsun sen. Benim şiirim satıyor çocuğum. Hadi benimkini bir yana bırakalım, Türkiye’de Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin satılıyor. Bunların hepsine baktığınızda aynı ortak paydayı görüyorsunuz. Bunlar fikirleri itibariyle birbirine zıt insanlar. Kimisi sağcı, kimisi solcu ama hepsinde geride kendi edebiyatımızın sesi var.” … “Bu ses halkın sesi, memleketin sesi. Çünkü bu sesle ezan okunuyor, mevlit okunuyor, konuşuluyor, ninniler söyleniyor. Türkiye’de yenilik diye sen bu sesten kurtulmaya çalışırsan kültürsüzleşiyorsun. Kültürsüzleştiğin zaman da halk seninle ilişkisini koparıyor, gidip arabeske sığınıyor. Halkın seni okuması için o sesi yenileştirmen lazım.”

Önce şöyle bir olgunun aydınlatılmasının gerekli olduğuna inanıyorum: Ülkemizdeki şiir okurlarını satılan şiir kitaplarının sayısıyla saptamaya çalışmak yetersiz. Çünkü şiirin kitaplar dışında da inanılmaz yayılma olanakları var. Antolojilerde okunuyor, kartpostallara basılıyor, afişlerde, duyurularda kullanılıyor, bestelenip şarkı oluyor, radyolarda seslendiriliyor, mektuplarda, anı defterlerinde vb. yer alıyor. Dolayısıyla kimi zaman beş yüz adet satılmış bir kitaptaki bir şiirin olmadık yerlerde karşınıza çıktığı da oluyor.

Yukarıda sayılanlar dışında da kitapları çok satılan bir çok şairimiz var: Sözgelimi, Orhan Veli, Cahit Külebi, Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Edip Cansever, Ataol Behramoğlu, daha yeni kuşaklardan Murathan Mungan, Sunay Akın, küçük İskender…

Bütün bu şairlerin çok satış nedeni olarak da yukarıda açıklanan gerekçe, yani geleneksel sese bağlılık öne sürülebilir mi?

Kimi şair geleneksel sese yaslanmasıyla sevilebilir, kimi de geleneksel sesten kopup şiire yepyeni olanaklar getirdiği için.

Nâzım Hikmet’in sevilmesi yalnızca geleneksel sesle ilişkisine bağlanabilir mi? Değişik dönemlerde çok farklı anlayışlarla şiirler yazmış bu büyük şair denediği her biçimle de halkın sevgisini kazanabilmiştir. Çünkü insanlara şiirleriyle sunduğu bir dünya vardır ve okurlar da bu dünyayı paylaşma isteğiyle onun şiirlerini okumaktadırlar. “Rubailer”i yazarken geleneksel ses içindedir ama aynı dönemde yazdığı “Ellerinize ve Yalana Dair”de gelenekle nasıl bir ilişki kurulabilir? En güzel şiirlerinden biri olan “Saman Sarısı”nda geleneksel sesin izine rastlanmayan yepyeni bir ses kurmuştur.

Orhan Veli, Türk şiirinin gelenekle olan bütün bağlarını koparmak savıyla ortaya çıkmış, bu anlayışla yazdığı şiirleriyle de, en sevilen, en çok satılan şairlerden biri olmuştur.

Cemal Süreya çağdaş Fransız şiirinin, Edip Cansever, Eliot, Seferis gibi çağdaş Batı şairlerinin etkisinde ama Türkçe ve kendilerine özgü birer şiir dünyaları kurmuşlar, her ikisi de özellikle ölümlerinden sonra çok okunan şairler olmuşlardır.

Genç kuşaklar içinde çok okunan iki şairin de sevilme nedenleri bambaşkadır: Sunay Akın, yazdığı şiirin yanı sıra bulduğu şiiri yaygınlaştırma yollarıyla da şiirlerini geniş kitlelere taşıyabilmiştir. Küçük İskender, günümüz toplumuna ve insanına kıyıdan ve etkili bakışıyla ilgi toplamıştır.

Şair, söyleyişindeki ses özelikleri kadar, hatta daha çok, şiirleriyle getirdiği dünya ile de ilgi toplar. Şairin gözler önüne serdiği dünya kimi zaman yaygın biçimde okurlar tarafından paylaşılabilir, kimi zaman da okur o dünyayla yeterince ilişki kuramaz. Bugün kuramaz yarın kurar, şairin dünyasıyla okurun dünyası buluşabilir ya da buluşamaz bunu da kestirebilmek zordur. Bizim şiirimiz de böylesi örneklerle doludur. Yukarıda adı anılanların çok satılmasına karşın çağdaş şiirimizdeki yerlerinin öneminden kimsenin kuşku duymadığı Oktay Rifat, Melih Cevdet, Turgut Uyar, Metin Eloğlu gibi büyük şairlerin kitapları da az satılmaktadır. Bu olgu onların değerini azaltır mı?

Ya da şöyle sorulabilir: Okurun Orhan Veli’yi çok okuyup, şiiri onunla hemen hemen aynı kulvarda sayılabilecek Metin Eloğlu’nu okumamasının akla yakın bir açıklaması olabilir mi?

11.2.2004

Read Full Post »

Geçtiğimiz cumartesi günkü gazetemizde Işık Kansu, şair Sunay Akın’ın önemli bir özelliğinden söz ediyordu; onun ne denli etkili bir konuşmacı olduğundan.

Bartın Kitap Fuarı’ndaki konuşmasından, dinleyenleri nasıl etkilediğinden izlenimler aktarırken, onun bir “showman” ya da “stand-up”çı değil, “aydınlanmacı, araştırmacı” edebiyatçı ve şair olduğunu da vurgulamak gereği duyuyordu.

Sunay Akın’ın bu özelliği, beni de hep şaşırtmıştır. Birlikte çok sayıda toplantıya katıldık. Kütüphane, okul ya da belediye salonlarında şiir ve edebiyat üstüne konuşmalar yaptık. Öteki konuşmaları ciddi ciddi dinleyenlerin söz Sunay’a geldiğinde ilgilerinin nasıl değiştiğini, yüzlerinin ışıdığını, çocuksuluk ve saflığa büründüğünü gördüm.

Bu özelliği onu, edebiyat toplantılarının ilk aranan kişilerinden biri durumuna getirdi. O da istekleri yanıtsız bırakmayarak sürekli konuşmalar yapmak üzere dolaşan biri oldu. Bunu kendine görev bildi. Sahne sanatçıları gibi bir geçim yolu olarak da görmedi bu özelliğini; yalnızca paylaşmak, aktarmak için düştü yollara.

Bu yönüyle edebiyatımızda bir ilk Sunay Akın.

Önceki kuşakların ünlü şairleri, geniş kitleleri etkileyen yapıtları ve yaşam biçimleriyle tanınıyorlardı. Nâzım Hikmet, Orhan Veli böylesi efsane kişiliklerdi.

1950’lerde yaygınlaşan şiir matineleri, etkili okuyuşlarıyla Attilâ İlhan’ı ve Özdemir Asaf’ı ünlendirdi.

1980’li ve ‘90’lı yıllar türlü özellikleriyle Can Yücel’in büyük ilgi gördüğü yıllar oldu.

Son yıllarda Ataol Behramoğlu’nun, müzikçi Haluk Çetin’le birlikte gerçekleştirdiği şiir-müzik toplantıları ilgiyle karşılanıyor.

Sunay Akın’ın yaptığı ise bütün bunlardan farklı. O kimi zaman kendinin ya da başka şairlerin şiirlerini okusa da, asıl yaptığı şiir okumak değil, öyküler anlatmak.

Şiirle ilgili, günlük hayatla ilgili, geçmişin söylenceleri, masalları, olayları… Bütün bunlar, onun dilinde yeni, taze, herkesi ilgilendiren olaylara dönüşüyor. Bir tür masal anlatır gibi, ama içinde hayatın nabzının attığı, gerçeğin masalını.

Kız Kulesi’ni, üzerinde şiir okunan, konuşulup tartışılan bir şiir cumhuriyetine dönüştürme düşüncesi de yine onun masalsı ama bir o denli de gerçekçi çabası değil miydi?

Anlattığı öyküler çoğaldıkça, bunların kimilerini kitaplaştırdı Sunay Akın. İstanbul’un Nâzım Planı…, İstanbul’da Bir Zürafa, bunlardan.

Dahası, belki de ilk kez bir şair, şiirlerinden daha fazla anlattığı öykülerle tanınır oldu. Ama bunun hiç önemi olmadığını sanıyorum onun için. Onun derdi başka: Toplumsal değişime, dönüşüme, kalıcı değerlerin ortaya konup tanıtılması ve korunmasına katkıda bulunabilmek. Bunun sözle ya da yazıyla yapılması hiç önemli değil.

Onun yapmak istediklerini sanırım en iyi arkadaşı Akgün Akova anlatmış :

Yarış atlarına ve süs köpeklerine övgüler düzer birileri; o atlıkarıncaya içi giderek bakan çocukları yazar.

Bal tutan parmaklarını yalarlar; o, denize dökülen simitleri yazar.

Medya hokkabazları para sayma makinalarını ceplerinde taşırken; o Ahmet Samim’i yazar.

Haydarpaşa’nın gelininden söz edilir gazetelerde; o Haydarpaşa’nın işçi tulumuyla dolu gardırabonu yazar.

Ve herkes gecenin bir yerinde söndürmüşken fenerini; Sunay Akın birileri ateşin altını beslesin, karanlık defolup gitsin diye, ‘devrim’ sözcüğü güzel kitapların ilk sayfasına yazılsın diye, sabahlara kadar beynine fazla mesai yaptırıp, Nâzım Hikmet’in gülümseyen bir fotoğrafına bakarak ‘İstanbul’un Nâzım Planı’nı yazar.

31.10.2001

Read Full Post »

Bu yılın 1 Mayıs’ında Adam Yayınları’nda 19. yılımı tamamladım. Bu 19 yıl benim için çok zengin deneyimlerle dolu bir dönem oldu.

Bu 19 yılın bir önemli yanı da, bu süre boyunca Cevat abiyle hep yan yana ya da aynı odalarda çalışmış olmamızdı. 19 yıl boyunca bir insanla düzenli olarak her haftanın en az bir günü görüşebilmek, insanlar arasında gözle görülemeyen ama her koşulda hemen kendini belli eden bağların kurulmasına yol açıyor.

Cevat abiyle aklınıza gelecek her konuda konuşabilirsiniz. Beşiktaş’ın durumunu da, sinema, tiyatro dünyasında olup bitenleri de, gezilip görülecek ilginç yerleri de, dünyanın çeşitli köşelerinde yaşayan kültür adamlarını nasıl tanıdığını da…

Bu 19 yıl boyunca neler konuştuğumuzu düşündüğümde aklıma önce şiir geliyor. Evet, yeryüzünde şiirin bunca geri çekildiği, toplum hayatının dışına itildiği bir dönemde biz en çok şiirden konuştuk. Çünkü hayatta en önemsediğimiz şeydi şiir. Ama şiirin yanı sıra hayat üzerine, geçmiş, anılar, insanlar üzerine de çok şey konuştuk. Bu konuşmalardan aklımda onun yaşamına ve geçmişine ilişkin çok şey kaldı elbette. Bu yüzden konuşmamı biraz da bu anılar üzerine kurmak istedim. Çeşitli yaşam sahnelerinin onun şiirinin daha iyi anlaşılmasına, sevilmesine yol açacağını düşündüğüm için.

Bir şairi şair yapan etkenleri ya da mutlu rastlantıları hep düşünmüşümdür. Sözgelimi Nâzım Hikmet’i Nâzım Hikmet yapan ne çok etken vardır. Mevlevi şairi dedesinden, ressam annesine, Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan Sovyet devrimine saymakla tükenmeyecek etkenler.

Cevat Çapan’ın yaşamına baktığınızda da, onu şair eden yollarda nice zengin yaşam birikimi olduğunu kolaylıkla görebilirsiniz.

Ve bu yaşam parçalarının hayat denilen o usta terzi tarafından nasıl ustalıkla birleştirilip geliştirildiğini de.

İsterseniz babasından başlayalım.

Erzincan’ın Kemah ilçesinin Pekeriç köyünden bir delikanlı. Köyleri bir Ermeni köyü, ama babası İstanbul’da kuru kahvecilik yapıyor. Ermeni arkadaşlarıyla Trabzon’dan vapura binip İstanbul’a babasının yanına geliyor. Yolda da arkadaşlarından Amerika’yı, orada nasıl canlı, çekici bir hayat olduğunu duyuyor. İstanbul’da babasıyla pek anlaşamıyor, biraz para biriktirince bir gemiye atlayıp önce Cezayir’e, sonra Marsilya’ya, oradan Amerika’ya gidiyor diye bindiği bir gemi ile Hollanda Guyanası’na yani Surinam’a gidiyor. Oradan her nasılsa Küba’ya geçiyor ve Santiago’da tam 20 yıl yaşıyor. İş adamı oluyor ve Emilio Çapan adını alıyor.

Adaları seven bir adam,

Adaları da kadınlar kadar.

Bir adam, gelip dağ köylerinden,

Han kahvelerinde duran.

Bir köylü, imparatorluğun payitahtında.

Bir kaçak, Cezayir zindanlarında.

Bir yolcu, Marsilya’dan.

İkinci Abdülhamit’in padişahlığında

Kalkıp Havana’ya giden babam.

Sonra Kurtuluş Savaşı oluyor, Cumhuriyet kuruluyor ve bu adam ülkesine dönüyor. Kardeşinin Darıca’daki fırınını işletmeye başlıyor. Orada komşuları Girit mübadili bir kızı seviyor ve bu aşktan 1933 yılında Cevat Çapan doğuyor.

12 yaşına kadar olan çocukluk yılları Darıca’da geçiyor Cevat Çapan’ın. İkinci Dünya Savaşı yılları. Hiç elektrik olmayan yıllar. Halkevlerine gelip perdesini kurarak karagöz oynatan karagözcüyü görmesiyle ilk ilgisi ortaya çıkıyor. Aynı yıllarda radyodan da Hayali Küçük Ali’nin Karagöz programlarını dinliyor.

Bu yıllarda babası da sürekli hikâyeler anlatarak oğlunun imge dünyasının gelişmesine katkıda bulunuyor. En çok anlattığı hikâye ise Pardayanlar’dır. Babasından öğrendiği ilk Fransızca sözler de Baba Pardayan’ın oğluna öğütleridir:

Kadınlardan sakın

Saçları yılandır seni sararlar,

Gözleri ateştir, seni yakarlar.

Ama babasının Cevat Çapan’a verdiği dersler yalnızca Pardayanlar değildir:

Babam iki tek atınca,

“Hadi seni karpuzlara götüreyim,” derdi.

(Karpuzlar Gebze’de oturan kızlardı.)

Annem kızarır, kızar,

“Bey, çocuk daha küçük,” diye çıkışır,

mutfağa gider ağlardı.

Babam karpuzdan anlardı.

Babasının oğluna öğrettiği bir şey de rakı içmektir. Daha 3-4 yaşlarındayken onu rakı sofralarına taşımaya başlar. Önce mezelerin lezzetine alışan Cevat Çapan, zamanla mezelerin yanında rakı içmeye de başlar.

Evlerinin yanındaki mescitte ise taşbaskısı kitaplar satan bir seyyar kitapçı vardır. İlkokul yıllarında bu kitapçıdan aldığı Hazreti Ali Cenkleri, Tahir ile Zühre, Arzu ile Kamber, Kan Kalesi, Hayber Kalesi gibi kitapları okumaya başlar. Yalnız kendi kendine değil. Evlerinin altındaki fırında çalışan işçilere de okur bu hikâyeleri. Aralarında saz çalıp, türkü söyleyenler olur, onlardan da ilk türküleri öğrenir.

Bu arada annesini de unutmayalım: O da akrabaları, arkadaşları, komşuları geldiğinde Rumca şarkılar söyler evlerinde. Kimileri yarı Türkçe yarı Rumca masallar anlatır. Yunancaya karşı kulak dolgunluğu da yine işte bu çocukluk yıllarında oluşur.

1945, Cevat Çapan’ın 12 yaşında İstanbul’a geldiği ve Robert Koleje kaydolduğu yıldır. Hem o yıllarda Türkiye’de olabilecek en güzel okula gelmiştir. Hem de sinema, tiyatro gibi sanatlarla buluşacağı İstanbul şehrine.

Taksim sinemasında hep Arap filmleri gösterilmektedir. Türkçe sözlü, Arapça şarkılı filmlerdir bunlar, Abdülvahap’la Ümmü Gülsüm’ün oynadıkları.

Yine aynı yıl İstanbul Şehir Tiyatrolarında Shakespeare ile tanışır. Muhsin Ertuğrul’un sahneye koyduğu Atinalı Timon’dur ilk gördüğü oyun.

Kolej’de Karagöz tutkusu da sürer. Okulda bir perde yaptırıp Karagöz oynatmaya başlar.

İlk yurtdışı gezisini de bir okul gezisi olarak Yunanistan’a yaparlar. Çeşme’den önce Sakız adasına geçip, oradan da Atina’ya giderler.

Robert Kolej’de çok iyi bir edebiyat eğitimi verilmektedir bu yıllarda. Şair Nigar Hanımın oğlu Salih Keramet Türkçe öğretmenleridir. Tevfik Fikret’in arkadaşıdır. Nazım Hikmet, dönemin yaşayan bütün öteki şairleri, Sait Faik, Yakup Kadri, Halide Edip, Halit Ziya, Reşat Nuri derslerde okudukları yazarlardır. Yine Batı dünyasından T. S. Eliot, Ezra Pound, James Joyce da bu yıllarda keşfettiği yazarlardır.

Okul bitince, 20 yaşında babası onu İngiltere’ye Cambridge Üniversitesi’ne gönderir. Ailesi iktisat okumasını istemektedir. O ise İngiliz Edebiyatı bölümüne kaydolur. Babasına altı ay sonra yazdığı bir mektupla durumu bildirir.

Cambridge’de sinema tutkusu iyice depreşir. Durmadan sinemaya gider. Hemen bütün sinema klasiklerini izleme olanağı bulur. Bir keresinde Mihail Kokoyannis’in Melina Merküri’nin oynadığı Stella adlı filmini o kadar beğenir ki, tam 9 kez seyreder.

Cambridge’de ilk yaptığı işlerden biri de İngiliz arkadaşlarını rakıyla tanıştırmak olur. Savaştan yeni çıkmış İngiltere’de bir çok şey karneyle dağıtılmaktadır. Babası her ay küçük bir koli içinde ona beyaz peynir, pastırma ve rakı gönderir. Rakı sofrasını kurup arkadaşlarına hem rakı içmeyi, hem de türkü söylemeyi öğretir.

Kendisi de elbette çağdaş İngiliz edebiyatının ustalarından etkilenir. Bunlar içinde en beğendiği ise Gökkuşağı ve Aşık Kadınlar romanlarının yazarı D. H. Lawrence’dır.

İlk şiirlerini de yine bu yıllarda yazar. “Denizi Özledik Denizi”, “Dilek Şart”.

Yaz aylarında ise Türkiye’deki edebiyatçılarla arkadaşlıklar kuruyor. Bunlar arasında ilk sıraları Bilge Karasu, Vüs’at O. Bener, Özdemir Asaf alıyorlar. Sonraki yıllarda asker arkadaşı olarak Oğuz Atay da katılacaktır yakın arkadaş grubuna.

Cevat Çapan’ın askerliğini yaptığı 1950’li yılların sonları Ankara, bir sanatçılar merkezidir aynı zamanda. Turgut Uyar’la, İlhan Berk’le, Can Yücel’le, haftasonları buluşup arkadaşlık etmektedirler.

Tabii İngiltere’de okumanın bir yararı da pek çok çağdaş yazarı herkesten önce farkedebilmesi olur. John Berger’i daha ilk romanı  Zamanımızın Bir Ressamı yayımlandığında, 1953’de keşfeder. Ted Hughes, Sylvia Plath aynı dönemde öğrencilik yaptığı şairlerdir. Yine Raymond Williams, F. R, Leaves, George Steiner gibi çağdaş edebiyatın başta gelen eleştirmenlerinin de derslerine girer.

Aynı şekilde, yalnız İngiliz edebiyatına değil, bütün dünya edebiyatına ve şiirine açılan kapıları bulabilmiştir. Böylelikle, günümüzün “Şiir Atlası”na ulaşacak, “Çin’den Peru’ya” çeviri serüveni başlar. “Çin’den Peru’ya”nın ilk basımı 1966’da Vedat Günyol yönetimindeki Çan Yayınları’ndan 76 sayfalık ince bir kitap olarak çıkar. Ancak içinde Sappho’dan Latin Şairlerine, Eski Çin şairlerinden Japon Haiku’larına, Ungaretti’den Pavese’ye, Michaux’dan Rene Char’a, Lorca’dan Alberti’ye Yeats’den Auden’a, Ezra Pound’dan Vallejo’ya çok geniş bir alanda dünya şiiri karşımıza çıkar.

Ardından peş peşe çağdaş Yunan şiirinin büyük ustalarını dilimize aktarır: 1966’da Seferis, 1974’te Yannis Ritsos, 1981’de Kavafis ve 1983’te de Elitis’in şiirleri kitap olarak yayımlanır. Çağdaş Yunan Şiiri Antolojisi, Çağdaş İngiliz Şiiri Antolojisi ve Çağdaş Amerikan Şiiri Antolojisi de 80’li yılların ürünlerindendir.

80’li yılların başında bir de Amerika serüveni vardır, Cevat Abi’nin. Beş kişilik bir aile olarak gittiği New York’ta Fulbright bursuyla geçinemeyince, bir yandan üniversitede 17. yüzyıl İngiliz edebiyatı dersi verir, öte yandan da Türk öğrencilerin kurduğu bir badanacı ekibine katılarak evlere boya badana işlerine gider. Hatta bir keresinde evini boyamaya gittikleri kişinin bir üniversite profesörü olduğunu öğrenince ev sahibi profesörle, onun evini boyamaya gelen Profesör Cevat Çapan’ı tanıştırırlar.

İşte, kimi sahnelerini aktarmaya çalıştığım böylesi çok sayıda mutlu rastlantının ortaya çıkardığı bir şair kişiliktir Cevat Çapan.

80’li yıllar, Cevat Çapan’ın aynı zamanda yeniden kendi şiirine dönüş yıllarıdır. İlk şiiri 1952 yılında, henüz 19 yaşındayken yayımlanmış olmasına karşın, ilk şiir kitabı Dön Güvercin Dön, aradan 33 yıl geçtikten sonra 1985’te yayımlanır ve o yılın Behçet Necatigil Şiir Ödülünü kazanır.

Yılların birikimi içinde yaşama sevinciyle hüznü ustalıkla harmanlayan, yalınlıkla derinliği buluşturan şiirleri peş peşe kitaplaşır: Doğal Tarih, Sevda Yaratan, Ne Güzel Yolculuktu Aklımdan Çıkmaz. Şiirlerinden seçmeler İngiltere ve Fransa’da da kitap olarak yayımlanır.

Cevat Çapan şiirine genel bir bakışla baktığımızda hep anlatılan bir hikaye vardır. Bu hikaye, kimi zaman kişisel, kimi zaman toplumsal bir hikayedir. Ancak içlerine kişisel tarihlerin ve düşlerin karıştığı hikayelerdir bunlar. Annesini, babasını, dayısını anlatırken Anna Ahmatova’yı, Osip Mandelştam’ı, Cesar Vallejo’yu, Walter Benjamin’i de anlatır.

Aslında bir düşler sağanağı da diyebiliriz onun şiiri için. Yalın görünümlü olmalarına karşın kişisel, toplumsal ya da tarihsel pek çok öykünün iç içe geçtiği, birbiriyle ilintilendiği, buluşup uzaklaştıkları bir olaylar ve düşler sağanağıdır. Bu nedenle gizlerine çok da kolay varılabilecek bir şiir değildir belki. Ama şairin dünyasını tanıyıp, ailesi, geçmişi ve bunca içli dışlılıktan sonra bütün dünya edebiyatı ve özellikle de şiiri için de onun ailesi diyebiliriz; evet, dünya şiirinin serüvenlerine açık, şiirin bu geniş ailesine yakın olanlar için tadına kolay varılacak ve sonra da tiryakisi olunacak bir şiirdir Cevat Çapan’ın şiiri.

Bir yaştan sonra, sınırsız bir çağrışımlar

zinciridir hayat;

başka kokular, başka görüntülerle

saldırır üstüne tekleyen belleğinle

ve birden başka adlarla uyanırsın

bir dağ yamacında daldığın düşten.

Bir İsveç filminde miydi

o küçücük madenci çocuğu

Auguste Renoir’ın adını hecelemeye çalışan?

Her şey ne kadar külrengi ve dağınık

gökle denizin maviliği ötesinde.

Bir kadın “Gecenin Matemi”ni söylüyor öğle üzeri

ve herkesten bir şeyler kalan bu sokaklarda,

kırılan camdan kalplerin parçalarını toplarken,

belalısı gizlice zehirliyor içindeki aylak köpeği.

Ve uzakta, düşlediğim Girit’te, belki de,

denize eğilen çamları yıkıyor yıldızlar.

Sonunda sana sığınıyorum, ey şiir,

rüzgarları, fırtınaları yararlı kılan.

Yaşarken, güzel adlar koydum çocuklarıma:

Nigar, Leyla, Alişan.

Burada çok kabaca söz ettiğim olaylar ve olgular, onun bin bir zenginlik içeren hayatının küçük bir bölümüdür yalnızca. Onu tam olarak tanıyabilmek için, gittiği meyhaneleri, yüzdüğü denizleri, gezdiği yerleri, okuduğu kitapları, gördüğü filmleri, oyunları, tanıdığı nice renkli insan portrelerini, çocuklarıyla, öğrencileriyle olan serüvenlerini uzun uzun anlatmak ve dinlemek gerekir. Çünkü bütün bunların ve nicelerinin bileşeninin doğurduğu bir şeydir Cevat Çapan şiiri.

Bunca yüksek uçuşa karşın, Cevat Çapan, ayakları yerden kesilen şairlerden değildir. Güçlü gerçekçiliği ve duyarlık eğitimiyle maddi dünya ile yaratı dünyasını birbirinden ayırmadan bir arada koruyabilmeyi başarmıştır. Gerçeklik duygusuyla güzellik duygusu yan yana, bir aradadır.

Lirik şiir yazmasına karşın, şiirde lirik söyleyişle mizahi, ironik tonu da ustalıkla birleştirebilmektedir.

Cevat Çapan’ın düşler sağanağından, bölük pörçük yaşam parçalarından bir şiir dünyası kurduğunu söyledim. Bu yamalı bohça gibi görünen şiir dünyasına biraz geri çekilip de yukardan baktığınızda ise karşınızda kusursuz bütünlükte bir yapıtın durduğunu göreceksiniz.

Elbette bütün sanatlar gibi şiir de aslında şairinin bireysel bir serüvenidir. Ama şair bu serüvenine ortak edebildiği okurlarıyla yaşar, çoğalır.

Cevat Çapan’ın, Türkçe okuyabilen bizlere sunduğu şiir yolculuğu çok güzeldi.

Ve kim bilir kaç kuşaklar boyunca aklımızdan çıkmayacak.

Temmuz 2005

Read Full Post »