Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Oktay Rifat’ Category


Çoğu şair için düzyazı yanına bile yaklaşılmayacak bir yazın türüdür. Orhan Veli, Dağlarca, Dıranas, Edip Cansever, Turgut Uyar, Metin Eloğlu, Ahmed Arif, Can Yücel gazete, dergi yazıları bir yana, kalemlerini düzyazı durağına uğratmayan şairlerden…

Şiirin yanında romanı deneyen, bu “çağcıl destan”a bir yanından el atan şairlerimiz de çoktur.

Nâzım Hikmet, düzyazı türlerinden asıl oyun yazarlığına gönül vermiştir. Ne ki, gençlik ve özgürlük yıllarında gazetelerde tefrika edilmek için yazdığı romanlarda ucuzluktan kurtulamasa da ömrünün son yılında yazdığı, kendi yaşamından da ilginç kesitlerle dolu, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim ile şiirinin büyüklüğüne yaraşan bir ürün verdi.

Oktay Rifat da, şiirin yanında ikinci bir yazın uğraşı olarak uzun yıllar oyun yazarlığını seçti. Birbirinden ilginç oyunlar yazdı. Altmışından sonra ise, hem “şiir bir yaşlılık uğraşıdır” sözünü doğrularcasına şiirini yeni ufuklara taşıdı, hem de romanlar yazdı, resimler yaptı. Bir Kadının Penceresinden (1977), Danaburnu (1980) ve Bay Lear (1982) ile başarılı bir romancı olarak da yazın tarihimizde yer aldı.

Melih Cevdet Anday, şiir, oyun ve deneme yazarlığının yanında romanlar da yazdı. Aylaklar (1965), Gizli Emir (1970), İsa’nın Güncesi (1974), Raziye (1975). Bunlara son yıllarda kitaplaşan, bir zamanlar takma isimlerle  yazılıp gazetelerde tefrika edilmiş başkaları da eklendi. Anday’ın romanları öteki türlerdeki yapıtlarıyla kıyaslandığında onlar denli öne çıkmaz. Hatta yakın dostu Sabahattin Eyuboğlu ile aralarına kara kedi girme nedeni olarak da Eyuboğlu’nun 1970 TRT Roman Başarı Ödülü kazanan Gizli Emir romanını beğenmemesi gösterilir. Güneyde bir aşk öyküsünü anlatan Raziye ise filme de alınmasıyla yazarın en tanınan romanı oldu.

Necati Cumalı, kendi yazarlığı içinde türleri birbiriyle yarıştırırcasına şiir, öykü, roman ve denemeler yazdı. Hepsinde de okurların kalbini kazanmayı, yani çok okunan bir yazar olmayı başardı. Romanlarını sıralarsak: Tütün Zamanı-Zeliş (1959), Yağmurlar ve Topraklar (1973), Acı Tütün(1974), Aşk da Gezer (1975), Uç Minik Serçem (1990) ve üç ödüllü son romanı Viran Dağlar (1994).

Rıfat Ilgaz, yıllar boyu süren baskılarla şair olarak unutturulmanın öcünü alırcasına kalemini başta mizah yazarlığı olmak üzere öteki türlere vurdu. Bu öfkeden yazınımız dört önemli roman kazandı:Karadeniz’in Kıyıcığında (1969), Yusuf Kurçenli’nin başarılı bir uyarlamayla sinemaya da aktardığı Karartma Geceleri (1974), Sarı Yazma (1976) ve Yıldız Karayel (1981).

Salâh Birsel de Dört Köşeli Üçgen (1961) adlı, romanla denemenin yollarını kesiştiren tek romanıyla roman yazan şairlerimiz arasında.

Attilâ İlhan ise, şairlerimiz arasında roman yazarlığını düzenli bir eylem olarak sürdüren tek isimdir. Ünlü günde bir sayfa yazma tekniğiyle bugüne dek yazdığı romanların sayısı onu bulur: Sokaktaki Adam (1953), Zenciler Birbirine Benzemez (1957), Kurtlar Sofrası (1963-64), Bıçağın Ucu (1973), Sırtlan Payı (1974), Yaraya Tuz Basmak (1978), Fena Halde Leman (1980), Dersaadet’te Sabah Ezanları (1981), Haco Hanım Vay, OKaranlıkta Biz (1988). Onun amacı da tıpkı Fransız şairi Louis Aragon’un Gerçek Dünya (4 cilt) ve Komünistler (6 cilt) romanlarında yaptığı gibi ülkesinin tarihinden kesitleri incelemektir.

Önde gelen şairlerimizin romanlarını neden böyle sıraladım derseniz yanıt açık:

Yazın tarihimizde önemli yerleri olmasa bile o romanlar, yalnızca önemli şairlerce yazıldıklarından öne çıkıyorlar. Onlarda başka romanlarda bulamayacağımız şair dünyasını bulup paylaşabiliyoruz.

Sözcükler, tümceler, derken bir dünya…

Sanat yapıtının da amacı bu değil mi?

Read Full Post »

Edip Cansever’in (1928-1986) toplu şiirlerinin farklı bir düzenlemeyle yeni basımının yapılması bir tartışmayı da birlikte getirdi: Şairin gençlik yıllarında yayımlayıp, sonradan pişmanlık duyduğu için toplu şiirlerine almadığı şiirleri, kendi tercihi yok sayılarak yeniden yayımlanabilir mi?

Kuşkunuz olmasın, başlarına böylesi kazaların geleceğini bilseler, bütün şairler arkalarında şiirlerine dokunulmamasını isteyen belgeler bırakırlardı. Ama ne bilsinler, gün gelip yayıncıların kendilerine böylesi oyunlar oynayacaklarını.

Sanırım bir Oktay Rifat, bu uzakgörüşlülüğü göstererek, ölümünden önce, “yayımlanmamış şiirim yoktur” diye bir vasiyet bırakmış. Ola ki, pek çok şairin başına geldiği gibi, orda burda yarım yamalak şiirleri bulunup kendi yapıtları arasına katılmasın diye.

Edip Cansever’i birazcık olsun tanıyanların, henüz yirmi yaşındayken, içinde, “bir lise öğrencisinin, pek sözü edilmeye değmez şiir denemeleri”nin bulunduğu İkindi Üstü adlı kitabını yayımlamayı hayatının en büyük hatalarından biri olarak gördüğünü bilir. Neredeyse bütün yaşamı bu büyük pişmanlıkla geçmiş, bu kitabın bulabildiği bütün kopyalarını toplayıp kendi elleriyle yok etmiştir.

Neden?

Şiirle ilgilenenlerin bildiği gibi, bir şairi şair kılan özelliklerin başında onun özgünlüğü, yani başka şairlere benzemezliği gelir. Edip Cansever bu konuda öylesine titizdi ki, yaşamının sonraki dönemlerinde de yazdığı kimi şiirlerde, bir başka şairin uzaktan da olsa havasını sezdiğinde bunları kitaplarına almaktan vazgeçmiştir.

İlk kitabını yok sayması, toplu şiirleri yayımlanırken ikinci kitabındaki yirmi beş şiirden yalnızca dördünü alması, üçüncü kitabından elemeler yapması, hep bu özellikle ilgili. İlk toplu şiirler kitabı Yeniden (Cem Yayınevi) yayımlandığında, Varlık dergisinin Ekim 1981 tarihli sayısında kendisiyle yapılan söyleşide bu tavrını şöyle açıklıyor:

“Dirlik Düzenlik adlı yapıtım acemilik yıllarımın ilk ürünlerini kapsıyor. O dönemin şiir ortamını  aşamadığı gibi, mizacımı belirtmekten de uzak şiirler. Yalnızca dört şiir almamın nedeni, başlangıçla daha sonra yazdıklarımın arasındaki bağı saptamak kaygısından doğuyor. Yerçekimli Karanfil’den ‘fantezi’ öğesi ağır basan şiirleri çıkardım yalnızca. Ben çıkarmasam da kitap onları dışlıyordu zaten.”

Şairin tavrı bunca net.

Buna karşın yayınevinin gerekçesi daha farklı: Mademki Edip Cansever bu şiirleri yazmış, şair istemese de okurların bunları bilmeye hakkı var.

Okurların kendisini hangi şiirleriyle tanımasını istediğine şair sağlığında kendi karar vermiş.

Başka şairlerin de benzer tavırları vardır. Kavafis, yaşlılığında şiirlerinden tek ciltlik bir seçme yapıp, bunlar benim şiirlerimdir diyerek bırakmış, ötekileri de yok etmiştir.

Diyelim günümüz yayıncıları Cansever’i yeterince tanımıyor olabilirler. Edip Cansever’i tanıyan herkes bu özelliğini bilirken, en yakını sayılabilecek ailesi nasıl bilmiyor, anısına bu haksızlığın yapılmasına izin veriyor anlamak zor.

25.5.2005

Read Full Post »

Attilâ İlhan, Adam Sanat’ın şubat sayısında çok tartışılan bir soruna açıklama getiriyor:

“Şiir neden satılmıyor. Bunu bana mı soruyorsun, çok yanlış bir kişiye soruyorsun sen. Benim şiirim satıyor çocuğum. Hadi benimkini bir yana bırakalım, Türkiye’de Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin satılıyor. Bunların hepsine baktığınızda aynı ortak paydayı görüyorsunuz. Bunlar fikirleri itibariyle birbirine zıt insanlar. Kimisi sağcı, kimisi solcu ama hepsinde geride kendi edebiyatımızın sesi var.” … “Bu ses halkın sesi, memleketin sesi. Çünkü bu sesle ezan okunuyor, mevlit okunuyor, konuşuluyor, ninniler söyleniyor. Türkiye’de yenilik diye sen bu sesten kurtulmaya çalışırsan kültürsüzleşiyorsun. Kültürsüzleştiğin zaman da halk seninle ilişkisini koparıyor, gidip arabeske sığınıyor. Halkın seni okuması için o sesi yenileştirmen lazım.”

Önce şöyle bir olgunun aydınlatılmasının gerekli olduğuna inanıyorum: Ülkemizdeki şiir okurlarını satılan şiir kitaplarının sayısıyla saptamaya çalışmak yetersiz. Çünkü şiirin kitaplar dışında da inanılmaz yayılma olanakları var. Antolojilerde okunuyor, kartpostallara basılıyor, afişlerde, duyurularda kullanılıyor, bestelenip şarkı oluyor, radyolarda seslendiriliyor, mektuplarda, anı defterlerinde vb. yer alıyor. Dolayısıyla kimi zaman beş yüz adet satılmış bir kitaptaki bir şiirin olmadık yerlerde karşınıza çıktığı da oluyor.

Yukarıda sayılanlar dışında da kitapları çok satılan bir çok şairimiz var: Sözgelimi, Orhan Veli, Cahit Külebi, Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Edip Cansever, Ataol Behramoğlu, daha yeni kuşaklardan Murathan Mungan, Sunay Akın, küçük İskender…

Bütün bu şairlerin çok satış nedeni olarak da yukarıda açıklanan gerekçe, yani geleneksel sese bağlılık öne sürülebilir mi?

Kimi şair geleneksel sese yaslanmasıyla sevilebilir, kimi de geleneksel sesten kopup şiire yepyeni olanaklar getirdiği için.

Nâzım Hikmet’in sevilmesi yalnızca geleneksel sesle ilişkisine bağlanabilir mi? Değişik dönemlerde çok farklı anlayışlarla şiirler yazmış bu büyük şair denediği her biçimle de halkın sevgisini kazanabilmiştir. Çünkü insanlara şiirleriyle sunduğu bir dünya vardır ve okurlar da bu dünyayı paylaşma isteğiyle onun şiirlerini okumaktadırlar. “Rubailer”i yazarken geleneksel ses içindedir ama aynı dönemde yazdığı “Ellerinize ve Yalana Dair”de gelenekle nasıl bir ilişki kurulabilir? En güzel şiirlerinden biri olan “Saman Sarısı”nda geleneksel sesin izine rastlanmayan yepyeni bir ses kurmuştur.

Orhan Veli, Türk şiirinin gelenekle olan bütün bağlarını koparmak savıyla ortaya çıkmış, bu anlayışla yazdığı şiirleriyle de, en sevilen, en çok satılan şairlerden biri olmuştur.

Cemal Süreya çağdaş Fransız şiirinin, Edip Cansever, Eliot, Seferis gibi çağdaş Batı şairlerinin etkisinde ama Türkçe ve kendilerine özgü birer şiir dünyaları kurmuşlar, her ikisi de özellikle ölümlerinden sonra çok okunan şairler olmuşlardır.

Genç kuşaklar içinde çok okunan iki şairin de sevilme nedenleri bambaşkadır: Sunay Akın, yazdığı şiirin yanı sıra bulduğu şiiri yaygınlaştırma yollarıyla da şiirlerini geniş kitlelere taşıyabilmiştir. Küçük İskender, günümüz toplumuna ve insanına kıyıdan ve etkili bakışıyla ilgi toplamıştır.

Şair, söyleyişindeki ses özelikleri kadar, hatta daha çok, şiirleriyle getirdiği dünya ile de ilgi toplar. Şairin gözler önüne serdiği dünya kimi zaman yaygın biçimde okurlar tarafından paylaşılabilir, kimi zaman da okur o dünyayla yeterince ilişki kuramaz. Bugün kuramaz yarın kurar, şairin dünyasıyla okurun dünyası buluşabilir ya da buluşamaz bunu da kestirebilmek zordur. Bizim şiirimiz de böylesi örneklerle doludur. Yukarıda adı anılanların çok satılmasına karşın çağdaş şiirimizdeki yerlerinin öneminden kimsenin kuşku duymadığı Oktay Rifat, Melih Cevdet, Turgut Uyar, Metin Eloğlu gibi büyük şairlerin kitapları da az satılmaktadır. Bu olgu onların değerini azaltır mı?

Ya da şöyle sorulabilir: Okurun Orhan Veli’yi çok okuyup, şiiri onunla hemen hemen aynı kulvarda sayılabilecek Metin Eloğlu’nu okumamasının akla yakın bir açıklaması olabilir mi?

11.2.2004

Read Full Post »

Şiirlerle bir kentin haritası çizilebilir mi?

Ya tarihi, insanı, kültürü anlatılabilir mi?

Anlatılsın, anlatılmasın, İstanbul için, nice şair bu işe girişmiş. Samih Rifat’ın hazırladığı Çok Eski Bir Günbatımı adlı seçkide Bizans dönemi İstanbul’unun şiirlerinden günümüze ulaşanlar bir araya getirilmişti. Osmanlı dönemi Divan edebiyatının rakipsiz kentidir İstanbul.

Cumhuriyet döneminin çağdaş şiiri de sürekli bir ilişki içindedir İstanbul’la. Doğal güzellikleri, tarihi karşısında hayranlık duyar; insanlarının, sokaklarının, yapılarının yazgısıyla ilgilenir. Bir yandan da çarpışır, mücadele eder bu ele avuca sığmaz yeryüzü mücevheriyle.

Bu yüzden İstanbul şiirleri ayrı, büyük bir dünyadır, şiir evreninin içinde. Çok farklı bakışlarla, farklı yaklaşımlarla, İstanbul şiirleri bir araya getirilebilir.

Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer” dememiş mi Yahya Kemal. Öyleyse her semti için de ayrı ayrı şiir seçkileri yapılabilir. Üsküdar Şiirleri adlı bir seçki yayımlandı nitekim.

Tarihine ilgi duyanlar için, “Şiirlerle İstanbul Tarihi”, insanına ilgi duyanlar için, “Şiirlerle İstanbul İnsanı” vb. seçkiler de yapılabilir. Çok da yararlı olur.

Düşüncenin sonu yok: Bugünün kentlisine sorsak, “Evinizin penceresinden baksanız ne görürsünüz,” diye ne yanıt alırdık? Şairler yaşadıkları dönemler için bu soruyu bile yanıtlamışlar:

Bir odamız vardı etrafı sarmaşık

Bostanlara bakan penceremiz (Oktay Rifat)

Bahçemda dut ağacı

vurdu ince dallarıyla penceremin camına (A. Kadir)

Bütün bunları neden söylüyorum?

Yeni bir İstanbul şiirleri seçkisi okuduğumdan.

Kemal Özer’in hazırladığı Sana Dün Bir tepeden Baktım… (Alkım Yayınları) adlı seçkide 45 ozandan 73 şiir yer alıyor.

Kemal Özer, Cumhuriyet dönemi ozanlarından şiirler seçerken, bunların, “yaşama ve ülkeye İstanbul üzerinden yöneltilmiş bakışların bir toplamı” olmasını amaçlamış. Bir albüme bakar gibi, şiirden şiire geçerken, “İstanbul’a ve İstanbul’la birlikte kendimize bakmamızı sağlayacak bir albüm.”

Seçki bölümlenirken de ozanlara göre değil, konulara göre ayrımlara gidilmiş: Adı İstanbul olan şiirler, bir semt ya da sokağa yazılmış şiirler, bir anıt ya da alanına yazılanlar, bir anış-sesleniş biçiminde dile gelenler, duygu-türkü biçiminde işlenenler ve kavga-sorgu konularıyla İstanbul’a yaklaşımlar olarak altı bölüme ayrılmış.

Ozanların İstanbul’u bu denli dert edinmeleri yalnızca kentin benzersiz büyüleyiciliğinden değil elbet. İstanbul’la hesaplaşmak, ozanın dünyayla da hesaplaşması aynı zamanda. Yaşadığı çağın en keskin çelişkilerini de, hiçbir yerde olmayan bir berraklıkla İstanbul’da görüyor. En kişisel duygulardan toplumsal gelecek düşlerine dek ozanın dünyasında İstanbul. Yahya Kemal’in “Erenköyü’nde Bahar”ından, Nâzım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”na; Orhan Veli’nin “Kapalı Çarşı”sından, Kemal Özer’in Altan Yalçın’ın “Haliç” belgeseline yazdığı aynı adlı şiir-metnine bir çizgi çekersek, İstanbul şiirlerinin ne denli geniş bir ufka yayıldığı hemen görülür.

Bir yandan dünyada kuruluşundan bu yana önemini hiç yitirmemiş binlerce yıllık tarihsel bir kent, öte yandan bugünün dünyasında nüfusu pek çok ülkeden fazla, dev bir metropol…

Bu denli karmaşık bir yapıyı anlayabilmek için şiir belki de en iyi yol.

Herkes kendi murdar karanlığına gömülmüş (B. R. Eyüboğlu)

24.12.2003

Read Full Post »

Şavkar Altınel’in yeni yayımlanan şiir kitabı Kış Güneşi’ni (Oğlak Yayınları) okuyunca, başat özelliğinin izlenimci bir şiir olduğunu düşündüm.

Kitaptaki şiirler, sanki geçen yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan izlenimci ressamlara benzer biçimde  görünümler çiziyordu okurların bilincinde.

Önceki kitaplarının toplandığı Donuk Işıklar’daki (Adam Yayınları) şiirleri de aynı yaklaşımla okuyunca orada da bu özelliğin bulunduğunu ayrımsadım.

İzlenimci bir anlayışla yazılan şiirler yabancısı olduğumuz bir alan değil.

Ahmet Haşim’in “Suyu yâkûta döndüren bu hazân”ından Yahya Kemal’in gurup vakti Üsküdar’ın camlarında gördüğü yangınlara, Dıranas’ın “Kar”ından Nâzım Hikmet’in izlenimci bir görüntünün derin bir düşünsellikle birleştiği o unutulmaz “Masalların Masalı” şiirine dek örnekler sıralanabilir.

Bu alandaki en etkileyici yapıtlardan biri de Oktay Rifat’ın Çobanıl Şiirler’de topladığı ürünlerdir. Sonraki iki kitabı Elifli ve Bir Cigara İçimi’nde de süren bu döneminde şair, kır hayatına tıpkı bir izlenimci ressam gibi yaklaşır. Şiirler kır görüntülerinin sözcüklere dökülmesinden oluşur.

Sonraki dönemde Şavkar Altınel’e gelene dek böylesi güçlü izlenimci şiirler pek görülmedi edebiyatımızda.

Şavkar Altınel’in ise şiirini tümüyle izlenimci bir duyarlığa dayadığı, dahası bir “an”ın izleniminden bir şiir duygusu yakalayıp bunu da yazıya dökebildiğine tanık oluyoruz.

Çok sayıda örnek verebilmek olası. İlk kitabından günümüze birer taneyle yetinelim :

Parkın çimleri yamyassı,

Neredeyse donmak üzere gölcük.

Uzun yollarının ortasında

Mola vermiş göçmen kuğular

Sessizce kayıyorlar suyun üstünde.

(“Kış”)

Kurtuluş’taki o büyük balkonlu evde

üç tekerlekli bisikletime binmiş,

“Şimdi düşeceksin” uyarısına aldırmadan

tüm gücümle pedallara abanarak dönüyordum,

düğmesi çevirildikten bir iki dakika sonra

küçük lambası yeşil bir göz gibi parlayan,

hoparlörü bez kaplı, tahta radyomuz

güneşli öğle sonrasına yayılan sıkıntıyı

halk türküleriyle dağıtmaya çalışırken.

(“1/1/1958”)

Gece yağan karın altında kasaba;

karşı yamaçlarda camlar gümüş rengi,

kuşlar dizili elektrik tellerinde.

(“Kristal”)

Kuşların susmasıyla çöken sessizlikte

gün sona eriyor yavaşça bahçede;

akşam çiçekleri bütünüyle açılmış,

güneş sarı ve yoğun otların üstünde;

duvarlarda yaprak gölgeleri kıpırdıyor.

(“Mersin Dalları”)

Şu sorulabilir: Bunca izlenim üzerine kurulan şiirler bize ne anlatıyor?

Bir insanın yeryüzü varlığı karşısındaki şaşkınlığını.

Bir yanıyla, üzerinde yaşadığımız, türlü güzellikleriyle ancak hayranlık duyulabilecek bir yerküre; öte yandan insanlığın yarattığı bin bir kötülük.

Ne yapsın şair ikisi arasında?İki yanını da, birbirine karşıtlığını da gösterecek şiirinde.

Sonuç: İnsana özgü o hüzün dediğimiz duygunun gelip yerleşmesi şiire.

Hani, “hüznü tanımayan kuşaklara yakınlık duymuyoruz” demiş ya şair, işte kuşaktan kuşağa aktarılan belki de en önemli kültürel kalıtlarımızdan biri, hüzün duygusu. Şavkar Altınel’in şiirinde de gelip baş köşeye oturuyor.

Sonrası?

“Sonrası iyilik, güzellik”.

23.6.1999

Read Full Post »

Yazın en güzel günlerindeyiz. Doğa insanlardan farklı işliyor. Kendine özgü düzeni kolay değişmiyor. İşte yaz mevsimi de kızgınlıklarını attı üzerinden. Uysal bir sevgili gibi olgun, dizimizde yatıyor.

İlkbahardan bu yana coşup köpüren doğa en bereketli döneminde: Hasat, bağbozumları sürüyor. Leylekler erkenden dönüyorlar geldikleri yerlere. Oysa daha tadılacak nimetleri var toprağın. Kırlangıçlar, bağbozumlarında kaynatılan şıraları içmeden yola çıkmazlarmış. Hatta bir söz vardır, kırlangıç için, “şırayı içer, leyleği geçer” denir.

Yaz şiirleri geçiyor aklımdan, halkın öfkesinden korkuya kapılmış siyasilerin odalarımızı karartan görüntüleri arasında.

Oktay Rifat’ın Çobanıl Şiirleri’ni unutamıyorum. Yıllar boyu Ege’nin doğasından, insanından biriktirdiklerini nasıl inanılmaz ustalıkla şiirlere dönüştürüşünü… İlhan Berk’in Bodrum çevresinin dağını taşını, otunu sapını, şiir yaratısının vazgeçilmez bir unsuru görüp her kitabına oralardan şiirler taşımasını… Bedri Rahmi’den “Can Eriği”, “Karadut”, Ülkü Tamer’in şiirinden Antep’in narı, Yaşar Miraç’ınkinden Karadeniz’in mısırı, fındığı taşar.

Birkaç yıl önce Foça’ya yerleşen Süreyya Berfe de, şiirinin yelkenini Ege rüzgârıyla doldurmayı başardı. Gençlik ve tazelik kokan yeni şiirleriyle okurları mutlu etmeyi sürdürüyor.

Geçen yıl yayımlanan ve 2002 Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü kazanan Nâbiga’dan sonra şimdi de Seni Seviyorum yayımlandı.

Seni Seviyorum, şairdeki aşk, doğa ve yaşam patlamalarının şiire dönüştüğü bir yapıt.

İnsana özgü en temel duyulardan biri olan aşk, Süreyya Berfe’nin şiirlerinde bir yandan doğa, öte yandan da bütün insani özelliklerle harmanlanarak güçlü bir şairin rengârenk bakışı ve duyuşuyla yeniden yorumlanıyor.

Şairin dünyayı aşkla algılayışı, insanların iç dünyalarına giden yolları da kolaylıkla açıyor. Hayat, insan, bütün canlılar, dünya ve evren üstüne okurlarla dertleşmeyi, insani heyecanları paylaşmayı deniyor.

Bunu yaparken olağan şeylerden şiirin olağanüstülüğüne ulaşarak, hayatın küçük ayrıntılarından nasıl şiire gidilebileceğini de gösteriyor.

Kitapta yer alan “Dört Mevsim” adlı bölümdeki çok sayıda şiir ise mevsimler üstüne dizelerle kurulmuş bir senfoni izlenimi veriyor. Şair, tıpkı besteci gibi bütün çalgıların-seslerin çalacağı-söyleyeceği dizeleri tek tek yazmış. O sesleri ve imgeleri algılamak ise okura kalıyor.

Seni Seviyorum’daki şiirler, türlü karmaşalar ve çalkantılar içinde yaşamak zorunda kalan günümüz insanına durup, hayatın asıl amacı üstüne yeniden düşünme fırsatı yaratıyor.

Herkesin ufku ermez

bizim yakınlığımıza

uzaklığımıza da.

Ne diyeyim

bana harcadığın, harcayacağın

iyi zamanın çok olsun.

Gelincik gelincik kokunca rüzgâr

iri yağmur tanelerini ışıldattıkça güneş

sana doyamıyorum.

4.9.2002

Read Full Post »

Yunus Emre’den bu yana, okuyana durup dururken kolayca söylenivermiş gibi gelen dizelerin ardında hep şiire verilmiş koca bir ömür vardır.

Kendi kuşağımda (Erdal)Alova denli hayatını yalnızca şiire vermiş, varlığını şiirle özdeşlemiş az şair gördüm.

Alova, yeni ve ilk kez bir toplu şiirler yapıtıyla karşımızda:Dizeler (2001-1973). 28 yıllık zaman diliminden 133 sayfalık bir bütün.

Dizeler başlığı, rastgele konulmuş bir başlık değil bence. Kitaptaki her bir dizeye verilen emeği, özeni, sahip çıkmayı gösteriyor.

Öyle bir şiir birikimiyle karşı karşıyayız ki, boş yok. Arıta arıta uluşılmış som bir bütünlük.

Hep söylenir ya, şiir tek bir sözcüğüne dokunamayacağınız bir yapıdır, tek sözcüğünü değiştirseniz bozulur o yapı.

Şiirlerdeki kusursuzluğa baktıkça bu temel yapıyla karşılaşıp hayranlık duymamak elde değil.

Yalnızca yapısal bir yoğunluk ve mükemmellik içermiyor Alova’nın şiiri; taşıdığı anlam katmanlarıyla da çok zengin bir şiir.

Bu özgün şiir dünyasına giresilmek yalınkat bir okumayla olanaklı değil. Şiir bilmek, tarih bilmek, doğa bilmek, hayatı bilmek gerek.

Gene de aşkı anlatan bir şiirle başlayabilirsiniz onu okumaya. “Sevgi Dönümü”nden birkaç dize size o şiirin yolunu açabilir:

Omuzların iki yunus kürekte.

Patlıcan moru saçların

nasıl döverdi yastığı

uçaktan atılan kâğıtlar gibi

çırpınırken ayakların

Bir bir açtım kapalıçarşılarını

geçtim batık saraylarından

balık kanı kokan geçitlerinden

kayboldum sonunda

cevahir bedesteninde.

Şairlere yazdığı şiirler de, şiir sanatına ilgi duyuyorsanız Alova şiirine giriş için açık bir kapı olabilir. Şiirle seslendiği şairlere bir bakalım: Sappho, Kavafis, Lorca, Ritsos, Henri Michaux, Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Oktay Rifat, Edip Cansever, Metin Eloğlu, Can Yücel, Cemal Süreya, Cevat Çapan.

Bu şiirleri okurken yine çok yönlü şiir dünyalarıyla karşılaşacaksınız. Bir yandan üzerine şiir yazılan şairin dünyası, öte yandan Alova’nın bu şairlere yaklaşımıyla ortaya çıkan derinlikli portreler. Bir de “Tayf” şiiri var, Alova’nın dokuz şairden oluşan bir “Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi”

Alova şiirini yoğunlaştırırken en çok doğayı kullanıyor. Doğadan derlediği türlü gereçlerle  kuruyor imgelerini. Hayattan ve edebiyattan uzaklaşmış bir doğa onun şiirleriyle yepyeni söyleyişler olarak geri dönüyor:

Sevgisizlik yiyip bitirmiş

Süngertaşı gibi yüreklerini.

Dizlerin sönmüş kraterler

Eteğine kent kurduğum

Dilbalıkları gibi kayıp geçerken günler

Yazarken yaz günü isteklerini

Mürekkepbalıklarının tebeşiriyle

Mavi tahtasına denizin.

Doğa, şiir, kişisel ve toplumsal tarih, binlerce ayrıntı… toplayın hepsini. Çevirip başınızı hayatın gürültüsünden, bakın, insan doğanızın geresindiği şeylerden söz ediyor şair.

Sonrada şunu sorabilirsiniz; böyle bir şairin değerlenmediği bir şiir ortamının sağlığından söz edilebilir mi?

18.7.2001

Read Full Post »

Yirmilerinin başında iki arkadaşla konuşuyorduk.

Söz şiire geldi: “Bugün yazılan şiirle aramızda, hayatımızda bir bağ kuramıyoruz. Şiir bizim uzağımızda duruyor,” dediler.

Bugünün şiiri sözlerinden, dergilerde yayımlanan şiirlerle kitap olarak yayımlandığında medyaya konu olan, ses getiren, popüler şiir kitaplarından söz ettiklerini anladım.

Dudaklarımdan sevdiğim iki şiirden belleğimde kalmış kimi dizeler döküldü:

Öyle sevdalar vardır, biter biter başlar;

Buruk tatlar vardır, ağızda sürüp giden;

Bir aşka vuran güneş kolayca batmıyor.

Nara benzerdin bir zamanlar, çoktun! N’oldu

Sana! Kırk atlı çıkardın dağa, yüz atlı

İnerdin dağdan. Kurşun bitmez tabancanda,

Atın şahlanır, kırbacın ıslık çalardı.

Bu dizeleri nasıl bulduklarını sordum. Beğenmişlerdi.

Oktay Rifat’ın Yeni Şiirler kitabından şiirlerin bütününü bulup okudum. Daha da mutlu oldular.

* * *

Bu rastlantısal olayı nasıl açıklamalıyız?

Önce, okunan şiirden tat alabildiklerine göre, karşımızdaki insanların şiir sevmediklerini söyleyemeyiz. Şiir seviyorlar ama okudukları şiirlerle de aralarında bir bağ kurulsun, şiir onlara bir şey söylesin istiyorlar.

Peki bugün dergilerde okudukları şiirlerde ya da medya organlarının ünlü kıldığı şairlerin kitaplarında bulamadıkları ne?

O şiirlere kendi hayatlarında bir karşılık bulamamaları.

Burada akla gelecek ilk karşı çıkışı duyar gibiyim: “Şair, okuru düşünerek şiir yazmaz. Nice şair, yaşadığı dönemde değil, daha sonra ünlenmiştir,” vb.

Bu söylenen yanlış değil elbette. Şair, belli bir toplumsal düzen ve insan ilişkileri içinde doğup büyüyor. Bilincini, yeteneklerini belirleyen bu ilişkiler, onun sanatını da belirliyor. Yunus Emre’nin şiir yazdığı toplumsal koşullarla bugünün koşulları çok farklı.

Yunus Emre yazdığı şiirlerle, yaşadığı dönemin insanına bir şeyler söylemek istiyordu. Ama söyledikleri o günün insanını ve toplumunu aşıp, insana ilişkin evrensel değerlere yöneldiğinden her çağda ve herkese seslenebilen ürünlere dönüştü.

* * *

Burada bugünün okuruna ilişkin bir olguyla da karşı karşıya geliyoruz. Okur eğilimleri, neredeyse tümüyle bugünün yazarlarıyla sınırlanmış durumda. Okur, paylaşacağı, benimseyeceği ürünleri bugünün yazarı ve ozanından bekliyor. Belki böylece yaşadığı çağa ortak olmayı istiyor.

Geçmiş şiiri ise, çok yanlış bir yaklaşımla “eski” olarak görüyor. Böyle olunca ne geçmiş yüzyılların ne de çağdaş edebiyatın, insanın evrensel özelliklerinden söz etmesiyle herkese seslenen ürünlerinden uzak kalıyor. Bugünün güncel edebiyatında bulamadığı, kendisine seslenen ürünü, otuz kırk yıl öncenin edebiyatında bulabileceği aklına gelmiyor.

Elbette nitelikli bir edebiyat öğreniminin olmadığı okullarımızda, gençler nitelikli edebiyat ürünleriyle tanışamıyor. Edebiyat ürünleriyle ilişkileri yalnızca rastlantılara kalıyor. Güncel edebiyatı bütün bir edebiyat sanıyorlar.

Peki ozan, bu olay üstüne ne düşünecek?

Bilinen bir benzetmeyi anarsak, “Şiir, şairin yazdığı bir çektir. Çekin karşılığı ise şairin hayatı.” Bu nedenle günümüz şairleri belki her şeyden önce, şiir yazarken, yazdıkları çekin karşılığı olup olmadığını düşünmeliler.”

27.2.2002

Read Full Post »

Bugün 21 Nisan Dünya Şiir Günü. Ülkemizde başlatılan bu uygulama giderek uluslararası alanda da kabul görüyor.

Günboyu çeşitli etkinliklere tanık olacağız. Bildiriler yayımlanacak, şiirler okunacak.

Yılda bir gün şiiri toplumun gündemine getirebilmek, başka alanlarda da olduğu gibi çok önem taşımıyor. Nasıl sigarayı bırakma günü, sigara içenlerin sayısını azaltmıyorsa, şiir günü de şiir okuyanların sayısını çoğaltmayacaktır.

Sorun başka yerde.

İnsanlara hayatlarındaki şiir – elbette öteki sanatların da – eksikliğini duyurabilmekte.

Şiir insan soyunun en eski sanatlarından biri. İlkel toplumlarda ozanın ciğerlerini Tanrının soluğunun soldurduğu, bu nedenle dinleyenlerin şiirin büyüsüyle kendilerinden geçtiklerine inanılırdı.

Büyü özelliği taşıması, şiiri bir yandan gerçek olamayacak kadar düşsel, ötede ise düşlerin gerçekliğe dönüştüğü bir alan kılar.

İnsani duygu, düşünce ve düşleri seslendirme işlevi olan şair, bu yönüyle toplumun sözcüsüdür de.

Şairin duydukları ve söyledikleri, sonuçta “dünya hali” ya da “insanlık durumu”  olarak tanımlanan şeylerdir.

Başka insanlar onun yazdıklarını okudukları ya da dinlediklerinde kendi özlemlerini, düşlerini bulurlar.

Toplumla şiir arasındaki yakın ilişkinin sanayi toplumuyla birlikte zayıfladığını söyleyebiliriz. Sanayi yerküreyi olduğu gibi üzerinde yaşayan insanları ve şiiri de pazarda bir “ürün”e dönüştürdü. Alım-satım değeri olmayan şiir, toplumdışına yalnızca aydınlara özgü bir uğraş olmaya itildi.

İnsanların yürek tellerini titretmek için yazılan şiirin, bu gücü zayıfladı. İnsanlık kültürünün beş bin yılda biriktirdiği ürünler unutuluşa terk edildi.

Oysa şiir, en eski sanatlardanbiri oluşuyla, insanlığın bütün geçmiş deneyimini de içinde barındırır. İnsanlık kültürü çağlar boyu şiirle iç içe gelişti. Şiir insanlığın gelişim serüveninde esinleyici, yolgösterici oldu.

Dolayısıyla insanlığın kendini ve geçmişini tanımasının en etkili yollarından biridir şiir.

İletişim toplumu olarak tanımlanan günümüz toplumunda, insan beyni bin bir yandan gereksiz saldırılarla bombardıman edilirken insanoğlunun en has yaratılarından şiir, kıyıda köşede varlığını sürdürmeye çalışıyor.

İnsanoğlu, insani olana o denli yabancılaştı ki, artık kendini görebileceği bir ayna olan şiire ve öteki gerçek sanatlara bakmaya çekiniyor. Kendiyle yüz yüze gelme olasılığı, geçmişinden tümüyle kurtulma isteğindeki “post-modern” insanı korkutuyor.

Buna karşın bugünkü yaşam biçiminin insanı mutlu ettiği söylenebilir mi?

Paul Auster, Köprüdeki Lulu filminde kahramanına, “İyi ya da kötü hayat yoktur. İnsanlar hayatı iyi ya da kötü yaparlar,” dedirtiyor.

Bugünkü günübirlik yaşam biçimi kalıcı olamaz. İnsanın önce düşleri olur, sonra da bu düşleri gerçekleştirme gücü kazanır. Tarih boyunca yinelenen bu süreç, aynı zamanda şiir-yaşam ilişkisidir.

Şiiri, belki de en iyi Oktay Rifat’ın sözleri anlatıyor :

“Şiir olmasaydı, yaşama dediğimiz oluşun çarklarından biri eksilirdi. Belki kıyamet kopmazdı ama insanlar sevişemez, öpüşemez, beğenemez, yarınların yeni düzenine şiirli dünyanın hızıyla kavuşamazdı.”

21.4.1999


Read Full Post »

TÜYAP Kitap Fuarı sırasında düzenlenen tartışma programlarında en çok konuşulan konulardan biri de günümüz şiiriydi.

Günümüz şiiri kavramını 1980’den bugüne dek yazılan ve yazılmakta olan şiir olarak anlayabiliriz. Ben bu dönemi şiire, şaire ve topluma ilişkin temel değerlerin ve sorunların, herkesin kafasını karıştıracak biçimde karmaşıklaştığı bir dönem olarak görüyorum.

Bunda birinci etkeni, bu dönemde çok sayıda ve çok farklı anlayışlarla şiirler yazılmasına karşın, bu şiirlerin bir eleştiri süzgecinden geçmemesi oluşturuyor.

Geçmiş dönemlerde de şiir eleştirisi çok yazılmıyordu. Ama hem sözüne ve yargılarına güvenilen birkaç eleştirmen vardı, hem de şairler şiir üzerine yazdıkları eleştiri ve tartışma yazılarıyla bu boşluğu dolduruyorlardı.

Günümüz şiir ortamı tartışmaların olmadığı bir alan. Herkes şiirini yazıp yayımlıyor, sonra da derin bir suskunluk deniziyle karşı karşıya kalıyor. Hatta düşüncelerini açıklamak için arada bir kaleme sarılanlara kızılıyor.

Kimi romancıların, kendilerini eleştirenlere, “Ekmek paramla oynuyorlar,” diye karşı çıktıklarına tanık olmuştum. Şiirden ekmek parası kazanmak da söz konusu değil.

O halde neden tartışmaktan korkuluyor, anlamak zor. Tartışmak bir düşmanlık değil, dostluk göstergesidir oysa. İkinci Yeni anlayışına en sert eleştirileri yöneltmiş Asım Bezirci, bu anlayışta şiir yazan şairlerin en yakın arkadaşlarından biriydi.

Sanat yapıtlarının boş övgülerle değil, sarsıcı eleştirilerle gerçek değerlerine ulaşacağını kim yadsıyabilir?

Günümüz şairlerinin tartışmaktan ve eleştiriden korkularının ardında bir kendine güvensizlik duygusunun yattığını düşünüyorum.

Günümüz şairlerinin karşısındaki bir başka önemli ölçüt de çok güçlü ve zengin bir bütün oluşturan çağdaş şiirimiz.

Türk şiiri 1930’lardan 1980’lerin başına dek hem çok büyük aşamalar geçirdi, hem de sayıları yirminin üzerinde çok önemli şairler yetiştirdi.

Bir ülkede bir yüzyılda bu denli çok sayıda önemli şair çıkması dünya tarihinde de az rastlanır bir olgu. Nâzım Hikmet’ten Orhan Veli’ye, Oktay Rifat’tan Melih Cevdet’e, Dağlarca’dan Dıranas’a, Necatigil’den Külebi’ye, Cemal Süreya’dan Edip Cansever’e, Ahmed Arif’ten Can Yücel’e say, sayabildiğin kadar.

Bunca büyük şairin ardından şiir yazmaya girişmek her şeyden önce büyük cesaret isteyen bir iş. Bu şairlerden sonra şiir yazabilmek için onlardan öte, onlardan önemli şeyler söyleyebilmek, yazabilmek savında olmak gerek. Geçmiş şiirle hesaplaşmadan yeni bir şiir yazabilmek olanaklı mıdır?

Günümüzde şiir yazanlar, bu büyük geçmişin karşısında bir ölçüde umarsız kalıyorlar. Kendilerine bir çıkış yolu bulamıyorlar ve bu geçmiş onları eziyor.

1993-2001 arasında dokuz yıl boyunca yayımlanan Şiir Yıllıkları her yıl bana derin bir acı vermiştir. Nedeni bu yıllıklarda hep en beğendiğim şiirleri yine eski kuşak şairlerin yazdığını görmemdi. Bir yıl boyunca yazılmış yüzden çok şiir bir kitapta toplanıyor, içinde birkaç pırıltı, gerisi koca bir çöplük.

Bu ay, gazetemizin kültür sayfasında “ayın şiiri” olarak seçilen Kemal Özer’in “O Halde” başlıklı şiirini okudunuz mu?

Duyalım istemiyorlar sürgündeki köyleri

damlar hâlâ yerle bir, ocaklar yıkık

diye başlıyor. Neden böylesi güncel bir temayı günümüzün yeni kuşak şairleri işleme cesaretini gösteremiyor da yaşı altmış beşi geçmiş ozanın dizelerini beğeniyoruz. Hayat bu kadar uzak mı bugünün şairine? A. Kadir’in dizelerini, kendi dizelerine aşılamayı Kemal Özer gerçekleştirecek de bugünün şairi onu hiç anmayacak mı?

Şairler hayatta her şeyi yitirmiş, yalnızca şiirleriyle kalmış insanlar değil midir? Kendini yakmadan büyük şiir çıkarabilmiş kim vardır yeryüzünde? O halde günümüz şairleri neyi yitirmekten korkuyorlar?

Cesaret şair!

6.11.2002

Read Full Post »

Oktay Rifat, kendisiyle yapılan bir konuşmada sanatta başarılı olmanın yollarından söz ederken, “her şeyin başı bilmek. Bir işi bilerek yapmak.” diyor.

Ülkemizin yıllardır içinde yuvarlandığı, bir türlü bitmek bilmeyen  alt-üst oluş süreci, insanlarımızı fazlasıyla etkiledi. Bir günde televizyon sunucusu, gazeteci, siyasetçi, trilyoner olunabildiği gibi sanatçı da olunabileceğine inanıldı. Hatta çoğuna bunlardan biri yetmedi, hem gazeteci, hem sanatçı, hem siyasetçi, hem de iş adamı olunabileceğini sıradan yurttaşlara gösterdiler.

Böylelikle eğitimin, yıllar boyu okullarda geçirilen günlerin pek de önemli olmadığı, bir parça yeteneğin çok şeye yetebileceği kanıtlanmış oluyordu.

Sık sık karşılaştığım durum: Elinde bir şiir dosyasıyla gelen genç bir insan.

“Ben şiir yazıyorum. Yazdıklarımı çevremde herkes beğeniyor. Bir de size göstermek istiyorum.”

Bakıyorsunuz, ne bir dil özeni, ne anlattığı bir şey var, ne de şiirin ne olduğundan haberi.

Böyle durumlarda soruyorum:

“Siz hiç şiir okudunuz mu?”

“Okudum.”

“Kimleri?”

“Orhan Veli.”

“Başka?”

“Özdemir Asaf.”

“Başka?”

Başkası yok. Kimi zaman yukarıdaki isimler değişiyor ama yine başkası yok.

Bu noktadan sonra bir parça sertleşme hakkını kendimde buluyorum. Başka mesleklerden örnekler veriyorum.

“Kalay dökmesini bilmeyen biri, kalaycı olabilir mi?”

Fransa’da yapı ustası yetiştiren yapı meslek okullarında öğrenciler, okullarını bitirdikten sonra ülkenin çeşitli bölgelerinde o yörelerin yapı gereçlerini tanımak için çalışmak zorundadırlar. Hangi yörenin gereçleri nasıldır, üzerinde çalıştıkça ustayla gereç birbirlerini eğitir, bütünler, tamamlarlar. Sonunda işini iyi bilen bir usta çıkar ortaya. Yalnızca demir ve çimentoyla ev yapmayı bilen biri ülkenin her yerini beton yapılarla donatamaz. Sözgelimi, Kuzey Fransa’da konutlar yalnızca kırmızı tuğla ile yapılabilir. Yörenin geleneksel yapıları böyle olduğundan yerel yönetimler bunun sürmesini isterler ve tuğla dışında bir gereçten konut yapmanıza izin vermezler. Beğenir ya da beğenmezsiniz ama başka türlü de davranamazsınız.

Ülkemizde ise öyle bir boşvermişlik yayılmış ki ne yerel yapı özellikleri kalmış, ne kültür, ne insan, toparlayabilene aşk olsun.

Şöyle soralım:Son bir yılda halkı bilgilendirdiği savındaki televizyon ekranlarında şair olarak en çok kimi gördünüz?

Boşuna düşünmeyin, yanıt: Kerem Alışık.

Her akşam ekranları dolduran, içerikleriyle halkın yaşam kültürünü her gün biraz daha düşüren kim kimle ne yapıyor programlarının vazgeçilmez kişisi. Şiir yazdığı için kadınların gönlünde taht kuran erkek. Ne yazmış, nasıl yazmış soran yok.

İnsanlarımıza galiba önce gökten yere inmediklerini, üzerinde yaşadıkları dünyanın binlerce yılda oluşmuş bir tarih ve kültür kalıtının olduğunu, bugünün insanlarının da bu geleneğin son halkası olduklarını görmeliyiz.

Şiir mi yazıyorsunuz, Homeros’u başlangıç sayarsak demek, 2700 yıldır şiir yazılıyor. Böylesi bir şiir birikiminden habersiz, ben şiir yazıyorum diye ortaya çıkılabilir mi?

Sanat yapıtlarının değeri biraz da kendinden öncekilerle ve çağdaşlarıyla kıyaslanarak belirlenir. Bu kıyaslamayı da önce ortaya koyduğu ürüne bakıp sanatçının kendisi yapacaktır.

Başka alanlarda, bilgisizlik belki örtülebilir ama sanatta ilk bakışta kendini gösterir.

Bilgisiz sanat olmaz.

14.10.1998

Read Full Post »