Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Nazım Hikmet’ Category

Pablo Neruda (1904-1973), ülkemizde en çok tanınan yabancı şairlerden.

“Halkım ben parmakla sayılmayan” ve “Biz halkız/Yeniden doğarız ölümlerde” dizelerinin çok sevilmesi onu yaygın bir üne kavuşturdu.

Bu ünde sanırım Antonio Skàrmeta’nın önce roman olarak yayımlanan, sonra sahnelenen, sonra filme çekilen, sonra Postacı adıyla bir daha filme çekilen Ateşli Sabır adlı yapıtının da rolü oldu. Bu yapıt Neruda’yı bir sanat yaratısı içinde kendi kişiliğiyle ortaya koyuyordu ve bu yönüyle  çok kişiyi de etkiledi.

Yaşamöyküsü kitaplarının pek satılmamasına karşın, Neruda’nın kendi yaşamöyküsünü kaleme aldığı Yaşadığımı İtiraf Ediyorum adlı kitabı ülkemizde birkaç basım yaptı.

Şu günlerde Neruda üzerine yeni bir yaşamöyküsü kitabı yayımlandı: Pablo Neruda (Yazarı:Volodia Teitelboim, çeviren:Aytekin Karaçoban, Kavram Yayınları).

Kitabın yazarı, anlaşılıyor ki, Neruda ile yakından tanışırmış. Onun uzun yıllar çevresinde bulunmuş, ölümünden sonra da eşi Matilde ile dostlukları sürmüş. Dolayısıyla anlatılanların çoğu birinci elden: “Altmışıncı yaş gününde özlemli ve şen bir gülüşle gözünü kırparak bana, ‘Her zaman genç olan ben, şimdi altmış yaşındayım.’ demişti.” (s. 24)

Ayrıntı zenginlikleriyle dolu kitap, Neruda’nın yaşamındaki olayları anlatmanın çok ötesine geçebiliyor: Yaşanılan yerlerin doğası, insanları, evleri; bütün bunların şairin hayatını nasıl etkiledikleri; yapıtlarının kaynakları, kişilik özellikleri uzun uzun ve okuyanın da tat alabileceği bir biçemle anlatılıyor.

Neruda’nın yaşamı, herhangi bir insanın ya da şairin yaşamının sınırlarının çok ötesine geçebilmiştir. Bu olgunun nedenlerinden biri ülkesi Şili’dir.

Şili, Avrupa merkezli yeryüzü için, gidilebilecek son noktalardan biridir. Osmanlı’nın Fizan’ı ya da Yemen’i gibi, 16. yüzyılda Madrid sarayında da Şili, olabilecek en uzak sürgün yeriydi. Neruda’nın çocukluk yıllarında, “okul arkadaşları Alman, İngiliz, Fransız, Norveç, Portekiz ve elbette Şilili ya da İspanyol soyadları taşımaktaydılar. Bununla birlikte bu yeni doğan toplumun kendi özellikleri, ilk anda kastların bulunmadığı bir dünya vardır.” (s. 19)

Gabriela Mistral’ın varlığı ve 1945’de de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk kadın şair olması Şili’ye dikkatleri çekmişti. Neruda ilk şiirlerini ona gidip gösterir ve “siz gerçek bir şairsiniz” yanıtını alır.

Aradaki büyük uzaklığa karşın 1920’lerde Şili ile İspanyol edebiyatı arasında derinliğine bir yakınlık kurulur. Neruda, kitaplarını taşra saydığı Latin Amerika’da değil, İspanya’da yayımlamaya çalışır. 1930’larda Mistral’ın Madrid, Neruda’nın da Barselona konsolosu olarak bu ülkede bulunmaları bağları daha da sıkılaştırır. Lorca onu Madrid üniversitesindeki bir şiir okuma toplantısında, “akıllılıktan daha çok acıya yakın; mürekkepten daha çok kana yakın bir şair” olarak tanıtır.

Bir başka neden Neruda’nın daha yirmili yaşlarda kendini yeryüzüne savurması, konsolos olarak Uzak Asya’da, Avrupa’da uzun yıllar geçirmesi, yeryüzünün önde gelen hemen bütün kültür adamlarıyla tanışması, arkadaşlık etmesi; kendini dünyaya tanıtırken, dünyanın da onu tanımasıdır.

Üçüncüsü de elbet, siyasal kişiliğidir. Siyasal mücadelelerin de içinde olan Neruda, ülkesinin cumhurbaşkanı adayı da olmuş, Salvador Allende’yi desteklemek için adaylıktan çekilerek, onun seçilmesini sağlamıştır. Ölümü de bütün Şili’yi kana boğan 1973 askeri darbesi sırasında olmuştur.

Bunca renklere bürünmüş bir kişiliğin yaşamöyküsü elbette birçok ilginçliklerle doludur. Pablo Neruda kitabı, bu ilginçlikleri alabildiğine okurlarla paylaşabiliyor. Kitabın kısa kısa yazılmış tam 193 bölümden oluşması da okumayı çok kolaylaştırıyor.

Kitaptaki ilginç ayrıntılardan biri de, Neruda’nın uzun yıllar yaşadığı ünlü Kara Ada’daki evde barın çatısına destek olan kalaslardan birine Nâzım Hikmet’in adını kazıması: “Hikmet’in büyüklüğünde Avrupa ve Asya birbirine kavuşuyordu ve mavi gözlüydü. Neşeli bir insandı. Bir zekâ ve iyilik şenliğiydi.” (s. 436)

Neruda’nın yaşamı yalnızca bir şairin yaşamı olarak değil, herhangi bir insanın yaşamı olarak da ilginç. Bu nedenle edebiyata ilgi duyanların yanı sıra, herkesin ilgiyle okuyabileceği bir yaşamöyküsü olduğunu düşünüyorum, Pablo Neruda’nın.

1.12.1999

Read Full Post »

Son günlerde yaşananlara baktıkça Ece Ayhan’ın elli yıl önce yazdığı dizesi dilimden düşmez oldu:

kovalar şiirsizler düşmanlarım ayağa kalksınlar.

Kimdi şairin düşmanlarım diye kınadıkları? Şiirsizler.

Şiiri insanın, toplum hayatının dışına çıkaran süreçlerin sonunda, şiirsiz bir toplumun geldiği cinnet ortamının yakından tanığıyız son günlerde.

Şiir, büyük, iddialı sözlerde değil, hayatın küçük ayrıntılarındadır çoğu zaman.

İşte, İlhan Selçuk’un sabahın dördünde kendisini göz altına almaya gelen polislere çay ikramı… Nasıl da şiirsel, hayatı şiirle dolu bir insanın davranış biçimi.

* * *

Bu olay bana, yıllar önce Sinematek’te gördüğüm “Pirosmani” adlı filmin bir sahnesini anımsattı. Pirosmani, Gürcistan’da, köylerde, kasabalarda dolaşıp evlerin, lokantaların duvarlarına resim yapan, karşılığında karnını doyuran ve kendisine gösterilen yerlerde yatıp kalkarak hayatını sürdüren bir halk sanatçısıdır. Hayatının sonlarına doğru bir gün Moskova’daki sanat çevreleri tarafından keşfedilir. Bu kente davet edilir. Sergisi açılır. Çevresine hayranları toplanmıştır. “Ne istersiniz, ne yapalım?” diye sorarlar kendisine. O da yıllar boyu içinde yaşattığı şiir ve resim dolu hayatına çok yakışan şu yanıtı verir: “Bir semaver çay demleyelim. Sonra da çevresinde oturup çay içerek konuşalım.”

* * *

Bir yanda eşini, anasını doğrayan insanlar, öte yanda çağdışı bir toplum özlemiyle gözüdönmüş çevreler… Bu insanlar, böyle çevreler midir bizim toplumumuz? Dünyanın ilk ulusal kurtuluş savaşını vermiş, sömürgeciliğe karşı bağımsızlık bayrağını yükseltmiş, her alanda özgür, kişilikli bireyler yetiştirmiş çağdaş toplumumuz nasıl böyle bir girdabın içine savruldu?

* * *

Geçen hafta ülkemize gelen 1930 doğumlu Kübalı şair Pablo Armando Fernandez’i dinlerken, şiir ve yaşam dolu Küba’nın havasını hissettim.

Pablo Armando Fernandez, daha genç yaşlarında ABD’de, edebiyat çevrelerinde bulunmuş bir şair. 1961’de Nâzım Hikmet, Küba’yı ziyaret ettiğinde arkadaş olmuşlar. Kübalı yazarlar bu ziyaret sırasında Nâzım Hikmet için dergilerinde bir özel sayı çıkarmışlar. Bu özel sayıda da onunla yaptıkları uzun bir söyleşiyi yayımlamışlar. Bu söyleşinin bir kopyasını, çevirtip Sözcükler dergisinde yayımlamam için bana verdi. Nâzım’la ilgili konuşurken, aradan geçen 47 yıla karşın heyecanının aynı kaldığını gördüm.

Pablo Armando Fernandez’in gelişi bir başka mutlu olayla da birleşti: Çağrı Kınıkoğlu ile Gloria Rolando’nun yönettikleri, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi ile Küba Sanatlar Kurumu’nun ortak yapımı olan “Nâzım’ın Küba Seyahati” adlı belgesel filmin ilk gösterimi yapıldı.

Bizim ulusal kurtuluş savaşımızdan görüntülerle Küba Devrimi’nin birleştirildiği açılış sahnelerinden sonra, Nâzım’ın “Havana Röportajı” adlı şiirinin kendi sesinden okuması eşliğinde, Küba ziyaretinin ayrıntıları, onu tanımış aydınların tanıklıklarıyla aktarılıyor.

Nâzım ile Küba Devriminin heyecanını birleştirip günümüze taşıyan bu filmin şiirli dünyasını herkesin paylaşabilmesini dilerim.

2.4.2008

Read Full Post »


Çoğu şair için düzyazı yanına bile yaklaşılmayacak bir yazın türüdür. Orhan Veli, Dağlarca, Dıranas, Edip Cansever, Turgut Uyar, Metin Eloğlu, Ahmed Arif, Can Yücel gazete, dergi yazıları bir yana, kalemlerini düzyazı durağına uğratmayan şairlerden…

Şiirin yanında romanı deneyen, bu “çağcıl destan”a bir yanından el atan şairlerimiz de çoktur.

Nâzım Hikmet, düzyazı türlerinden asıl oyun yazarlığına gönül vermiştir. Ne ki, gençlik ve özgürlük yıllarında gazetelerde tefrika edilmek için yazdığı romanlarda ucuzluktan kurtulamasa da ömrünün son yılında yazdığı, kendi yaşamından da ilginç kesitlerle dolu, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim ile şiirinin büyüklüğüne yaraşan bir ürün verdi.

Oktay Rifat da, şiirin yanında ikinci bir yazın uğraşı olarak uzun yıllar oyun yazarlığını seçti. Birbirinden ilginç oyunlar yazdı. Altmışından sonra ise, hem “şiir bir yaşlılık uğraşıdır” sözünü doğrularcasına şiirini yeni ufuklara taşıdı, hem de romanlar yazdı, resimler yaptı. Bir Kadının Penceresinden (1977), Danaburnu (1980) ve Bay Lear (1982) ile başarılı bir romancı olarak da yazın tarihimizde yer aldı.

Melih Cevdet Anday, şiir, oyun ve deneme yazarlığının yanında romanlar da yazdı. Aylaklar (1965), Gizli Emir (1970), İsa’nın Güncesi (1974), Raziye (1975). Bunlara son yıllarda kitaplaşan, bir zamanlar takma isimlerle  yazılıp gazetelerde tefrika edilmiş başkaları da eklendi. Anday’ın romanları öteki türlerdeki yapıtlarıyla kıyaslandığında onlar denli öne çıkmaz. Hatta yakın dostu Sabahattin Eyuboğlu ile aralarına kara kedi girme nedeni olarak da Eyuboğlu’nun 1970 TRT Roman Başarı Ödülü kazanan Gizli Emir romanını beğenmemesi gösterilir. Güneyde bir aşk öyküsünü anlatan Raziye ise filme de alınmasıyla yazarın en tanınan romanı oldu.

Necati Cumalı, kendi yazarlığı içinde türleri birbiriyle yarıştırırcasına şiir, öykü, roman ve denemeler yazdı. Hepsinde de okurların kalbini kazanmayı, yani çok okunan bir yazar olmayı başardı. Romanlarını sıralarsak: Tütün Zamanı-Zeliş (1959), Yağmurlar ve Topraklar (1973), Acı Tütün(1974), Aşk da Gezer (1975), Uç Minik Serçem (1990) ve üç ödüllü son romanı Viran Dağlar (1994).

Rıfat Ilgaz, yıllar boyu süren baskılarla şair olarak unutturulmanın öcünü alırcasına kalemini başta mizah yazarlığı olmak üzere öteki türlere vurdu. Bu öfkeden yazınımız dört önemli roman kazandı:Karadeniz’in Kıyıcığında (1969), Yusuf Kurçenli’nin başarılı bir uyarlamayla sinemaya da aktardığı Karartma Geceleri (1974), Sarı Yazma (1976) ve Yıldız Karayel (1981).

Salâh Birsel de Dört Köşeli Üçgen (1961) adlı, romanla denemenin yollarını kesiştiren tek romanıyla roman yazan şairlerimiz arasında.

Attilâ İlhan ise, şairlerimiz arasında roman yazarlığını düzenli bir eylem olarak sürdüren tek isimdir. Ünlü günde bir sayfa yazma tekniğiyle bugüne dek yazdığı romanların sayısı onu bulur: Sokaktaki Adam (1953), Zenciler Birbirine Benzemez (1957), Kurtlar Sofrası (1963-64), Bıçağın Ucu (1973), Sırtlan Payı (1974), Yaraya Tuz Basmak (1978), Fena Halde Leman (1980), Dersaadet’te Sabah Ezanları (1981), Haco Hanım Vay, OKaranlıkta Biz (1988). Onun amacı da tıpkı Fransız şairi Louis Aragon’un Gerçek Dünya (4 cilt) ve Komünistler (6 cilt) romanlarında yaptığı gibi ülkesinin tarihinden kesitleri incelemektir.

Önde gelen şairlerimizin romanlarını neden böyle sıraladım derseniz yanıt açık:

Yazın tarihimizde önemli yerleri olmasa bile o romanlar, yalnızca önemli şairlerce yazıldıklarından öne çıkıyorlar. Onlarda başka romanlarda bulamayacağımız şair dünyasını bulup paylaşabiliyoruz.

Sözcükler, tümceler, derken bir dünya…

Sanat yapıtının da amacı bu değil mi?

Read Full Post »

Attilâ İlhan, Adam Sanat’ın şubat sayısında çok tartışılan bir soruna açıklama getiriyor:

“Şiir neden satılmıyor. Bunu bana mı soruyorsun, çok yanlış bir kişiye soruyorsun sen. Benim şiirim satıyor çocuğum. Hadi benimkini bir yana bırakalım, Türkiye’de Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin satılıyor. Bunların hepsine baktığınızda aynı ortak paydayı görüyorsunuz. Bunlar fikirleri itibariyle birbirine zıt insanlar. Kimisi sağcı, kimisi solcu ama hepsinde geride kendi edebiyatımızın sesi var.” … “Bu ses halkın sesi, memleketin sesi. Çünkü bu sesle ezan okunuyor, mevlit okunuyor, konuşuluyor, ninniler söyleniyor. Türkiye’de yenilik diye sen bu sesten kurtulmaya çalışırsan kültürsüzleşiyorsun. Kültürsüzleştiğin zaman da halk seninle ilişkisini koparıyor, gidip arabeske sığınıyor. Halkın seni okuması için o sesi yenileştirmen lazım.”

Önce şöyle bir olgunun aydınlatılmasının gerekli olduğuna inanıyorum: Ülkemizdeki şiir okurlarını satılan şiir kitaplarının sayısıyla saptamaya çalışmak yetersiz. Çünkü şiirin kitaplar dışında da inanılmaz yayılma olanakları var. Antolojilerde okunuyor, kartpostallara basılıyor, afişlerde, duyurularda kullanılıyor, bestelenip şarkı oluyor, radyolarda seslendiriliyor, mektuplarda, anı defterlerinde vb. yer alıyor. Dolayısıyla kimi zaman beş yüz adet satılmış bir kitaptaki bir şiirin olmadık yerlerde karşınıza çıktığı da oluyor.

Yukarıda sayılanlar dışında da kitapları çok satılan bir çok şairimiz var: Sözgelimi, Orhan Veli, Cahit Külebi, Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Edip Cansever, Ataol Behramoğlu, daha yeni kuşaklardan Murathan Mungan, Sunay Akın, küçük İskender…

Bütün bu şairlerin çok satış nedeni olarak da yukarıda açıklanan gerekçe, yani geleneksel sese bağlılık öne sürülebilir mi?

Kimi şair geleneksel sese yaslanmasıyla sevilebilir, kimi de geleneksel sesten kopup şiire yepyeni olanaklar getirdiği için.

Nâzım Hikmet’in sevilmesi yalnızca geleneksel sesle ilişkisine bağlanabilir mi? Değişik dönemlerde çok farklı anlayışlarla şiirler yazmış bu büyük şair denediği her biçimle de halkın sevgisini kazanabilmiştir. Çünkü insanlara şiirleriyle sunduğu bir dünya vardır ve okurlar da bu dünyayı paylaşma isteğiyle onun şiirlerini okumaktadırlar. “Rubailer”i yazarken geleneksel ses içindedir ama aynı dönemde yazdığı “Ellerinize ve Yalana Dair”de gelenekle nasıl bir ilişki kurulabilir? En güzel şiirlerinden biri olan “Saman Sarısı”nda geleneksel sesin izine rastlanmayan yepyeni bir ses kurmuştur.

Orhan Veli, Türk şiirinin gelenekle olan bütün bağlarını koparmak savıyla ortaya çıkmış, bu anlayışla yazdığı şiirleriyle de, en sevilen, en çok satılan şairlerden biri olmuştur.

Cemal Süreya çağdaş Fransız şiirinin, Edip Cansever, Eliot, Seferis gibi çağdaş Batı şairlerinin etkisinde ama Türkçe ve kendilerine özgü birer şiir dünyaları kurmuşlar, her ikisi de özellikle ölümlerinden sonra çok okunan şairler olmuşlardır.

Genç kuşaklar içinde çok okunan iki şairin de sevilme nedenleri bambaşkadır: Sunay Akın, yazdığı şiirin yanı sıra bulduğu şiiri yaygınlaştırma yollarıyla da şiirlerini geniş kitlelere taşıyabilmiştir. Küçük İskender, günümüz toplumuna ve insanına kıyıdan ve etkili bakışıyla ilgi toplamıştır.

Şair, söyleyişindeki ses özelikleri kadar, hatta daha çok, şiirleriyle getirdiği dünya ile de ilgi toplar. Şairin gözler önüne serdiği dünya kimi zaman yaygın biçimde okurlar tarafından paylaşılabilir, kimi zaman da okur o dünyayla yeterince ilişki kuramaz. Bugün kuramaz yarın kurar, şairin dünyasıyla okurun dünyası buluşabilir ya da buluşamaz bunu da kestirebilmek zordur. Bizim şiirimiz de böylesi örneklerle doludur. Yukarıda adı anılanların çok satılmasına karşın çağdaş şiirimizdeki yerlerinin öneminden kimsenin kuşku duymadığı Oktay Rifat, Melih Cevdet, Turgut Uyar, Metin Eloğlu gibi büyük şairlerin kitapları da az satılmaktadır. Bu olgu onların değerini azaltır mı?

Ya da şöyle sorulabilir: Okurun Orhan Veli’yi çok okuyup, şiiri onunla hemen hemen aynı kulvarda sayılabilecek Metin Eloğlu’nu okumamasının akla yakın bir açıklaması olabilir mi?

11.2.2004

Read Full Post »

Şiirlerle bir kentin haritası çizilebilir mi?

Ya tarihi, insanı, kültürü anlatılabilir mi?

Anlatılsın, anlatılmasın, İstanbul için, nice şair bu işe girişmiş. Samih Rifat’ın hazırladığı Çok Eski Bir Günbatımı adlı seçkide Bizans dönemi İstanbul’unun şiirlerinden günümüze ulaşanlar bir araya getirilmişti. Osmanlı dönemi Divan edebiyatının rakipsiz kentidir İstanbul.

Cumhuriyet döneminin çağdaş şiiri de sürekli bir ilişki içindedir İstanbul’la. Doğal güzellikleri, tarihi karşısında hayranlık duyar; insanlarının, sokaklarının, yapılarının yazgısıyla ilgilenir. Bir yandan da çarpışır, mücadele eder bu ele avuca sığmaz yeryüzü mücevheriyle.

Bu yüzden İstanbul şiirleri ayrı, büyük bir dünyadır, şiir evreninin içinde. Çok farklı bakışlarla, farklı yaklaşımlarla, İstanbul şiirleri bir araya getirilebilir.

Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer” dememiş mi Yahya Kemal. Öyleyse her semti için de ayrı ayrı şiir seçkileri yapılabilir. Üsküdar Şiirleri adlı bir seçki yayımlandı nitekim.

Tarihine ilgi duyanlar için, “Şiirlerle İstanbul Tarihi”, insanına ilgi duyanlar için, “Şiirlerle İstanbul İnsanı” vb. seçkiler de yapılabilir. Çok da yararlı olur.

Düşüncenin sonu yok: Bugünün kentlisine sorsak, “Evinizin penceresinden baksanız ne görürsünüz,” diye ne yanıt alırdık? Şairler yaşadıkları dönemler için bu soruyu bile yanıtlamışlar:

Bir odamız vardı etrafı sarmaşık

Bostanlara bakan penceremiz (Oktay Rifat)

Bahçemda dut ağacı

vurdu ince dallarıyla penceremin camına (A. Kadir)

Bütün bunları neden söylüyorum?

Yeni bir İstanbul şiirleri seçkisi okuduğumdan.

Kemal Özer’in hazırladığı Sana Dün Bir tepeden Baktım… (Alkım Yayınları) adlı seçkide 45 ozandan 73 şiir yer alıyor.

Kemal Özer, Cumhuriyet dönemi ozanlarından şiirler seçerken, bunların, “yaşama ve ülkeye İstanbul üzerinden yöneltilmiş bakışların bir toplamı” olmasını amaçlamış. Bir albüme bakar gibi, şiirden şiire geçerken, “İstanbul’a ve İstanbul’la birlikte kendimize bakmamızı sağlayacak bir albüm.”

Seçki bölümlenirken de ozanlara göre değil, konulara göre ayrımlara gidilmiş: Adı İstanbul olan şiirler, bir semt ya da sokağa yazılmış şiirler, bir anıt ya da alanına yazılanlar, bir anış-sesleniş biçiminde dile gelenler, duygu-türkü biçiminde işlenenler ve kavga-sorgu konularıyla İstanbul’a yaklaşımlar olarak altı bölüme ayrılmış.

Ozanların İstanbul’u bu denli dert edinmeleri yalnızca kentin benzersiz büyüleyiciliğinden değil elbet. İstanbul’la hesaplaşmak, ozanın dünyayla da hesaplaşması aynı zamanda. Yaşadığı çağın en keskin çelişkilerini de, hiçbir yerde olmayan bir berraklıkla İstanbul’da görüyor. En kişisel duygulardan toplumsal gelecek düşlerine dek ozanın dünyasında İstanbul. Yahya Kemal’in “Erenköyü’nde Bahar”ından, Nâzım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”na; Orhan Veli’nin “Kapalı Çarşı”sından, Kemal Özer’in Altan Yalçın’ın “Haliç” belgeseline yazdığı aynı adlı şiir-metnine bir çizgi çekersek, İstanbul şiirlerinin ne denli geniş bir ufka yayıldığı hemen görülür.

Bir yandan dünyada kuruluşundan bu yana önemini hiç yitirmemiş binlerce yıllık tarihsel bir kent, öte yandan bugünün dünyasında nüfusu pek çok ülkeden fazla, dev bir metropol…

Bu denli karmaşık bir yapıyı anlayabilmek için şiir belki de en iyi yol.

Herkes kendi murdar karanlığına gömülmüş (B. R. Eyüboğlu)

24.12.2003

Read Full Post »

Şavkar Altınel’in yeni yayımlanan şiir kitabı Kış Güneşi’ni (Oğlak Yayınları) okuyunca, başat özelliğinin izlenimci bir şiir olduğunu düşündüm.

Kitaptaki şiirler, sanki geçen yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan izlenimci ressamlara benzer biçimde  görünümler çiziyordu okurların bilincinde.

Önceki kitaplarının toplandığı Donuk Işıklar’daki (Adam Yayınları) şiirleri de aynı yaklaşımla okuyunca orada da bu özelliğin bulunduğunu ayrımsadım.

İzlenimci bir anlayışla yazılan şiirler yabancısı olduğumuz bir alan değil.

Ahmet Haşim’in “Suyu yâkûta döndüren bu hazân”ından Yahya Kemal’in gurup vakti Üsküdar’ın camlarında gördüğü yangınlara, Dıranas’ın “Kar”ından Nâzım Hikmet’in izlenimci bir görüntünün derin bir düşünsellikle birleştiği o unutulmaz “Masalların Masalı” şiirine dek örnekler sıralanabilir.

Bu alandaki en etkileyici yapıtlardan biri de Oktay Rifat’ın Çobanıl Şiirler’de topladığı ürünlerdir. Sonraki iki kitabı Elifli ve Bir Cigara İçimi’nde de süren bu döneminde şair, kır hayatına tıpkı bir izlenimci ressam gibi yaklaşır. Şiirler kır görüntülerinin sözcüklere dökülmesinden oluşur.

Sonraki dönemde Şavkar Altınel’e gelene dek böylesi güçlü izlenimci şiirler pek görülmedi edebiyatımızda.

Şavkar Altınel’in ise şiirini tümüyle izlenimci bir duyarlığa dayadığı, dahası bir “an”ın izleniminden bir şiir duygusu yakalayıp bunu da yazıya dökebildiğine tanık oluyoruz.

Çok sayıda örnek verebilmek olası. İlk kitabından günümüze birer taneyle yetinelim :

Parkın çimleri yamyassı,

Neredeyse donmak üzere gölcük.

Uzun yollarının ortasında

Mola vermiş göçmen kuğular

Sessizce kayıyorlar suyun üstünde.

(“Kış”)

Kurtuluş’taki o büyük balkonlu evde

üç tekerlekli bisikletime binmiş,

“Şimdi düşeceksin” uyarısına aldırmadan

tüm gücümle pedallara abanarak dönüyordum,

düğmesi çevirildikten bir iki dakika sonra

küçük lambası yeşil bir göz gibi parlayan,

hoparlörü bez kaplı, tahta radyomuz

güneşli öğle sonrasına yayılan sıkıntıyı

halk türküleriyle dağıtmaya çalışırken.

(“1/1/1958”)

Gece yağan karın altında kasaba;

karşı yamaçlarda camlar gümüş rengi,

kuşlar dizili elektrik tellerinde.

(“Kristal”)

Kuşların susmasıyla çöken sessizlikte

gün sona eriyor yavaşça bahçede;

akşam çiçekleri bütünüyle açılmış,

güneş sarı ve yoğun otların üstünde;

duvarlarda yaprak gölgeleri kıpırdıyor.

(“Mersin Dalları”)

Şu sorulabilir: Bunca izlenim üzerine kurulan şiirler bize ne anlatıyor?

Bir insanın yeryüzü varlığı karşısındaki şaşkınlığını.

Bir yanıyla, üzerinde yaşadığımız, türlü güzellikleriyle ancak hayranlık duyulabilecek bir yerküre; öte yandan insanlığın yarattığı bin bir kötülük.

Ne yapsın şair ikisi arasında?İki yanını da, birbirine karşıtlığını da gösterecek şiirinde.

Sonuç: İnsana özgü o hüzün dediğimiz duygunun gelip yerleşmesi şiire.

Hani, “hüznü tanımayan kuşaklara yakınlık duymuyoruz” demiş ya şair, işte kuşaktan kuşağa aktarılan belki de en önemli kültürel kalıtlarımızdan biri, hüzün duygusu. Şavkar Altınel’in şiirinde de gelip baş köşeye oturuyor.

Sonrası?

“Sonrası iyilik, güzellik”.

23.6.1999

Read Full Post »

Geçtiğimiz cumartesi günkü gazetemizde Işık Kansu, şair Sunay Akın’ın önemli bir özelliğinden söz ediyordu; onun ne denli etkili bir konuşmacı olduğundan.

Bartın Kitap Fuarı’ndaki konuşmasından, dinleyenleri nasıl etkilediğinden izlenimler aktarırken, onun bir “showman” ya da “stand-up”çı değil, “aydınlanmacı, araştırmacı” edebiyatçı ve şair olduğunu da vurgulamak gereği duyuyordu.

Sunay Akın’ın bu özelliği, beni de hep şaşırtmıştır. Birlikte çok sayıda toplantıya katıldık. Kütüphane, okul ya da belediye salonlarında şiir ve edebiyat üstüne konuşmalar yaptık. Öteki konuşmaları ciddi ciddi dinleyenlerin söz Sunay’a geldiğinde ilgilerinin nasıl değiştiğini, yüzlerinin ışıdığını, çocuksuluk ve saflığa büründüğünü gördüm.

Bu özelliği onu, edebiyat toplantılarının ilk aranan kişilerinden biri durumuna getirdi. O da istekleri yanıtsız bırakmayarak sürekli konuşmalar yapmak üzere dolaşan biri oldu. Bunu kendine görev bildi. Sahne sanatçıları gibi bir geçim yolu olarak da görmedi bu özelliğini; yalnızca paylaşmak, aktarmak için düştü yollara.

Bu yönüyle edebiyatımızda bir ilk Sunay Akın.

Önceki kuşakların ünlü şairleri, geniş kitleleri etkileyen yapıtları ve yaşam biçimleriyle tanınıyorlardı. Nâzım Hikmet, Orhan Veli böylesi efsane kişiliklerdi.

1950’lerde yaygınlaşan şiir matineleri, etkili okuyuşlarıyla Attilâ İlhan’ı ve Özdemir Asaf’ı ünlendirdi.

1980’li ve ‘90’lı yıllar türlü özellikleriyle Can Yücel’in büyük ilgi gördüğü yıllar oldu.

Son yıllarda Ataol Behramoğlu’nun, müzikçi Haluk Çetin’le birlikte gerçekleştirdiği şiir-müzik toplantıları ilgiyle karşılanıyor.

Sunay Akın’ın yaptığı ise bütün bunlardan farklı. O kimi zaman kendinin ya da başka şairlerin şiirlerini okusa da, asıl yaptığı şiir okumak değil, öyküler anlatmak.

Şiirle ilgili, günlük hayatla ilgili, geçmişin söylenceleri, masalları, olayları… Bütün bunlar, onun dilinde yeni, taze, herkesi ilgilendiren olaylara dönüşüyor. Bir tür masal anlatır gibi, ama içinde hayatın nabzının attığı, gerçeğin masalını.

Kız Kulesi’ni, üzerinde şiir okunan, konuşulup tartışılan bir şiir cumhuriyetine dönüştürme düşüncesi de yine onun masalsı ama bir o denli de gerçekçi çabası değil miydi?

Anlattığı öyküler çoğaldıkça, bunların kimilerini kitaplaştırdı Sunay Akın. İstanbul’un Nâzım Planı…, İstanbul’da Bir Zürafa, bunlardan.

Dahası, belki de ilk kez bir şair, şiirlerinden daha fazla anlattığı öykülerle tanınır oldu. Ama bunun hiç önemi olmadığını sanıyorum onun için. Onun derdi başka: Toplumsal değişime, dönüşüme, kalıcı değerlerin ortaya konup tanıtılması ve korunmasına katkıda bulunabilmek. Bunun sözle ya da yazıyla yapılması hiç önemli değil.

Onun yapmak istediklerini sanırım en iyi arkadaşı Akgün Akova anlatmış :

Yarış atlarına ve süs köpeklerine övgüler düzer birileri; o atlıkarıncaya içi giderek bakan çocukları yazar.

Bal tutan parmaklarını yalarlar; o, denize dökülen simitleri yazar.

Medya hokkabazları para sayma makinalarını ceplerinde taşırken; o Ahmet Samim’i yazar.

Haydarpaşa’nın gelininden söz edilir gazetelerde; o Haydarpaşa’nın işçi tulumuyla dolu gardırabonu yazar.

Ve herkes gecenin bir yerinde söndürmüşken fenerini; Sunay Akın birileri ateşin altını beslesin, karanlık defolup gitsin diye, ‘devrim’ sözcüğü güzel kitapların ilk sayfasına yazılsın diye, sabahlara kadar beynine fazla mesai yaptırıp, Nâzım Hikmet’in gülümseyen bir fotoğrafına bakarak ‘İstanbul’un Nâzım Planı’nı yazar.

31.10.2001

Read Full Post »

« Newer Posts - Older Posts »