Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Nazım Hikmet’ Category

Geçenlerde televizyon haberlerinden kulağıma çalındı. Avrupa Birliği ülkelerinde sık sık yapılan kamuoyu yoklamalarından biri daha. İnsanlara soruluyor, Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyor musunuz? Polonya ve İspanya halkı arasında destek yüzde elliyi geçiyormuş, buna karşın Almanya ve Fransa’da çok düşük.

Bu sıradan haberin devamı daha ilginçti. Soruşturma sırasında insanlara “Türkiye denince aklınıza ilk gelen şey nedir?” diye bir soru daha sorulmuş. Bu sorunun yanıtları içinde ilk sırayı “İstanbul” yanıtı almış. Öngörülebilir bir sonuç.

Ardından sıralanan yanıtlar da kolay tahmin edilebilir: Atatürk, Antalya, Tarkan, Galatasaray, Fatih Terim

Beni en çok şaşırtan ve sevindiren ise, Türkiye denilince ilk akla gelen yanıtlar arasında ilk on sırada üç yazar adının yer almasıydı: Yaşar Kemal, Orhan Pamuk ve Nâzım Hikmet, soruşturmayı yanıtlayan AB ülkeleri halkları tarafından, Türkiye denilince akıllarına ilk gelen isimler olarak söylenmiş.

* * *

Ötekilerin bilinirliklerini anlamak kolay. İstanbul ve Antalya’ya her yıl milyonlarca Avrupalı gezmeye geliyor. Bu iki mucize kentin tanınır olması çok doğal.

Tarkan’ın listede yer almasına da şaşırmadım. Çünkü böyle bir şaşkınlığı on yıl önce Polonya’nın bir köyünde bindiğim otobüsün radyosunda onun sesini duyduğumda  yaşamıştım.

Galatasaray ve Fatih Terim’in de yakın yıllardaki Avrupa başarılarına bakıp listede yer almaları son derece doğal.

Üstelik turizmde ve sporda ülke tanıtımı için harcanan bütçelerin ucu bucağı yok. Ülke tanıtımını yalnızca bu iki alana bağlayan anlayışlar, gerekli gereksiz tanıtım ve yatırımlar için parayı döküyor.

* * *

Edebiyat, spora ve turizme harcananlarla kıyaslandığında çok masum bir alan. Ortada bir tanınırlık, bilinirlik varsa bu tümüyle edebiyatın kendi başarısı.

Gelmiş geçmiş hükümetlerin bu alana ilgileri, yasak savma anlayışından bir adım bile öteye gidemedi. Devlet bu alana o kadar uzak, o kadar deneyim yoksunu ki, geçen yılın Frankfurt Kitap Fuarında tanık olduk. Yüzlerce yazarı uçağa bindirip oraya götürmekle, olur olmaz yerlerde üç beş izleyici önünde okuma günleri düzenlemekle görevini yapmış saydı.

Avrupa kentlerinde Türk film haftalarına, turizm haftalarına vb. rastlanır. İyi şairlerin seçilip, şiirlerinin iyi çevirilerle sunulduğu, iki dilli, müzikli, söyleşili bir “Türk Şiiri Haftası” yapıldığını hiç duymadım.

* * *

Yaşar Kemal, büyülü dilini yansıtan başarılı çevrilerle 1960’lardan günümüze dek bütün dünyada azalmayan bir ilgi gördü. Onun elli yıldır bu yolla ülkemize yaptığı katkı, bütün bireysel başarıların üzerindedir. Buna karşın devletle ilişkisi düşünceleri nedeniyle yargılamalar, mahkumiyetler vb.’den öteye geçmedi.

Orhan Pamuk’unki de bireysel bir başarı. Bileğinin gücüyle çalıştı, üretti ve Nobel’e dek ulaştı.

Elli yıldır dünyada olmayan Nâzım Hikmet’in hâlâ anımsanması belki de listenin en beklenmedik yanı. Üstelik “komünist” şair olarak tanınan birinin, komünizmin neredeyse unutulduğu günümüz dünyasında, Türkiye denilince akla gelen ilk şeylerden biri olmasına ne demeli?

Ben, Nâzım Hikmet şiirinin evrensel tadının insanlar için değerinin hiç kaybolmayacağının bir göstergesi derim.

Ülke tanıtımına kafa yoranların, bütçeler, fonlar harcayanların edebiyatın bu alandaki başarısı üstüne bir kez daha düşünmelerini dilerim.

(Cumhuriyet, 3 Şubat 2010)

Reklamlar

Read Full Post »

Woody Allen ile Kaan Arslanoğlu’ndan benzer düşünceler duyacağım aklıma gelmezdi.

Şu sıralar sinemalarda gösterilmekte olan “Kim Kiminle Nerede?” adlı filmin başlangıç sahnelerinde başkahraman yaklaşık şöyle diyor: “Gelmiş geçmiş bütün düşünürler insanoğlu üstüne en mükemmel düşünceleri geliştirirken, dikkate almayı unuttukları tek bir unsur vardı. O da insanoğlunun ne denli bencil, küçük hesaplar peşinde koşan, ‘çürük’ bir yaratık olduğunu düşünmemiş olmalarıydı.”

* * *

Günümüzde insanoğlunun içine yuvarlandığı acınası görünüme bakıp bu düşünceye hak vermemek elde mi?

Karl Marx, sosyalizm düşüncesini insanoğlunun evrensel kurtuluşu olarak ortaya attığında, bu düşünce hem aydınlar hem de emeğiyle yaşayanlar arasında yaygın bir kabul görmüştü. Sonunda insanoğlunun binlerce yıldır ezilmesine neden olan, savaşların, baskı düzenlerinin, sömürünün ortadan kalkacağı, herkesin özgürce, yarın korkusu olmadan yaşayacağı bir dünya düzeni ufukta görünmüştü.

Kısa sürede, Almanya’dan Sovyetler Birliği’ne, Vietnam’dan Küba’ya yeryüzünün üçte birinde sosyalist düşüncenin uygulama alanı bulduğu yeni düzenler kuruldu.

Ne ki, bu düzenler, zaman içinde bırakın sosyalizm düşüncesinin insani ve toplumsal hedeflerini, insanları canından bezdiren baskı yönetimlerine dönüştüler. Ne toplumlarına özgürlük verebildiler, ne ekonomilerine yenilik gücü. Uzaya insan gönderen bilimciler yetiştiren ülke, yurttaşlarına bir yıl giyebilecekleri sağlam bir ayakkabı üretemiyordu.

Bu alanda en büyük düş kırıklıklarından birini de, 1928’de ayrıldığı Rusya’ya 1951’de yeniden döndüğünde Nâzım Hikmet yaşamıştı. 1920’lerin devrimci ruhundan eser kalmamıştı, 1950’lerin Rusya’sında. Öldürülmeyip de, her nasılsa hayatta kalabilmiş tek tük  arkadaşlarını hapislerde ya da Sibirya’da sürgünde bulabilmiş, onları kurtarmak için çabalamıştı.

* * *

Kaan Arslanoğlu, 2003’te yayımlanan “Politik Psikiyatri” adlı kitabında, “Dünyada ve Türkiye’de sosyalizm yenildi, çünkü insanın zekâsı bu işi kaldırmıyor,” demişti.

Aynı yazarın bir başka saptaması da, yeryüzünde insandan başka hiçbir canlının yaşadığı çevreye zarar vermediği, bu nedenle henüz evrimini tamamlamamış, tam olgunlaşamamış olduğuydu. Böyle olduğu için insanoğlu, kendisi için iyi olanla kötü olanı bile ayıramıyordu.

Memet Fuat da, 1992’de yayımlanan “Çağdaşımız Makyavel” adlı kitabında sosyalist yönetimlerin ortadan kalkması üstüne kafa yormuş, kapitalizmin bozduğu insanoğlunun sosyalizmi uygulayabilecek olgun bilinç düzeyinde olmadığı sonucuna varmıştı.

“İnsanoğlu toplumsalcılığa ayak uyduracak değerde değil,” diye yazmıştı, 1989’da Berlin Duvarının yıkılışının ardından, kırgın, üzgün bir tavırla.

* * *

Dönüp dolaşıp geldiğimiz yer aynı: İnsanoğlu, yeryüzünde savaşların, baskının, sömürünün olmadığı, adaletli, özgür, yerküreyi yıkıma uğratmayan, onunla barışık, insani ve doğal bir yaşam biçimi, toplumsal düzen oluşturabilecek mi?

Bu sorunun yanıtı yine insanın kendisinde gizli.

Görünen o ki, çürüyen düzenler içinde yaşamak insanları da çürütüyor. İnsanoğlunun bilinci, çürümüş üretim ve toplumsal düzenler içinde çürüyor. İnsanoğlu, insanlık değerlerini yitirmiş, tanınmaz halde.

Ama sonunda, bu çürümüşlük içinden yeni bir dünya yaratacak olan da yine o.

(Cumhuriyet, 27 Ocak 2010)

Read Full Post »

Deneyenler bilir, şiir yazmak zor iştir. Mutlak bir yalnızlık ve yoğunlaşma ister. Çoğu şairin bu nedenle aile bireyleriyle, işyeri çevreleriyle nasıl çekişmeler yaşadıkları anlatılagelir. İstediği çalışma ortamını bulamayan şairlerin nasıl bir huzursuzluk içine girdikleri de bilinir.

Şiir yazan biri olmamdan belki, şairlerin hayatlarına yakından ilgi duyarım. Nasıl yazdıklarından nerede çalıştıklarına, sevdikleri yemeklerden oturdukları evlere dek hayatlarının her alanını kapsar bu ilgi.

Bütün genellemeler gibi içindeki yanılma paylarını bir yana bırakıp şairlerin birlikte yaşanması zor insanlar oldukları söylenebilir.

Bu konuda beni en çok şaşırtan ise Nâzım Hikmet olmuştur. Belki büyük bir aile çevresinde yetiştiğinden, ne kadar bildiği gibi yaşasa da ailesinin öteki bireylerine çok bağlıdır Nâzım. Annesini, babasını, kardeşlerini, arkadaşlarını, uzak yakın tanıdıklarını çok sevmiştir.

Daha yirmili yaşlarının başında, Sovyetler’de yaşadığı devrim heyecanı içinde bile, kızkardeşine yazdığı mektuplarda nasıl bir evlilik yapması gerektiği üstüne öğütler verir.

İstanbul’a döndüğünde – artık yirmi altı yaşında ünlü bir şairdir, babası annesinden ayrılmış, yeni bir evlilik yapmış, bu evlilikten de bir ikizleri olmuştur – yine babasının kalabalık evinde, ailesiyle yaşar. Babasının ani ölümüyle de ailenin sorumluluğu üzerine kalır.

Piraye ile evlenmeye karar verdiklerinde kiraladıkları Mithatpaşa Köşkü’nde birlikte oturduklarını bir sayalım: Piraye, oğlu, annesi, iki kızkardeşi ve bunlardan birinin kocası; Nâzım, kızkardeşi ve kocası. Toplam dokuz kişi. Aynı salonda oturup, aynı mutfakta pişirip yiyorlar.

Nişantaşı’na, bir apartman dairesine taşındığında da bu “çokluk” sürer: Nâzım, Piraye, iki çocuğu, Nâzım’ın babasının dul kalan ikinci eşi Cavide Hanım ve ikiz çocukları. Hatta bu beraberlik Nâzım’ın hayatındaki dönüm noktalarından birine de neden olur: Sonradan “orduyu isyana teşvik” suçundan askeri mahkemede on beş yıla hüküm giymesine gerekçe gösterilen Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz’in bu evde kendisini ziyarete gelmesinde Nâzım ve Piraye evde yoktur. Kapıyı Cavide Hanım açar. Ömer Deniz’in, “Nâzım Hikmet’le randevum var,” demesi üzerine de onu içeri alır.

Özellikle de siyasal düşüncelerini paylaşmayan insanların onu insan yanıyla çok sevmeleri nasıl açıklanabilir sizce?

Nâzım’ın evdeki daktilosuyla bildiriler yazıp, bunları işçilere postalaması nedeniyle bir gece evleri basılır. Polis suç delili daktiloyu arıyor. Piraye’nin, “et kokan Kasap İbrahim Efendi’yle” yan yana oturamayacağı için, komünizme kesinlikle karşı olan annesi, aranan daktiloyu eteğinin altına gizleyip üzerine oturmuş. Sonra da gözlüğünü takıp pirinç ayıklamaya başlamış. Polisler aradıklarını bulamadan evden ayrılmışlar.

Yine Piraye’nin ilk kocasının babası olan Mehmet Ali Paşa’nın, oğlunun eski karısıyla evlenmiş olan Nâzım’ı, kendine oğlu denli yakın duyması, sürekli öğütler vererek onu komünizmden vazgeçirmeye uğraşması da onun çevresine yaydığı sevgi halkalarının etkisinden başka nedir?

Nâzım’ı bu denli sevilen kılan bir neden de komünizmin yasalarla yasaklandığı bir ülkede, düşüncesini cesurca savunması olmalı. Yargıçların karşısında, “Ben komünistim,” diyebilmesi. Bir milletvekili eşinin Nâzım’ı savunmak için, “Bırakın bir tane de namuslu insan olsun memlekette,” deyişi de buna örnek.

Nâzım için ülkemizde yaşadığı yıllarda sıkça söylenen bir söz de onun değerini karşıtlarınca bakın nasıl saptıyor : “Nâzım’ı asacaksın, sonra da oturup altında ağlayacaksın.”

Nâzım’ın yetenekli gençleri sanatçı yapabilmek için nasıl çaba harcadığı da bilinir. Kemal Tahir, Orhan Kemal, A. Kadir, ressam Balaban onun cezaevlerinde yetişmelerine katkıda bulunduğu sanatçılardır. Kemal Tahir’e Fransızca öğretebilmek için çabalarken onun dalgacılığı sürdürmesi üzerine söylediği söz insanlarımızı ne kadar da anlatıyor : “Yaz günü ayağında çizmelerle dolaşarak katlandığı sıkıntıya, Fransızca öğrenebilmek için katlanmıyor.”

Yalnız onlara değil, cezaevinden çıkışta tüccar olmak, bazı yabancı firmaların Türkiye temsilciliğini almak isteyen mahkûm Vehbi’ye de yardım ediyor. Vehbi’nin firması yok, ama varmış gibi, dünyanın dört bir yanındaki firmalarla yazışıyor. Uygun öneriler arıyor. Cezaevinde dokumacılık yapanlara karaborsa nedeniyle bulunamayan iplikleri bulması, dokunan kumaşların satışının sağlanması da gene onun geniş çevresi içinde çözümlenen işlerden.

Nâzım’ın cömertliği ve yardımseverliği yurt dışındaki yıllarında da çevresindeki insanları etkiler. 1960’ların yeni kuşak Sovyet yazarlarından Yevtuşenko, anılarında, Nâzım’ın ne zaman eline para geçse, telefon edip paraya ihtiyacı olup olmadığını sorduğunu yazar.

Bu denli bir yürek genişliğine şaşmamak elde mi?

Read Full Post »

Nâzım, daha 1948’de düşünmeye başladığı, yaşamı boyunca da birçok kez – cezaevlerinde, polis takiplerinde, açık denizlerde, kalp krizlerinde – burun buruna geldiği ölümle sonunda buluştu.

Bir sanatçının tamamlanmış bir verimi olarak bakabiliriz ardında bıraktıklarına. Yirminci yüzyılın dev yapıtlarından birini (Memleketimden İnsan Manzaraları) vermiş, yine yüzyılımızın en büyük birkaç şairinden biri kabul edilerek ayrılmıştır yeryüzünden.

Daha yaşasa, elbet başka yapıtlar da üretmiş olacaktı. Ama onun kısa sayılabilecek hayatı boyunca yarattıkları öylesine zamanlara, ülkelere, farklı sanat alanlarına dağılmıştır ki tümünü bir araya getirebilmek olanaksız görünmektedir.

Şiirleri eksiksiz sayılabilir, oyunları da.

Gazete yazılarının Türkiye’de olanları büyük ölçüde derlenmiş Adam Yayınları’nca yayımlanan “Bütün Yapıtları” dizisinde altı cilt oluşturmuştur. Sovyetler’de ve başka ülkelerde yayımlanan yazılarına, konuşmalarına, radyolara, televizyonlara verilen demeçlere tümüyle ulaşabilmek herhalde o dilleri bilen araştırmacıların uzun yıllarını bu işe harcamasıyla  gerçekleşebilir.

Sinema alanındaki çok sayıdaki çalışması ise tam anlamıyla karanlıktadır. Yıllar boyu İpek Film’de hangi filmlerde ne görevler almış, hangisinde yönetmen, hangisinde senarist, hangisinde çevirmen ya da seslendirmeci, bunların saptanması neredeyse olanaksız görünüyor.

Rastlantıyla saptanabilen biri: Laurence Olivier’in yönetip oynadığı Shakespeare uygulaması Henry V (1945) filminin alt yazıları Nâzım tarafından ölçülü uyaklı çevrilmiş.

1920’lerde Sovyetler’de de oyunlar yazdığı, film çektiği düşünülürse bunların elde edilmesi uzak görünüyor.

1951’den ölümüne dek yine Sovyetler’de oyunlarının dışında da senaryoculuk, radyoculuk işleriyle ilgilendiği biliniyor.

Bir de ressamlığı var, özellikle cezaevi yıllarında yoğunlaştığı. Birçok hükümlünün yağlıboya resimlerini yapıp kendilerine verdiği de biliniyor. Yakınlarına, tanıdıklarına yaptığı, gönderdiği pek çok desen ve tablo kim bilir hangi ellerde bugün.

Nâzım’ın hayatının en karanlık noktası ise Parti hayatı bölümü. Kimlerle hangi konularda ne çatışmaları oldu, Parti’de hangi tarihlerde hangi görevlerde bulundu, bu görevler sırasında neler yaptı, bunların hepsini öğrenebilmek artık neredeyse olanaksız. O günlerin tanıklarından bugün hayatta olan var mıdır bilmem.

Belki şunlara ulaşılabilir: 1951-1963 arasında Parti merkezinin bulunduğu Leipzig’de uzun süreler kalan Nâzım, buralarda mutlaka yazılı bir şeyler bırakmış olmalı. Ölümünden sonra yok edilmemişse, Parti arşivini 1990’larda satın alan Hollanda’da yerleşik bir tarih kurumunda bu izlere rastlanabilir.

Read Full Post »

Ancak Paris’te yine de içini kemiren bir şey vardı. 8 Mayıs’ta, daha geldiğinin ertesi gün yazılan “Sensiz Paris” şiirinden anlıyoruz bunu. Bu şiir yeni bir aşkın ilk ipuçlarıdır aynı zamanda. Nâzım’ın,

Yıktı mahvetti beni

Paris’te durup dinlenmeden gülüm,

seni çağırmak.

dediği kişi 1955’in Aralık ayında tanıştığı Vera Tulyakova’dır.

1932 doğumlu olan Vera, Nâzım’dan otuz yaş küçüktür. Sinema Enstitüsünü bitirmiş, Soyuz Multi Film Stüdyosunda çalışmaktadır. Arnavut masallarından yapacağı bir çocuk filmi için danışman ararken, bir yönetmen kendisine Nâzım Hikmet’i önerir.

İlk telefon konuşmasından sonra gidip gelmeler başlar. Nâzım, Vera’dan çok hoşlanmıştır. Bu duygusu gün geçtikçe güçlenip aşka dönüşmüştür. Ancak Vera, üç yıllık evlidir ve bir de küçük kızı vardır.

1956 Kasımında dokunaklı bir sesle sevgisini açığa vurur:

– Sizi seviyorum. Bunu anlıyor musunuz? Sizi seviyorum. Herhalde bütün bunlar gülünç geliyordur size. Şimdi sizin babanız ya da dedeniz yaşında olduğumu düşünüyorsunuzdur. Sizin yerinizde olsam ben de öyle düşünürdüm. Fakat anlayın çok acı çekiyorum. Kan akıyor yüreğimden, öylesine seviyorum sizi.

Vera usulca üzülmemesini söyler. Nâzım, ağlamaklı bir sesle konuşmasını sürdürür:

– İki saat sonra ülke dışına gidiyorum. Bana hiçbir umut vermeyeceğinizi biliyorum. Size bundan bir daha söz etmeyeceğim. Moskova’ya sizden kendimi tümüyle kurtardığımda döneceğim ancak.

Gerçekten de Nâzım, uzun bir geziye çıkar. Birçok Avrupa kentini dolaşır. Dokuz ay sonra Temmuz 1957’de Moskova’ya döner dönmez arar Vera’yı. Yeniden görüşmeye başlarlar. Birlikte İki İnatçı adlı bir oyun yazarlar. Nâzım’ın üzerinden yaşlılığın ruh hali uzaklaşmış, yeniden kendini ateşli, genç bir sevdalı gibi hissetmektedir.

Vera, Nâzım’ın gösterdiği aşırı ilgiye çok fazla direnemez ve onunla evlenmeyi kabul eder. Ancak Nâzım’la yıllardır birlikte yaşayan Dr. Galina bu duruma son derece üzülür. Nâzım, evini ve arabasını ona bırakarak bir otele taşınır.

1960 Ocağında Vera ile Kafkasya’nın dinlence kenti Kislovodsk’a giderler. Vera’nın adı ve bundan sonraki şiirlerinin değişmez imgelerinden “saçları saman sarısı” sözü ilk kez burada yazdığı şiirlerde geçer.

Kendini yeniden sağlıklı hisseden Nâzım, yıllardır binmediği uçağa da binmeye başlar.

Bu sırada yurtdışına çıkabilmek için yaptığı pasaport başvurularından bir sonuç alamayan Münevver Hanım da, oğlu Mehmet’le birlikte bir İtalyan parlamenterinin yatıyla Ayvalık’tan Yunanistan’a geçmiş, oradan da Varşova’ya gelmek üzere yola çıkmıştır.

Nâzım, Münevver ve oğlu Mehmet’le Varşova’da buluşur. Evlenmiş olduğunu, birlikte oturamayacaklarını söyler onlara. Bir ev tutup döşer. Münevver Hanım’a da Varşova Üniversitesi Doğu Dilleri Enstitüsü’nde bir iş bulur. Birkaç ay sonra yeniden ziyaretlerine gelir. Onları daha güzel bir eve taşır. Ancak bir daha onlarla görüşemez, yalnızca para göndermeyi sürdürür.

Münevver bir süre Varşova’da kaldıktan sonra Paris’e geçer. Evlenir. Türkçe’den Fransızca’ya çeviriler yapar.

Nâzım’ın Vera’yla olan birlikteliği bu yıllarda yaptığı yolculuklara da yansıdı. Pekçok yere yanında onu da götürdü. Birlikte gidemedikleri yerlerden ona özlem şiirleri yazdı.

Şairin 1961 yılında yazdığı “Saman Sarısı” adlı şiir başyapıtı olmasıyla özel bir önem taşır. Düşle gerçeğin, geçmişle bugünün bir arada verildiği, çağrışım zenginlikleriyle dolu şiir, bilinçakımı tekniğini andıran yapısı, masalsı ve lirik anlatımı, “saçları saman sarısı, kirpikleri mavi” yinelemeleriyle benzersizdir.

Bu yıllarda Nâzım, “Saman Sarısı” tekniğiyle başka şiirler de yazmıştır. Devrim ertesinde Küba’ya yaptığı gezinin heyecanını yansıtan “Havana Röportajı”, “Severmişim Meğer” bunların en ünlülerindendir.

Ekim 1961’de yapılan Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin XXII. Kongresi’ne çağrılmayışına üzülür, Nâzım. Çevresindekilere, “Bütün muhabirler orada, hatta burjuvalar bile, ama beni çağırmadılar! Yoksa ben burjuva muhabirlerinden daha mı tehlikeliyim? Unuttular mı, yoksa çağırmak mı istemediler beni?” diye sormaktadır.

Bunun yanıtını ancak ertesi yıl öğrenebilecektir. Nâzım’ı Kongre’ye çağırması İsmail Bilen’den istenmiş, ama o her defasında onun gelemeyecek kadar hasta olduğunu söylemiştir. 1963 yılı başlarında Lenin Ödülü’nün Nâzım Hikmet’e verilmesi düşüncesi doğduğunda da aynı kişi Nâzım’ı karalayıcı bilgiler vererek bunu engellemiştir.

Nâzım, bunları öğrendiğinde çok üzülmüş

Artık şaşırtmıyor beni dostun kahpeliği

elimi sıkarken sapladığı bıçak.

dizelerini yazmıştır.

O yıllarda TKP merkezinin bulunduğu Almanya’nın Leipzig kenti ağır ve kirli havasıyla Nâzım’ın sağlığına iyi gelmemektedir. İsmail Bilen ise parti çalışmaları nedeniyle bu kentte daha uzun sürelerle kalmasını ısrar etmektedir. 3 Ağustos 1959 tarihli şiirinde Nâzım’ın bu ruh hali sezilir.

Bütün kapıları kapalı üstümüze

bütün perdeleri inik

ne bir mendil mavilik

ne bir avuç yıldız.

Bizi burda mı bastıracak ölüm

biz bu şehirden gülüm

çıkamayacak mıyız?

1962’de Nâzım, bu kez yanında Vera ile yeniden Paris’e gitti. O sırada İnsan Manzaraları’nın bir bölümü 1941 Yılında adıyla Fransa’da yayımlandı. Paris’te Yaşar Kemal’le de tanıştı. Bütün tanıdıklarını bırakarak bir gününü onunla yalnız geçirdi ve hayatını baştan sona ona anlattı.

Kosmaca oynayalım Güzin’ciğim

diye başlayan şiirler yazacak kadar mutlu, yaşam coşkusuyla doluydu. Türkiye üzerine “Vatan Haini” ve “Türkiye İşçi Sınıfına Selam” şiirlerini yazdı.

Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim adlı otobiyografik romanını da yine bu yılda yazdı. Fransa’da Romantikler adıyla yayımlanan bu son derece içli romanda ‘20’li yıllardaki Sovyetler’de öğrenciliği sırasında yaşadığı bir aşkı ve ülkesindeki komünistleri, içinde bulunduğu “aşk hali”nin duygululuğu içinde yansıttı. “Altmışımın içindeyim. Beş yıl daha yaşayabilsem…” diye bitiyordu roman.

1963 Şubat’ında Afrika’ya yolculuk yaptı. Buradan on mektupluk “Tanganika Röportajı”yla döndü.

Son yolculuğunu mart ayında Berlin’e yaptı. Bir ay kaldı bu kentte.

Nisan’da “Cenaze Merasimim” adlı şiirini yazdı.

3 Haziran 1963 sabahı geçirdiği yeni bir kalp kriziyle ayrıldı dünyamızdan.

Read Full Post »

Kendisine ünlü yazarlara sağlanan olanaklar tanındı. Ev, araba, şöför ve hizmetçi verildi. Dünya Barış Konseyi’ne üye seçildi.

Kendini bulduğu özgürlük ortamında ilk kez TKP’nin adını andığı,

Türkiye Komünist Partisi,

T.K.P.’m benim

seni düşünüyorum.

diye başlayan şiirini yazdı.

Partili arkadaşlarıyla yeniden ilişki kurdu. Parti işlerinde de çalışmaya başladı. 1928’de Sovyetler’den dönerken birlikte Hopa Hapishanesi’nde yattıkları İsmail Bilen, 1930’larda yeniden Sovyetler’e dönmüş, Parti’nin Dış Bürosunun başındaydı. Moskova’yla ilişkileri yürüten kişiydi. Sovyetler’de yaşayan pek çok Türk komünistinin yazgısını elinde tutuyordu. Stalin döneminde Sibirya’ya sürgüne gönderilen ve orada ölen pek çok Türk komünistinden de sorumlu olduğu söyleniyordu.

Bunlardan biri olan ve o sırada hâlâ Sibirya’da bulunan Mehmet Remzi, (Şükrü Baba) Nâzım’ın Moskova’ya geldiği haberini gazeteden okur okumaz çalıştığı devlet çiftliğinden izin alarak Moskova’ya gelip Nâzım’ı buluyor ve başından geçenleri anlatarak kendisini kurtarmasını istiyor.

Nâzım, Sovyetler Birliği başsavcısı, Nazi savaş suçlularını yargılayan Nürnberg Mahkemesi’nde de savcılık yapan Rudenko’yu telefonla bularak, “Rudenko yoldaş, ben Türk şairi Nâzım Hikmet, şimdi yanımda Türk casusluğuyla suçlayarak Sibirya’ya sürgün edilen en yakın parti yoldaşım duruyor. Biz birbirimizle o kadar sıkı fıkı olmuşuzdur ki, eğer o Türk casusuysa benim de casus olmam gerekir. Ya beni de onunla birlikte casus diye Sibirya’ya sürgün edin, ya da hemen kendisini serbest bırakmanızı rica ederim.”

Nâzım’ın bu girişimiyle suçsuzluğu anlaşılan Baba Şükrü serbest bırakılıyor.

1951 yılının Moskova’sı, Nâzım’ın devrim heyecanını yaşadığı 1920’ler Moskova’sından çok farklıydı. Bürokratik yapılanma her yere egemen olmuş, toplumun devrimci neşesi ve coşkusu yok olmuş, yerine her işin denetlendiği bir baskı yönetimi oluşturulmuştu.

1920’lerin ünlü sanatçıları, ya ölmüşler, ya da ortadan kaybolmuşlardı. Nâzım hangi tanıdığını sorsa izi bulunamıyordu. Şostakoviç, Haçaturyan gibi ünlü bestecilerin yapıtları seslendirilmiyor, Meyerhold, Stanislavski gibi tiyatrocuların adı anılmıyordu.  Mayakovski, Yesenin gibi ünlü şairlerin şiirleri unutulmaya terkedilmişti.

Nâzım, çevresindekilere sürekli olarak bu durumun nedenlerini soruyordu. Bu arada yayımlanan bir şiirindeki, “Sen tarlasın / ben traktör” dizeleri de cinsellik çağrışımları nedeniyle sansüre uğramıştı. Her yerde önüne çıkan Stalin afişleri ve övgülerini de anlamsız buluyordu.

Moskova tiyatrolarında izlediği oyunların yavanlığı karşısında şaşkına dönmüştü. Yazarlar Birliği’nde onuruna verilen bir yemekte düşüncelerini öteki yazarlarla da paylaşmak istedi: “On günde on oyun izledim,” dedi, “aslında hepsi aynı oyundu, adları değişikti sadece, hepsinde yoldaş Stalin övülüyordu.”

Yemek salonunu saran sessizlik, Nâzım’ın artık Sovyet yönetimince de güvenilmez olarak görüleceğinin habercisiydi. Nitekim, Kremlin Sarayı’nda Stalin’le görüşmesi beklenirken kendisi, Malenkov tarafından kabul edildi.

Nâzım’ın yurt dışına kaçışı da Türkiye basınında bitmeyen bir konu oldu. Nâzım’ın yanı sıra ona çeşitli dönemlerde destek olmuş avukatlar, yazarlar, gazeteciler için de sürekli karalama kampanyaları düzenlendi. Nâzım adı ve konusu, 1950’ler Türkiyesinde toplumsal bir cinnete dönüştü.

25 Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararıyla yurttaşlıktan çıkarıldı. Oysa pasaport yasasına göre, yurt dışına pasaportsuz çıkmanın cezası üç liraydı. Bu nedenle sonraki yıllarda pek çok hukukçu bu kararın hiçbir hukuksal sonuç ve etkisinin olamayacağını, yok hükmünde olduğunu söylediler.

Nâzım’ın Moskova’dan ilk gezisi Prag’a oldu. Burada 1950’de kendisine verilen ancak hapiste olduğu için alamadığı barış ödülünü aldı. Oradan Doğu Berlin’e geçerek burada yapılan 3. Dünya Gençlik ve Öğrenci Festivali’ne katıldı. Şilili şair Pablo Neruda ile ilk kez burada karşılaştı. Demokrat Parti’nin iktidara geldikten sonra aydınlar üzerinde yarattığı baskılara dayanamayarak yurt dışına çıkan Sabiha Sertel ve kızı Yıldız Sertel ile de yine burada buluştu.

1951 yılının eylül ayında ise Bulgaristan Komünist Partisi’nin çağrısıyla Bulgaristan’a gitti. Nüfusunun önemli bir bölümünü türklerin oluşturduğu Bulgaristan’da Türkler, sosyalist uygulamalara karşı çıkıyor, büyük gruplar halinde Türkiye’ye göç ediyorlardı. Nüfusundan önemli azalmalar olması, Bulgaristan tarımını ve ekonomisini zora sokuyordu. Nâzım’dan istenen, soydaşlarıyla konuşup onları Bulgaristan’da kalmaya ve sosyalist uygulamaları desteklemeye ikna etmesiydi.

Fahri Erdinç, Betoven Hasan gibi Türk arkadaşlarıyla köyleri dolaşan Nâzım, Türklerin temel isteklerini saptayarak Bulgar yöneticilerine iletti. Buna göre, Türklerin dillerine ve dinlerine saygı gösterilmesi, Türkçe öğrenim yapan okullar açılması, bu okullar için öğretmenler yetiştirilmesi, Türkçe basın yayın olanaklarının tanınması isteniyordu. Nitekim bunların yapılmasıyla göç durdu.

15 Ocak 1952 günü Moskova’da Çaykovski Konser Salonunda yaklaşık iki bin kişinin katıldığı bir toplantıyla Nâzım’ın ellinci yaş günü kutlandı. Toplantıya Simonov, Kübalı şair Nicolás Guillén, Brezilyalı yazar Jorge Amado da katıldı.

Aynı yıl Dünya Barış Konseyi’nin Viyana toplantısında “Resimli Ay” dergisinde birlikte çalıştığı Zekeriye Sertel’le karşılaştı. Pablo Neruda, Zekeriya Sertel’e, Nâzım’ı göstererek, “Bu adamın kadrini bilin. Biz onun yanında şair bile sayılmayız.” dedi.

Nâzım, gençlik yapıtlarından Jakond ile Si-Ya-U’ya konu olan ve o yıllarda öldüğünü sandığı arkadaşı Emi Siao’yu yeniden görebilmek için Ekim ayında gittiği Çin gezisinde ağır bir kalp krizi geçirdi. Derhal Moskova’ya geri dönerek tedavi için Kremlevskaya ve Barhiva hastanesinde dört ay sırt üstü yattı.

Hastaneden çıkışında Sovyet Yazarlar Birliği, Doktor Galina Grigoryevna’yı (Galya), Nâzım’a sürekli bakmakla görevlendirdi.

Moskova dışında yazarlar köyü olarak bilinen Peredelkino’da bir daçaya taşındılar. Burada Nâzım’ın aralarında Boris Pasternak’ın da bulunduğu çok sayıda ünlü komşusu oldu.

Galya, sekiz yıl boyunca Nâzım’ın yanından ayrılmayacak ve büyük bir özenle onu koruyacaktır.

Uçağa binmesi de yasaktır. Sık sık çıktığı gezilerini trenle yapar. Hatta bir keresinde Irak Barışseverlerinin Üçüncü Kongresi’ne gidebilmek için Moskova’dan trenle Napoli’ye gelip buradan gemiyle Beyrut’a dek gider. Ancak Beyrut’tan karayoluyla Bağdat’a araç bulamayınca orada kalır.

12-19 Aralık 1952’de Viyana’da yapılan Dünya Barış Konseyi toplantısına seksen üç ülkeden 1700 delege katıldı. Dünyanın önde gelen aydınlarının da bir araya geldiği toplantı sonunda Nâzım, Dünya Barış Konseyi yönetim kuruluna seçildi. Çeşitli Avrupa kentlerinde çok sayıda barış toplantılarına katıldı. Bu yolculuklar sırasında pasaportu olmadığını fark eden Polonyalı dostları, büyük dedesinin soyadıyla kendisini Polonya yurttaşlığına kabul ederek, Nâzım Hikmet Borzenski adıyla Polonya pasaportu almasını sağladılar.

1953 yılının nisan ayında yeni bir kalp krizi yeniden Barvikha Sanatoryumunda dört ay kalmasına neden olur.

Hastaneden çıkınca Nâzım bir süre ölüm düşüncesini kafasından atamaz. Merdiven çıkamamakta, dinlenerek yürüyebilmektedir. Heyecanlanmak ve yorulmak yasaktır. İçki, sigara, aşk da yasaktır. “Vasiyet”, hastanede kendisini tedavi eden doktorun adı olan “Lidi Vanna” adlı şiirlerini yazar.

1954 yılı başlarında yine Dünya Barış Konseyi toplantıları için Budapeşte’ye giden Nâzım, Viyana’da bulunan Zekeriya Sertel’le de bu kentte buluştu. Budapeşte Radyosu Türkçe Yayınlar Bölümü’nde Ali Karaman ve György Hazai’nin sorularına yanıtlar verdiği 18 bölümlük bir konuşma dizisi yaptı. Haftada bir yayımlanan bu konuşmaların her bölümünde o günlerin önde gelen Türk yazarları; Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Yaşar Kemal, Sait Faik, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Mahmut Makal’ın yapıtlarından örnekler okuyarak onların önemleri üstüne görüşlerini aktardı. Konuşmaların her cümlesinde Nâzım’ın adı geçen yazarları ne denli çok sevdiği anlaşılıyordu

Budapeşte’den Zekeriya Sertel’le birlikte Varşova’ya geldiler. Oradan da Prag’a ve yeniden Viyana’ya döndüler.

Viyana’da Nâzım’ı çok şaşırtan bir gelişme, Sosyal Demokrat Parti’nin işçilerin konut gereksinimlerini karşılamak için yaptırdığı Karl Marx  mahallesini görmek oldu. Bu son derece çağdaş evlerde oturan işçilerle konuşan Nâzım Hikmet, işçilerin ve ailelerinin sağlık, eğitim vb. temel gereksinimlerinin sosyalist ülkelerden daha ileri bir biçimde karşılandığını görerek şaşırdı. Avrupa, sosyal devlet uygulamalarında yol alıyordu.

22-29 Haziran 1955 tarihleri arasında Helsinki’de yapılan Dünya Barış Konseyi toplantılarında yeniden yöneticiliğe seçildi.

6 Ağustos 1955’te bu kez Hiroşima’ya atom bombasının atılışının onuncu yıldönümünde Hiroşima’da yapılan barış toplantısına katıldı. Nükleer araştırmalara karşı bütün dünyadan otuz üç milyon imza toplanmıştı. Japonya’da dünyanın en büyük şairlerinden biri olarak selamlandı.

Burada gördüklerinin etkisiyle, dünya barışını işleyen “Kız Çocuğu”, “Japon Balıkçısı” gibi ünlü şiirlerini yazdı. Bu şiirler bestelenerek dünyanın önde gelen şarkıcıları tarafından seslendirilmesiyle bütün dünyaya yayıldı.

Nâzım’ın şiirleri pek çok dile çevrilip yayımlanıyor, oyunları da sosyalist ülkelerin pek çok kentinde sahneleniyordu.

1955’e dek Münevver Hanım ve oğlu Memet’le mektuplaşamaz. Dünya Barış Konseyi’ndeki tanıdıklarının Türk yetkililerle yaptıkları görüşmeler sonucu mektup yazmasına izin çıkar. Helsinki’den oğluna gönderdiği oyuncakların geri gelişini “Karlı Kayın Ormanında” adlı şiirinde şöyle anlatır:

Eski takvim hesabiyle

bu sabah başladı bahar.

Geri geldi Memed’ime

yolladığım oyuncaklar

Kurulmamış zembereği

küskün duruyor kamyonet,

yüzdüremedi leğende

beyaz kotrasını Memet.

Münevver’den aldığı mektuplarının kimilerini de şiirleştirir.

Nâzım, bu yıllarda sosyalist ülkelerde oyun yazarı olarak da büyük ilgi gördü. Ferhat ile Şirin (Bir Aşk Masalı), Yusuf ile Menofis gibi cezaevinde yazdığı oyunların yanı sıra, Enayi, İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu? gibi yeni oyunlar da yazdı. Oyunları Moskova, Varşova, Prag, Berlin, Riga, Aşkabad, Leipzig, Bratislava, Krakov gibi pek çok kentte kapalı gişe oynadı. İvan İvanoviç oyunu, içerdiği sosyalist uygulamalar eleştirisi nedeniyle Moskova’da beşinci gün kaldırıldı.

Bu yıllarda oyun yazarlığına yönelmesini kendisiyle yapılan bir konuşmada şöyle açıklıyor:

“Şimdi de şiir yazıyorum ama daha az. Şiir çok gençlik, tazelik, cüret ister. İyi şiir yazmak, çok zor bir iştir. Doktorlar da zor işlerden kaçınmamı istediler.”

1956’da çok sevdiği annesinin ölüm haberi gelir.

1957’de geldiği ve “Varna Şiirleri”ni yazdığı Bulgaristan’da da sağlığı ile ilgili şunları söyler:

“Günümün on iki saatini sırtüstü yatarak geçirmek mecburiyetindeyim. Doktorlar günde beş yüz adımlık bir yürüyüşten fazla dolaşmama bile müsaade etmiyorlar.”

1958’de İstanbul’dan Zekeriya Sertel kanalıyla gelen bir mektupta Münevver Hanım’ın ünlü bir yazarla yakın ilişki içinde olduğu haberi gelir.

Aynı yıl ilk Paris yolculuğuna çıkar. Bu geziden büyük heyecan duymaktadır. Önce Varşova’ya gelir. Ocak, şubat ve mart aylarını burada geçirir. Varşova radyosunun Türkçe yayınlar servisinde çalışan parti arkadaşları İhmalyan kardeşleri görür. Jak İhmalyan’ın kendisine dinlemesi için verdiği plaktaki “Bach’ın Re Minör Konçertosu” üstüne bir de şiir yazar. Yine o günlerde ünlü şiirlerinden “Masalların Masalı”nı yazar. Nisanda Prag’a geçer, daha önce görüp beğendiği Berliner Ensamble topluluğunun oynadığı Brecht’in Cesaret Ana oyununun sergilenmekte olduğunu görünce, oyunu bir kez daha izler. Prag’da kaldığı günler içinde iki yıl önce ölen şair arkadaşı Nezval’i düşünerek şiirler yazar.

7 Mayıs 1958 günü Fransa’ya giden tren İsviçre’den geçerken gördüğü izlenimlerle “İsviçre’den Geçerken” adlı şiirini yazar. Aynı günün akşamına Paris’e iner.

Paris, Nâzım için annesinin gençliği, yıllar boyu buraya sığınmış sürgün Türkler, Fransız komünistleri, Eluard, Aragon gibi büyük şairler demekti.

Mayıs’ın son gününe dek kaldığı Paris’te özlediği insanları gördü, gazetelerde, dergilerde, radyolarda röportajları, demeçleri yayımlandı.

Sarhoşu olmuştu, gençliğinden beri özlediği Paris’in.

Hangi şehir şaraba benzer?

Paris.

İlk bardağı içersin

buruktur,

ikincide dumanı vurur başına,

üçüncüde mümkünü yok masadan kalkmanın,

garson, bir şişe daha getir!

Ve artık nerede olsan, nereye gitsen

Paris’in ayyaşısın iki gözüm.

Read Full Post »

Münevver Hanım’a askerlik işi için Ankara’ya gideceğini söyleyerek 17 Haziran 1951 pazar günü sabahı saat dörtte evden çıkar. Kapının önündeki nöbetçi polisler arabanın içinde uyumaktadırlar. Yanlarından geçip gider.

O sırada Tuzla’da yedeksubaylığını yapmakta olan ve yalnızca Pazar günleri izinli olan Refik ile saat 9’da Tarabya’da buluşmaya karar vermişlerdir.

Refik ise, Büyükada’da komşuları olan Malik Yolaçan’ın satılığa çıkardığı Chris Craft marka deniz motorunu denemek istediğini söyleyerek almıştır. Motorun deposunu ve yanına aldığı boş bidonları benzinle doldurur. Babasının av tüfeği, bir kutu kurşun ve dürbün de aldığı motorla Tarabya’ya gelerek Nâzım’ı rıhtımdan alır. Önce Boğaz’da geziyormuş gibi güneye, sonra karşı kıyıya sürer. Bu sırada Boğaz’dan geçen bir geminin ardına takılarak kuzeye yönelir.

Karadeniz’e çıktıklarında amaçları Varna’ya gitmektir. Ancak bu sırada önlerinde gitmekte olan bir gemi görürler. Dürbünle bakarak geminin Romanya bandıralı “Plehanov” adlı bir şilep olduğunu saptarlar.

Planlarını değiştirerek gemiye yaklaşırlar. Nâzım, gemidekilere Fransızca ve Rusça olarak seslenir:

– Durun! Ben Türk şairi Nâzım Hikmet! Gemiye binmek istiyorum.

Gemi durur, ancak Nâzım bir türlü içeri alınmaz. Bu arada gemidekiler durumu Köstence’ye bildirmişler, orası Bükreş’e, Bükreş de Moskova’ya sormuş. Olumlu yanıt gelene kadar bekleyip sonra gemiye almışlar.

Refik Erduran, Nâzım’ın “Sen de gel,” önerisini kabul etmeyerek geri döner ve hiçbir şey olmamış gibi yaşamını sürdürür. Denemek için aldığı motoru sahibine geri verir, tüfeği, dürbünü evine geri götürür ve akşamüzeri saat 5’te de Tuzla’daki yedeksubay okuluna döner. Bir süre sonra gönüllü çevirmen olarak Kore’ye gitmesiyle de olayların tümüyle dışına çıkmış olur.

Nâzım, gemiye binip yemek odasına gelir gelmez duvarlarda asılı “Nâzım Hikmet’e Özgürlük” yazılarını görür.

Ertesi sabah vardıkları Köstence’de Romanya Dışişleri Bakanı ve yazarlar tarafından karşılanır. Bakanın arabasıyla Bükreş’e götürülür.

Bükreş Radyosu 20 Haziran günü akşam yayınında Nâzım Hikmet’in Romanya’da bulunduğunu duyurur.

Romanya’da kaldığı birkaç gün içinde bir köyü gezerken onun adını duyan bir köylü yanına gelir. “Sen Türk şairi Nâzım Hikmet misin?” diye sorar. “Evet,” yanıtını alınca, anlamlı anlamlı güler: “Neden serbest olduğunu biliyor musun? Biz köyümüzde geçen hafta senin için bir protesto toplantısı yaptık.”

Türkiye’de ise Nâzım’ın kaçması basında büyük tepkiyle karşılanır. Söylentiler birbirini kovalar: Kendisini Bulgar ajanlarının, Sovyet diplomatlarının, hatta bir Sovyet denizaltısının kaçırdığı bile yazıldı. Şile’den mi yoksa Rize’den mi kaçırıldığına da bir türlü karar verilemedi.

Şair Ahmet Muhip Dıranas’ın 29 Haziran 1951 günlü “Zafer”deki yazısında, “Canı Cehenneme!” diyordu. Çetin Altan ise 5 Temmuz 1951 tarihli “Yeni Adam”daki yazısında, “karaktersiz”, “iradesiz”, “uşak”, “haysiyetsiz”, “şerefsiz”, “canı ceheneme” sözlerini kullanıyordu.

Nâzım’ın serbest bırakılması için kampanyalar düzenlemiş “Vatan” gazetesi de şairi, “hain” ilan etti.

29 Haziran’da uçakla Moskova’ya gelen Nâzım’ı havaalanında Sovyet Yazarlar Birliği Başkanı Konstantin Simonov ve başka yazarlar çiçeklerle karşıladılar.

Nâzım’ın fotoğrafları ve ilk demeçleri bütün dünyaya dağıtıldı.

Soğuk savaş içinde olan dünyada, kapitalist dünya insanların özgürlük için ölümü göze alarak komünist ülkelerden kaçtıklarını işlerlerken, dünyaca ünlü bir şair ülkesinden ölümü göze alarak kaçıp Moskova’ya gelmişti.

Konstantin Simonov, sonraki yıllarda Nâzım’a ilişkin ilk izlenimlerini şöyle anlatacaktı: “Bu dünkü mahkûmun, buraya dinlenmek, ödüllendirilmek ya da yaralarını sardırmak için değil, yaşamaya, çalışmaya, tartışmaya, kavga etmeye geldiğini anlamamız için beş dakika geçmesi yetti.”

Gerçekten de Sovyetler Birliği, inanmış olduğu kadar, gördüğü yanlışlıklar karşısında sözünü sakınmayan, asla sinmeyen bir aydınla karşı karşıya olduğunu hemen anlayacaktı.

Read Full Post »

Older Posts »