Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Melih Cevdet Anday’ Category

Kim bilir gazetemizin ne çok okuru için vazgeçilmezdi Melih Cevdet Anday’ın salı ve cuma günleri yayımlanan yazıları.

Günlük hayatın sıradan sorunlarından söz ederken, en olmadık sorularla okurunu sarsan, düşüncenin sonsuz evreninde gezilere çıkaran, düşünmeye alıştıran, bunun yolunu gösteren yazılardır onlar.

Kolay rastlanmayan bir konu genişliği vardır Melih Cevdet’in: Şiirden müziğe, siyasetten felsefeye, eğitimden günlük yaşam alışkanlıklarımıza dek pek çok alana girer çıkar. Ama hangi konuda yazsa, yerleşik yargılarımızı sarsmaya, doğru bildiklerimizi yeniden gözden geçirip düşüncelerimizi yenilemeye çağırır.

Felsefe, okurları korkutan, çoğunlukla uzak durdukları bir alandır. Melih Cevdet ise yazılarında neredeyse sıradan şeylerden söz eder gibi okurlarını düşünce dünyasının genişliklerinde dolaştırır.

Düşünen, her konuda önyargısız düşünen bir insanın zihin açıklığı vardır onun yazılarında ve okudukça bu zihinsel berraklık okura da geçer. Onun soru sorma ve yanıt arama yöntemi sizin hayatınızı da etkilemeye başlar.

Adam Yayınları’nda Melih Cevdet’in yazılarını kitaplaştırmaya giriştiğimizde, ozanımızın ona yakışan bir alçakgönüllülük içinde yazılarını saklamamış olduğunu anlamıştık.

Neyseki, sadık bir okuru olan İzgen Bengü, onun yazılarını yıllar boyu kesip saklamıştı da, böylelikle Yiten Söz, İmge Ormanları, Geleceği Yaşamak kitapları ortaya çıktı. Sonra gazetemiz arşivinden de yararlanarak Çok Sesli Toplum, son olarak da geçtiğimiz mayıs ayında Felsefesiz Yaşamak yayımlandı.

Felsefesiz Yaşamak başlığı, Melih Cevdet’in yazma amacını çok iyi açıklıyor. Gerçekten de aynı başlıklı yazıda bakın ne diyor:

“Felsefesiz yaşamak, bilinçsiz yaşamakla eşanlamlıdır. Soracağız, yanıtlamaya çalışacağız, yanıtlayamazsak ya da yanıtlarımızı olaylar yalanlarsa gene soracağız. Felsefe soru sorma sanatıdır. Ve sorular hiç de boşa gidecek değildir.

“Doğru’yu ve İyi’yi bulmak kolay değildir. Ama biz her yeni koşulda ‘Doğru nedir?’, ‘İyi nedir?’ diye sormazsak, herkes kendi yaptığını, doğru ve iyi sayabilir. Bu ise mutluluk özlemimizi karanlığa gömer. Sokrates de bu sorulara kesin yanıtlar bulamıyordu, ama aramaktan hiçbir zaman da vazgeçmiyordu.” (Felsefesiz Yaşamak, s. 120)

Melih Cevdet’ten söz açmışken ona ilişkin unutamadığım iki anımı da anlatıvereyim burada:

Bilirsiniz şairler sözcüklerinin üstüne titrerler. Bir sözcüğün yanlış yazılması bir şiirin tümüyle yok olması demektir çoğu zaman. Bu yüzden kitap yayımlarken de kılı kırk yararak her şeyin isteklerine uygun yapılmasına büyük özen gösterirler.

Melih Cevdet, bir gün elinde bir dosya ile odama girdi. Dosyayı masamın üzerine bırakarak, “Yeni şiir kitabım, yayımlanması için getirdim,” dedi. Baktım, kimi daktilo ile yazılmış, kimi dergi sayfalarından kesilmiş şiirler gelişigüzel sıralanmıştı. Kitabın ismi de yoktu. “Kitabınıza isim koymamışsınız,” dedim. “Siz bir isim koyuverin,” diyerek gitmeye hazırlandı. “Aman Melih Bey, olur mu, hiç değilse birlikte kararlaştıralım,” derken şiirlerden birinin başlığı gözüme ilişti: “Güneşte olsun mu?” dedim. “Olsun” deyip gitti.

Güneşte kitabı kısa sürede tükenip ikinci basımını yapmıştı. Bu kez bir soruyla geldi: “Sizce bu kitabımdaki şiirlerim, öncekilerden farklı mı?” “Bunlar da öncekiler kadar güzel ve önemli” dedim. “Bu kitabımın neden böyle hızlı satıldığını anlayamadım da…” dedi.

Bir başka gelişinde ise genç şiirin yeni parlayan ismi küçük İskender ile oturuyorduk. Tanıştırdım. Melih Bey ona dönerek, “Size Küçük Bey diye mi hitap etmeliyim, İskender Bey diye mi?” diye sordu.

Sesin soludukça dalgalanan bir deniz içimde

24.7.2002

Read Full Post »

Bir süredir depremin yıktıklarını konuşuyoruz. Oysa neredeyse elli yıldır bitmez tükenmez bir yıkım içindeyiz. Ormanlarımızı yaktık, köylerimizi yaktık, denizlerimizi öldürdük, doğru dürüst bir temel eğitim veremediğimiz için milyonlarca insanımızı yıkık kişilikler olarak yetiştirdik.

Geçmiş yıllara ilişkin hiçbir anının kalmadığı kentler yaratmak yalnızca bize özgü. Bir toplum bu denli çevresinden, geçmişinden koparılabilir mi? Geçmiş değerlere bakmadan, onları irdelemeden bugünü hangi ölçütlere dayanarak değerlendireceğiz?

Yirminci yüzyılın dünyaya gelmiş en büyük şairlerinden biri ülkemizde yaşadı: Nâzım Hikmet.

Onun bu ülkede yaşadığını kanıtlayacak bugüne ne kaldı? Yaşadığı sokaklar, oturduğu evler, kullandığı eşyalar nerede? Son elli yılın yıkımı çoğunu yok etti. Yalnızca Atatürk’ün denize girdiği yer olduğu için bile korunması gereken Florya kıyılarının kanalizasyon çukuruna dönüştürülmesinin bile, ülkenin kurucusunun anısına yapılmış bir saygısızlık olduğu düşünülmez mi?

Anılarını yazan şairlerimizin sayısı çok az.

Cahit Külebi’nin İçi Sevda Dolu Yolculuk’unu okuyordum. Şöyle bir cümleye rastladım: “Cahit Sıtkı’nın Zafer meydanındaki bir apartmanda oturduğu sırada, Orhan, Cahit, Şahap, Necati ve ben Şükran’dan çıktık yürüyerek Cahit’in odasına geleceğiz.”

Bu odanın 1940’ların Ankara’sının yazın ortamının merkezlerinden biri olduğunu ilk kez Melih Cevdet Anday’ın anılar kitabı olan Akan Zaman Duran Zaman’da okumuştum. Cahit Sıtkı’dan sonra burayı Orhan Veli tutmuş. Orada anlatılan şöyle bir öyküsü vardı odanın:

Gerçeküstücü akımın önde gelen ozanlarından Philippe Soupault, 1949’da Ankara’ya gelir ve o sırada çok ünlü olan Garip akımının temsilcisi ozanlarla tanışmak ister. Ozanlarımızın o sıralar konuk ağırlayabilecek bir mekânları olmadığından bu odayı derleyip toparlayıp “Yaprak” dergisinin bürosuymuş gibi yaparlar. Burada buluşulur, konuşulur, şiirler okunur. Günün beklenmedik davranışı Orhan Veli’den gelir. Soupault’tan çevirdiğini söylediği şu şiiri okur:

Şakir Efendi

Koltukçu

Öldü

Dün gece

Çerkes’te

Öldü

Gitti

Çerkeş’te öldü gitti.

Şiiri bir kez daha dinleyen Soupault, “Aslı gibi,” der, ülkemizden ayrılırken de bir gazeteciye şunları söyler: “Şiiri bütün dünyada aradım, Türkiye’de buldum.”

Melih Cevdet, bu olayı anlattığı yazısın şöyle tamamlar:

“Orhan Veli’nin eski odası, kim bilir, yıkılmış mıdır? O odayı Ankara Belediyesi satın alsaydı da, kapısına, ‘Cahit Sıtkı Tarancı, sonra Orhan Veli Kanık burada oturdular. Philippe Soupault burada konuklandı’ levhasını assaydı iyi olurdu.”

İyi olmasından çok öte, çağdaş edebiyatımıza ilişkin bir tanıklığı gelecek kuşaklara aktarabilirdik. Yalnızca tek tek mekânlar değil, bütünüyle kentler ve doğa bize ait şeylerse, tarihimizde, edebiyatımızda bir yerleri varsa korunmak zorundadır.

İstanbul üzerine en güzel şiirleri yazmış Yahya Kemal, bu kenti dil ile ölümsüzleştirmişse, artık kimsenin “Erenköy’de Bahar” şiirinin anlattığı Erenköy’ü değiştirmeye hakkı olamaz.

Bugünün Erenköy’ünde doğup büyüyen bir gence “Erenköy’de Bahar” şiiri bir şey söyleyemez. Çünkü o duyarlığın Erenköy’ü artık ortada yoktur.

Toplumumuz acaba geçmişini yok ederken, geleceğini de yok ettiğinin ne zaman ayırdına varacak?

15.9.1999

Read Full Post »

Vecihi Timuroğlu, Yazınımızdan Portreler (Başak Yayınları, 1991) adlı kitabında Salâh Birsel’den söz ederken, “Zaten ona göre, sanat, bir öfkenin ürünüdür. Öfkesi olmayan kimse, sanat yapamaz.” diyor.

Ardından da bu düşüncesini şöyle açıklıyor: “Sanatçı kendisiyle sürekli çatışan kişidir. Çatışmanın gerekçesi de şudur: Toplum, kendisiyle sürekli çatışma halindedir, insanın kendisiyle çatışması vardır. Sanatçı bunlar arasında denge kurarken tümüyle çatışmak zorunda kalır… Öfke bu dengenin terazisidir.”

Salâh Birsel’in bu düşüncelerinden nerede söz ettiğine başta Şiirin İlkeleri olmak üzere bendeki kitaplarını karıştırdımsa da rastlayamadım.

Konunun yazın ürünlerine yansıyışı “öfke baldan tatlıdır” deyişini anımsatırcasına tatlı, yanı sıra da önemli.

Sanırım ikiye ayrılıp bakılabilir:

Birincisi öfkenin anlatımı için yazılan yapıtlar. Bunlar içinde kimileri vardır, öfke sanat yapıtının önüne geçer, neredeyse sövmeye varır. Dışarıdan gelen bir öfkedir bu, yapıtla yeterince bütünleşemez. Nâzım Hikmet’in, Hasan Hüseyin’in kimi şiirleri böyledir. Ben böylesi şiirlere çok yakınlık duyamam.

Öfke en başarılı anlatımını Metin Eloğlu’nun şiirlerinde bulmuştur bence.

İstakozun üstüne maydanoz ekiyorlar

Bu öğlen Ali’yle dalaştık

Ali çerkeztavuğu yiyor ben niye yemeyeyim

Kaldır önümden şu kapuskayı (“Köroğlu”)

ya da

Ense köküne vur bir odun

Yüzükoyun kapaklansın deyyus

İnsanını hor gördüğü

Somununu haraca kestiği

Bağımsızlığına diş bilediği

Şu toprağı öpsün. (“Toprak”)

Burada doğrudan, şairin kendi hayatındaki öfke, yapıtına yansımaktadır. Ancak bu öfke toplumsal bir hesaplaşmanın da anlatımıdır. Bu çizgi sonraki yıllarda Can Yücel’de görkemli bir yeni patlamayla gelişti.

Şiir fenerimle de baktım, son çığlık!

Aşk yokmuş sizde beş paralık!

Gidiyorum ben boşçakallar

Sıçmışım ortalık yerinize

Kıçımın fosforuyla aydınlanın siz artık

(“Kibar Hırsızın Türküsü”)

Öfkenin öteki dışa vuruş biçimi ise sanatçının içindeki öfke duygusunun ürününe yansırken dönüşmesiyle ortaya çıkar.

Melih Cevdet Anday, tanıdığım şairler içinde en öfkelilerdendir. Gelgelelim, şairin kişiliğini saran bu öfke şiirlerde ve denemelerde tat kazanır. İğneleye iğneleye durulmaz kalemi. Vururken gülümseyen bir öfkedir onunki.

Memet

Hazineler içindesin

Bu toprağın altında ne var ne yok

Kömür bakır altın demir

Hepsi senin, hepsi senindir

Çıkar çıkarabildiğin kadar

Ne çıkarırsan

Hepsi benimdir. (“Hazineler İçindesin”)

Yazının başında söylenmek istenen, sanatçının kendisine ve dünyaya karşı diri kalmasını sağlayacak bir iç öfke.

Bu “içten yanmalı motor”a sahip olan sanatçı, yaratıcılık enerjisiyle yol verecektir yaratılarına.

Günümüzde kendisiyle ve toplumla hesaplaşmayı değil, satışla yaygınlaşmayı öne alan sanatçıların çokluğundan mı ne, “öfke”nin yokluğunu duyuran bir yavanlık ve tatsızlık içinde değil miyiz?

16.9.1998

Read Full Post »

Şiir yazmakla, şiir üstüne düşünmek ayrı şeyler midir?

Belki sormak bile gereksiz, şiir yazan birinin elbet, şiirin ne olduğu, nereden gelip nereye gittiği üstüne düşünmesinden daha doğal ne olabilir ki!

Ama her gün birbirinden ilginç garipliklerin yaşandığı ülkemizde, şiir sanatı da payına düşeni alıyor. Şiirle hiçbir ilgisi olmayan sulugözlü duygusallıkların, laf ebeliklerinin, türlü kültür yozluklarının kitle iletişim araçlarından sunulmasıyla, şiir sanatının da terazisi bozuldu. Eğriyi doğruyu tartmakta çok zorlanıyor.

Yazdığı şiirleri göndererek görüşlerimi soranlar, sağ olsunlar hiç eksilmiyorlar. Ancak böyleleri içinde gerçek şaire rastlamak, buğday ambarında bir inci tanesini aramaya benziyor. Şiir yazdıklarını söyleyenlerin ürünlerine bakıp, şiirden bu denli uzak olduklarını görmek korkutuyor beni. Nasıl bir sanat dalı bu denli başka bir şey gibi algılanabilir diye şaşıyorum.

Onlara verdiğim en temel yanıt ise, şiir yazmayı bir süre bir yana bırakarak şiir üstüne kitaplar okumaları ve şiirin ne olduğu üstüne düşünmeleri gerektiği oluyor.

* * *

Şiirin ne olduğu nasıl anlaşılır?

Bunun ne yazık ki, açık bir tanımı, yolu yöntemi yok. Okuyarak diyoruz, en genel anlamda. Önemli şairleri, şiirdeki değişim ve gelişimleri, şiir eleştirilerini, şairlerin şiir üstüne kitaplarını, başarılı şiir çevirilerini, büyük şairlerin yaşamöykülerini… Her şey gibi şiiri öğrenmenin de yolu sonugelmez bir okumadan geçiyor.

Üstelik az değildir bizde şiir üzerine düzyazı yazarak, şiirin ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini anlamaya, anlatmaya çalışmış şairler. Tanpınar’dan Orhan Veli’ye, Cemal Süreya’dan Turgut Uyar’a zengin sayılabilecek bir kitaplığımız vardır bu alanda. Nurullah Ataç, günlük gazetede, okurların her gün ne söyleyeceğini merak ettiği şiir eleştirileri yazardı. Melih Cevdet Anday, bu geleneği gazetemizdeki yazılarında dönem dönem sürdürdü. Onların kitaplaşmış bu yazıları bugünün okurları için bulunmaz değerde.

Özellikle de şiir alanında bir anlayışın mücadelesini vermiş şairler, görüşlerini daha iyi anlatabilmek için en az şiirleri kadar düzyazı da yazmışlardır.

* * *

İşte bu şairlerden biri de, 1960’lı yıllardan başlayarak şiirimizi yeni bir duyarlıkla yazılmış devrimci şiirlerle tanıştıran Ataol Behramoğlu.

Ataol Behramoğlu’nun şiir anlayışını, Türk ve dünya şiiri üstüne görüşlerini bulabileceğiniz iki kitabı yayımlandı şu günlerde: Yaşayan Bir Şiir ve Şiirin Dili Anadil (Evrensel Basım Yayın).

Bu iki kitapta 1960’lı yıllardan günümüze şiirin temel sorunlarının tartışılmasının yanında pek çok şaire ilişkin izlenimler, düşünceler de bulacaksınız. Şiirin ve şairin renkli dünyası açılacak önünüzde.

Neye yarar böylesi kitaplar okumak?

Gerçek şiirin dünyasına girmeye, onun atmosferinde soluklanmaya.

Şiir sanatı, bu dünyanın en saf ve arı güzelliklerinden biridir. Onun dünyasında soluk alıp verebildiğinizde, bu güzellikleri de paylaşabildiğinizi duyumsarsınız. Üstelik bu güzellikler yalnızca, bugünün moda güzellikleri değil, geçmiş ve gelecek çağların evrensel güzellikleridir.

Şairler yalnız şiirleriyle değil, yazılarıyla da bu mutlu buluşmaya yol açarlar.

Read Full Post »

TÜYAP Kitap Fuarı sırasında düzenlenen tartışma programlarında en çok konuşulan konulardan biri de günümüz şiiriydi.

Günümüz şiiri kavramını 1980’den bugüne dek yazılan ve yazılmakta olan şiir olarak anlayabiliriz. Ben bu dönemi şiire, şaire ve topluma ilişkin temel değerlerin ve sorunların, herkesin kafasını karıştıracak biçimde karmaşıklaştığı bir dönem olarak görüyorum.

Bunda birinci etkeni, bu dönemde çok sayıda ve çok farklı anlayışlarla şiirler yazılmasına karşın, bu şiirlerin bir eleştiri süzgecinden geçmemesi oluşturuyor.

Geçmiş dönemlerde de şiir eleştirisi çok yazılmıyordu. Ama hem sözüne ve yargılarına güvenilen birkaç eleştirmen vardı, hem de şairler şiir üzerine yazdıkları eleştiri ve tartışma yazılarıyla bu boşluğu dolduruyorlardı.

Günümüz şiir ortamı tartışmaların olmadığı bir alan. Herkes şiirini yazıp yayımlıyor, sonra da derin bir suskunluk deniziyle karşı karşıya kalıyor. Hatta düşüncelerini açıklamak için arada bir kaleme sarılanlara kızılıyor.

Kimi romancıların, kendilerini eleştirenlere, “Ekmek paramla oynuyorlar,” diye karşı çıktıklarına tanık olmuştum. Şiirden ekmek parası kazanmak da söz konusu değil.

O halde neden tartışmaktan korkuluyor, anlamak zor. Tartışmak bir düşmanlık değil, dostluk göstergesidir oysa. İkinci Yeni anlayışına en sert eleştirileri yöneltmiş Asım Bezirci, bu anlayışta şiir yazan şairlerin en yakın arkadaşlarından biriydi.

Sanat yapıtlarının boş övgülerle değil, sarsıcı eleştirilerle gerçek değerlerine ulaşacağını kim yadsıyabilir?

Günümüz şairlerinin tartışmaktan ve eleştiriden korkularının ardında bir kendine güvensizlik duygusunun yattığını düşünüyorum.

Günümüz şairlerinin karşısındaki bir başka önemli ölçüt de çok güçlü ve zengin bir bütün oluşturan çağdaş şiirimiz.

Türk şiiri 1930’lardan 1980’lerin başına dek hem çok büyük aşamalar geçirdi, hem de sayıları yirminin üzerinde çok önemli şairler yetiştirdi.

Bir ülkede bir yüzyılda bu denli çok sayıda önemli şair çıkması dünya tarihinde de az rastlanır bir olgu. Nâzım Hikmet’ten Orhan Veli’ye, Oktay Rifat’tan Melih Cevdet’e, Dağlarca’dan Dıranas’a, Necatigil’den Külebi’ye, Cemal Süreya’dan Edip Cansever’e, Ahmed Arif’ten Can Yücel’e say, sayabildiğin kadar.

Bunca büyük şairin ardından şiir yazmaya girişmek her şeyden önce büyük cesaret isteyen bir iş. Bu şairlerden sonra şiir yazabilmek için onlardan öte, onlardan önemli şeyler söyleyebilmek, yazabilmek savında olmak gerek. Geçmiş şiirle hesaplaşmadan yeni bir şiir yazabilmek olanaklı mıdır?

Günümüzde şiir yazanlar, bu büyük geçmişin karşısında bir ölçüde umarsız kalıyorlar. Kendilerine bir çıkış yolu bulamıyorlar ve bu geçmiş onları eziyor.

1993-2001 arasında dokuz yıl boyunca yayımlanan Şiir Yıllıkları her yıl bana derin bir acı vermiştir. Nedeni bu yıllıklarda hep en beğendiğim şiirleri yine eski kuşak şairlerin yazdığını görmemdi. Bir yıl boyunca yazılmış yüzden çok şiir bir kitapta toplanıyor, içinde birkaç pırıltı, gerisi koca bir çöplük.

Bu ay, gazetemizin kültür sayfasında “ayın şiiri” olarak seçilen Kemal Özer’in “O Halde” başlıklı şiirini okudunuz mu?

Duyalım istemiyorlar sürgündeki köyleri

damlar hâlâ yerle bir, ocaklar yıkık

diye başlıyor. Neden böylesi güncel bir temayı günümüzün yeni kuşak şairleri işleme cesaretini gösteremiyor da yaşı altmış beşi geçmiş ozanın dizelerini beğeniyoruz. Hayat bu kadar uzak mı bugünün şairine? A. Kadir’in dizelerini, kendi dizelerine aşılamayı Kemal Özer gerçekleştirecek de bugünün şairi onu hiç anmayacak mı?

Şairler hayatta her şeyi yitirmiş, yalnızca şiirleriyle kalmış insanlar değil midir? Kendini yakmadan büyük şiir çıkarabilmiş kim vardır yeryüzünde? O halde günümüz şairleri neyi yitirmekten korkuyorlar?

Cesaret şair!

6.11.2002

Read Full Post »

« Newer Posts