Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Melih Cevdet Anday’ Category

Bir aya yakın Vâ-Nû’larda kalan Nâzım, yıllardır uzak kaldığı günlük hayata yeniden alışmaya çalışır.

Abidin Dino’ların Göztepe’de, deniz kıyısındaki evlerinde yıllar sonra ilk kez denize girer. Ruhi Su, Melih Cevdet Anday, Vedat Günyol, Peride Celal gibi yeni ünlenen sanatçılarla tanışır.

Burgazada’da Sait Faik’i görür. Üvey kızkardeşi Melda ile nişanlanan oyun yazarlığına hevesli yirmi üç yaşındaki genç Refik Erduran’la arkadaş olur.

Vâ-Nû’lardan annesinin Bahariye’deki evine taşınırlar.

Polisler ise sürekli kendisini izlemektedir. Kapıda yirmi dört saat bir cip bekler. Bir gece Münever Hanım’la sinemadan dönerlerken bir araba onları ezmek ister. Bir başka gün de balıkçı giysileri içinde bir kişi kapısını çalıp, kendisini istediği yere kaçırmak istediklerini söyler. Nâzım, bu kuşkulu kişiye de teşekkür edip, böyle bir niyeti olmadığını söyler.

22 Kasım 1950’de Dünya Barış Konseyi’nin Uluslararası Barış Ödülü, İspanya’dan Picasso’ya, ABD’den Paul Robeson’a, Polonya’dan Wanda Jakubowskaya’ya, Şili’den Neruda’ya ve Türkiye’den Nâzım Hikmet’e verilir. Ancak pasaport verilmediği için ödülü almaya gidemez.

Ödülü Nâzım adına alan Pablo Neruda, törende şunları söyler:

“Cezaevindeki yılları boşa geçmedi, Nâzım’ın lirik yapıtları en yüksek noktasına orada ulaştı. Sesi dünyanın sesi oldu. Barış için savaşın bu önemli günlerinde şiirlerimin onun şiirleriyle yan yana olmasından gurur duyuyorum.”

23 Mart 1951’de Kadıköy 2. Asliye Mahkemesi kararıyla Piraye  Hanım’dan boşanır.

26 Mart 1951’de oğlu Memet doğar. Annesinin büyük ve ısıtılması güç evinden ayrılarak Kadıköy Sular İdaresinin karşısındaki bir apartmanın iki odalı zemin katına taşınırlar. Taksitle buzdolabı ve çocuğa karyola alınır.

Nâzım, ailesinin geçimi için yeniden vargücüyle çalışmaktadır. Ancak İpek Film’den başka bir yerde iş bulamaz. Barbaros Hayrettin Paşa, Üçüncü Selim’in Gözdesi, Balıkçı Güzeli filmlerinin senaryolarını yazar.

İnkılap Kitabevi ise Kuvâyi Milliye’nin yayın haklarını almış olmasına karşın, kitabı yayımlamaz.

*

Bir gün Kadıköy Askerlik Şubesi’nden çağrılmasıyla hayatında yeni bir dönem başlar.

Kendisine askerliğini yapmamış olduğu, bu nedenle askere gönderileceği bildirilir.

Her ne kadar Deniz Harp Okulu mezunu olduğunu, sağlık nedeniyle çürüğe çıkarıldığını açıklasa da gerekçeleri kabul görmedi. Kendisini muayene eden sağlık kurulu “sağlam” raporu verdi.

8 Haziran 1951 günü kendisine tebliğ edilen bir yazı ile Sivas’ın Zara ilçesine gideceği bildirildi.

Nâzım, Kadıkay Askerlik Şubesi Başkanı’ndan, askerliğini yaptığına dair belgeleri getirebilmek için süre istedi. Kendisine 18 Haziran 1951 Pazartesi sabahına dek on gün süre verildi. Avukatı İrfan Emin, Kasımpaşa Deniz Hastanesi, Sultanahmet Cezaevi ve Üsküdar Paşakapısı Cezaevinde Nâzım’la ilgili dosyaları incelese de hiçbir belge bulamadı.

Bu arada kimi dostları hikâyeci Sabahattin Ali’nin öldürülmesini anımsatarak, kendisi için de böyle planlar yapıldığını söylüyorlardı. Askerde bulunduğu yerde vurulacağı, sonra da kaçıyordu diye açıklama yapılacağı fısıldanmıştı kulağına.

Bunlar olmasa bile ellisine gelmiş, çeşitli hastalıkları olan bir insanın iki yıllık askerliği tamamlayabilmesi olanaksızdı.

Ülkeden kaçmaktan başka bir çözüm bulamıyordu. Mehmet Ali Aybar aracılığıyla Türkiye Komünist Partisi’nin kendisine yardımcı olup olamayacağını araştırdı ama bir sonuç alamadı. Bireysel bir çözüm bulmalıydı.

Yirmi dört saat boyunca izlendiğinden çok dikkatli olmalıydı. Düzenli bir hayat sürmeye başladı. Her sabah aynı saatte evden çıkıp İpek Film’deki işine gidiyor, akşam da yine aynı saatte eve dönüyordu. Böylelikle peşindeki polisleri de düzenli yaşadığı düşüncesine alıştırıyordu.

O sırada babasının ikinci eşi Cavide Hanım’dan olma kız kardeşi Fatma (Melda) ile nişanlı olan, ABD’de üniversite öğreniminden yeni ülkeye dönmüş olan yirmi üç yaşındaki Refik Erduran, Nâzım’a kendisini deniz motoruyla yurt dışına kaçırabileceğini söyler.

Hapisten çıkınca tanıştığı bu gençle Nâzım sık sık görüşmüş, onunla uzun tartışmalara girmiş, aralarında bir yakınlık ve güven doğmuştu.

Nâzım bu öneriyi bir süre düşünüp tarttıktan sonra benimser. Bir yandan da hiçbir şey yokmuş gibi günlük hayatını sürdürür, hiç kimseye bir şey açıklamaz. Gideceğini Mehmet Ali Aybar’a, söyler, bir de ayrılışından bir gün önce karısı, çocukları ve Vâ-Nû’larla oturup güneşin batışını seyrettiği Mühürdar Çay Bahçesinde karşılaştığı Zekeriya Sertel’e.

Reklamlar

Read Full Post »


“Yirminci yüzyılı yaşadım” der ya, Melih Cevdet Anday, “Yağmurun Altında” adlı şiirinde; yüzyılı boydan boya yaşayan, yüzyılla birlikte anılacak büyük şairlerden biri de geçen hafta ölüm haberini gazetemizde okuduğum Rafael Alberti’dir (1902-1999).

23 yaşında yayımladığı ilk kitabı ile ulusal şiir ödüllerinden birini kazanan Alberti, dört yıl sonra 1929’da yayımlanan Sobre los Ángeles (Melekler Üstüne) ile çağdaş şiirin büyük ustaları arasında sayılmaya başlandı.

Alberti de, çağdaşı Lorca gibi halk türküleri geleneğine yaslanan bir şairdir. Ancak bu kitabıyla geleneksel söyleyişleri aşıp, hem özde hem de biçimde yeni, olgun, özgün bir şiir sesi ve evrenine ulaşır.

Dönemin çoğu öteki şairleri gibi o da sol düşüncelere bağlanır.

İspanya İç Savaşı’nda, Cumhuriyetçilerin yenilip faşist Franko’nun ta 1975’e dek sürecek uzun diktatörlüğü başlayınca Alberti’ye de sürgün yolları görünür. Bir süre Fransa’da kaldıktan sonra Arjantin’e yerleşir.

Henüz kırk yaşındayken (1942), Yitik Koru adlı özyaşam öyküsünü yayımlar. Ahmet Cemal’in dilimize kazandırdığı bu yapıt, şairin doğumundan 1931 yılına kadar olan yirmi dokuz yıllık yaşamını yansıtır. Yapıt bir şairin gelişim süreçlerinin izlenebildiği, bütün şiirseverlerin ilgiyle okuyabilecekleri benzersiz bir güzelliktedir.

Arjantin yıllarında da şiir yazmayı sürdürdü Alberti. Yeni şiir kitapları yayımladı. Yeryüzü ölçeğindeki ünü arttı. 1961’de İtalya’ya yerleşti. 1975’de de Franko faşizminin yıkılmasıyla ülkesi İspanya’ya geri dördü.

O günlerde sürgünden dönüşünü anlatan bir şiirinin Erdal Alova tarafından yapılmış çevirisi yayımlanmıştı “Politika” gazetesinde. O çok güzel şiire bir daha kitaplarda rastlayamadım.

1978’de de Sürgünden Şiir adlı kitabı yayımlandı ülkemizde Ülkü Tamer’in çevirisiyle.

İngiliz eleştirmen C. M. Bowra, 20. yüzyılın ilk yarısındaki yenilikçi şiir akımlarını incelediği Yaratıcı Deney (Çevirenler: Erdal Alova, Dilek Aksu, Kemal Atakay, Nesrin Kasap, Adam yayınları) adlı kitabında, Alberti’ye de bir bölüm ayırarak, onun çağdaş şiire getirdiği katkıları irdeler.

Buna göre, “Alberti’nin şiiri, güçlü bir zihin ile sağlam bir istencin, birçok insanın karşı koyamayacağı kadar büyük olan kimi güçlerle verdiği savaşımın şiiridir.” (s. 254)

“Alberti gerçek anlamda şiir olana yönelik keskin içgüdüsüne uyarak Sobre los Ángeles’e o kendine özgü görkemini verir, ama sonuçta, bu yaratıcı içgüdüye eşlik eden o gerçekliğe ilişkin zihinsel tutku ile tutkulu özlem de bu içgüdüden daha az önemli değildir. Alberti bu tutku ve özlemle hem şiirini başka insanların deneyimiyle bağıntılı kılar, hem de şiirine hiçbir şeyin sarsamayacağı bir güç katar. Kitaptaki her şiirde, bu sağlam gerçeklik temelinin, yaşanan deneyimleri hiçbir romantik ya da duygusal görüşe öncelik tanımadan olduğu gibi betimleme kararlılığının varlığını sezebilir. Alberti, özellikleri ve istemleri, sanatlarına yönelttikleri ilgi yoğunluğunu aynen gerçekliğe de yöneltmek olan, böylece de şiir sanatını yüzyılın başlarında, kendine ve yaşama karşı yapmacıklaştırdığı suçlamasından kurtaran, çağının en iyi ozanları arasında yer alır.” (s. 262)

Çağdaş şairler, yine Bowra’nın deyişiyle, “yaratma güçlerini, gerçekliğe ulaşma tutkularıyla birleştirerek, bize yalnızca her yaratıcı deneyden beklediğimiz o yabancı coşkuyu duyurmakla kalmamış, ürünlerinin içinde yaşadığımız gerçek dünyayla yakından ilintili olduğunu görmemizden kaynaklanan bir güven ve süreklilik duygusu da vermişlerdir.”

Ülkemizde çok fazla tanınmayan Alberti de işte çağımızın böylesi şairlerinden biriydi.

Boşuna değil yanımda uyanışın,

bugün yanımda uyanışın

koruların dayanıklı gücüyle korunan

çitlenbik çalılarının arasında,

gizli böğürtlenlerin arasında.

Hep mutlu ol yaprak, güz nedir bilme,

o kör, ışıklı yılların kokusunu

minicik kıpırtısıyla bana getiren yaprak.

(Türkçesi:Ülkü Tamer)

Read Full Post »

“Sözcükler” dergisinin yarın yayımlanacak 9. sayısında ünlü şairimiz Orhan Veli’nin bilinmeyen kimi serüvenleri gün yüzüne çıkıyor.

Kimi aydınlar vardır, yaşamlarının her ânı, yazıya geçsin, gelecek kuşaklara ulaşsın isterler. Kendilerini anlatan kitaplar hazırlanmasına katkıda bulunurlar, günlüklerini, anılarını yayımlarlar. Elbette böylesi tutumlar edebiyat tarihimiz için çok değerli belgelere, tanıklıklara ulaşmamızı sağlar.

Öte yandan yaşadıklarını yanlarına kâr sayıp, eli kaleme hiç ulaşmayan önemli aydınlarımız da vardır. Kimi zaman başlarından geçen olayları öylesine sıradan anlatıverirler ki, kıyamazsınız bu değerli tanıklıkların yitip gitmesine.

Ziya Şav (d. 1921), edebiyatımız için önemli tanıklardan biridir. Lozan barış görüşmelerine çevirmen olarak katılan babası Saffet Şav, oğlunun birkaç dil bilen, aydın bir insan olarak yetişmesine önayak olmuş. Ziya Şav, 1940’lı yıllardan başlayarak Orhan Veli’den Sabahattin Eyüboğlu’na, Mina Urgan’dan Melih Cevdet’e çok sayıda edebiyatçının yakın dostu olmuş. Güçlü belleğinde o günlerin anılarını özenle koruyor. Bir yerden söz açın, size hemen Sabahattin Eyüboğlu ile Melih Cevdet Anday’ın hangi tarihte, Galata Köprüsü’nün altında otururlarken Süleymaniye Camii üzerine neler konuştuklarını anlatıverir.

* * *

Neyse ki böyle insanların çevrelerinde kimi zaman eli kalem tutan birileri oluyor da, böylesi önemli tanıklıkların hiç değilse bir bölümünün yokolup gitmesi önleniyor.

Besim Dalgıç da böyle biri. Elinde alıcısıyla o yinelenemez anların saptayıcısı.

2005 yılının 14 Kasım günü, katıldığı bir Orhan Veli’yi anma gününde Ziya Şav’ın anlattığı, Orhan Veli’ye ilişkin dört anısını kendi kayıtlarından çözüp yazıya geçirmiş.

Burada ben bu yaşanmış hikâyelerden birini aktarayım. Ötekilerini de dileyenler dergide okuyabilir.

* * *

ORHAN VELİ’NİN GÖMLEKLERİ

“Orhan’ın Ankara zamanları. Benim çantam rehin kalmıştı otelde. Para bulursam çantamı almaya gideceğim. Orhan, ‘Ne var çantada?’ diye sordu. ‘Valla gömlekler var ama satılmaz ki’ dedim. Biz satıcılıkta çok kuvvetliyiz. Orhan da biliyor bu işi. Ben Mülkiye’de okurken yapardım. Hergele Meydanında satılırdı bunlar. Ticarette de başarılıydım. Senden üçe alıp;  dörde, beşe satardım.  Ve Orhan, ‘Gömlek niye satılmasın ki?’ deyince, kalktık gittik Hergele Meydanına. Orada karşımıza dedikodu hikâyeleri yazan Ayşe Abla çıktı. Ayşe Abla, Orhan Veli’nin o sırada gömlek sattığını öğrenmek için kolunu bile verirdi. Bundan daha büyük bir dedikodu olmaz o dönem için Ankara’da. Ayşe Abla, ‘Merhaba, nasılsın?’ dedi. Orhan fazla umursamadı. Biz indik aşağıya. Elimizde valizi gören satıcılar Orhan’ı tanıyorlardı. Biri, ‘Ne var abi bunun içinde?’ diye sordu. Orhan gömlek falan var deyince, satıcı valizi aldı ve içinden bir gömleği çıkarıp, ‘Orhan Veli’nin gömlekleri bunlar!’ diye  bağırmaya başladı.”

* * *

Günümüz şairleri içinde gömleğini satacak kadar parasız pulsuz olanlar var mıdır bilmem ama pazar esnafının tanıyacağı bir şair olmadığını sanırım söyleyebiliriz.

Ne değişti peki?

Zaman zaman gömleklerin satılarak yaşandığı, güzel şiirlerin yazıldığı o tatlı hayat, nasıl oldu da, bugünün görece daha paralı ama tatsız, şiirsiz hayatına dönüştü?

Üzerinde düşünmeye değmez mi?

29.8.2007

Read Full Post »

Melih Cevdet Anday’ın zaman bulup da bir günlük yazacağını düşünemezdim. Yoğun yaşayan, çok yazan biriydi. 85 yaşına dek haftada iki gazete yazısı, şiirler, oyunlar, romanlar yazmıştı. Gazete yazıları bir araya getirilip ciltler dolusu kitaplar ortaya çıktığında ne denli büyük bir denemeci olduğu da bir kez daha anlaşıldı. Yazdığı her şeye bir felsefecinin sorgulayan, tartışan gözüyle bakması da ona ayrı bir değer katıyordu. Çağdaş edebiyatımızda benzeri bulunmayan bir kişilikti.

Kimi anılarını kaleme aldığı “Akan Zaman, Duran Zaman” adlı kitabının ikinci cildini yazamamış olmasına çok üzülmüşümdür. Bu denli yaşam zengini bir yazardan daha öğreneceğimiz çok şey olabilirdi.

Günlük yazacağını düşünmezdim dememin bir nedeni de, aslında onun gazete yazılarının da bir tür günlük niteliği taşımasındandı. Bu yazılarda o günlerde gördükleri, okudukları, düşündükleri üstüne okurlarıyla sohbet ederdi. Zaman zaman gezilerini, hastalıklarını da bu yazılarda okurlarıyla paylaşır, ama hepsinin sonunda sözü getirip düşünceye, sorgulamaya vardırırdı.

* * *

“Bir Defterden” (Everest Yayınları) adlı günlüğünün ölümünden altı yıl sonra yayımlanmış olması, sevenleri için gerçek bir mutluluk.

Yetmiş sayfalık kitabın düzenli tutulmuş gerçek bir günlük olduğunu söyleyebilmek zor. 1970’lerin ikinci yarısında (1976-1979) kimi günler aklından, içinden geçenleri bir deftere yazmış. Günlüğüne yazdığı kimi düşüncelerini sonra yazılarında kullandığı da anlaşılıyor. Ama yine de bulunmaz değerde satırlar var sayfaların arasında.

Melih Cevdet, ürünlerinde, yazılarında, konuşmalarında kendinden söz etmeyi pek sevmiyor. Onun tutkusu sanata ve yeni düşüncelere ulaşabilmek. Bunun için yazıyor. Günlük’te, okur için belki de en ilginç yan, yazarın kimi zaman kendinden, yapıtlarından, sorunlarından söz etmesi.

Kitabın böyle ilginç yanlarından biri de, Melih Cevdet’in dönemin CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit ile ilişkisini aydınlatan bilgi ve belgeler içermesi: Ecevit, şiir kitabını imzalayıp Melih Cevdet’e yolluyor. Melih Cevdet, Ecevit’in şair kişiliği ve sanat-siyaset, yönetim-özgürlük sorunları üzerine bir yazı yazıyor. Ecevit de kendisine daha sonra bu sorunlara partisinin yaklaşımını gösteren CHP Programını gönderiyor.

Bu ilişki, sonraki yıllarda Melih Cevdet için yaşamında önemli bir dönüm noktası olacaktır. Yazar, günlük yazmaya başladığı sıralarda aynı zamanda bir depresyona (ruhsal çöküntü) sürüklenmiştir. Sık sık uykusuzluktan, sinirlilikten yakınmaktadır. 1979’da Ecevit başbakan olduğunda Melih Cevdet’i Unesco Genel Merkezi’ne kültür müşaviri olarak atar. Paris’te geçirdiği iki yıla yakın zaman yazarın yaratıcılığında yeni bir dönüm noktası olacaktır.

“Sözcükler” dergisinin 2. sayısında yayımladığım Abidin Dino’ya yazdığı mektuplar, o sırada 65 yaşında olan Melih Cevdet’in Paris dönüşü nasıl yeni bir hayat kurma heyecanıyla dolu olduğunu bütün açıklığıyla yansıtır.

* * *

Günlük’te, yazarın, “insan iyi midir, değil midir?”, “Tanrı inancı”, “emek”, “uygarlık”, “demokrasi”, “sosyalizm”, “sanat”, “mutluluk”, “neşe”, gibi kavramlar üzerine yaklaşımları, üzerinde düşünülmesi gereken önemli başlıklar.

Ocak 1977’de yazdığı şu satırlar ise sanki bugünün dünyasını tanımlıyor:

“Halktaki mal mülk edinme tutkusunu gözlemledikçe umutsuzluğa düşüyorum. Bunun yerine ahlaksal tutkuları geçirecek bir yönetim de artık gelmeyecektir. Çünkü bütün partiler, insanlarımızın maddi ihtiyaçlarını ele alıyorlar. Ona sığınıyorlar. Yalnız bizde mi? Belki de dünyamızın krizi bu. Açgözlülükten yıkılmıyoruz. Burjuva sınıfının dünya çapındaki sömürü düzeni doğurdu bu sonucu.”

Read Full Post »


Çoğu şair için düzyazı yanına bile yaklaşılmayacak bir yazın türüdür. Orhan Veli, Dağlarca, Dıranas, Edip Cansever, Turgut Uyar, Metin Eloğlu, Ahmed Arif, Can Yücel gazete, dergi yazıları bir yana, kalemlerini düzyazı durağına uğratmayan şairlerden…

Şiirin yanında romanı deneyen, bu “çağcıl destan”a bir yanından el atan şairlerimiz de çoktur.

Nâzım Hikmet, düzyazı türlerinden asıl oyun yazarlığına gönül vermiştir. Ne ki, gençlik ve özgürlük yıllarında gazetelerde tefrika edilmek için yazdığı romanlarda ucuzluktan kurtulamasa da ömrünün son yılında yazdığı, kendi yaşamından da ilginç kesitlerle dolu, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim ile şiirinin büyüklüğüne yaraşan bir ürün verdi.

Oktay Rifat da, şiirin yanında ikinci bir yazın uğraşı olarak uzun yıllar oyun yazarlığını seçti. Birbirinden ilginç oyunlar yazdı. Altmışından sonra ise, hem “şiir bir yaşlılık uğraşıdır” sözünü doğrularcasına şiirini yeni ufuklara taşıdı, hem de romanlar yazdı, resimler yaptı. Bir Kadının Penceresinden (1977), Danaburnu (1980) ve Bay Lear (1982) ile başarılı bir romancı olarak da yazın tarihimizde yer aldı.

Melih Cevdet Anday, şiir, oyun ve deneme yazarlığının yanında romanlar da yazdı. Aylaklar (1965), Gizli Emir (1970), İsa’nın Güncesi (1974), Raziye (1975). Bunlara son yıllarda kitaplaşan, bir zamanlar takma isimlerle  yazılıp gazetelerde tefrika edilmiş başkaları da eklendi. Anday’ın romanları öteki türlerdeki yapıtlarıyla kıyaslandığında onlar denli öne çıkmaz. Hatta yakın dostu Sabahattin Eyuboğlu ile aralarına kara kedi girme nedeni olarak da Eyuboğlu’nun 1970 TRT Roman Başarı Ödülü kazanan Gizli Emir romanını beğenmemesi gösterilir. Güneyde bir aşk öyküsünü anlatan Raziye ise filme de alınmasıyla yazarın en tanınan romanı oldu.

Necati Cumalı, kendi yazarlığı içinde türleri birbiriyle yarıştırırcasına şiir, öykü, roman ve denemeler yazdı. Hepsinde de okurların kalbini kazanmayı, yani çok okunan bir yazar olmayı başardı. Romanlarını sıralarsak: Tütün Zamanı-Zeliş (1959), Yağmurlar ve Topraklar (1973), Acı Tütün(1974), Aşk da Gezer (1975), Uç Minik Serçem (1990) ve üç ödüllü son romanı Viran Dağlar (1994).

Rıfat Ilgaz, yıllar boyu süren baskılarla şair olarak unutturulmanın öcünü alırcasına kalemini başta mizah yazarlığı olmak üzere öteki türlere vurdu. Bu öfkeden yazınımız dört önemli roman kazandı:Karadeniz’in Kıyıcığında (1969), Yusuf Kurçenli’nin başarılı bir uyarlamayla sinemaya da aktardığı Karartma Geceleri (1974), Sarı Yazma (1976) ve Yıldız Karayel (1981).

Salâh Birsel de Dört Köşeli Üçgen (1961) adlı, romanla denemenin yollarını kesiştiren tek romanıyla roman yazan şairlerimiz arasında.

Attilâ İlhan ise, şairlerimiz arasında roman yazarlığını düzenli bir eylem olarak sürdüren tek isimdir. Ünlü günde bir sayfa yazma tekniğiyle bugüne dek yazdığı romanların sayısı onu bulur: Sokaktaki Adam (1953), Zenciler Birbirine Benzemez (1957), Kurtlar Sofrası (1963-64), Bıçağın Ucu (1973), Sırtlan Payı (1974), Yaraya Tuz Basmak (1978), Fena Halde Leman (1980), Dersaadet’te Sabah Ezanları (1981), Haco Hanım Vay, OKaranlıkta Biz (1988). Onun amacı da tıpkı Fransız şairi Louis Aragon’un Gerçek Dünya (4 cilt) ve Komünistler (6 cilt) romanlarında yaptığı gibi ülkesinin tarihinden kesitleri incelemektir.

Önde gelen şairlerimizin romanlarını neden böyle sıraladım derseniz yanıt açık:

Yazın tarihimizde önemli yerleri olmasa bile o romanlar, yalnızca önemli şairlerce yazıldıklarından öne çıkıyorlar. Onlarda başka romanlarda bulamayacağımız şair dünyasını bulup paylaşabiliyoruz.

Sözcükler, tümceler, derken bir dünya…

Sanat yapıtının da amacı bu değil mi?

Read Full Post »

Attilâ İlhan, Adam Sanat’ın şubat sayısında çok tartışılan bir soruna açıklama getiriyor:

“Şiir neden satılmıyor. Bunu bana mı soruyorsun, çok yanlış bir kişiye soruyorsun sen. Benim şiirim satıyor çocuğum. Hadi benimkini bir yana bırakalım, Türkiye’de Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin satılıyor. Bunların hepsine baktığınızda aynı ortak paydayı görüyorsunuz. Bunlar fikirleri itibariyle birbirine zıt insanlar. Kimisi sağcı, kimisi solcu ama hepsinde geride kendi edebiyatımızın sesi var.” … “Bu ses halkın sesi, memleketin sesi. Çünkü bu sesle ezan okunuyor, mevlit okunuyor, konuşuluyor, ninniler söyleniyor. Türkiye’de yenilik diye sen bu sesten kurtulmaya çalışırsan kültürsüzleşiyorsun. Kültürsüzleştiğin zaman da halk seninle ilişkisini koparıyor, gidip arabeske sığınıyor. Halkın seni okuması için o sesi yenileştirmen lazım.”

Önce şöyle bir olgunun aydınlatılmasının gerekli olduğuna inanıyorum: Ülkemizdeki şiir okurlarını satılan şiir kitaplarının sayısıyla saptamaya çalışmak yetersiz. Çünkü şiirin kitaplar dışında da inanılmaz yayılma olanakları var. Antolojilerde okunuyor, kartpostallara basılıyor, afişlerde, duyurularda kullanılıyor, bestelenip şarkı oluyor, radyolarda seslendiriliyor, mektuplarda, anı defterlerinde vb. yer alıyor. Dolayısıyla kimi zaman beş yüz adet satılmış bir kitaptaki bir şiirin olmadık yerlerde karşınıza çıktığı da oluyor.

Yukarıda sayılanlar dışında da kitapları çok satılan bir çok şairimiz var: Sözgelimi, Orhan Veli, Cahit Külebi, Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Edip Cansever, Ataol Behramoğlu, daha yeni kuşaklardan Murathan Mungan, Sunay Akın, küçük İskender…

Bütün bu şairlerin çok satış nedeni olarak da yukarıda açıklanan gerekçe, yani geleneksel sese bağlılık öne sürülebilir mi?

Kimi şair geleneksel sese yaslanmasıyla sevilebilir, kimi de geleneksel sesten kopup şiire yepyeni olanaklar getirdiği için.

Nâzım Hikmet’in sevilmesi yalnızca geleneksel sesle ilişkisine bağlanabilir mi? Değişik dönemlerde çok farklı anlayışlarla şiirler yazmış bu büyük şair denediği her biçimle de halkın sevgisini kazanabilmiştir. Çünkü insanlara şiirleriyle sunduğu bir dünya vardır ve okurlar da bu dünyayı paylaşma isteğiyle onun şiirlerini okumaktadırlar. “Rubailer”i yazarken geleneksel ses içindedir ama aynı dönemde yazdığı “Ellerinize ve Yalana Dair”de gelenekle nasıl bir ilişki kurulabilir? En güzel şiirlerinden biri olan “Saman Sarısı”nda geleneksel sesin izine rastlanmayan yepyeni bir ses kurmuştur.

Orhan Veli, Türk şiirinin gelenekle olan bütün bağlarını koparmak savıyla ortaya çıkmış, bu anlayışla yazdığı şiirleriyle de, en sevilen, en çok satılan şairlerden biri olmuştur.

Cemal Süreya çağdaş Fransız şiirinin, Edip Cansever, Eliot, Seferis gibi çağdaş Batı şairlerinin etkisinde ama Türkçe ve kendilerine özgü birer şiir dünyaları kurmuşlar, her ikisi de özellikle ölümlerinden sonra çok okunan şairler olmuşlardır.

Genç kuşaklar içinde çok okunan iki şairin de sevilme nedenleri bambaşkadır: Sunay Akın, yazdığı şiirin yanı sıra bulduğu şiiri yaygınlaştırma yollarıyla da şiirlerini geniş kitlelere taşıyabilmiştir. Küçük İskender, günümüz toplumuna ve insanına kıyıdan ve etkili bakışıyla ilgi toplamıştır.

Şair, söyleyişindeki ses özelikleri kadar, hatta daha çok, şiirleriyle getirdiği dünya ile de ilgi toplar. Şairin gözler önüne serdiği dünya kimi zaman yaygın biçimde okurlar tarafından paylaşılabilir, kimi zaman da okur o dünyayla yeterince ilişki kuramaz. Bugün kuramaz yarın kurar, şairin dünyasıyla okurun dünyası buluşabilir ya da buluşamaz bunu da kestirebilmek zordur. Bizim şiirimiz de böylesi örneklerle doludur. Yukarıda adı anılanların çok satılmasına karşın çağdaş şiirimizdeki yerlerinin öneminden kimsenin kuşku duymadığı Oktay Rifat, Melih Cevdet, Turgut Uyar, Metin Eloğlu gibi büyük şairlerin kitapları da az satılmaktadır. Bu olgu onların değerini azaltır mı?

Ya da şöyle sorulabilir: Okurun Orhan Veli’yi çok okuyup, şiiri onunla hemen hemen aynı kulvarda sayılabilecek Metin Eloğlu’nu okumamasının akla yakın bir açıklaması olabilir mi?

11.2.2004

Read Full Post »

Şiirde anlam sorunu, dönüp dönüp tartışılan bir konudur. böyle olmasının temel nedeni de bence, anlam kavramının kişilere göre değişen tanımıdır. Melih Cevdet Anday, unutamadığım bir yazısında, “Şiir doğa gibidir, doğanın anlamı olmadığı gibi şiirin de anlamı yoktur,” demişti.

Burada söylenmek istenen elbet, düzyazıdaki anlamın şiirde aranmaması gerektiğidir. Melih Cevdet’in dediğine koşut söylersek, doğada bulduğumuz anlamı şiirde de bulabiliriz. Çünkü rüzgâr da, deniz de, ağaçlar da bize birşeyler söyler.

Şiirin söyledikleri de kimi zaman onların söyledikleri gibidir. Ayrıca nasıl rüzgâr ya da deniz her birimize ayrı şeyler söylerse şiirlerde de her birimiz ayrı anlamlar bulabiliriz. Bu da çok katmanlı bir anlatım biçimi olan şiir için en doğal sonuçtur.

Hiçbir şair, anlamsız şiir yazayım diye yola çıkmaz. Anlatılamamış bir şeyi anlatmak üzere yola çıkar. Hem söyleyecek bir şeyi olmayandan şair olduğu da görülmüş şey değildir. Şairin kimi zaman dizeleri, kimi zaman hayatı, kimi zaman yalnızca varlığı anlam taşır.

İlhan Berk’in bugünlerde çıkan Şeyler Kitabı, bu tartışmaları yeniden alevlendirebilir. Çünkü bu kitabındaki şiirlerde hayatın nesnelerine çeviriyor bakışını şair. Önceki yıllarda Ev (1997), ve Çok Yaşısın Sayılar (1998) adlı iki kitabı yayımlanmış, bu kitaplarda sayılara ve eve nesneler olarak yaklaşmıştı.

Sayıların soyut kavramlar oluşu, onlardan çıkacak şiiri de elbet soyut kılıyor: “2, Kendini ağaçlıklı bir sokak olarak görür.” dediğinizde bunu her okur kendi hayal gücüne göre algılar.

Buna karşın ev somut bir nesnedir. Elimizle dokunabildiğimiz, tanımlayabildiğimiz bir nesne: Duvarı, penceresi, kapısı, çatısıyla bin bir unsuru buluşturan, bütün bunları da insanla birleştiren bir mekân.

Şair, eve, onun unsurlarına bakarken de onlara tıpkı sayılar gibi soyut kavramlar olarak yaklaşıyor: “imgeler dünyasının kapılarını çalar” dediği ev kavramında imge avına çıkıyor ve bol bol da gereç buluyor şiirine.

İlk kez yayımlanan “Bir Şey Olanlarla Bir Şey Olmayanlar” bölümünde ise çamurdan eldivene, taştan ağaca dek çok farklı nesnelere ilişkin şairin yaklaşımlarını buluyoruz. “Masa” şiirinde, “şeylerin de bir yaşamı vardır, kendine göre,” diyor.

İşte şairin bu kitabında şiir yoluyla aramaya çalıştığı da bu şeylerin yaşamlarıdır. Olağan dünyada, günlük akıl yürütmelerle akıl erdiremediği şeylere, şiir yoluyla yaklaşmak, onları şiir yoluyla bir anlama kavuşturmak istemektedir.

Belki bu noktada okurla şairi buluşturabiliriz: Okur da kendince nesneler üzerinde düşünmüş ya da onların anlamları, insanla, öteki nesnelerle ilişkileri üzerinde düşünmeye eğilimliyse şairin açtığı yolda o da yürüyebilir.

Bir de şu olabilir: Her gün hayatımızın içinde olan nesnelere bir kez de şairin bakışıyla, alışık olmadığımız imge dünyasıyla bakmayı denersek, yeni bir bakış kapısına kavuşabiliriz.

İlkçağdan bu yana düşünenler, hep anlamaya, anlatmaya, tanımlamaya çalışmışlar çevrelerindeki dünyayı. Kimi bunu felsefeyle yapmış, kimi şiirle, kimi müzikle. Bu nedenle felsefe, matematik, şiir, müzik… biri nerde biter, öteki nerde başlar kestirmek zordur.

Şeyler Kitabı, biraz da bu sınırlarda dolaşmasıyla ilginç gelebilir. Ama günlük hayatı gördüğüm kadarıyla algılamak bana yeter derseniz hiç yaklaşmayın bu kitaba.

Behçet Necatigil’in Evler kitabıyla İlhan Berk’in Ev’ini yan yana okumak da, okur için iki ünlü şairin, nasıl birbirinden farklı bakış açıları olabileceğini göstermesi bakımından ilgi çekici olabilir.

Hem nesnelerin dünyası böyledir.

Bilinmezin tadını çıkarırlar.

Ta baştan özgürlüğü seçmiştir bahçe.

Read Full Post »

Older Posts »