Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘küçük İskender’ Category

Attilâ İlhan, Adam Sanat’ın şubat sayısında çok tartışılan bir soruna açıklama getiriyor:

“Şiir neden satılmıyor. Bunu bana mı soruyorsun, çok yanlış bir kişiye soruyorsun sen. Benim şiirim satıyor çocuğum. Hadi benimkini bir yana bırakalım, Türkiye’de Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin satılıyor. Bunların hepsine baktığınızda aynı ortak paydayı görüyorsunuz. Bunlar fikirleri itibariyle birbirine zıt insanlar. Kimisi sağcı, kimisi solcu ama hepsinde geride kendi edebiyatımızın sesi var.” … “Bu ses halkın sesi, memleketin sesi. Çünkü bu sesle ezan okunuyor, mevlit okunuyor, konuşuluyor, ninniler söyleniyor. Türkiye’de yenilik diye sen bu sesten kurtulmaya çalışırsan kültürsüzleşiyorsun. Kültürsüzleştiğin zaman da halk seninle ilişkisini koparıyor, gidip arabeske sığınıyor. Halkın seni okuması için o sesi yenileştirmen lazım.”

Önce şöyle bir olgunun aydınlatılmasının gerekli olduğuna inanıyorum: Ülkemizdeki şiir okurlarını satılan şiir kitaplarının sayısıyla saptamaya çalışmak yetersiz. Çünkü şiirin kitaplar dışında da inanılmaz yayılma olanakları var. Antolojilerde okunuyor, kartpostallara basılıyor, afişlerde, duyurularda kullanılıyor, bestelenip şarkı oluyor, radyolarda seslendiriliyor, mektuplarda, anı defterlerinde vb. yer alıyor. Dolayısıyla kimi zaman beş yüz adet satılmış bir kitaptaki bir şiirin olmadık yerlerde karşınıza çıktığı da oluyor.

Yukarıda sayılanlar dışında da kitapları çok satılan bir çok şairimiz var: Sözgelimi, Orhan Veli, Cahit Külebi, Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Edip Cansever, Ataol Behramoğlu, daha yeni kuşaklardan Murathan Mungan, Sunay Akın, küçük İskender…

Bütün bu şairlerin çok satış nedeni olarak da yukarıda açıklanan gerekçe, yani geleneksel sese bağlılık öne sürülebilir mi?

Kimi şair geleneksel sese yaslanmasıyla sevilebilir, kimi de geleneksel sesten kopup şiire yepyeni olanaklar getirdiği için.

Nâzım Hikmet’in sevilmesi yalnızca geleneksel sesle ilişkisine bağlanabilir mi? Değişik dönemlerde çok farklı anlayışlarla şiirler yazmış bu büyük şair denediği her biçimle de halkın sevgisini kazanabilmiştir. Çünkü insanlara şiirleriyle sunduğu bir dünya vardır ve okurlar da bu dünyayı paylaşma isteğiyle onun şiirlerini okumaktadırlar. “Rubailer”i yazarken geleneksel ses içindedir ama aynı dönemde yazdığı “Ellerinize ve Yalana Dair”de gelenekle nasıl bir ilişki kurulabilir? En güzel şiirlerinden biri olan “Saman Sarısı”nda geleneksel sesin izine rastlanmayan yepyeni bir ses kurmuştur.

Orhan Veli, Türk şiirinin gelenekle olan bütün bağlarını koparmak savıyla ortaya çıkmış, bu anlayışla yazdığı şiirleriyle de, en sevilen, en çok satılan şairlerden biri olmuştur.

Cemal Süreya çağdaş Fransız şiirinin, Edip Cansever, Eliot, Seferis gibi çağdaş Batı şairlerinin etkisinde ama Türkçe ve kendilerine özgü birer şiir dünyaları kurmuşlar, her ikisi de özellikle ölümlerinden sonra çok okunan şairler olmuşlardır.

Genç kuşaklar içinde çok okunan iki şairin de sevilme nedenleri bambaşkadır: Sunay Akın, yazdığı şiirin yanı sıra bulduğu şiiri yaygınlaştırma yollarıyla da şiirlerini geniş kitlelere taşıyabilmiştir. Küçük İskender, günümüz toplumuna ve insanına kıyıdan ve etkili bakışıyla ilgi toplamıştır.

Şair, söyleyişindeki ses özelikleri kadar, hatta daha çok, şiirleriyle getirdiği dünya ile de ilgi toplar. Şairin gözler önüne serdiği dünya kimi zaman yaygın biçimde okurlar tarafından paylaşılabilir, kimi zaman da okur o dünyayla yeterince ilişki kuramaz. Bugün kuramaz yarın kurar, şairin dünyasıyla okurun dünyası buluşabilir ya da buluşamaz bunu da kestirebilmek zordur. Bizim şiirimiz de böylesi örneklerle doludur. Yukarıda adı anılanların çok satılmasına karşın çağdaş şiirimizdeki yerlerinin öneminden kimsenin kuşku duymadığı Oktay Rifat, Melih Cevdet, Turgut Uyar, Metin Eloğlu gibi büyük şairlerin kitapları da az satılmaktadır. Bu olgu onların değerini azaltır mı?

Ya da şöyle sorulabilir: Okurun Orhan Veli’yi çok okuyup, şiiri onunla hemen hemen aynı kulvarda sayılabilecek Metin Eloğlu’nu okumamasının akla yakın bir açıklaması olabilir mi?

11.2.2004

Read Full Post »

Kim bilir gazetemizin ne çok okuru için vazgeçilmezdi Melih Cevdet Anday’ın salı ve cuma günleri yayımlanan yazıları.

Günlük hayatın sıradan sorunlarından söz ederken, en olmadık sorularla okurunu sarsan, düşüncenin sonsuz evreninde gezilere çıkaran, düşünmeye alıştıran, bunun yolunu gösteren yazılardır onlar.

Kolay rastlanmayan bir konu genişliği vardır Melih Cevdet’in: Şiirden müziğe, siyasetten felsefeye, eğitimden günlük yaşam alışkanlıklarımıza dek pek çok alana girer çıkar. Ama hangi konuda yazsa, yerleşik yargılarımızı sarsmaya, doğru bildiklerimizi yeniden gözden geçirip düşüncelerimizi yenilemeye çağırır.

Felsefe, okurları korkutan, çoğunlukla uzak durdukları bir alandır. Melih Cevdet ise yazılarında neredeyse sıradan şeylerden söz eder gibi okurlarını düşünce dünyasının genişliklerinde dolaştırır.

Düşünen, her konuda önyargısız düşünen bir insanın zihin açıklığı vardır onun yazılarında ve okudukça bu zihinsel berraklık okura da geçer. Onun soru sorma ve yanıt arama yöntemi sizin hayatınızı da etkilemeye başlar.

Adam Yayınları’nda Melih Cevdet’in yazılarını kitaplaştırmaya giriştiğimizde, ozanımızın ona yakışan bir alçakgönüllülük içinde yazılarını saklamamış olduğunu anlamıştık.

Neyseki, sadık bir okuru olan İzgen Bengü, onun yazılarını yıllar boyu kesip saklamıştı da, böylelikle Yiten Söz, İmge Ormanları, Geleceği Yaşamak kitapları ortaya çıktı. Sonra gazetemiz arşivinden de yararlanarak Çok Sesli Toplum, son olarak da geçtiğimiz mayıs ayında Felsefesiz Yaşamak yayımlandı.

Felsefesiz Yaşamak başlığı, Melih Cevdet’in yazma amacını çok iyi açıklıyor. Gerçekten de aynı başlıklı yazıda bakın ne diyor:

“Felsefesiz yaşamak, bilinçsiz yaşamakla eşanlamlıdır. Soracağız, yanıtlamaya çalışacağız, yanıtlayamazsak ya da yanıtlarımızı olaylar yalanlarsa gene soracağız. Felsefe soru sorma sanatıdır. Ve sorular hiç de boşa gidecek değildir.

“Doğru’yu ve İyi’yi bulmak kolay değildir. Ama biz her yeni koşulda ‘Doğru nedir?’, ‘İyi nedir?’ diye sormazsak, herkes kendi yaptığını, doğru ve iyi sayabilir. Bu ise mutluluk özlemimizi karanlığa gömer. Sokrates de bu sorulara kesin yanıtlar bulamıyordu, ama aramaktan hiçbir zaman da vazgeçmiyordu.” (Felsefesiz Yaşamak, s. 120)

Melih Cevdet’ten söz açmışken ona ilişkin unutamadığım iki anımı da anlatıvereyim burada:

Bilirsiniz şairler sözcüklerinin üstüne titrerler. Bir sözcüğün yanlış yazılması bir şiirin tümüyle yok olması demektir çoğu zaman. Bu yüzden kitap yayımlarken de kılı kırk yararak her şeyin isteklerine uygun yapılmasına büyük özen gösterirler.

Melih Cevdet, bir gün elinde bir dosya ile odama girdi. Dosyayı masamın üzerine bırakarak, “Yeni şiir kitabım, yayımlanması için getirdim,” dedi. Baktım, kimi daktilo ile yazılmış, kimi dergi sayfalarından kesilmiş şiirler gelişigüzel sıralanmıştı. Kitabın ismi de yoktu. “Kitabınıza isim koymamışsınız,” dedim. “Siz bir isim koyuverin,” diyerek gitmeye hazırlandı. “Aman Melih Bey, olur mu, hiç değilse birlikte kararlaştıralım,” derken şiirlerden birinin başlığı gözüme ilişti: “Güneşte olsun mu?” dedim. “Olsun” deyip gitti.

Güneşte kitabı kısa sürede tükenip ikinci basımını yapmıştı. Bu kez bir soruyla geldi: “Sizce bu kitabımdaki şiirlerim, öncekilerden farklı mı?” “Bunlar da öncekiler kadar güzel ve önemli” dedim. “Bu kitabımın neden böyle hızlı satıldığını anlayamadım da…” dedi.

Bir başka gelişinde ise genç şiirin yeni parlayan ismi küçük İskender ile oturuyorduk. Tanıştırdım. Melih Bey ona dönerek, “Size Küçük Bey diye mi hitap etmeliyim, İskender Bey diye mi?” diye sordu.

Sesin soludukça dalgalanan bir deniz içimde

24.7.2002

Read Full Post »