Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Kemal Özer’ Category

Ataol Behramoğlu yönetimindeki Militan dergisinin Mart 1975 tarihli 3. sayısının şiirseverlerin anılarında özel bir yeri vardır.

Çünkü derginin o sayısında Macar şiirinin büyük isimlerinden Attila Jozsef, doğumunun 75. yılı nedeniyle kapsamlı bir bölümle tanıtılıyordu. Birbirinden çarpıcı şiirlerinin yanı sıra, çok ilginç bir yaşamöyküsüyle de karşı karşıyaydık. Taze bir söyleyiş, benzersiz imgelerle etkileyici bir şiir.

20. yüzyılın başlarında yazgısıyla Mayakovski’yi andıran bir şiir kaynağı. İkisi de devrimci düşüncelerine karşın parti örgütlenmesiyle çelişkiler yaşıyor. İkisinin fırtınalı yaşamı da intiharla trajik bir biçimde sonlanıyor.

Attila Jozsef’in “Flora” şiiriyle, Mayakovski’nin “Seviyorum”u taşıdıkları güçlü lirik ögelerle birbirine çok yakın.

Attila Jozsef, derin yoksulluk içindeki çocukluk ve ilkgençliğinden sonra fırsat bulup Paris’e, üniversite öğrenimine geldiğinde 21 yaşında, ama “Temiz Yürekle” adlı şiiriyle tanınmış bir şairdir. Gerçeküstücülük bildirisine daha bir yıl vardır. Yüzyılın başında Fransız şiirini yenileştiren Apollinaire’e ilgi duyar. Onun yaratıcılığından ve lirizminden etkilenir.

Ülkesine döndüğünde geçim sorunları, siyasal kavgalar, aşk duygusu ve ortaya çıkan şizofreni hastalığı yaşamını güçleştirir.

Bütün bu sorunlara karşın umutsuz ya da yenilmiş değil, insanı yücelten şiirler yazar. O denli pırıl pırıl insan ve toplum sevgisiyle doludur ki şiirler, hastalığından bir iz görülmez.

Attila Jozsef, tıpkı aynı dönemde dilimize çevrilen Ritsos gibi, 70’li yıllarda yazılan şiirimizi etkilemiş bir şairdir.

Şiirlerinin dilimizde kitaplaşması ise Kemal Özer’in çabalarıyla gerçekleşti. Macar Türkolog Edit Tasnadi ile birlikte yaptıkları çeviriler ilk kez 1986’da Temiz Yürekle adıyla yayımlanmıştı.

Temiz Yürekle şu günlerde şairin doğumunun 100. yılı nedeniyle Evrensel Yayın tarafından bir kez daha yayımlandı. Şiirlerin yanı sıra inceleme ve tanıtma yazılarıyla da şairin bütün yönleriyle okura sunulduğu özenli bir çalışma.

Kitabın tanıtımı için geçtiğimiz cuma akşamı Makine Mühendisleri Odası Salonunda yapılan toplantıda Kemal Özer ve Müslim Çelik’le şair ve şiiri üzerine birer konuşma yaptık. Orada Attila Jozsef ile ilgili bir kitap daha yayımlandığını gördüm: Evrenle Ölç Kendini, Edebiyatçılar Derneği tarafından yayımlanmış bir saygı kitabı.

Kitapta, Attila Jozsef üzerine ülkemizde yazılmış şiir ve yazılarla, şiirlerinden seçmeler bir araya getirilmiş. 26 yazar ve şairin imzası var kitapta. Özellikle de onunla ilgili yazılmış şiirlerin çokluğu, şiirimizi ne denli etkilediğini gösteren bir başka kanıt.

Kitapta Edit Tasnadi’nin Attila Jozsef ile ünlü Macar besteci Bela Bartok arasındaki ilişkiyi anlattığı çok ilginç bir yazı da yer alıyor.

Attila Jozsef, dünyanın ağırlıklarına dayanamayarak 3 Aralık 1937 günü Balaton Szarszo istasyonunda kendini rayların altına attığında 32 yaşındaydı. Bütün fotoğraflarında öyle kaldı.

Bugün 100 yaşında ama 32 yaşındaki gözleriyle aramızda.

Ülkesi Macaristan’ın ulusal değerlerinden biri. Alanlarda heykelleri, yaşadığı yerlerde müzeleri.

1.6.2005


Read Full Post »

Şiirlerle bir kentin haritası çizilebilir mi?

Ya tarihi, insanı, kültürü anlatılabilir mi?

Anlatılsın, anlatılmasın, İstanbul için, nice şair bu işe girişmiş. Samih Rifat’ın hazırladığı Çok Eski Bir Günbatımı adlı seçkide Bizans dönemi İstanbul’unun şiirlerinden günümüze ulaşanlar bir araya getirilmişti. Osmanlı dönemi Divan edebiyatının rakipsiz kentidir İstanbul.

Cumhuriyet döneminin çağdaş şiiri de sürekli bir ilişki içindedir İstanbul’la. Doğal güzellikleri, tarihi karşısında hayranlık duyar; insanlarının, sokaklarının, yapılarının yazgısıyla ilgilenir. Bir yandan da çarpışır, mücadele eder bu ele avuca sığmaz yeryüzü mücevheriyle.

Bu yüzden İstanbul şiirleri ayrı, büyük bir dünyadır, şiir evreninin içinde. Çok farklı bakışlarla, farklı yaklaşımlarla, İstanbul şiirleri bir araya getirilebilir.

Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer” dememiş mi Yahya Kemal. Öyleyse her semti için de ayrı ayrı şiir seçkileri yapılabilir. Üsküdar Şiirleri adlı bir seçki yayımlandı nitekim.

Tarihine ilgi duyanlar için, “Şiirlerle İstanbul Tarihi”, insanına ilgi duyanlar için, “Şiirlerle İstanbul İnsanı” vb. seçkiler de yapılabilir. Çok da yararlı olur.

Düşüncenin sonu yok: Bugünün kentlisine sorsak, “Evinizin penceresinden baksanız ne görürsünüz,” diye ne yanıt alırdık? Şairler yaşadıkları dönemler için bu soruyu bile yanıtlamışlar:

Bir odamız vardı etrafı sarmaşık

Bostanlara bakan penceremiz (Oktay Rifat)

Bahçemda dut ağacı

vurdu ince dallarıyla penceremin camına (A. Kadir)

Bütün bunları neden söylüyorum?

Yeni bir İstanbul şiirleri seçkisi okuduğumdan.

Kemal Özer’in hazırladığı Sana Dün Bir tepeden Baktım… (Alkım Yayınları) adlı seçkide 45 ozandan 73 şiir yer alıyor.

Kemal Özer, Cumhuriyet dönemi ozanlarından şiirler seçerken, bunların, “yaşama ve ülkeye İstanbul üzerinden yöneltilmiş bakışların bir toplamı” olmasını amaçlamış. Bir albüme bakar gibi, şiirden şiire geçerken, “İstanbul’a ve İstanbul’la birlikte kendimize bakmamızı sağlayacak bir albüm.”

Seçki bölümlenirken de ozanlara göre değil, konulara göre ayrımlara gidilmiş: Adı İstanbul olan şiirler, bir semt ya da sokağa yazılmış şiirler, bir anıt ya da alanına yazılanlar, bir anış-sesleniş biçiminde dile gelenler, duygu-türkü biçiminde işlenenler ve kavga-sorgu konularıyla İstanbul’a yaklaşımlar olarak altı bölüme ayrılmış.

Ozanların İstanbul’u bu denli dert edinmeleri yalnızca kentin benzersiz büyüleyiciliğinden değil elbet. İstanbul’la hesaplaşmak, ozanın dünyayla da hesaplaşması aynı zamanda. Yaşadığı çağın en keskin çelişkilerini de, hiçbir yerde olmayan bir berraklıkla İstanbul’da görüyor. En kişisel duygulardan toplumsal gelecek düşlerine dek ozanın dünyasında İstanbul. Yahya Kemal’in “Erenköyü’nde Bahar”ından, Nâzım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”na; Orhan Veli’nin “Kapalı Çarşı”sından, Kemal Özer’in Altan Yalçın’ın “Haliç” belgeseline yazdığı aynı adlı şiir-metnine bir çizgi çekersek, İstanbul şiirlerinin ne denli geniş bir ufka yayıldığı hemen görülür.

Bir yandan dünyada kuruluşundan bu yana önemini hiç yitirmemiş binlerce yıllık tarihsel bir kent, öte yandan bugünün dünyasında nüfusu pek çok ülkeden fazla, dev bir metropol…

Bu denli karmaşık bir yapıyı anlayabilmek için şiir belki de en iyi yol.

Herkes kendi murdar karanlığına gömülmüş (B. R. Eyüboğlu)

24.12.2003

Read Full Post »

Stefan Zweig, İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar (Can Yayınları) adlı kitabında tarihteki kimi ünlü kişilerin yaşam akışları içinde dönüm noktası olan anları dile getirir.

Bu kitaptan yola çıkılarak, herkesin yaşamında olabilecek böylesi önemli değişim anlarına “yıldızın parladığı anlar” demek gelenek olmuştur.

Şairlerin yaşamlarında da, şiir serüvenlerinin doruğa çıktığı böyle dönemler vardır. Kimi şair gençlik dönemlerinde verir en değerli yapıtlarını, kimi ise olgunluk döneminde. Şairlerin tek tek gelişim çizgilerine baktığımızda çok renkli değişim dönemlerine de tanık oluruz.

Kemal Özer, 1950’lerin sonlarında yayımlanan ilk kitabıyla, şiir işçiliğinde ne denli usta olduğunu kanıtlayarak ortaya çıkmıştı. Yazdıkları, dönemin yaygın anlayışı olan kapalı şiir anlayışındaydı. 1963-73 arasında on yıllık bir suskunluk sürecinden sonra sanki geçmiş ustalığı reddedercesine bir yalınlığa yöneldi.

Zaman zaman lirik söyleyiş patlamalarıyla zenginleşse de bu mutlak yalınlığın egemenliği son otuz yıllık şiir verimine damgasını vurdu Kemal Özer’in.

İlk kitabı 1959’da yayımlanan şair, aradan 46 yıl geçtikten sonra 2005’te yayımlanan son kitabı Sevdalı Buluşma (Adam Yayınları) ile başyapıtını veriyor kanımca.

Nedir bu kitabı öncekilerden ayıran?

“Ozanı bir bilinç işçisi saydığım için, insan yüreğini bilinçle doldurmanın bir yolu diyorum şiire,” demişti.

Bunun için topluluğun ağzından söylüyordu şiirlerini, kalabalığın dili yerine koyarak kendini. Topluluk adına konuştuğunda şiir, genel doğrular, haklı sözler söyler elbette.

Bireyin trajik yanıyla birleştiğinde toplum adına da daha güçlü konuşur sanat yapıtı. Nâzım Hikmet, bu olgunun 20. yüzyılda dünyaya açılan örneği oldu. Şiiri öyle bir yere taşıdı ki, kendi serüveniyle bütün insanlığın serüveni bir oldu.

Sevdalı Buluşma’da da böyle bir buluşmanın seçkin örneklerini veriyor şair. Ben’le biz’in buluşmasında ışıl ışıl parlayan şiirler sunuyor okurlara.

İlk kez tuttuğumda ellerini

bir kuyunun dibine iner gibi olmuştum

birlikte ağmak için yukardaki ışığa.

Kemal Özer, şiir sanatını sürekli sorgulayan bir şair. Aynı şiiri yazar gibi göründüğü dönemlerinde de arayışlarını sonlandırmadı, ustalığa sığınan şiirlerden kaçındı.

Sevdalı Buluşma’da elli yıllık bir arayış ve birikimin seçkin doruğuna tanık oluyoruz. Hem şairin geçmiş şiir dönemlerinin tanıdık izleri, hem de duygu ile düşüncenin ustalıkla birleştirildiği yeni, taze, diri şiirler.

İlerlemiş yaşlarda genç bir beyin ve yürekten çıkmış izlenimi verebilen şiirler yazabilmek hiç de kolay değildir. Kemal Özer’in direnç dolu, ilerici dünya görüşünün sağladığı ivme, yazı disiplini, hayata dinmeyen bir heyecanla bağlılığı ona bu başarının yollarını açmış.

Yaprak kımıldamasa bile içimizde bir yazgının

yine kanat vurmaya hazır iki yönlü rüzgârı.

Zaman yine sürdürüyor tanıklığı, ama öyle hafif ki

Üstüne bir taş koymazsak neredeyse uçup gidecek.

6.4.2005

Read Full Post »

TÜYAP Kitap Fuarı sırasında düzenlenen tartışma programlarında en çok konuşulan konulardan biri de günümüz şiiriydi.

Günümüz şiiri kavramını 1980’den bugüne dek yazılan ve yazılmakta olan şiir olarak anlayabiliriz. Ben bu dönemi şiire, şaire ve topluma ilişkin temel değerlerin ve sorunların, herkesin kafasını karıştıracak biçimde karmaşıklaştığı bir dönem olarak görüyorum.

Bunda birinci etkeni, bu dönemde çok sayıda ve çok farklı anlayışlarla şiirler yazılmasına karşın, bu şiirlerin bir eleştiri süzgecinden geçmemesi oluşturuyor.

Geçmiş dönemlerde de şiir eleştirisi çok yazılmıyordu. Ama hem sözüne ve yargılarına güvenilen birkaç eleştirmen vardı, hem de şairler şiir üzerine yazdıkları eleştiri ve tartışma yazılarıyla bu boşluğu dolduruyorlardı.

Günümüz şiir ortamı tartışmaların olmadığı bir alan. Herkes şiirini yazıp yayımlıyor, sonra da derin bir suskunluk deniziyle karşı karşıya kalıyor. Hatta düşüncelerini açıklamak için arada bir kaleme sarılanlara kızılıyor.

Kimi romancıların, kendilerini eleştirenlere, “Ekmek paramla oynuyorlar,” diye karşı çıktıklarına tanık olmuştum. Şiirden ekmek parası kazanmak da söz konusu değil.

O halde neden tartışmaktan korkuluyor, anlamak zor. Tartışmak bir düşmanlık değil, dostluk göstergesidir oysa. İkinci Yeni anlayışına en sert eleştirileri yöneltmiş Asım Bezirci, bu anlayışta şiir yazan şairlerin en yakın arkadaşlarından biriydi.

Sanat yapıtlarının boş övgülerle değil, sarsıcı eleştirilerle gerçek değerlerine ulaşacağını kim yadsıyabilir?

Günümüz şairlerinin tartışmaktan ve eleştiriden korkularının ardında bir kendine güvensizlik duygusunun yattığını düşünüyorum.

Günümüz şairlerinin karşısındaki bir başka önemli ölçüt de çok güçlü ve zengin bir bütün oluşturan çağdaş şiirimiz.

Türk şiiri 1930’lardan 1980’lerin başına dek hem çok büyük aşamalar geçirdi, hem de sayıları yirminin üzerinde çok önemli şairler yetiştirdi.

Bir ülkede bir yüzyılda bu denli çok sayıda önemli şair çıkması dünya tarihinde de az rastlanır bir olgu. Nâzım Hikmet’ten Orhan Veli’ye, Oktay Rifat’tan Melih Cevdet’e, Dağlarca’dan Dıranas’a, Necatigil’den Külebi’ye, Cemal Süreya’dan Edip Cansever’e, Ahmed Arif’ten Can Yücel’e say, sayabildiğin kadar.

Bunca büyük şairin ardından şiir yazmaya girişmek her şeyden önce büyük cesaret isteyen bir iş. Bu şairlerden sonra şiir yazabilmek için onlardan öte, onlardan önemli şeyler söyleyebilmek, yazabilmek savında olmak gerek. Geçmiş şiirle hesaplaşmadan yeni bir şiir yazabilmek olanaklı mıdır?

Günümüzde şiir yazanlar, bu büyük geçmişin karşısında bir ölçüde umarsız kalıyorlar. Kendilerine bir çıkış yolu bulamıyorlar ve bu geçmiş onları eziyor.

1993-2001 arasında dokuz yıl boyunca yayımlanan Şiir Yıllıkları her yıl bana derin bir acı vermiştir. Nedeni bu yıllıklarda hep en beğendiğim şiirleri yine eski kuşak şairlerin yazdığını görmemdi. Bir yıl boyunca yazılmış yüzden çok şiir bir kitapta toplanıyor, içinde birkaç pırıltı, gerisi koca bir çöplük.

Bu ay, gazetemizin kültür sayfasında “ayın şiiri” olarak seçilen Kemal Özer’in “O Halde” başlıklı şiirini okudunuz mu?

Duyalım istemiyorlar sürgündeki köyleri

damlar hâlâ yerle bir, ocaklar yıkık

diye başlıyor. Neden böylesi güncel bir temayı günümüzün yeni kuşak şairleri işleme cesaretini gösteremiyor da yaşı altmış beşi geçmiş ozanın dizelerini beğeniyoruz. Hayat bu kadar uzak mı bugünün şairine? A. Kadir’in dizelerini, kendi dizelerine aşılamayı Kemal Özer gerçekleştirecek de bugünün şairi onu hiç anmayacak mı?

Şairler hayatta her şeyi yitirmiş, yalnızca şiirleriyle kalmış insanlar değil midir? Kendini yakmadan büyük şiir çıkarabilmiş kim vardır yeryüzünde? O halde günümüz şairleri neyi yitirmekten korkuyorlar?

Cesaret şair!

6.11.2002

Read Full Post »