Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘İlhan Berk’ Category

Kimileri uçakla, trenle, otomobille dolaşır dünyayı, kimi kitaplarla… Çıplak gözle göremediklerinizi, bir ülkenin görünmeyen katmanlarına ilişkin derinliğine bilgi ve duyarlıkları bulursunuz kitaplarda.

Bir ülkenin şiiri de, ayrımında olmasanız da sizi o ülkenin tarihine yaklaştırır.

Şiir, kaçınılmaz bir biçimde yazıldığı dönemin toplumunu ve kültürünü doğrudan ya da dolaylı içine alır. Üstelik bu içerme tarih yazma ya da görüş açıklama gibi bir amaçla yapılmadığından çoğu zaman ülke ve toplum üstüne çok daha arı düşünce ve duygular taşır.

Orhan Veli’den başlayıp, Tahsin Saraç’ın, İlhan Berk’in, Ahmet Necdet’in yaptıkları Fransız şiiri, Cevat Çapan’ın İngiliz, Amerikan, Yunan şiiri antolojilerine ve daha nicelerine, pek çok güzel şiirle tanışmanın yanında bu gözle de yaklaştım.

Sait Maden’in yeni yayımlanan Çağdaş İspanyol Şiiri, 1900-2000 (Çekirdek Yayınları) adlı seçkisini de biraz böyle okudum.

Sait Maden, kitaba yazdığı giriş yazısında önce İspanyol halkının ve dilinin oluşum serüvenini özetleyerek temel bilgiler veriyor; ardından 20. yüzyılı, bu yüzyıldaki oluşumları, gelişim ve değişimleri anlatıyor: Yüzyılın ilk çeyreğinde çoğu Fransız, kimileri de Şili ve Arjantin kökenli öncü akımların etkili oldukları görülüyor. Bu olgu İspanyol şiirinin Avrupa ile Latin Amerika arasındaki bağı oluşturan bir köprü olduğunu gösteriyor.

1927 Kuşağı olarak anılan şairler topluluğu ise, İspanyol şiirinin bütün yüzyıla vurulan damgası oldular. Lorca, Alberti, Vicente Aleixandre ve daha çok sayıda şair, dünya çapında kalıcı izler bıraktılar.

1936’da başlayan iç savaş sonunda kırk yıl sürecek Franco faşizmi başladı. Kimi şairler öldürüldü, kimi hapislere atıldı, kimi de yurdunu terketmek zorunda kaldı. Şiir İspanya’da sustu.

Yurtdışındaki İspanyol şairleri 40’lı ve 50’li yıllar boyunca yurt sevgisi, acı ve umutsuzlukla dolu şiirler yazdılar.

1970’te yayımlanan Yeni En Yeni İspanyol Ozanları adlı antoloji, İspanyol şiirinde yeni bir devrim yapacak şairleri ortaya çıkarır. Bu şairler, dili ve kültürü çağdaş dünya ile yeniden birleştirmenin yollarını açarlar.

1975’te Franco’nun ölümü ve demokrasiye geçişle birlikte İspanyol şiirinin dünya ile kopukluğu tümüyle sona erer. Yeni arayış ve oluşumlar, dili ve kültürü özgür bir şiir dünyasına ulaştınr.

* * *

Şiir tarih yanında, o ülkenin doğasının kokusunu da taşır.

Dahası bir ulusa, ülkeye, kültüre, insana ilişkin ne varsa, bulabilirsiniz o ülkenin şiirinde. Dilbilim incelemeleri için de yamlaşabilirsiniz şiire, folklor özellikleri için de. Bir ülkenin şiirinden o ülkenin flora’sını da (bitki örtüsü) çıkarabilirsiniz, hayvan varlığını da.

Şiir okurken bunların hiçbirini görmeyiz, Bunca çeşninin karıştığı o büyülü yapı, kendi dünyasına doğru kapıp götürür bizi çoğu zaman.

Dur portakal ağacının

yanında, İspanya’dır bu,

arkadaş. Mayıs gelecek

lavantalarla morarmış

Kastilya’ya. Gökte yeni

kanatlar kürek çekecek,

ve aşk bütün bakışlarda

tek tek ateşler yakacak.

(Ramon de Garciasol)

Okurlara önerim, İspanya’ya bir de şiirle bakmaları. Hiçbir gezmenin, görmenin duyuramayacağı İspanya’yı şiirlerde görmek için.

19.12.2001

Reklamlar

Read Full Post »

“Bu dünyayı bir gün ihtiyarlığı bilmeden, yaşamadan, ölümü tanımadan bırakacağım,” demişti İlhan Berk, öyle de oldu. Doksan yıllık ömrünü yaşlanamadan tamamladı.

Nedir insanı yaşlandırmayan, genç tutan temel güdü?

Bu dünyaya, hayata inanmak ve sevmek.

“Her zaman büyülü bir sevinç duydum dünyada olmaktan. Arama hiçbir şey koymadan baktım dünyaya, onu öyle kavramaya çalıştım.”

Yaşamaktan böylesine sevinç duyan birinin göreceği şey midir yaşlılık!

Bu yüzden sokaklarda dimdik yürüyüşü, dal gibi olmayı sevişi, her yazılan şiirin peşinde koşuşu, otlara, meyvalara, çorbalara, peynire, yazıya düşkünlüğü… Yazıyla hayatın uyumlu, birbirini doğuran birlikteliğiydi onun bütün yaşadığı.

* * *

Bu genç adam, dünyayı tanıma isteğini hiç yitirmediği için yaşlanmayı da bilemedi. Türlü olağanüstülüklerle dolu bu dünyayı tanımak sonlanabilir mi? Olgunlaşan bir kavunun sapı, suyu çekilip nasıl kuru bir ota dönüşür? Ispanaklar, pazılar, sarımsaklar nasıl sıradan birer ürün olmaktan çıkıp, dünyayı sevmenin güzelliğine, coşkusuna dönüşebilirler?

Bunların ve daha nice sorunun yanıtını bulabilmiş, yeryüzündeki her varlığı, her nesneyi, yaşam sevinci için birer nedene dönüştürebilmiştir İlhan Berk.

“Ben uyandım, bir aşk demekti bu dünyada”

Her insan için olması gereken bir dilek değil midir bu söz? Uyandığınızda, içinizi doldurması yaşama sevincinin. Güzelliklere baka baka, onlardan yaşamayı öğrenerek yaşamak.

Belki bu yüzden, her şeye yeni bir gözle, kendi gözüyle baktığından, hayatın her alanında kendi kitabını yazmayı denedi İlhan Berk. Yeryüzünü, kentleri, dağları, ovaları nasıl gördüğünü anlattı “Atlas”da. Kırk yıl yaşadığı Bodrum Yarımadası, taşı toprağı, tarihi denizi, balığı ağacıyla yayıldı türlü kitaplarına. Sevdiği insanların, sanatçıların portrelerini yazdı. Nesnelerdeki şiiri aradı. Adımlarını saya saya dolaştığı Galata ve Pera’yı ayrı ayrı kitaplara dönüştürdü. Şifalı Otlar Kitabı yayımlandığında Memet Fuat, “Elini sürdüğü her şey şiire dönüşüyor,” demişti. Sonra bu söz, onu en iyi anlatan tanımlardan biri oldu.

* * *

Bu yeryüzünde yaşamanın belki de en anlamlı yanı olan sevgi düşüncesiydi yine de hayatında baş yeri tutan, şiirinden hiç eksilmeyen. Güzel Irmak adlı kitabı yayımlandığında yetmiş yaşındaydı ama kitaptaki aşk şiirleri yirmi yaşında genç bir şairin kaleminden çıkmışcasına buram buram taze bir hayat, yaşama sevinci kokuyordu. “Çocuktur aşk” diyordu, “bir avuç gökyüzüdür”.

Üç kez seni seviyorum diye uyandım

Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün

Şiirler okudum, şiirlerdeki yaşa geldim

Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.

Eskitiyorum, eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.

Cumhuriyet’in ilk günlerinin coşkusuyla hayatı sevebilen İlhan Berk, yaşadığımız dünyayı eskitememenin gizlerini sunan büyük bir şiir ve hayat bıraktı bize.

Read Full Post »

Şiirde anlam sorunu, dönüp dönüp tartışılan bir konudur. böyle olmasının temel nedeni de bence, anlam kavramının kişilere göre değişen tanımıdır. Melih Cevdet Anday, unutamadığım bir yazısında, “Şiir doğa gibidir, doğanın anlamı olmadığı gibi şiirin de anlamı yoktur,” demişti.

Burada söylenmek istenen elbet, düzyazıdaki anlamın şiirde aranmaması gerektiğidir. Melih Cevdet’in dediğine koşut söylersek, doğada bulduğumuz anlamı şiirde de bulabiliriz. Çünkü rüzgâr da, deniz de, ağaçlar da bize birşeyler söyler.

Şiirin söyledikleri de kimi zaman onların söyledikleri gibidir. Ayrıca nasıl rüzgâr ya da deniz her birimize ayrı şeyler söylerse şiirlerde de her birimiz ayrı anlamlar bulabiliriz. Bu da çok katmanlı bir anlatım biçimi olan şiir için en doğal sonuçtur.

Hiçbir şair, anlamsız şiir yazayım diye yola çıkmaz. Anlatılamamış bir şeyi anlatmak üzere yola çıkar. Hem söyleyecek bir şeyi olmayandan şair olduğu da görülmüş şey değildir. Şairin kimi zaman dizeleri, kimi zaman hayatı, kimi zaman yalnızca varlığı anlam taşır.

İlhan Berk’in bugünlerde çıkan Şeyler Kitabı, bu tartışmaları yeniden alevlendirebilir. Çünkü bu kitabındaki şiirlerde hayatın nesnelerine çeviriyor bakışını şair. Önceki yıllarda Ev (1997), ve Çok Yaşısın Sayılar (1998) adlı iki kitabı yayımlanmış, bu kitaplarda sayılara ve eve nesneler olarak yaklaşmıştı.

Sayıların soyut kavramlar oluşu, onlardan çıkacak şiiri de elbet soyut kılıyor: “2, Kendini ağaçlıklı bir sokak olarak görür.” dediğinizde bunu her okur kendi hayal gücüne göre algılar.

Buna karşın ev somut bir nesnedir. Elimizle dokunabildiğimiz, tanımlayabildiğimiz bir nesne: Duvarı, penceresi, kapısı, çatısıyla bin bir unsuru buluşturan, bütün bunları da insanla birleştiren bir mekân.

Şair, eve, onun unsurlarına bakarken de onlara tıpkı sayılar gibi soyut kavramlar olarak yaklaşıyor: “imgeler dünyasının kapılarını çalar” dediği ev kavramında imge avına çıkıyor ve bol bol da gereç buluyor şiirine.

İlk kez yayımlanan “Bir Şey Olanlarla Bir Şey Olmayanlar” bölümünde ise çamurdan eldivene, taştan ağaca dek çok farklı nesnelere ilişkin şairin yaklaşımlarını buluyoruz. “Masa” şiirinde, “şeylerin de bir yaşamı vardır, kendine göre,” diyor.

İşte şairin bu kitabında şiir yoluyla aramaya çalıştığı da bu şeylerin yaşamlarıdır. Olağan dünyada, günlük akıl yürütmelerle akıl erdiremediği şeylere, şiir yoluyla yaklaşmak, onları şiir yoluyla bir anlama kavuşturmak istemektedir.

Belki bu noktada okurla şairi buluşturabiliriz: Okur da kendince nesneler üzerinde düşünmüş ya da onların anlamları, insanla, öteki nesnelerle ilişkileri üzerinde düşünmeye eğilimliyse şairin açtığı yolda o da yürüyebilir.

Bir de şu olabilir: Her gün hayatımızın içinde olan nesnelere bir kez de şairin bakışıyla, alışık olmadığımız imge dünyasıyla bakmayı denersek, yeni bir bakış kapısına kavuşabiliriz.

İlkçağdan bu yana düşünenler, hep anlamaya, anlatmaya, tanımlamaya çalışmışlar çevrelerindeki dünyayı. Kimi bunu felsefeyle yapmış, kimi şiirle, kimi müzikle. Bu nedenle felsefe, matematik, şiir, müzik… biri nerde biter, öteki nerde başlar kestirmek zordur.

Şeyler Kitabı, biraz da bu sınırlarda dolaşmasıyla ilginç gelebilir. Ama günlük hayatı gördüğüm kadarıyla algılamak bana yeter derseniz hiç yaklaşmayın bu kitaba.

Behçet Necatigil’in Evler kitabıyla İlhan Berk’in Ev’ini yan yana okumak da, okur için iki ünlü şairin, nasıl birbirinden farklı bakış açıları olabileceğini göstermesi bakımından ilgi çekici olabilir.

Hem nesnelerin dünyası böyledir.

Bilinmezin tadını çıkarırlar.

Ta baştan özgürlüğü seçmiştir bahçe.

Read Full Post »

Yazın en güzel günlerindeyiz. Doğa insanlardan farklı işliyor. Kendine özgü düzeni kolay değişmiyor. İşte yaz mevsimi de kızgınlıklarını attı üzerinden. Uysal bir sevgili gibi olgun, dizimizde yatıyor.

İlkbahardan bu yana coşup köpüren doğa en bereketli döneminde: Hasat, bağbozumları sürüyor. Leylekler erkenden dönüyorlar geldikleri yerlere. Oysa daha tadılacak nimetleri var toprağın. Kırlangıçlar, bağbozumlarında kaynatılan şıraları içmeden yola çıkmazlarmış. Hatta bir söz vardır, kırlangıç için, “şırayı içer, leyleği geçer” denir.

Yaz şiirleri geçiyor aklımdan, halkın öfkesinden korkuya kapılmış siyasilerin odalarımızı karartan görüntüleri arasında.

Oktay Rifat’ın Çobanıl Şiirleri’ni unutamıyorum. Yıllar boyu Ege’nin doğasından, insanından biriktirdiklerini nasıl inanılmaz ustalıkla şiirlere dönüştürüşünü… İlhan Berk’in Bodrum çevresinin dağını taşını, otunu sapını, şiir yaratısının vazgeçilmez bir unsuru görüp her kitabına oralardan şiirler taşımasını… Bedri Rahmi’den “Can Eriği”, “Karadut”, Ülkü Tamer’in şiirinden Antep’in narı, Yaşar Miraç’ınkinden Karadeniz’in mısırı, fındığı taşar.

Birkaç yıl önce Foça’ya yerleşen Süreyya Berfe de, şiirinin yelkenini Ege rüzgârıyla doldurmayı başardı. Gençlik ve tazelik kokan yeni şiirleriyle okurları mutlu etmeyi sürdürüyor.

Geçen yıl yayımlanan ve 2002 Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü kazanan Nâbiga’dan sonra şimdi de Seni Seviyorum yayımlandı.

Seni Seviyorum, şairdeki aşk, doğa ve yaşam patlamalarının şiire dönüştüğü bir yapıt.

İnsana özgü en temel duyulardan biri olan aşk, Süreyya Berfe’nin şiirlerinde bir yandan doğa, öte yandan da bütün insani özelliklerle harmanlanarak güçlü bir şairin rengârenk bakışı ve duyuşuyla yeniden yorumlanıyor.

Şairin dünyayı aşkla algılayışı, insanların iç dünyalarına giden yolları da kolaylıkla açıyor. Hayat, insan, bütün canlılar, dünya ve evren üstüne okurlarla dertleşmeyi, insani heyecanları paylaşmayı deniyor.

Bunu yaparken olağan şeylerden şiirin olağanüstülüğüne ulaşarak, hayatın küçük ayrıntılarından nasıl şiire gidilebileceğini de gösteriyor.

Kitapta yer alan “Dört Mevsim” adlı bölümdeki çok sayıda şiir ise mevsimler üstüne dizelerle kurulmuş bir senfoni izlenimi veriyor. Şair, tıpkı besteci gibi bütün çalgıların-seslerin çalacağı-söyleyeceği dizeleri tek tek yazmış. O sesleri ve imgeleri algılamak ise okura kalıyor.

Seni Seviyorum’daki şiirler, türlü karmaşalar ve çalkantılar içinde yaşamak zorunda kalan günümüz insanına durup, hayatın asıl amacı üstüne yeniden düşünme fırsatı yaratıyor.

Herkesin ufku ermez

bizim yakınlığımıza

uzaklığımıza da.

Ne diyeyim

bana harcadığın, harcayacağın

iyi zamanın çok olsun.

Gelincik gelincik kokunca rüzgâr

iri yağmur tanelerini ışıldattıkça güneş

sana doyamıyorum.

4.9.2002

Read Full Post »

Bu yılın 1 Mayıs’ında Adam Yayınları’nda 19. yılımı tamamladım. Bu 19 yıl benim için çok zengin deneyimlerle dolu bir dönem oldu.

Bu 19 yılın bir önemli yanı da, bu süre boyunca Cevat abiyle hep yan yana ya da aynı odalarda çalışmış olmamızdı. 19 yıl boyunca bir insanla düzenli olarak her haftanın en az bir günü görüşebilmek, insanlar arasında gözle görülemeyen ama her koşulda hemen kendini belli eden bağların kurulmasına yol açıyor.

Cevat abiyle aklınıza gelecek her konuda konuşabilirsiniz. Beşiktaş’ın durumunu da, sinema, tiyatro dünyasında olup bitenleri de, gezilip görülecek ilginç yerleri de, dünyanın çeşitli köşelerinde yaşayan kültür adamlarını nasıl tanıdığını da…

Bu 19 yıl boyunca neler konuştuğumuzu düşündüğümde aklıma önce şiir geliyor. Evet, yeryüzünde şiirin bunca geri çekildiği, toplum hayatının dışına itildiği bir dönemde biz en çok şiirden konuştuk. Çünkü hayatta en önemsediğimiz şeydi şiir. Ama şiirin yanı sıra hayat üzerine, geçmiş, anılar, insanlar üzerine de çok şey konuştuk. Bu konuşmalardan aklımda onun yaşamına ve geçmişine ilişkin çok şey kaldı elbette. Bu yüzden konuşmamı biraz da bu anılar üzerine kurmak istedim. Çeşitli yaşam sahnelerinin onun şiirinin daha iyi anlaşılmasına, sevilmesine yol açacağını düşündüğüm için.

Bir şairi şair yapan etkenleri ya da mutlu rastlantıları hep düşünmüşümdür. Sözgelimi Nâzım Hikmet’i Nâzım Hikmet yapan ne çok etken vardır. Mevlevi şairi dedesinden, ressam annesine, Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan Sovyet devrimine saymakla tükenmeyecek etkenler.

Cevat Çapan’ın yaşamına baktığınızda da, onu şair eden yollarda nice zengin yaşam birikimi olduğunu kolaylıkla görebilirsiniz.

Ve bu yaşam parçalarının hayat denilen o usta terzi tarafından nasıl ustalıkla birleştirilip geliştirildiğini de.

İsterseniz babasından başlayalım.

Erzincan’ın Kemah ilçesinin Pekeriç köyünden bir delikanlı. Köyleri bir Ermeni köyü, ama babası İstanbul’da kuru kahvecilik yapıyor. Ermeni arkadaşlarıyla Trabzon’dan vapura binip İstanbul’a babasının yanına geliyor. Yolda da arkadaşlarından Amerika’yı, orada nasıl canlı, çekici bir hayat olduğunu duyuyor. İstanbul’da babasıyla pek anlaşamıyor, biraz para biriktirince bir gemiye atlayıp önce Cezayir’e, sonra Marsilya’ya, oradan Amerika’ya gidiyor diye bindiği bir gemi ile Hollanda Guyanası’na yani Surinam’a gidiyor. Oradan her nasılsa Küba’ya geçiyor ve Santiago’da tam 20 yıl yaşıyor. İş adamı oluyor ve Emilio Çapan adını alıyor.

Adaları seven bir adam,

Adaları da kadınlar kadar.

Bir adam, gelip dağ köylerinden,

Han kahvelerinde duran.

Bir köylü, imparatorluğun payitahtında.

Bir kaçak, Cezayir zindanlarında.

Bir yolcu, Marsilya’dan.

İkinci Abdülhamit’in padişahlığında

Kalkıp Havana’ya giden babam.

Sonra Kurtuluş Savaşı oluyor, Cumhuriyet kuruluyor ve bu adam ülkesine dönüyor. Kardeşinin Darıca’daki fırınını işletmeye başlıyor. Orada komşuları Girit mübadili bir kızı seviyor ve bu aşktan 1933 yılında Cevat Çapan doğuyor.

12 yaşına kadar olan çocukluk yılları Darıca’da geçiyor Cevat Çapan’ın. İkinci Dünya Savaşı yılları. Hiç elektrik olmayan yıllar. Halkevlerine gelip perdesini kurarak karagöz oynatan karagözcüyü görmesiyle ilk ilgisi ortaya çıkıyor. Aynı yıllarda radyodan da Hayali Küçük Ali’nin Karagöz programlarını dinliyor.

Bu yıllarda babası da sürekli hikâyeler anlatarak oğlunun imge dünyasının gelişmesine katkıda bulunuyor. En çok anlattığı hikâye ise Pardayanlar’dır. Babasından öğrendiği ilk Fransızca sözler de Baba Pardayan’ın oğluna öğütleridir:

Kadınlardan sakın

Saçları yılandır seni sararlar,

Gözleri ateştir, seni yakarlar.

Ama babasının Cevat Çapan’a verdiği dersler yalnızca Pardayanlar değildir:

Babam iki tek atınca,

“Hadi seni karpuzlara götüreyim,” derdi.

(Karpuzlar Gebze’de oturan kızlardı.)

Annem kızarır, kızar,

“Bey, çocuk daha küçük,” diye çıkışır,

mutfağa gider ağlardı.

Babam karpuzdan anlardı.

Babasının oğluna öğrettiği bir şey de rakı içmektir. Daha 3-4 yaşlarındayken onu rakı sofralarına taşımaya başlar. Önce mezelerin lezzetine alışan Cevat Çapan, zamanla mezelerin yanında rakı içmeye de başlar.

Evlerinin yanındaki mescitte ise taşbaskısı kitaplar satan bir seyyar kitapçı vardır. İlkokul yıllarında bu kitapçıdan aldığı Hazreti Ali Cenkleri, Tahir ile Zühre, Arzu ile Kamber, Kan Kalesi, Hayber Kalesi gibi kitapları okumaya başlar. Yalnız kendi kendine değil. Evlerinin altındaki fırında çalışan işçilere de okur bu hikâyeleri. Aralarında saz çalıp, türkü söyleyenler olur, onlardan da ilk türküleri öğrenir.

Bu arada annesini de unutmayalım: O da akrabaları, arkadaşları, komşuları geldiğinde Rumca şarkılar söyler evlerinde. Kimileri yarı Türkçe yarı Rumca masallar anlatır. Yunancaya karşı kulak dolgunluğu da yine işte bu çocukluk yıllarında oluşur.

1945, Cevat Çapan’ın 12 yaşında İstanbul’a geldiği ve Robert Koleje kaydolduğu yıldır. Hem o yıllarda Türkiye’de olabilecek en güzel okula gelmiştir. Hem de sinema, tiyatro gibi sanatlarla buluşacağı İstanbul şehrine.

Taksim sinemasında hep Arap filmleri gösterilmektedir. Türkçe sözlü, Arapça şarkılı filmlerdir bunlar, Abdülvahap’la Ümmü Gülsüm’ün oynadıkları.

Yine aynı yıl İstanbul Şehir Tiyatrolarında Shakespeare ile tanışır. Muhsin Ertuğrul’un sahneye koyduğu Atinalı Timon’dur ilk gördüğü oyun.

Kolej’de Karagöz tutkusu da sürer. Okulda bir perde yaptırıp Karagöz oynatmaya başlar.

İlk yurtdışı gezisini de bir okul gezisi olarak Yunanistan’a yaparlar. Çeşme’den önce Sakız adasına geçip, oradan da Atina’ya giderler.

Robert Kolej’de çok iyi bir edebiyat eğitimi verilmektedir bu yıllarda. Şair Nigar Hanımın oğlu Salih Keramet Türkçe öğretmenleridir. Tevfik Fikret’in arkadaşıdır. Nazım Hikmet, dönemin yaşayan bütün öteki şairleri, Sait Faik, Yakup Kadri, Halide Edip, Halit Ziya, Reşat Nuri derslerde okudukları yazarlardır. Yine Batı dünyasından T. S. Eliot, Ezra Pound, James Joyce da bu yıllarda keşfettiği yazarlardır.

Okul bitince, 20 yaşında babası onu İngiltere’ye Cambridge Üniversitesi’ne gönderir. Ailesi iktisat okumasını istemektedir. O ise İngiliz Edebiyatı bölümüne kaydolur. Babasına altı ay sonra yazdığı bir mektupla durumu bildirir.

Cambridge’de sinema tutkusu iyice depreşir. Durmadan sinemaya gider. Hemen bütün sinema klasiklerini izleme olanağı bulur. Bir keresinde Mihail Kokoyannis’in Melina Merküri’nin oynadığı Stella adlı filmini o kadar beğenir ki, tam 9 kez seyreder.

Cambridge’de ilk yaptığı işlerden biri de İngiliz arkadaşlarını rakıyla tanıştırmak olur. Savaştan yeni çıkmış İngiltere’de bir çok şey karneyle dağıtılmaktadır. Babası her ay küçük bir koli içinde ona beyaz peynir, pastırma ve rakı gönderir. Rakı sofrasını kurup arkadaşlarına hem rakı içmeyi, hem de türkü söylemeyi öğretir.

Kendisi de elbette çağdaş İngiliz edebiyatının ustalarından etkilenir. Bunlar içinde en beğendiği ise Gökkuşağı ve Aşık Kadınlar romanlarının yazarı D. H. Lawrence’dır.

İlk şiirlerini de yine bu yıllarda yazar. “Denizi Özledik Denizi”, “Dilek Şart”.

Yaz aylarında ise Türkiye’deki edebiyatçılarla arkadaşlıklar kuruyor. Bunlar arasında ilk sıraları Bilge Karasu, Vüs’at O. Bener, Özdemir Asaf alıyorlar. Sonraki yıllarda asker arkadaşı olarak Oğuz Atay da katılacaktır yakın arkadaş grubuna.

Cevat Çapan’ın askerliğini yaptığı 1950’li yılların sonları Ankara, bir sanatçılar merkezidir aynı zamanda. Turgut Uyar’la, İlhan Berk’le, Can Yücel’le, haftasonları buluşup arkadaşlık etmektedirler.

Tabii İngiltere’de okumanın bir yararı da pek çok çağdaş yazarı herkesten önce farkedebilmesi olur. John Berger’i daha ilk romanı  Zamanımızın Bir Ressamı yayımlandığında, 1953’de keşfeder. Ted Hughes, Sylvia Plath aynı dönemde öğrencilik yaptığı şairlerdir. Yine Raymond Williams, F. R, Leaves, George Steiner gibi çağdaş edebiyatın başta gelen eleştirmenlerinin de derslerine girer.

Aynı şekilde, yalnız İngiliz edebiyatına değil, bütün dünya edebiyatına ve şiirine açılan kapıları bulabilmiştir. Böylelikle, günümüzün “Şiir Atlası”na ulaşacak, “Çin’den Peru’ya” çeviri serüveni başlar. “Çin’den Peru’ya”nın ilk basımı 1966’da Vedat Günyol yönetimindeki Çan Yayınları’ndan 76 sayfalık ince bir kitap olarak çıkar. Ancak içinde Sappho’dan Latin Şairlerine, Eski Çin şairlerinden Japon Haiku’larına, Ungaretti’den Pavese’ye, Michaux’dan Rene Char’a, Lorca’dan Alberti’ye Yeats’den Auden’a, Ezra Pound’dan Vallejo’ya çok geniş bir alanda dünya şiiri karşımıza çıkar.

Ardından peş peşe çağdaş Yunan şiirinin büyük ustalarını dilimize aktarır: 1966’da Seferis, 1974’te Yannis Ritsos, 1981’de Kavafis ve 1983’te de Elitis’in şiirleri kitap olarak yayımlanır. Çağdaş Yunan Şiiri Antolojisi, Çağdaş İngiliz Şiiri Antolojisi ve Çağdaş Amerikan Şiiri Antolojisi de 80’li yılların ürünlerindendir.

80’li yılların başında bir de Amerika serüveni vardır, Cevat Abi’nin. Beş kişilik bir aile olarak gittiği New York’ta Fulbright bursuyla geçinemeyince, bir yandan üniversitede 17. yüzyıl İngiliz edebiyatı dersi verir, öte yandan da Türk öğrencilerin kurduğu bir badanacı ekibine katılarak evlere boya badana işlerine gider. Hatta bir keresinde evini boyamaya gittikleri kişinin bir üniversite profesörü olduğunu öğrenince ev sahibi profesörle, onun evini boyamaya gelen Profesör Cevat Çapan’ı tanıştırırlar.

İşte, kimi sahnelerini aktarmaya çalıştığım böylesi çok sayıda mutlu rastlantının ortaya çıkardığı bir şair kişiliktir Cevat Çapan.

80’li yıllar, Cevat Çapan’ın aynı zamanda yeniden kendi şiirine dönüş yıllarıdır. İlk şiiri 1952 yılında, henüz 19 yaşındayken yayımlanmış olmasına karşın, ilk şiir kitabı Dön Güvercin Dön, aradan 33 yıl geçtikten sonra 1985’te yayımlanır ve o yılın Behçet Necatigil Şiir Ödülünü kazanır.

Yılların birikimi içinde yaşama sevinciyle hüznü ustalıkla harmanlayan, yalınlıkla derinliği buluşturan şiirleri peş peşe kitaplaşır: Doğal Tarih, Sevda Yaratan, Ne Güzel Yolculuktu Aklımdan Çıkmaz. Şiirlerinden seçmeler İngiltere ve Fransa’da da kitap olarak yayımlanır.

Cevat Çapan şiirine genel bir bakışla baktığımızda hep anlatılan bir hikaye vardır. Bu hikaye, kimi zaman kişisel, kimi zaman toplumsal bir hikayedir. Ancak içlerine kişisel tarihlerin ve düşlerin karıştığı hikayelerdir bunlar. Annesini, babasını, dayısını anlatırken Anna Ahmatova’yı, Osip Mandelştam’ı, Cesar Vallejo’yu, Walter Benjamin’i de anlatır.

Aslında bir düşler sağanağı da diyebiliriz onun şiiri için. Yalın görünümlü olmalarına karşın kişisel, toplumsal ya da tarihsel pek çok öykünün iç içe geçtiği, birbiriyle ilintilendiği, buluşup uzaklaştıkları bir olaylar ve düşler sağanağıdır. Bu nedenle gizlerine çok da kolay varılabilecek bir şiir değildir belki. Ama şairin dünyasını tanıyıp, ailesi, geçmişi ve bunca içli dışlılıktan sonra bütün dünya edebiyatı ve özellikle de şiiri için de onun ailesi diyebiliriz; evet, dünya şiirinin serüvenlerine açık, şiirin bu geniş ailesine yakın olanlar için tadına kolay varılacak ve sonra da tiryakisi olunacak bir şiirdir Cevat Çapan’ın şiiri.

Bir yaştan sonra, sınırsız bir çağrışımlar

zinciridir hayat;

başka kokular, başka görüntülerle

saldırır üstüne tekleyen belleğinle

ve birden başka adlarla uyanırsın

bir dağ yamacında daldığın düşten.

Bir İsveç filminde miydi

o küçücük madenci çocuğu

Auguste Renoir’ın adını hecelemeye çalışan?

Her şey ne kadar külrengi ve dağınık

gökle denizin maviliği ötesinde.

Bir kadın “Gecenin Matemi”ni söylüyor öğle üzeri

ve herkesten bir şeyler kalan bu sokaklarda,

kırılan camdan kalplerin parçalarını toplarken,

belalısı gizlice zehirliyor içindeki aylak köpeği.

Ve uzakta, düşlediğim Girit’te, belki de,

denize eğilen çamları yıkıyor yıldızlar.

Sonunda sana sığınıyorum, ey şiir,

rüzgarları, fırtınaları yararlı kılan.

Yaşarken, güzel adlar koydum çocuklarıma:

Nigar, Leyla, Alişan.

Burada çok kabaca söz ettiğim olaylar ve olgular, onun bin bir zenginlik içeren hayatının küçük bir bölümüdür yalnızca. Onu tam olarak tanıyabilmek için, gittiği meyhaneleri, yüzdüğü denizleri, gezdiği yerleri, okuduğu kitapları, gördüğü filmleri, oyunları, tanıdığı nice renkli insan portrelerini, çocuklarıyla, öğrencileriyle olan serüvenlerini uzun uzun anlatmak ve dinlemek gerekir. Çünkü bütün bunların ve nicelerinin bileşeninin doğurduğu bir şeydir Cevat Çapan şiiri.

Bunca yüksek uçuşa karşın, Cevat Çapan, ayakları yerden kesilen şairlerden değildir. Güçlü gerçekçiliği ve duyarlık eğitimiyle maddi dünya ile yaratı dünyasını birbirinden ayırmadan bir arada koruyabilmeyi başarmıştır. Gerçeklik duygusuyla güzellik duygusu yan yana, bir aradadır.

Lirik şiir yazmasına karşın, şiirde lirik söyleyişle mizahi, ironik tonu da ustalıkla birleştirebilmektedir.

Cevat Çapan’ın düşler sağanağından, bölük pörçük yaşam parçalarından bir şiir dünyası kurduğunu söyledim. Bu yamalı bohça gibi görünen şiir dünyasına biraz geri çekilip de yukardan baktığınızda ise karşınızda kusursuz bütünlükte bir yapıtın durduğunu göreceksiniz.

Elbette bütün sanatlar gibi şiir de aslında şairinin bireysel bir serüvenidir. Ama şair bu serüvenine ortak edebildiği okurlarıyla yaşar, çoğalır.

Cevat Çapan’ın, Türkçe okuyabilen bizlere sunduğu şiir yolculuğu çok güzeldi.

Ve kim bilir kaç kuşaklar boyunca aklımızdan çıkmayacak.

Temmuz 2005

Read Full Post »

Kimi semtlerde akşamları içki içilirken şiir okunan/dinlenen yerler var. Birkaç kez Beyoğlu’nda böylesi ortamlarda bulundum. Buralarda karşılaştığım, şiire ilgi duyan insanlar beni birkaç yönden şaşırttı.

Gördüğüm, bu insanların şiir meraklarını bilgiyle besleyecekleri yerde, söylencelerin kanatlarıyla uçmakta olduklarıydı.

Sözgelimi bir Rimbaud söylencesidir gidiyordu. Sanki Rimbaud’un yaptıklarını yapabilseler (her tür otoriteye karşı çıkmak, eşcinselliği denemek, uzak diyarlara gidip oralarda yıllar geçirmek, genç sayılacak yaşlarda ölmek…) onlar da o denli büyük şair olacaklardı.

Bir başka “takıntı” da, Orhan Veli benzeri, hayatlarının genç ve trajik bir biçimde son bulmasıydı. Bu durumda da, yazdıkları şiirlerin ardlarından ünleneceğini düşünüyorlardı.

Bütün bu düşünce ve davranışların yoğun bir alkol yükü altında geliştirildiği, konuşulduğu, uğruna kavgalar edecek denli benimsenildiği de unutulmamalı.

Bu tablo, geleneklerimizde son derece güçlü izleri olan sözlü kültürle beslenmenin altını çiziyor. Duyduklarınızı önce inanıp benimsiyor, sonra da geliştirip yüceltiyorsunuz.

Şiir de öteki sanatlar gibi, öğrenilebilir bir sanat türüdür. Okulu olmasa da şiirin dününü bugününü öğrenebileceğimiz kitaplar vardır. Şiir yazmak, dahası yazdığı şiirle kalıcı olup, gelecekte de anımsanmayı isteyen birinin önce yapmak istediği işi öğrenmesi gerekmez mi? Bir işin öğrenilmeden yapılabildiği nerede görülmüş? İlhan Berk, “yeryüzünde benim haberim olmadan şiir yazılamaz,” der, dünyanın her yerinde yazılan şiirle ne denli ilgili olduğunu göstermek için. Bırakın yeryüzünü, şiir meraklıların geniş çoğunluğunun çağdaş şiirimizin büyük şairlerini bile tek tük örnekler dışında bilmedikleri sık sık karşıma çıkıyor.

Hem bu insanlar şiirle ciddi biçimde ilgileniyor olsalar, başka sanatlarda olduğu gibi şiirde de başarı kazanmanın yolunun başka sanatçılara benzemek değil, benzememekle, her sanatçının kendine özgü dünyasından bir özgün sanat toplamı çıkararak başarıya ulaşabileceğini öğrenmiş olurlardı.

Bir sanatçının yapıtlarından etkilenmek, dahası onun ürünlerine öykünmek anlaşılır bir şeydir. Ancak farklı bir çağda, bambaşka koşulların sonucunda ortaya çıkmış bir sanatçının yapıtına da değil, doğrudan yaşamına öykünmeyi gerçekçi bir davranış olarak nitelemek olanaksız.

Bir de şu var: Mutlaka büyük şairler büyük hayatların sonucu mudurlar?

Hiç de değil. Çağdaş şiirimizde pekçok büyük şair yetişmiştir. Ama bunlar içinde Nâzım Hikmet dışında büyük bir hayatı olan yoktur. Son derece sıradan sayılabilecek bir hayatı olan Behçet Necatigil de büyük bir şairdir.

Büyük hayatlar, kişilerin ellerinde olmayan koşullar sonucu doğar. On dokuzunda hem kendi ülkendeki Kurtuluş Savaşını, hem de komşu ülkedeki tarihin en büyük devrimlerinden birini yaşayabilmek ancak yazgı olabilir. Bu süreç Nâzım için yetişme dönemidir. Mevlana’dan Mayakovski’ye uzanan geniş bir kültürle donanmıştır. Ülkeye döndüğünde iktidarlarca rahat bırakılsa, belki onun da sabah işine gidip akşam evine döndüğü sıradan bir hayatı olacak, yaratı dünyası belki bambaşka bir seyir izleyecek, onu dünyanın ilgi odağı durumuna getiren gelişmeler olmayacaktı.

Şairlerin hayatları elbette şiir meraklıları için ilgi çekicidir. Sanatçıların hangi ürünlerini hangi yaşam koşulları altında verdikleri, o ürünleri ve sanatçıyı daha yakından tanımamıza ve anlamamıza yarar. Ama sonuçta bir sanatçıyı sanatçı yapan hayatı değil, ürünleridir. Tek başına ilginç hayatlar dillerden ve belleklerden zamanla uçar gider, kalıcı olan ise yapıtlardır.

29.7.1998

Read Full Post »