Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Edip Cansever’ Category

İş Bankası Kültür Yayınları “Kayıp Şairler” adlı yeni bir diziye başladı. Bu dizinin ilk iki kitabı Halim Şefik’in Otopsi’si ile Nevzat Üstün’ün Ak Yeşil Kavak Ağaçları.

Kimlere “kayıp şairler” diyebiliriz diye düşündüğümde yanıtlamakta zorlandım.

Memet Fuat’ın Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’nde her iki şair de yer almış. Şiirimizin ana belleklerinden biri olarak bu yapıtı kabul edersek, “kayıp” diyemeyiz bu şairlere.

22 yaşında ölen Rüştü Onur, 24 yaşında ölen Muzaffer Tayyip Uslu, 70’li yaşlarında tek başına bir otel odasında yaşarken bir yandan şiir yazmayı sürdüren, bir yandan da Sanat El Kitapları yayımlayan İlhami Bekir Tez, şairliği unutulsa da sahnelerdeki, filmlerdeki görüntüleri unutulmaz Cahit Irgat ve daha niceleri bu yapıtta yerlerini, değerlerini koruyorlar.

Öte yandan kitaplarının basılması, kitabevlerinde bulunması gibi ölçütleri temel aldığımızda bambaşka bir sorun ortaya çıkıyor: Çağdaş şiirimizin nice değerli ozanının kitaplarını bulabilmek ne yazık, çok zor. Yayıncılar basmaya, kitabevleri raflarında bulundurmaya gerek görmüyorlar böyle kitapları.

Orhan Veli, 1950’de, “dünya milletleri karşısına alın akıyla çıkacak şairlerimiz var. Unutmayalım onları. Unutmayalım onları demek, milli menfaatlerimizi unutmayalım demektir.” demişti.

Ancak ülkemizin en değerli varlıklarından biri olan çağdaş şiirimizi unuttuk. Onun ülkemizi dünyada temsil edebilecek önemli bir güç olduğunu göremedik. Toprakaltındaki değerli madenler gibi çağdaş şiirimiz, halkımızın ve dünyanın yararına sunulamadı.

Ne ders kitaplarında yeterince yer alabildi,  toplumumuzun derinliklerine yayılabildi ne de dünyaya tanıtılabildi.

İş Bankası Kültür Yayınları’nın “Kayıp Şairler” dizisi, çağdaş şiirimizin değerlerini toplumumuza yeniden anımsatabilecekse, bu dizide yayımlanacak çok sayıda kitap var demektir.

* * *

Nevzat Üstün’ün kitabında şiirseverleri yakından ilgilendirecek Edip Cansever’in bir mektubu da yer alıyor. Mektubun önemi, şairin kendi hayatı, şiiri ve kuşağı üstüne sorgulayıcı görüşler içermesi.

Halim Şefik’i seksenli yıllarda yakından tanımıştım. Çevresindekileri kuşatıveren bir mutluluğu vardı. Ne denli uzak durmak isteseniz de içine alıverirdi sizi. Her söze verecek bir hazırcevabı, her an karşısındakini afallatmayı başaracak bir zekâsı vardı.

Aziz  Nesin, “Kitapçı Halim’in romanını yazamazsam, çok yazık, çok…” demiş. Haklıydı bu yazıklanmasında. Çünkü Halim Şefik çok renkli bir roman kişisiydi. Aziz Nesin komşu oldukları için iyi tanıyordu Halim Şefik’i. O yazamadı ama belki bir başka komşusu ve yakın arkadaşı Tan Oral, bir gün yazar onunla ilgili anılarını.

“Bobi” adlı bir şiiri vardı, dört dizelik: “Sana kimse ekmek vermiyor mu bobi / Ben vereceğim / Seni kimse sevmiyor mu bobi / Ben seveceğim”. Kitabı bir daha basılırsa adını “Bobi” koyacağını söylerdi.

Şiirinin tadı kolay kolay kaybolmayacak şairlerden Halim Şefik. Çünkü o tadı gönlünce, özgürce yaşadığı hayatından derlemişti. Ruhi Su’nun türküleştirdiği “Kılıç Balığının Öyküsü”nü dinleyenler, dahası kitabındaki cıvıl cıvıl yaşam sevinciyle dolu şiirlerini okuyanlar nasıl unutabilirler onu?

Kitabını yeniden okurken elyazısıyla yazıp bana verdiği bir şiirinin kitapta olmadığını farkettim. Onu da buraya alayım da belki sonraki basımlara eklenir.

PERÇEMLİ OĞLAK

Anakeçi her zaman perçemli oğlak doğurmaz

Fatoş hemşire sen bu ozan sözünü

Lütfen bir kenara yaz.

Perçemli oğlaklar küpeli ve daha bir oyuncu olurlar.

13.5.2009

Read Full Post »


Çoğu şair için düzyazı yanına bile yaklaşılmayacak bir yazın türüdür. Orhan Veli, Dağlarca, Dıranas, Edip Cansever, Turgut Uyar, Metin Eloğlu, Ahmed Arif, Can Yücel gazete, dergi yazıları bir yana, kalemlerini düzyazı durağına uğratmayan şairlerden…

Şiirin yanında romanı deneyen, bu “çağcıl destan”a bir yanından el atan şairlerimiz de çoktur.

Nâzım Hikmet, düzyazı türlerinden asıl oyun yazarlığına gönül vermiştir. Ne ki, gençlik ve özgürlük yıllarında gazetelerde tefrika edilmek için yazdığı romanlarda ucuzluktan kurtulamasa da ömrünün son yılında yazdığı, kendi yaşamından da ilginç kesitlerle dolu, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim ile şiirinin büyüklüğüne yaraşan bir ürün verdi.

Oktay Rifat da, şiirin yanında ikinci bir yazın uğraşı olarak uzun yıllar oyun yazarlığını seçti. Birbirinden ilginç oyunlar yazdı. Altmışından sonra ise, hem “şiir bir yaşlılık uğraşıdır” sözünü doğrularcasına şiirini yeni ufuklara taşıdı, hem de romanlar yazdı, resimler yaptı. Bir Kadının Penceresinden (1977), Danaburnu (1980) ve Bay Lear (1982) ile başarılı bir romancı olarak da yazın tarihimizde yer aldı.

Melih Cevdet Anday, şiir, oyun ve deneme yazarlığının yanında romanlar da yazdı. Aylaklar (1965), Gizli Emir (1970), İsa’nın Güncesi (1974), Raziye (1975). Bunlara son yıllarda kitaplaşan, bir zamanlar takma isimlerle  yazılıp gazetelerde tefrika edilmiş başkaları da eklendi. Anday’ın romanları öteki türlerdeki yapıtlarıyla kıyaslandığında onlar denli öne çıkmaz. Hatta yakın dostu Sabahattin Eyuboğlu ile aralarına kara kedi girme nedeni olarak da Eyuboğlu’nun 1970 TRT Roman Başarı Ödülü kazanan Gizli Emir romanını beğenmemesi gösterilir. Güneyde bir aşk öyküsünü anlatan Raziye ise filme de alınmasıyla yazarın en tanınan romanı oldu.

Necati Cumalı, kendi yazarlığı içinde türleri birbiriyle yarıştırırcasına şiir, öykü, roman ve denemeler yazdı. Hepsinde de okurların kalbini kazanmayı, yani çok okunan bir yazar olmayı başardı. Romanlarını sıralarsak: Tütün Zamanı-Zeliş (1959), Yağmurlar ve Topraklar (1973), Acı Tütün(1974), Aşk da Gezer (1975), Uç Minik Serçem (1990) ve üç ödüllü son romanı Viran Dağlar (1994).

Rıfat Ilgaz, yıllar boyu süren baskılarla şair olarak unutturulmanın öcünü alırcasına kalemini başta mizah yazarlığı olmak üzere öteki türlere vurdu. Bu öfkeden yazınımız dört önemli roman kazandı:Karadeniz’in Kıyıcığında (1969), Yusuf Kurçenli’nin başarılı bir uyarlamayla sinemaya da aktardığı Karartma Geceleri (1974), Sarı Yazma (1976) ve Yıldız Karayel (1981).

Salâh Birsel de Dört Köşeli Üçgen (1961) adlı, romanla denemenin yollarını kesiştiren tek romanıyla roman yazan şairlerimiz arasında.

Attilâ İlhan ise, şairlerimiz arasında roman yazarlığını düzenli bir eylem olarak sürdüren tek isimdir. Ünlü günde bir sayfa yazma tekniğiyle bugüne dek yazdığı romanların sayısı onu bulur: Sokaktaki Adam (1953), Zenciler Birbirine Benzemez (1957), Kurtlar Sofrası (1963-64), Bıçağın Ucu (1973), Sırtlan Payı (1974), Yaraya Tuz Basmak (1978), Fena Halde Leman (1980), Dersaadet’te Sabah Ezanları (1981), Haco Hanım Vay, OKaranlıkta Biz (1988). Onun amacı da tıpkı Fransız şairi Louis Aragon’un Gerçek Dünya (4 cilt) ve Komünistler (6 cilt) romanlarında yaptığı gibi ülkesinin tarihinden kesitleri incelemektir.

Önde gelen şairlerimizin romanlarını neden böyle sıraladım derseniz yanıt açık:

Yazın tarihimizde önemli yerleri olmasa bile o romanlar, yalnızca önemli şairlerce yazıldıklarından öne çıkıyorlar. Onlarda başka romanlarda bulamayacağımız şair dünyasını bulup paylaşabiliyoruz.

Sözcükler, tümceler, derken bir dünya…

Sanat yapıtının da amacı bu değil mi?

Read Full Post »

Edip Cansever’in (1928-1986) toplu şiirlerinin farklı bir düzenlemeyle yeni basımının yapılması bir tartışmayı da birlikte getirdi: Şairin gençlik yıllarında yayımlayıp, sonradan pişmanlık duyduğu için toplu şiirlerine almadığı şiirleri, kendi tercihi yok sayılarak yeniden yayımlanabilir mi?

Kuşkunuz olmasın, başlarına böylesi kazaların geleceğini bilseler, bütün şairler arkalarında şiirlerine dokunulmamasını isteyen belgeler bırakırlardı. Ama ne bilsinler, gün gelip yayıncıların kendilerine böylesi oyunlar oynayacaklarını.

Sanırım bir Oktay Rifat, bu uzakgörüşlülüğü göstererek, ölümünden önce, “yayımlanmamış şiirim yoktur” diye bir vasiyet bırakmış. Ola ki, pek çok şairin başına geldiği gibi, orda burda yarım yamalak şiirleri bulunup kendi yapıtları arasına katılmasın diye.

Edip Cansever’i birazcık olsun tanıyanların, henüz yirmi yaşındayken, içinde, “bir lise öğrencisinin, pek sözü edilmeye değmez şiir denemeleri”nin bulunduğu İkindi Üstü adlı kitabını yayımlamayı hayatının en büyük hatalarından biri olarak gördüğünü bilir. Neredeyse bütün yaşamı bu büyük pişmanlıkla geçmiş, bu kitabın bulabildiği bütün kopyalarını toplayıp kendi elleriyle yok etmiştir.

Neden?

Şiirle ilgilenenlerin bildiği gibi, bir şairi şair kılan özelliklerin başında onun özgünlüğü, yani başka şairlere benzemezliği gelir. Edip Cansever bu konuda öylesine titizdi ki, yaşamının sonraki dönemlerinde de yazdığı kimi şiirlerde, bir başka şairin uzaktan da olsa havasını sezdiğinde bunları kitaplarına almaktan vazgeçmiştir.

İlk kitabını yok sayması, toplu şiirleri yayımlanırken ikinci kitabındaki yirmi beş şiirden yalnızca dördünü alması, üçüncü kitabından elemeler yapması, hep bu özellikle ilgili. İlk toplu şiirler kitabı Yeniden (Cem Yayınevi) yayımlandığında, Varlık dergisinin Ekim 1981 tarihli sayısında kendisiyle yapılan söyleşide bu tavrını şöyle açıklıyor:

“Dirlik Düzenlik adlı yapıtım acemilik yıllarımın ilk ürünlerini kapsıyor. O dönemin şiir ortamını  aşamadığı gibi, mizacımı belirtmekten de uzak şiirler. Yalnızca dört şiir almamın nedeni, başlangıçla daha sonra yazdıklarımın arasındaki bağı saptamak kaygısından doğuyor. Yerçekimli Karanfil’den ‘fantezi’ öğesi ağır basan şiirleri çıkardım yalnızca. Ben çıkarmasam da kitap onları dışlıyordu zaten.”

Şairin tavrı bunca net.

Buna karşın yayınevinin gerekçesi daha farklı: Mademki Edip Cansever bu şiirleri yazmış, şair istemese de okurların bunları bilmeye hakkı var.

Okurların kendisini hangi şiirleriyle tanımasını istediğine şair sağlığında kendi karar vermiş.

Başka şairlerin de benzer tavırları vardır. Kavafis, yaşlılığında şiirlerinden tek ciltlik bir seçme yapıp, bunlar benim şiirlerimdir diyerek bırakmış, ötekileri de yok etmiştir.

Diyelim günümüz yayıncıları Cansever’i yeterince tanımıyor olabilirler. Edip Cansever’i tanıyan herkes bu özelliğini bilirken, en yakını sayılabilecek ailesi nasıl bilmiyor, anısına bu haksızlığın yapılmasına izin veriyor anlamak zor.

25.5.2005

Read Full Post »

Attilâ İlhan, Adam Sanat’ın şubat sayısında çok tartışılan bir soruna açıklama getiriyor:

“Şiir neden satılmıyor. Bunu bana mı soruyorsun, çok yanlış bir kişiye soruyorsun sen. Benim şiirim satıyor çocuğum. Hadi benimkini bir yana bırakalım, Türkiye’de Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin satılıyor. Bunların hepsine baktığınızda aynı ortak paydayı görüyorsunuz. Bunlar fikirleri itibariyle birbirine zıt insanlar. Kimisi sağcı, kimisi solcu ama hepsinde geride kendi edebiyatımızın sesi var.” … “Bu ses halkın sesi, memleketin sesi. Çünkü bu sesle ezan okunuyor, mevlit okunuyor, konuşuluyor, ninniler söyleniyor. Türkiye’de yenilik diye sen bu sesten kurtulmaya çalışırsan kültürsüzleşiyorsun. Kültürsüzleştiğin zaman da halk seninle ilişkisini koparıyor, gidip arabeske sığınıyor. Halkın seni okuması için o sesi yenileştirmen lazım.”

Önce şöyle bir olgunun aydınlatılmasının gerekli olduğuna inanıyorum: Ülkemizdeki şiir okurlarını satılan şiir kitaplarının sayısıyla saptamaya çalışmak yetersiz. Çünkü şiirin kitaplar dışında da inanılmaz yayılma olanakları var. Antolojilerde okunuyor, kartpostallara basılıyor, afişlerde, duyurularda kullanılıyor, bestelenip şarkı oluyor, radyolarda seslendiriliyor, mektuplarda, anı defterlerinde vb. yer alıyor. Dolayısıyla kimi zaman beş yüz adet satılmış bir kitaptaki bir şiirin olmadık yerlerde karşınıza çıktığı da oluyor.

Yukarıda sayılanlar dışında da kitapları çok satılan bir çok şairimiz var: Sözgelimi, Orhan Veli, Cahit Külebi, Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Edip Cansever, Ataol Behramoğlu, daha yeni kuşaklardan Murathan Mungan, Sunay Akın, küçük İskender…

Bütün bu şairlerin çok satış nedeni olarak da yukarıda açıklanan gerekçe, yani geleneksel sese bağlılık öne sürülebilir mi?

Kimi şair geleneksel sese yaslanmasıyla sevilebilir, kimi de geleneksel sesten kopup şiire yepyeni olanaklar getirdiği için.

Nâzım Hikmet’in sevilmesi yalnızca geleneksel sesle ilişkisine bağlanabilir mi? Değişik dönemlerde çok farklı anlayışlarla şiirler yazmış bu büyük şair denediği her biçimle de halkın sevgisini kazanabilmiştir. Çünkü insanlara şiirleriyle sunduğu bir dünya vardır ve okurlar da bu dünyayı paylaşma isteğiyle onun şiirlerini okumaktadırlar. “Rubailer”i yazarken geleneksel ses içindedir ama aynı dönemde yazdığı “Ellerinize ve Yalana Dair”de gelenekle nasıl bir ilişki kurulabilir? En güzel şiirlerinden biri olan “Saman Sarısı”nda geleneksel sesin izine rastlanmayan yepyeni bir ses kurmuştur.

Orhan Veli, Türk şiirinin gelenekle olan bütün bağlarını koparmak savıyla ortaya çıkmış, bu anlayışla yazdığı şiirleriyle de, en sevilen, en çok satılan şairlerden biri olmuştur.

Cemal Süreya çağdaş Fransız şiirinin, Edip Cansever, Eliot, Seferis gibi çağdaş Batı şairlerinin etkisinde ama Türkçe ve kendilerine özgü birer şiir dünyaları kurmuşlar, her ikisi de özellikle ölümlerinden sonra çok okunan şairler olmuşlardır.

Genç kuşaklar içinde çok okunan iki şairin de sevilme nedenleri bambaşkadır: Sunay Akın, yazdığı şiirin yanı sıra bulduğu şiiri yaygınlaştırma yollarıyla da şiirlerini geniş kitlelere taşıyabilmiştir. Küçük İskender, günümüz toplumuna ve insanına kıyıdan ve etkili bakışıyla ilgi toplamıştır.

Şair, söyleyişindeki ses özelikleri kadar, hatta daha çok, şiirleriyle getirdiği dünya ile de ilgi toplar. Şairin gözler önüne serdiği dünya kimi zaman yaygın biçimde okurlar tarafından paylaşılabilir, kimi zaman da okur o dünyayla yeterince ilişki kuramaz. Bugün kuramaz yarın kurar, şairin dünyasıyla okurun dünyası buluşabilir ya da buluşamaz bunu da kestirebilmek zordur. Bizim şiirimiz de böylesi örneklerle doludur. Yukarıda adı anılanların çok satılmasına karşın çağdaş şiirimizdeki yerlerinin öneminden kimsenin kuşku duymadığı Oktay Rifat, Melih Cevdet, Turgut Uyar, Metin Eloğlu gibi büyük şairlerin kitapları da az satılmaktadır. Bu olgu onların değerini azaltır mı?

Ya da şöyle sorulabilir: Okurun Orhan Veli’yi çok okuyup, şiiri onunla hemen hemen aynı kulvarda sayılabilecek Metin Eloğlu’nu okumamasının akla yakın bir açıklaması olabilir mi?

11.2.2004

Read Full Post »

Yunus Emre’den bu yana, okuyana durup dururken kolayca söylenivermiş gibi gelen dizelerin ardında hep şiire verilmiş koca bir ömür vardır.

Kendi kuşağımda (Erdal)Alova denli hayatını yalnızca şiire vermiş, varlığını şiirle özdeşlemiş az şair gördüm.

Alova, yeni ve ilk kez bir toplu şiirler yapıtıyla karşımızda:Dizeler (2001-1973). 28 yıllık zaman diliminden 133 sayfalık bir bütün.

Dizeler başlığı, rastgele konulmuş bir başlık değil bence. Kitaptaki her bir dizeye verilen emeği, özeni, sahip çıkmayı gösteriyor.

Öyle bir şiir birikimiyle karşı karşıyayız ki, boş yok. Arıta arıta uluşılmış som bir bütünlük.

Hep söylenir ya, şiir tek bir sözcüğüne dokunamayacağınız bir yapıdır, tek sözcüğünü değiştirseniz bozulur o yapı.

Şiirlerdeki kusursuzluğa baktıkça bu temel yapıyla karşılaşıp hayranlık duymamak elde değil.

Yalnızca yapısal bir yoğunluk ve mükemmellik içermiyor Alova’nın şiiri; taşıdığı anlam katmanlarıyla da çok zengin bir şiir.

Bu özgün şiir dünyasına giresilmek yalınkat bir okumayla olanaklı değil. Şiir bilmek, tarih bilmek, doğa bilmek, hayatı bilmek gerek.

Gene de aşkı anlatan bir şiirle başlayabilirsiniz onu okumaya. “Sevgi Dönümü”nden birkaç dize size o şiirin yolunu açabilir:

Omuzların iki yunus kürekte.

Patlıcan moru saçların

nasıl döverdi yastığı

uçaktan atılan kâğıtlar gibi

çırpınırken ayakların

Bir bir açtım kapalıçarşılarını

geçtim batık saraylarından

balık kanı kokan geçitlerinden

kayboldum sonunda

cevahir bedesteninde.

Şairlere yazdığı şiirler de, şiir sanatına ilgi duyuyorsanız Alova şiirine giriş için açık bir kapı olabilir. Şiirle seslendiği şairlere bir bakalım: Sappho, Kavafis, Lorca, Ritsos, Henri Michaux, Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Oktay Rifat, Edip Cansever, Metin Eloğlu, Can Yücel, Cemal Süreya, Cevat Çapan.

Bu şiirleri okurken yine çok yönlü şiir dünyalarıyla karşılaşacaksınız. Bir yandan üzerine şiir yazılan şairin dünyası, öte yandan Alova’nın bu şairlere yaklaşımıyla ortaya çıkan derinlikli portreler. Bir de “Tayf” şiiri var, Alova’nın dokuz şairden oluşan bir “Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi”

Alova şiirini yoğunlaştırırken en çok doğayı kullanıyor. Doğadan derlediği türlü gereçlerle  kuruyor imgelerini. Hayattan ve edebiyattan uzaklaşmış bir doğa onun şiirleriyle yepyeni söyleyişler olarak geri dönüyor:

Sevgisizlik yiyip bitirmiş

Süngertaşı gibi yüreklerini.

Dizlerin sönmüş kraterler

Eteğine kent kurduğum

Dilbalıkları gibi kayıp geçerken günler

Yazarken yaz günü isteklerini

Mürekkepbalıklarının tebeşiriyle

Mavi tahtasına denizin.

Doğa, şiir, kişisel ve toplumsal tarih, binlerce ayrıntı… toplayın hepsini. Çevirip başınızı hayatın gürültüsünden, bakın, insan doğanızın geresindiği şeylerden söz ediyor şair.

Sonrada şunu sorabilirsiniz; böyle bir şairin değerlenmediği bir şiir ortamının sağlığından söz edilebilir mi?

18.7.2001

Read Full Post »

Turgut Uyar’ın, Ne Güzeldi Senin Çılgınlığın adlı seçme şiirler kitabı için yazacağım önsözü düşünürken elbet önce onun şiirimizdeki yerini tanımlama gereği duydum.

Nurullah Ataç, Turgut Uyar’ın daha ilk şiirlerini gördüğünde, “onun için atıyorum zarımı” demişti.

Bu şiirler, halk şiiri geleneğine yakın bir söyleyişle Anadolu insanının gündelik duyarlıklarını anlatıyordu. Ama bu geleneksel söyleyiş içinde bile kişisel sesini arayan şair etkilemişti Ataç’ı.

1950’lerin ortalarında başlayan ve İkinci Yeni adını alan yenilik hareketiyle birlikte Turgut Uyar’ın şiirinde de büyük bir değişim görüldü. Dünyanın En Güzel Arabistanı (1959) ile başlayan bu döneminde yazdığı şiirlerle bu akımın önde gelen, sürükleyici şairlerinden biri oldu.

Çağdaş bireyin çelişkilerini, uyumsuzluğunu ve toplum içindeki yalnızlığını işlediği bu şiirler, lirizmi, düzyazı görünümlü “yorgan gibi” uzun dizeleri, doğrudan söyleyişe varan anlatım özellikleri ve uyandırdığı yücelik duygusuyla çağdaş şiirimizi derinden etkiledi.

Açtığı bu özel şiir yatağını sonraki kitaplarında da derinleştirip geliştiren Turgut Uyar şiirinde 1960’lı yıllarla birlikte toplumsal sorunların da daha geniş ve derinliğine yer bulduğu gözlendi. Böylelikle çağın acılarını yaşayan bireyin toplumsal mücadelesi, çilesi de yansıdı şiirlerine. Sonraki kitabına adını veren Tütünler Islak (1962) deyişi o yıllarda kötü sigaralar için halkın günlük dilinde kullandığı bir sözdü.

Okurlarını hep büyük bir şiirin sarsıcılığıyla karşı karşıya bırakan Turgut Uyar, “çıkmazın güzelliği” olarak tanımladığı yeni anlatım arayışlarından ise hiç vazgeçmedi. Ustalaşmayı, şairin önünde bir tehlike olarak görerek, şiirini yeni acemilik alanlarına taşıdı. Divan’da (1970), divan şiiri kalıplarıyla çağdaş içerikli şiirler söylerken, Toplandılar’da (1973), kendine özgü bir başkaldırı edebiyatının örneklerini verdi.

Sonra, şiir üstüne yazılarıyla da şiirimize yön veren bir şair oldu Turgut Uyar. Bir Şiirden adlı kitabında toplanan değerlendirmeleri, şiir ve şairi tanımlamasının, açıklamasının yanında çağdaş şiirimiz üstüne benzersiz yaklaşımlar da sundu.

Bütün bunlardan sonra onun için bir de şunu düşündüm:

Turgut Uyar, şiirlerini, şiir üstüne düşüncelerini ve hayatını aynı olgunluk çizgisinde buluşturabilmiş ve bunu sürdürebilmiş olmasıyla da çağdaş şiirimizin ender şair kişiliklerinden biriydi.

Sanatçıların yapıtları, düşünceleri ve yaşamları her zaman aynı tutarlık çizgisinde buluşamıyor. Nâzım Hikmet gibi çağdaş şiirimizin başlangıcını oluşturan büyük bir örneğe karşın sonraki kuşaklarda giderek yapıtıyla hayatını bir çizgide tutabilmek zorlu bir uğraşa dönüştü şairler için. Dahası böyle bir gerekliliğe inananlar da azaldı.

Günümüzde İkinci Yeni akımının öteki iki ünlü şairi Edip Cansever ile Cemal Süreya’nın şiir kitapları peş peşe yeni basımlar yaparken Turgut Uyar’ın şiir kitaplarının satılmaması da anlaşılması güç bir olgudur.

Onun şiirindeki yücelik duygusu mu, günlük hayatın sıradanlığına alışmış okura uzak geliyor olabilir mi?

kırlardan geliyorlar ellerinde sümbülteber

elbette kırlardan kırlardan gelecekler

başka türlü nasıl güzelleşir bu akşamüstleri

söyleyin nasıl dayanılır dükkânlara depolara

bu katran kokusu başka türlü nasıl geçer

14.5.2003

Read Full Post »

Her çalışma bir emektir. Yüzyılın Türk Şiiri adlı 1453 sayfalık antolojiye harcadığı emek için Mehmet H. Doğan’ı kutluyorum.

Bu önemli olması beklenen kitabın değeri ne yazık, böylesi bir yapıtta yer bulmaması gereken öznel yargı ve değerlendirmelerle azalmış.

Bakalım:

“Önsöz”ünde “edebiyat tarihine bir belge bir gereç” olması amaçlanan kitabın otuz beş sayfalık değerlendirme yazısında, çağadaş şiirimizin doruklarından, başka hiçbir şairin yapamadığı gözüpek yenilikleri tek başına gerçekleştirmiş Can Yücel üstüne tek satır yok. Bir kez adı geçiyor, “İkinci Yeni ve uzantısı şiirin ustaları” biçiminde.

Şairlerin yaşamöyküleri ise tümüyle eleştirmenin öznel yargılarına kurban gitmiş.

Rıfat Ilgaz’ın şiiri üstüne tek satır değerlendirme yok. Mehmet H. Doğan, 80 sonrasının değerleri tartışmalı pek çok şairine gösterdiği ilgiyi Rıfat Ilgaz’a gösterme gereği duymuyor, şiirimizde hiç önemi olmayan bir şair gibi sunuyor onu. Şiirimize getirdiği Orhan Veli’ye koşut söyleyiş rahatlığının hiç önemi yok onun için.

Bedri Rahmi Eyuboğlu için, “ortalama şiir okuyucusunu hemen saran” denilerek küçümseniyor. Bu yargı, “ömür boyu fazla titizlenmeden aynı şiiri sürdürdü” sözüyle de bir kez daha vurgulanıyor.

Özdemir İnce için, “şiir çevirisi çalışmaları yurtdışında birtakım ilişkiler sağladı ona.” diyor. “Birtakım ilişkiler” deyişi niteliği belli olmayan, karanlık, açık olmayaniler için kullanılır. Böylelikle yazarın ilişkileri küçümsenmiş, dışlanmış, haksız gösteriliyor.

Gülseli İnal’ın yaşamöyküsünde katıldığı toplantılar, şiir okuduğu mekânlar sıralanmış. Onun katıldığı toplantılar, şiir okuduğu yerler önemli de başkalarının değil mi?Neden öteki şairlerin bu yönleri yazılmıyor da yalnızca onunkilerden söz ediliyor?

Bir edebiyatçı için askerlik yaptığı yerin yapıtları için bir önemi varsa sözü edilir. Ataol Behramoğlu ile İsmet Özel askerliklerinde şiir tarihimize geçmiş önemli şiirler yazmışlardır. Peki Yusuf Alper’in “Askerlik hizmetini Girne’de, zorunlu hizmetini Muğla’da” yapmış olmasının edebiyatımız için önemi ne?

Ali Asker Barut için, “İlk kitabı Almanca’ya çevrildiği halde kitaba yayıncı bulunamadı.” denmiş. Böyle bir bilgi kısa yaşamöyküsüne neden yazılır, aşağılamak için değilse? Ben de o kitap yayımlanalı altı ay oldu desem ne diyecek Mehmet H. Doğan?

Tek tek okunduğunda bol bol gülünç cümlelerin yer aldığı yaşamöyküleri bölümü ayrı bir incelemeyi hak ediyor. Ya şiirler? Hiç değilse onlar yanlışsız, özenli basılabilmiş olsaydı.

Kitabın boyutları şiir yayıncılığı için son derece elverişli. Geniş enine uzun dizeli şiirleri rahatça sığdırabilirsiniz. Ama ne gezer? Mehmet H. Doğan büyük hayranlık duyduğu Edip Cansever, Turgut Uyar gibi uzun dizeler kuran şairlerin şiirlerine, bu sevgisini gösterecek en küçük bir özeni bile göstermemiş. Önceki basımlarda yer olmadığı için alt satıra döndürülen dize biçimleri aynen korunmuş. Örnek için Turgut Uyar’ın “Münacat” şiirine bakılabilir. İkiliklerden oluştuğu besbelli şiirin kimi dizelerinin sonundaki sözcüğü bir alta indirmenin anlamı ne? Onları indirirken 4. ve 5. ikilikleri birleştirerek dörtlük yapmışsınız. Bu tür şiirlerin şairin sağlığında yayımladığı kitapların ilk basımlarıyla karşılaştırarak düzeltilmesi gerekirdi. “Şiirimizin yaşayan en önemli eleştirmeni” olmak kolay değil.

Bir de antolojide yer vermeye değer bulunmayanlar var. Benim saptayabildiklerim: Onlarca kitabı olan Ahmet Necdet, altı kitabı olan, 1989 Ceyhun Atuf Kansu Ödülü’nün sahibi Müslim Çelik, kitapları büyük satışlara ulaşmış Nevzat Çelik ve Akgün Akova. Üçüncü cildin kapağında 70’li yılların öncü şairleri arasında adı geçmesine karşın kitapta şiirleri olmayan Yıldırım Türker.

Bir çalışmanın etkisi ve kalıcılığı yaydığı adalet duygusuyla sağlanabilir. Hazırlayanın öznel yargılarının böylesine yansıdığı bir çalışma edebiyat tarihimizde iz bırakabilir mi?

23.5.2001

Read Full Post »

Older Posts »