Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Cemal Süreya’ Category

Refik Durbaş’ın yeni bir şiir kitabı yayımlandı: Kırk Dört Sıfır Dört (Kırmızı yayınları). Kitapta bir açıklama yapılmamış ama kırk dört, şairin doğum tarihi 1944’ü, sıfır dört de altmışıncı yaşına girdiği 2004’ü anlatıyor.

2004 yılı boyunca şair, kendi hayatına ve şairliğine bir altmışıncı yaş armağanı vermek istercesine yılın her günü bir şiir yazmış. Kitap bu bir yıl boyunca yazılan kısalı uzunlu 365 şiirden oluşuyor.

Kimi şairler, sokakta bulurlar şiiri. Sokağın insanı, yapısı, kiri, derdi, umudundan çıkarırlar şiirlerini. Refik Durbaş böylesi şairlerdendir.

Onun şiirindeki sokak, her şeyden önce kendi hayatının sokağıdır.

Sekiz yaşında büyük bir göçle başlar içindeki dinmeyen “sıla” ve “gurbet” sızısı. Erzurum’dan İzmir’e göç eder, kim bilir hangi nedenden ailesiyle birlikte.

Yalnızca çocukluktaki böyle bir alt üst oluş bile yeter kişiyi şair kılmaya. Cemal Süreya da yine böyle büyük bir göçün yarattığı bir şair değil midir?

On dokuz yaşında ikinci göçünü yaşayarak üniversite öğrenimi için İstanbul’a gelir. Şiirinin yeni yurdu artık bu kenttir.

1978’de yayımlanan Çırak Aranıyor, Refik Durbaş’ın kendine özgü şiirinin kurulduğununu gösterir. Buradaki şiirler hem şair için, hem de Türk şiiri için yeni bir anlatım, yeni bir şiir dünyasıdır.

Sokak insanları, kendi dilleriyle, kendi varoluş kavgalarıyla, kendi kültür dünyalarıyla ve yaşayan, sahici kişilikler olarak şiirlerde boy gösterirler.

Sokağın, yoksul, çalışan insanların dilinden özgün bir şiir dili yaratabilmiş ender şairlerdendir Refik Durbaş. Türk şiiri içindeki en önemli özelliği de bu başarısıdır.

Gün doğmadan açıyorum dükkânı

Kuşlar uykuda daha, ağaçlar uykuda, yüreğim uykuda.

Tuvalet penceresinin karşısı koca bir han

çoğu terzi, konfeksiyoncu, ütücü bir sürü kız

Bu kitaptan günümüze dek uzanan süreçte Refik Durbaş, azalmayan bir süregenlikle şiir yazmayı sürdürdü. Pek çok yeni kitabı yayımlandı.

Bu süreçte dili değişmedi. Ancak, anlattığı dünyaların daha yaygınlaştığı, çeşitlendiği söylenebilir.

Bunun belki de baş nedeni mesleği gazetecilik olmuştur. Hem kent sokaklarında, hem ülkenin türlü yerlerinde durmadan dolaşmak, oralardan röportajlar bulup çıkarmak zorunda kalmıştır.

Bu röportaj  yazarlığının onun şiirine de yansıdığını söylemek yanlış olmaz.

“Ben dünyaya şiirle, şiirlerle bakmayı seviyorum ve öyle bakıyorum.” der bir konuşmasında.

Refik Durbaş’ın penceresinden çağdaş şiirimizde, başka şairlerde rastlanmayan pek çok konunun, kişinin, serüvenin girdiği bir gerçek. Şairin de görevi başka nedir ki? Görülmeyini görünür, duyulmayanı duyulur kılmak.

Kırk Dört Sıfır Dört, şiirimiz için bir ilk. Deneyselliğiyle, şiirle tutulmuş bir günce olmasıyla, şiirden bir takvim özelliğiyle…

Masamda

toprak saksıda

kokusu solmuş

bir tutam fesleğen

O da seni düşünüyor

ben de…

Read Full Post »

Attilâ İlhan, Adam Sanat’ın şubat sayısında çok tartışılan bir soruna açıklama getiriyor:

“Şiir neden satılmıyor. Bunu bana mı soruyorsun, çok yanlış bir kişiye soruyorsun sen. Benim şiirim satıyor çocuğum. Hadi benimkini bir yana bırakalım, Türkiye’de Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin satılıyor. Bunların hepsine baktığınızda aynı ortak paydayı görüyorsunuz. Bunlar fikirleri itibariyle birbirine zıt insanlar. Kimisi sağcı, kimisi solcu ama hepsinde geride kendi edebiyatımızın sesi var.” … “Bu ses halkın sesi, memleketin sesi. Çünkü bu sesle ezan okunuyor, mevlit okunuyor, konuşuluyor, ninniler söyleniyor. Türkiye’de yenilik diye sen bu sesten kurtulmaya çalışırsan kültürsüzleşiyorsun. Kültürsüzleştiğin zaman da halk seninle ilişkisini koparıyor, gidip arabeske sığınıyor. Halkın seni okuması için o sesi yenileştirmen lazım.”

Önce şöyle bir olgunun aydınlatılmasının gerekli olduğuna inanıyorum: Ülkemizdeki şiir okurlarını satılan şiir kitaplarının sayısıyla saptamaya çalışmak yetersiz. Çünkü şiirin kitaplar dışında da inanılmaz yayılma olanakları var. Antolojilerde okunuyor, kartpostallara basılıyor, afişlerde, duyurularda kullanılıyor, bestelenip şarkı oluyor, radyolarda seslendiriliyor, mektuplarda, anı defterlerinde vb. yer alıyor. Dolayısıyla kimi zaman beş yüz adet satılmış bir kitaptaki bir şiirin olmadık yerlerde karşınıza çıktığı da oluyor.

Yukarıda sayılanlar dışında da kitapları çok satılan bir çok şairimiz var: Sözgelimi, Orhan Veli, Cahit Külebi, Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Edip Cansever, Ataol Behramoğlu, daha yeni kuşaklardan Murathan Mungan, Sunay Akın, küçük İskender…

Bütün bu şairlerin çok satış nedeni olarak da yukarıda açıklanan gerekçe, yani geleneksel sese bağlılık öne sürülebilir mi?

Kimi şair geleneksel sese yaslanmasıyla sevilebilir, kimi de geleneksel sesten kopup şiire yepyeni olanaklar getirdiği için.

Nâzım Hikmet’in sevilmesi yalnızca geleneksel sesle ilişkisine bağlanabilir mi? Değişik dönemlerde çok farklı anlayışlarla şiirler yazmış bu büyük şair denediği her biçimle de halkın sevgisini kazanabilmiştir. Çünkü insanlara şiirleriyle sunduğu bir dünya vardır ve okurlar da bu dünyayı paylaşma isteğiyle onun şiirlerini okumaktadırlar. “Rubailer”i yazarken geleneksel ses içindedir ama aynı dönemde yazdığı “Ellerinize ve Yalana Dair”de gelenekle nasıl bir ilişki kurulabilir? En güzel şiirlerinden biri olan “Saman Sarısı”nda geleneksel sesin izine rastlanmayan yepyeni bir ses kurmuştur.

Orhan Veli, Türk şiirinin gelenekle olan bütün bağlarını koparmak savıyla ortaya çıkmış, bu anlayışla yazdığı şiirleriyle de, en sevilen, en çok satılan şairlerden biri olmuştur.

Cemal Süreya çağdaş Fransız şiirinin, Edip Cansever, Eliot, Seferis gibi çağdaş Batı şairlerinin etkisinde ama Türkçe ve kendilerine özgü birer şiir dünyaları kurmuşlar, her ikisi de özellikle ölümlerinden sonra çok okunan şairler olmuşlardır.

Genç kuşaklar içinde çok okunan iki şairin de sevilme nedenleri bambaşkadır: Sunay Akın, yazdığı şiirin yanı sıra bulduğu şiiri yaygınlaştırma yollarıyla da şiirlerini geniş kitlelere taşıyabilmiştir. Küçük İskender, günümüz toplumuna ve insanına kıyıdan ve etkili bakışıyla ilgi toplamıştır.

Şair, söyleyişindeki ses özelikleri kadar, hatta daha çok, şiirleriyle getirdiği dünya ile de ilgi toplar. Şairin gözler önüne serdiği dünya kimi zaman yaygın biçimde okurlar tarafından paylaşılabilir, kimi zaman da okur o dünyayla yeterince ilişki kuramaz. Bugün kuramaz yarın kurar, şairin dünyasıyla okurun dünyası buluşabilir ya da buluşamaz bunu da kestirebilmek zordur. Bizim şiirimiz de böylesi örneklerle doludur. Yukarıda adı anılanların çok satılmasına karşın çağdaş şiirimizdeki yerlerinin öneminden kimsenin kuşku duymadığı Oktay Rifat, Melih Cevdet, Turgut Uyar, Metin Eloğlu gibi büyük şairlerin kitapları da az satılmaktadır. Bu olgu onların değerini azaltır mı?

Ya da şöyle sorulabilir: Okurun Orhan Veli’yi çok okuyup, şiiri onunla hemen hemen aynı kulvarda sayılabilecek Metin Eloğlu’nu okumamasının akla yakın bir açıklaması olabilir mi?

11.2.2004

Read Full Post »

Cemal Süreya’nın bir sözü olarak kalmış aklımda, “Şair jesti olan kişidir,” diye.

“Jest”, dilimize Fransızca’dan girmiş bir sözcük. Anlamları arasında, “soylu davranış, yüce gönüllülük” karşılıkları da var.

Böylesi bir anlam yüklediğini sanıyorum Cemal Süreya’nın. Dahası şairin kendisine özgü yapıtıyla da örtüşen davranış, yaşam biçiminin olması gerektiğini vurgulamak istiyor.

Geçtiğimiz pazar günü TRT 2’de yayımlanan kitap programı “Okudukça”da Arif Damar’ı izlerken bu söz geldi aklıma.

Şair, yeni yayımlanan Kitaplar Kitabı (Gendaş yayınları) adlı toplu şiirler kitabı nedeniyle kendisiyle yapılan konuşmayı bir deniz kıyısında gerçekleştirmiş.

Önce üstü sazlarla örtülü bir çardak altında, sonra kıyıda yürürken, daha sonra da tahta, yıkık bir iskelede şiir geçmişini anlatıyor, arada bir de şiirlerinden örnekler okuyor.

Üstüne ne bir gömlek giyme gereği duymuş, ne de bir pantolon. Televizyon kamerasının karşısına geçmek için günlük yaşam biçimini değiştirmek istememiş. Esmer tenine çok yakışan nar çiçeği, yeni olmayan bir fanila var üzerinde, altında da bir şort. Anlatıyor şiir geçmişini, arada bir duruyor, ezberden bir şiir okuyor, suya dalıyor dipten bir deniz kabuğu çıkarıyor.

Bütün bunlar şairin televizyon izleyenleri eğlendirmek ya da dikkatlerini çekmek için tasarlayıp yaptığı şeyler değil. Yirmi beş yıldır tanıdığım şairin her zaman tanık olduğum yaşama biçimi.

Yazboyu topladığı kabukları dolaştığı yerlere dağıtır yıllardır. Bu nedenle bir masanın üzerinde görülen her deniz kabuğu Arif Damar’ı çağrıştırır oldu.

Şairlerin baş özelliği belki de, içinde yaşadıkları toplumun iklimini değiştiren, çevrelerine yeni bir hava getiren kişiler olmalarıdır.

Çağdaş şiirimizin önde gelen kişiliklerinin bu yönleriyle de tanındıkları, sevildikleri yadsınabilir mi?

Şiirlerine baktığımızda evinden ve odasından çıkmayan, içe kapanık bir kişilik izlenimi veren Behçet Necatigil’in, öğretmenlik ettiği yıllar boyunca karşılarına çıktığı nice öğrenci kuşağını nasıl şiir sevgisiyle dolu, aydınlık insanlara dönüştürdüğü unutulabilir mi?

Olsa bari benzeri duygularla tedirgin,

Sizdekini yaşamış

Birkaç kişi.

dediği, hep o çevreye yayılmak istenen farklı hava için değil mi?

Nâzım Hikmet’i düşünün, yalnızca cezaevinde bile kaç kişinin yaşamını etkilediğini…

1979’da birkaç genç şair, ilk kitaplarımızı röntgen filmlerinin korunduğu turuncu kâğıtlara el kadar boyutlarda bastığımızda, Arif Damar, ilk sokak sergimizi açmamıza önayak olmuştu. Bizlerde ilk kitap, onda dinmeyen şair heyecanı…

Evvelki yaz, Nâzım Hikmet Vakfı’na ait, Ferit Oğuz Bayır Dinlenme Evi’ne gitmişti Arif Damar. Bir süre sonra evi ve çevreyi nasıl değiştirdiğine ilişkin haberler gelmeye başlamıştı. Sonunda yerel bir şenlikte belediyenin açtığı yemek yarışmasına patlıcan salatası yaparak katılmış ve ikincilik ödülünü kazandığını da kendi anlatmıştı. Belki de tek erkekti o yemek yarışmasına katılan.

İnsanları sevmek büyük hüner

insanlarla beraber

İşte şairlik biraz da böyle bir şeydir: Çevreye, topluma farklı bir iklim yayabilme özelliğidir. Televizyon kamerası karşısına geçip kasım kasım kasılmak yerine Arif Damar gibi önünüzdeki mavi suya dalarsınız, dışarıda bir an kalan ayak tabanlarınızı görür ancak bakanlar.

İlle görmek için mi beklenir güzel günler

Beklemek de güzel.

8.8.2001

Read Full Post »

Sabri Altınel öleli 20 yıl olmuş. Şiirimizin bu sessiz insanının, yaşadığı yıllarda olduğu gibi, ölümünden sonra da kişiliğinin en önemli özellikleri olan ağırbaşlılığı, alçakgönüllülüğü korundu.

Neyse ki, eleştiri denen, varlığı yokluğu üstüne sürekli tartışılan bir kalıcı kurum var. Türk şiir eleştirisi, kendisi ne denli geride dursa, kendi halinde yaşasa da Sabri Altınel’in değerini teslim eden değerlendirmeler yapmış.

Asım Bezirci’nin on üç şairi incelediği yapıtı Güle Dil Verenler (Evrensel Yayınları) Sabri Altınel’le başlar. Bezirci, ilk kez 1969’da yayımlanmış incelemesinde, “sanat şirketlerine sokulmuyor, kümeleşmelerin, dalaşmaların dışında kalıyordu” dediği Sabri Altınel’in İnsanın Değeri, Kıraçlar ve Yaban Yazıları adlı ürünlerini irdeler.

Memet Fuat, günümüz şiiri üstüne çok önemli değerlendirmeler içeren Yaşlı Bir Şaire Mektuplar (Adam Yayınları) adlı kitabında, “Sabri Altınel gibi bir şair geliyor, kitaplar yayımlıyor, bir toplu çıkışın içinde olmadığı, şaklabanlıklar etmediği için, bir köşede ilgilerden uzak yaşıyor, sonra bir gün ölüyor, yazdıklarının bir bölümü dergilerde kalıyor, kimsenin aldırdığı yok.” diyor.

Görüldüğü gibi, eleştirmenler bile yazılarında onun yeterince değerlendirilemediğini dile getiriyorlar. Bu olgudan elbet şiirimiz ve değer yargıları üstüne yorumlara gidilebilir.

Bir şairin değerinin bilinmesi, anılması, kendine ait bir sorun mudur yoksa toplumsal bir yükümlülük mü? Bir toplum şairlerini anlayıp değerlendiremiyorsa ne yitirir?

Memet Fuat’ın değindiği, “kimsenin aldırdığı yok” yakınmasını şiir üstüne güncel tartışmalarda Sabri Altınel’in anılmaması biçiminde anlamak gerek. Yoksa şiir eleştirisinin ürünleri içinde değeri teslim edilmiş bir şair.

Birkaç örnek:

“Umudu yeryüzüne indirirken, insanoğlunun bütün bırakılmışlığını da içten duymuş olmalı ki, acı, keder, hüzün, şiirlerindeki bütün dizelerin kaçınılmaz bir yoldaşı, bir yananlamı gibi sürüp gidiyor. Bu yoldaş, bu yananlam işte biziz.” (Adnan Benk)

“Türkçenin tadını çıkaran bir şair. Düşüncenin şairi. Çoksesli bir toplumcu şiir için kusursuz bir yapı hazırladı.” (Cemal Süreya)

“Türk şiirinin en seçkin sanatçılarından biriydi. Toplumcu dünya görüşünün bunca incelikli ifade edilişi, bizim edebiyatımızda örneğine o kadar sık, bolca rastlanan bir çaba değildir.” (Selim İleri)

Doğumunun 80., ölümünün 20. yılı nedeniyle, Sabri Altınel’in bugüne dek yayımlanmış şiir kitaplarıyla, kitaplarına girmemiş Yaban Yazıları’nın bir araya getirildiği Issız Çığlık (Adam Yayınları) adlı toplu şiirler kitabı yayımlandı.

Adam Sanat dergisinin mayıs sayısında da, Sabri Altınel’e ilişkin on ayrı yazı var.  Cevat Çapan, Konur Ertop, Ataol Behramoğlu, Şavkar Altınel, Kaim Elban, onun şiirlerini değerlendiren yaklaşımlarda bulunuyorlar.

Demir Özlü, Sabri Altınel çevresinde 1950’li ve 60’lı yılların yitik edebiyat ve toplumsal dokusunu anıyor. Roni Margulies’in çarpıcı anı yazısı ise Sabri Altınel kişiliği üstüne önemli bir tanıklık getiriyor.

Lise yıllarında Sabri Altınel’in öğrencisi olmuş Nazar Büyüm, Osman Senemoğlu, Oşin Çilingir ise, şairliği ve öğretmenliği içinde ondan öğrendikleriyle, şiiri ve yaşamı arasında bağlar kuruyorlar.

Sabri Altınel kişiliği ve şiiriyle çağdaş şiirimiz içinde uzak bir ada olarak duruyor.

Dönem dönem tanıdığımızı sandığımız şairlere bile dönüp yeniden bakmak, onları yeni bir gözle okumak ufuk açıcı olabilir.

Sabri Altınel, düz ovada çıplak ayakla yürümeye alışkın okurlar için keşfedilmemiş, sert, kayalık bir ada.

4.5.2005

Read Full Post »

Turgut Uyar’ın, Ne Güzeldi Senin Çılgınlığın adlı seçme şiirler kitabı için yazacağım önsözü düşünürken elbet önce onun şiirimizdeki yerini tanımlama gereği duydum.

Nurullah Ataç, Turgut Uyar’ın daha ilk şiirlerini gördüğünde, “onun için atıyorum zarımı” demişti.

Bu şiirler, halk şiiri geleneğine yakın bir söyleyişle Anadolu insanının gündelik duyarlıklarını anlatıyordu. Ama bu geleneksel söyleyiş içinde bile kişisel sesini arayan şair etkilemişti Ataç’ı.

1950’lerin ortalarında başlayan ve İkinci Yeni adını alan yenilik hareketiyle birlikte Turgut Uyar’ın şiirinde de büyük bir değişim görüldü. Dünyanın En Güzel Arabistanı (1959) ile başlayan bu döneminde yazdığı şiirlerle bu akımın önde gelen, sürükleyici şairlerinden biri oldu.

Çağdaş bireyin çelişkilerini, uyumsuzluğunu ve toplum içindeki yalnızlığını işlediği bu şiirler, lirizmi, düzyazı görünümlü “yorgan gibi” uzun dizeleri, doğrudan söyleyişe varan anlatım özellikleri ve uyandırdığı yücelik duygusuyla çağdaş şiirimizi derinden etkiledi.

Açtığı bu özel şiir yatağını sonraki kitaplarında da derinleştirip geliştiren Turgut Uyar şiirinde 1960’lı yıllarla birlikte toplumsal sorunların da daha geniş ve derinliğine yer bulduğu gözlendi. Böylelikle çağın acılarını yaşayan bireyin toplumsal mücadelesi, çilesi de yansıdı şiirlerine. Sonraki kitabına adını veren Tütünler Islak (1962) deyişi o yıllarda kötü sigaralar için halkın günlük dilinde kullandığı bir sözdü.

Okurlarını hep büyük bir şiirin sarsıcılığıyla karşı karşıya bırakan Turgut Uyar, “çıkmazın güzelliği” olarak tanımladığı yeni anlatım arayışlarından ise hiç vazgeçmedi. Ustalaşmayı, şairin önünde bir tehlike olarak görerek, şiirini yeni acemilik alanlarına taşıdı. Divan’da (1970), divan şiiri kalıplarıyla çağdaş içerikli şiirler söylerken, Toplandılar’da (1973), kendine özgü bir başkaldırı edebiyatının örneklerini verdi.

Sonra, şiir üstüne yazılarıyla da şiirimize yön veren bir şair oldu Turgut Uyar. Bir Şiirden adlı kitabında toplanan değerlendirmeleri, şiir ve şairi tanımlamasının, açıklamasının yanında çağdaş şiirimiz üstüne benzersiz yaklaşımlar da sundu.

Bütün bunlardan sonra onun için bir de şunu düşündüm:

Turgut Uyar, şiirlerini, şiir üstüne düşüncelerini ve hayatını aynı olgunluk çizgisinde buluşturabilmiş ve bunu sürdürebilmiş olmasıyla da çağdaş şiirimizin ender şair kişiliklerinden biriydi.

Sanatçıların yapıtları, düşünceleri ve yaşamları her zaman aynı tutarlık çizgisinde buluşamıyor. Nâzım Hikmet gibi çağdaş şiirimizin başlangıcını oluşturan büyük bir örneğe karşın sonraki kuşaklarda giderek yapıtıyla hayatını bir çizgide tutabilmek zorlu bir uğraşa dönüştü şairler için. Dahası böyle bir gerekliliğe inananlar da azaldı.

Günümüzde İkinci Yeni akımının öteki iki ünlü şairi Edip Cansever ile Cemal Süreya’nın şiir kitapları peş peşe yeni basımlar yaparken Turgut Uyar’ın şiir kitaplarının satılmaması da anlaşılması güç bir olgudur.

Onun şiirindeki yücelik duygusu mu, günlük hayatın sıradanlığına alışmış okura uzak geliyor olabilir mi?

kırlardan geliyorlar ellerinde sümbülteber

elbette kırlardan kırlardan gelecekler

başka türlü nasıl güzelleşir bu akşamüstleri

söyleyin nasıl dayanılır dükkânlara depolara

bu katran kokusu başka türlü nasıl geçer

14.5.2003

Read Full Post »

Çağdaş şiirimizi inceleyenler, Cahit Külebi’nin şiirini çok sınırlayıcı bir tanımla “köy şiiri” olarak anarlar.

“Çağdaş şiirimize köyü, köylüleri, köylü duyarlığını getiren…” (Memet Fuat).

“Cahit Külebi, kırın tek şairi.” (Cemal Süreya).

Kemal Özer’in değerlendirmesi ise ayrılır bu genel yargılardan: “Dünyayı alabildiğine doğal bir biçimde şiirsel olarak algılamanın ustası.”

Külebi, “köy şairi” olarak tanımlanınca ister istemez öne çıkarılan, antolojilere seçilen şiirleri de hep bu görüşü destekleyici ürünleri olmuştur.

Her şeyden önce bir şaire, sınırlayıcı tanımlar koymak haksızlık oluyor. Ben Külebi’nin, köyden çok kentin, çağdaş insanın şairi olduğunu düşünüyorum.

Neye dayanarak mı?

Elbette şiirlerine.

Külebi’nin şiirleri okunduğunda öne çıkan özellik köy ya da kent özelliğinden çok, Kemal Özer’in vurguladığı, “dünyayı alabildiğine doğal bir biçimde şiirsel olarak algılamanın ustası” olmasıdır.

Çağdaş insanı, onun duyarlıklarını anlatan bir şairdir Külebi. Bu insan köyde de yaşayabilir, kentte de. Bu özellik şiirlerinin belirleyici yanı değildir. Büyük kentte doğup, yetişmiş kent insanı için de benzersiz önemdedir Külebi’nin şiiri. Çünkü, “dünyayı algılamak”tır temel sorunu. Bunda da çok başarılı olmuştur.

Külebi’nin şiir kökleri araştırılırken de halk şiiri kaynağı öne çıkarılır: “Halk şiirimizden ve özellikle de türkülerimizden damıttığı, yalın, aydınlık, lirik, yer yer izlenimci ögeler taşıyan bir şiir.” (Ataol Behramoğlu).

Külebi’nin 1949’da yayımlanan ikinci kitabı Rüzgâr’da “Dostlar” başlıklı bir bölüm vardır. Bu bölümde yer alan beş şiirden dördünün dikkatle okunduklarında, onun şiir dünyasının kaynaklarını gösterdikleri görülür: “Bakî”, “Karacaoğlan’a”, “Guillaume Apollinaire’e”, “Nurullah Ataç’a”.

Bu dört kişilik farklı şiir gelenek ve anlayışlarının tipik temsilcileridir. Külebi’nin onlara şiir yazması, şiir kaynakları içinde onları da gördüğünü gösterir. Dolayısıyla onun şiirine yalnızca halk şiiri kaynaklı bir şiir olarak bakamayız. Karacaoğlan da, Apollinaire de eşit biçimde onun şiir kaynaklarını oluşturur.

“Bir şair, konuşulan her şeyin şiirini yazabilir,” der Külebi. Şiirde yapmaya çalıştığı da budur.

İstanbul’da bir sevdiğim vardı

Keçi yavrusuna benzer.

dizeleri, bana Picasso’nun Keçi (1952) heykelini anımsatır. Çerden çöpten yapılmıştır bu heykel. Ama gebedir ve çok sağlıklı görünür. Yaşam sevinci uyandırır görende. Keçi, inatçılığın, dirençliliğin, aynı zamanda da sevimli, hoş olmanın simgesidir. Çağdaş şiirimizde onca aşk şiiri yazılmışken hangi şair sevdiğini keçi yavrusuna benzetebilme imge gücünü kendinde bulabilmiştir?

Picasso’nun Keçi ‘si ne denli çağdaş bir yapıtsa, Külebi’nin bu dizeleri de o denli çağdaştır.

Külebi’nin şiirini bu gözle okuyanlar onda çağdaş şiirimizde benzeri görülmedik, bulunmaz güzellikte dizelerle karşılaşacaklar, okudukları şiirin hayatı kavrayış gücüne hayran kalacaklardır.

Külebi gibi çok tanınan ve sevilen bir şair bile basmakalıp yargılarla değerlendirilmişse, çağdaş şiirimizin tamamının yeterince irdelendiği, anlaşıldığı, eleştirildiği söylenebilir mi?

28.1.2004

Read Full Post »

Şairlerimizin şiirleri kadar, şiir üstüne düşüncelerini açıkladıkları yazıları, söyleşilerinin de ilgi görmesi sevindirici bir gelişme. Okurların, şiirlerin ardındaki insanı da merak ettiklerini görüyoruz.

Edip Cansever’in söyleşilerinin ve üstüne yazılan yazıların toplandığı kitap Gül Dönüyor Avucumda birkaç baskı yaptı.

Cemal Süreya’nın yazıları hep ilgi gördü, görüyor.

Şu günlerde yayımlanan Şiirde Dün Yok mu (Can Yayınları) kitabı ise Turgut Uyar üstüne yazılan deneme, eleştiri yazılarıyla ona yazılan şiirleri ve bir de açıkoturumu bir araya getirmiş.

Turgut Uyar, daha ilk şiirleriyle ilgi uyandırmış, dönemin en sözü geçen eleştirmeni Nurullah Ataç’ın övgüsünü kazanmıştı. Ataç’ın 1952’de onu anlatırken kurduğu cümleler, şiir sanatının evrensel doğrularını anlatır gibi bugün de ışıldıyorlar:

“Şairin öyle akıllı olması gerektir, şiir bir akıl işidir de onun için. Şair kendini duygularına bırakamaz, düşünerek, neye yarayacağını bilerek çalışır, ölçer, tartar da her mısraını öyle yazar.” (s. 17)

Turgut Uyar, şiirimizde ustalıktan kaçan bir şair olmasıyla özel bir önem taşır. Kendine özgü bir şiir yolu bulup, yaşamı boyunca benzer şiir yazan şairlerden değildir o, hep farklı yollara girmeyi, bilinmedik yolların acemilikleri ile boğuşmayı, oralardan diri, yeni şiirler çıkarmayı denemiş ve başarmıştır.

Kitaptaki pek çok yazı, Turgut Uyar’ın şiirdeki bu bitmeyen yolculuklarından söz ediyor. Divan kitabındaki şiirleri Kemal Tahir, “Hiçbir toplum dağılıp külleri havaya savrulmadıkça tarihine dönmemezlik, gelecek için ondan hız ve güç almamazlık edemez.” (s. 36) diye selamlayarak gelenek tartışmalarına kendi tarih görüşleriyle katılıyor.

Cemal Süreya, onun şiirdeki deneyim dolu serüvenini şu son derece savlı sözlerle anlatıyor :  “onun deneyiminin şiirimizdeki işlevi şiirinden de önemlidir. Ahmet Muhip Dıranas, Ahmet Hamdi Tanpınar ortaya çok güzel yapıtlar koymuş sanatçılardır, ama ne kendi günlerinde ne de daha sonra bir işlevleri olmuştur. Buna karşılık Orhan Veli’nin büyük bir yapıtı yoktur, ama büyük bir işlevi vardır. Turgut Uyar’da ise iki özelliği bir arada görüyoruz: büyük bir yapıt ve büyük bir işlev.” (ss. 70-71)

Kitapta çok sayıda önemli yazı var, burada her birinden söz edebilme olanağı yok. Gerçek olan şu: Bu yazıları okudukça Turgut Uyar’a daha da yaklaşıyorsunuz, şiirlerini biliyorsanız, okumuşsanız, daha çok seviyor, yeniden okuma gereksinimi duyuyorsunuz; yok, okumamışsanız, hayatınızda önemli bir eksiklik olduğunu ayrımsıyorsunuz.

Kitabı yayıma hazırlayanlar bölümlere ayırırken, yaklaşık 1950 sonrası doğumluların yazılarını ayrı bir bölüm yaparak “Genç Kuşağın Gözünden” adını vermişler. Bu ayrımın bence tek bir yararı olmuş, o da “genç kuşak” denilen yazarlar arasından son derece önemli şiir değerlendirmelerinin çıkmış olması.

Bunu şunun için söyledim: Günümüz şiirinin içinde bulunduğu karmaşık yapının aydınlanıp netleşebilmesi, daha çok eleştiriye bağlı.

Günümüz edebiyatı içinde de bu nitelikte önemli yazarlar var. Orhan Koçak’ın, Önder Otçu’nun bu anlamda önlerinin açılması; yazdıklarının iyi değerlendirilip sunulması, üzerlerinde tartışılması, yeni çalışmalar için özendirilmeleri gerekiyor. Onların Turgut Uyar üstüne yazılarını okurken bu iki yazarın şiir dünyamızın gereksinim duyduğu tutarlı, yetke kişilikler olduğunu düşündüm.

“Şiir bir sanat olayı değildir. Bir yaşama çabasıdır önce. Yaşadığımıza tanıklık eder. Her gün yeni bir dünya içinde, her gün yeniden ve başka etkilerle duygulanan insan, her gün bunları yeni biçimlerle söylemelidir.”

18.8.1999

Read Full Post »

Nâzım Hikmet neden büyük bir şair kabul edilir?

Bu soruya, “Komünist olduğu için,” diye bir yanıt verilebilir mi?

Komünist olması mıdır onu büyük şair yapan?

Öyle ise öteki komünist şairler neden büyük şair olamadılar?

* * *

Şairlerin farklı kişisel özellikleri olduğu, bu özellikleri şiirlerinin de gereci yaptıkları bilinir.

Kimi komünistliği ile tanınır, kimi küfürbüzlığıyla, kimi çok içmesiyle, kimi çapkınlığıyla…

Bu özellikleri midir onları şair yapan?

* * *

Şiirin bir sanat dalı olarak aykırılıkların peşinde koşması; dünyaya, insana aykırı bakışlardan yeni söyleyişler geliştirmesi, yeni ufuklar açması doğal.

Doğal olmayan, şiirin peşinde koştuğu şeyi, şairin hayatıyla yakalamaya çalışması, ilginç bir kişiliğin şiirini de ilginç kılacağını düşünmesidir.

“Cumhuriyet Dergi”nin 25 Temmuz 1999 günkü sayısında Bejan Matur, kendisiyle söyleşi yapan Sezai Sarıoğlu tarafından, “o, hem Alevi, hem Kürt bir aileden geliyor ve üstelik de kadın,” diye tanıtılıyor.

Bu özellikler bir şairi ilginç kılmaya yarıyacaksa o zaman Sünni, Türk ve erkek bir şair daha baştan ilginç olmaktan çıkıyor.

Oysa şiirin ve şairin böylesi şiir dışı ölçütlerle değerlendirilemeyeceğini biliyoruz.

Şiirin ölçütü yine şiirdir. Şairin o şiirin arkasında duruş biçiminin ancak bir anlamı olabilir okurlar için.

* * *

Cemal Süreya, o ünlü şiirleriyle ortaya çıktığında, kimse onun 1938 Dersim ayaklanması sırasında Batı’ya sürülmüş bir ailenin çocuğu olduğunu bilmiyordu. Hayranlık uyandıran şiirlerinin ardında kuşkucu kişiler yalnızca “Eluard ya da Apollinaire esiniyle mi böyle yazıyor,” diye düşünmüşlerdi.

Sonraları yaşamöyküsü daha bilinir olduğunda şiirine ilişkin değerlendirmelerde bu nedenle bir değişiklik olmadı.

Son yıllarda Almanya’da tanınan bir yazarımız var: Sevgi Özdamar. Almanca yazdığı Hayat Bir Kervansaray adlı romanıyla önemli edebiyat ödülleri kazandı.

Sevgi Özdamar’ın başarısı, Hıristiyan Alman toplumunda, Türk, Müslüman ve kadın oluşuna bağlanabilir mi?

Özdamar, Türkçe’deki çeşitli deyimleri, söz oyunlarını Almanca söylemeyi başararak, o dile ve kültüre katkıda bulunmuş, ilgi uyandırmıştır.

Ben Bejan Matur’un yayımlanan iki şiir kitabında, başkalarına benzemeyen, kendine özgü bir dünya olduğunu gördüm.

Bejan Matur, önemli bir şair olacaksa, ona bu fırsatı o benzersiz dünyası verecektir.

11.8.1999

Read Full Post »

Şiir yazmakla, şiir üstüne düşünmek ayrı şeyler midir?

Belki sormak bile gereksiz, şiir yazan birinin elbet, şiirin ne olduğu, nereden gelip nereye gittiği üstüne düşünmesinden daha doğal ne olabilir ki!

Ama her gün birbirinden ilginç garipliklerin yaşandığı ülkemizde, şiir sanatı da payına düşeni alıyor. Şiirle hiçbir ilgisi olmayan sulugözlü duygusallıkların, laf ebeliklerinin, türlü kültür yozluklarının kitle iletişim araçlarından sunulmasıyla, şiir sanatının da terazisi bozuldu. Eğriyi doğruyu tartmakta çok zorlanıyor.

Yazdığı şiirleri göndererek görüşlerimi soranlar, sağ olsunlar hiç eksilmiyorlar. Ancak böyleleri içinde gerçek şaire rastlamak, buğday ambarında bir inci tanesini aramaya benziyor. Şiir yazdıklarını söyleyenlerin ürünlerine bakıp, şiirden bu denli uzak olduklarını görmek korkutuyor beni. Nasıl bir sanat dalı bu denli başka bir şey gibi algılanabilir diye şaşıyorum.

Onlara verdiğim en temel yanıt ise, şiir yazmayı bir süre bir yana bırakarak şiir üstüne kitaplar okumaları ve şiirin ne olduğu üstüne düşünmeleri gerektiği oluyor.

* * *

Şiirin ne olduğu nasıl anlaşılır?

Bunun ne yazık ki, açık bir tanımı, yolu yöntemi yok. Okuyarak diyoruz, en genel anlamda. Önemli şairleri, şiirdeki değişim ve gelişimleri, şiir eleştirilerini, şairlerin şiir üstüne kitaplarını, başarılı şiir çevirilerini, büyük şairlerin yaşamöykülerini… Her şey gibi şiiri öğrenmenin de yolu sonugelmez bir okumadan geçiyor.

Üstelik az değildir bizde şiir üzerine düzyazı yazarak, şiirin ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini anlamaya, anlatmaya çalışmış şairler. Tanpınar’dan Orhan Veli’ye, Cemal Süreya’dan Turgut Uyar’a zengin sayılabilecek bir kitaplığımız vardır bu alanda. Nurullah Ataç, günlük gazetede, okurların her gün ne söyleyeceğini merak ettiği şiir eleştirileri yazardı. Melih Cevdet Anday, bu geleneği gazetemizdeki yazılarında dönem dönem sürdürdü. Onların kitaplaşmış bu yazıları bugünün okurları için bulunmaz değerde.

Özellikle de şiir alanında bir anlayışın mücadelesini vermiş şairler, görüşlerini daha iyi anlatabilmek için en az şiirleri kadar düzyazı da yazmışlardır.

* * *

İşte bu şairlerden biri de, 1960’lı yıllardan başlayarak şiirimizi yeni bir duyarlıkla yazılmış devrimci şiirlerle tanıştıran Ataol Behramoğlu.

Ataol Behramoğlu’nun şiir anlayışını, Türk ve dünya şiiri üstüne görüşlerini bulabileceğiniz iki kitabı yayımlandı şu günlerde: Yaşayan Bir Şiir ve Şiirin Dili Anadil (Evrensel Basım Yayın).

Bu iki kitapta 1960’lı yıllardan günümüze şiirin temel sorunlarının tartışılmasının yanında pek çok şaire ilişkin izlenimler, düşünceler de bulacaksınız. Şiirin ve şairin renkli dünyası açılacak önünüzde.

Neye yarar böylesi kitaplar okumak?

Gerçek şiirin dünyasına girmeye, onun atmosferinde soluklanmaya.

Şiir sanatı, bu dünyanın en saf ve arı güzelliklerinden biridir. Onun dünyasında soluk alıp verebildiğinizde, bu güzellikleri de paylaşabildiğinizi duyumsarsınız. Üstelik bu güzellikler yalnızca, bugünün moda güzellikleri değil, geçmiş ve gelecek çağların evrensel güzellikleridir.

Şairler yalnız şiirleriyle değil, yazılarıyla da bu mutlu buluşmaya yol açarlar.

Read Full Post »

TÜYAP Kitap Fuarı sırasında düzenlenen tartışma programlarında en çok konuşulan konulardan biri de günümüz şiiriydi.

Günümüz şiiri kavramını 1980’den bugüne dek yazılan ve yazılmakta olan şiir olarak anlayabiliriz. Ben bu dönemi şiire, şaire ve topluma ilişkin temel değerlerin ve sorunların, herkesin kafasını karıştıracak biçimde karmaşıklaştığı bir dönem olarak görüyorum.

Bunda birinci etkeni, bu dönemde çok sayıda ve çok farklı anlayışlarla şiirler yazılmasına karşın, bu şiirlerin bir eleştiri süzgecinden geçmemesi oluşturuyor.

Geçmiş dönemlerde de şiir eleştirisi çok yazılmıyordu. Ama hem sözüne ve yargılarına güvenilen birkaç eleştirmen vardı, hem de şairler şiir üzerine yazdıkları eleştiri ve tartışma yazılarıyla bu boşluğu dolduruyorlardı.

Günümüz şiir ortamı tartışmaların olmadığı bir alan. Herkes şiirini yazıp yayımlıyor, sonra da derin bir suskunluk deniziyle karşı karşıya kalıyor. Hatta düşüncelerini açıklamak için arada bir kaleme sarılanlara kızılıyor.

Kimi romancıların, kendilerini eleştirenlere, “Ekmek paramla oynuyorlar,” diye karşı çıktıklarına tanık olmuştum. Şiirden ekmek parası kazanmak da söz konusu değil.

O halde neden tartışmaktan korkuluyor, anlamak zor. Tartışmak bir düşmanlık değil, dostluk göstergesidir oysa. İkinci Yeni anlayışına en sert eleştirileri yöneltmiş Asım Bezirci, bu anlayışta şiir yazan şairlerin en yakın arkadaşlarından biriydi.

Sanat yapıtlarının boş övgülerle değil, sarsıcı eleştirilerle gerçek değerlerine ulaşacağını kim yadsıyabilir?

Günümüz şairlerinin tartışmaktan ve eleştiriden korkularının ardında bir kendine güvensizlik duygusunun yattığını düşünüyorum.

Günümüz şairlerinin karşısındaki bir başka önemli ölçüt de çok güçlü ve zengin bir bütün oluşturan çağdaş şiirimiz.

Türk şiiri 1930’lardan 1980’lerin başına dek hem çok büyük aşamalar geçirdi, hem de sayıları yirminin üzerinde çok önemli şairler yetiştirdi.

Bir ülkede bir yüzyılda bu denli çok sayıda önemli şair çıkması dünya tarihinde de az rastlanır bir olgu. Nâzım Hikmet’ten Orhan Veli’ye, Oktay Rifat’tan Melih Cevdet’e, Dağlarca’dan Dıranas’a, Necatigil’den Külebi’ye, Cemal Süreya’dan Edip Cansever’e, Ahmed Arif’ten Can Yücel’e say, sayabildiğin kadar.

Bunca büyük şairin ardından şiir yazmaya girişmek her şeyden önce büyük cesaret isteyen bir iş. Bu şairlerden sonra şiir yazabilmek için onlardan öte, onlardan önemli şeyler söyleyebilmek, yazabilmek savında olmak gerek. Geçmiş şiirle hesaplaşmadan yeni bir şiir yazabilmek olanaklı mıdır?

Günümüzde şiir yazanlar, bu büyük geçmişin karşısında bir ölçüde umarsız kalıyorlar. Kendilerine bir çıkış yolu bulamıyorlar ve bu geçmiş onları eziyor.

1993-2001 arasında dokuz yıl boyunca yayımlanan Şiir Yıllıkları her yıl bana derin bir acı vermiştir. Nedeni bu yıllıklarda hep en beğendiğim şiirleri yine eski kuşak şairlerin yazdığını görmemdi. Bir yıl boyunca yazılmış yüzden çok şiir bir kitapta toplanıyor, içinde birkaç pırıltı, gerisi koca bir çöplük.

Bu ay, gazetemizin kültür sayfasında “ayın şiiri” olarak seçilen Kemal Özer’in “O Halde” başlıklı şiirini okudunuz mu?

Duyalım istemiyorlar sürgündeki köyleri

damlar hâlâ yerle bir, ocaklar yıkık

diye başlıyor. Neden böylesi güncel bir temayı günümüzün yeni kuşak şairleri işleme cesaretini gösteremiyor da yaşı altmış beşi geçmiş ozanın dizelerini beğeniyoruz. Hayat bu kadar uzak mı bugünün şairine? A. Kadir’in dizelerini, kendi dizelerine aşılamayı Kemal Özer gerçekleştirecek de bugünün şairi onu hiç anmayacak mı?

Şairler hayatta her şeyi yitirmiş, yalnızca şiirleriyle kalmış insanlar değil midir? Kendini yakmadan büyük şiir çıkarabilmiş kim vardır yeryüzünde? O halde günümüz şairleri neyi yitirmekten korkuyorlar?

Cesaret şair!

6.11.2002

Read Full Post »

Bu yılki TÜYAP Kitap Fuarı’nda katıldığım tartışmalardan birinin konusu, “Şiir Nereye Gidiyor?”du.

İnsan doğası değişmedikçe, şiir de insana özgü bir yaratı alanı olarak kaldığı sürece temel çizginin çok fazla değişmeyeceğini söyledim orada.

Nedir o  temel çizgi?

İnsana özgülük.

Şiir de öteki sanatlar gibi insana özgü bir yaratıdır, başka biçimlerde anlatamadığımız insani durumları anlatabilme aracı. Bütün biçim arayışları, şiiri yenileştirme çabaları sonunda, anlatılamayanı anlatma uğraşından başka nedir?

İnsanın kültürel birikimi arttıkça, yaşam ve acılarının düzeyi yükseldikçe şiir de kendine yeni sorunlar bulacak, bunları anlatmaya çalışacaktır. Yoksa insan değişmiyorsa şiir neden değişsin? İnsanın değişmesi binyılların işidir. Belki de bu yüzden günümüzden iki bin yıl önce yazılmış şiirleri bugün de okuyup heyecanlanabiliyor, onlarla aramızda bir ortaklık bulabiliyoruz.

Şu günlerde yayımlanan Catullus’un Bütün Şiirleri elimde (Çevirenler: Çiğdem Dürüşken-Erdal Alova, Yapı Kredi Yayınları). Okudukça tadına doyulmaz şiirlerle karşılaşıyorum.

Ortalama insan ömrünün yirmi beş yıl olduğu, iki bin yıl öncesinin köleci toplumu Roma’da Catullus, otuz üç yaşına dek yaşayabilmiş. Bugün genç kuşak şairlerimiz bu yaşta adlarını bile zor duyuruyorlar.

İsa’dan önce yaşamış Catullus’un şiiri, bakın nasıl günümüzle buluşuyor:

Bin öpücük ver bana, sonra yüz,

sonra bin daha, sonra bir yüz,

hiç durmadan bin öpücük daha ver,

ardından bir yüz daha,

sonra, binlerce öpücük olunca,

öyle karışsın ki hepsi hesabı şaşıralım

Bu dizeler beni çok sevdiğim Cemal Süreya’nın “Aşk” şiirine götürdü.

Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu

iki kere öpeyim desem üçün boynu bükük

Günümüzün şiire ilgi duyan gençlerine bakıyorum da, sanki şiir yazmak onlar için tanınmanın bir yolu. Ne biçimde olursa olsun ille tanınmak istiyorlar. Oysa şiirin yolları hep farklı olagelmiştir. Şiirin varlığıdır, şairi mutlu etmesi gereken, şiir yazmış olmaktır. Aradığı doyumu yazdığı şiirde bulamayanların işleri zor görünüyor bana.

Böyle anlarda hep Emily Dickinson örneği aklıma geliyor.

Elli altı yıllık yaşamını doğumundan ölümüne aynı evde geçiren ve neredeyse odasından çıkmadan şiirler yazan Dickinson yaşadığı sürece 1775 adet şiir yazmasına karşın bunlardan sadece yedisini sağlığında yayımlatmıştır. Bugün Amerikan edebiyatının en önemli şairlerinden biri sayılıyor. Bu ününü yaşarken kazanmış olsa, başka bir şair mi olacaktı ya da yazdığı şiirden duyduğu sevinç farklı mı olacaktı?

O günkü konuşmada değindiğim bir konu da, bugün şiir yazanların geçmiş şiirimizin büyüklüğü karşısındaki zor durumları oldu.

Gerçekten de yüzyılımızda Türkçe o denli büyük şairler yetiştirdi ve bunlar dilimize o denli güzel şiirler kazandırdılar ki bugün şiire başlayanların bu doruklarla yarışmaları çok zor.

Bu düşüncem de tepki çekti o oturumda. Bugünün başarılı şairlerinin sayıca çokluğu sayılmaya çalışıldı. Demem o değildi oysa.

Yirminci yüzyılda yazılmış şiirlerden yüz tane seçmeye kalksanız, 1940 sonrasında doğmuş şairlerden kaç şiir alırdınız?

Kasım 1997

Read Full Post »