Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Behçet Necatigil’ Category

Şiirde anlam sorunu, dönüp dönüp tartışılan bir konudur. böyle olmasının temel nedeni de bence, anlam kavramının kişilere göre değişen tanımıdır. Melih Cevdet Anday, unutamadığım bir yazısında, “Şiir doğa gibidir, doğanın anlamı olmadığı gibi şiirin de anlamı yoktur,” demişti.

Burada söylenmek istenen elbet, düzyazıdaki anlamın şiirde aranmaması gerektiğidir. Melih Cevdet’in dediğine koşut söylersek, doğada bulduğumuz anlamı şiirde de bulabiliriz. Çünkü rüzgâr da, deniz de, ağaçlar da bize birşeyler söyler.

Şiirin söyledikleri de kimi zaman onların söyledikleri gibidir. Ayrıca nasıl rüzgâr ya da deniz her birimize ayrı şeyler söylerse şiirlerde de her birimiz ayrı anlamlar bulabiliriz. Bu da çok katmanlı bir anlatım biçimi olan şiir için en doğal sonuçtur.

Hiçbir şair, anlamsız şiir yazayım diye yola çıkmaz. Anlatılamamış bir şeyi anlatmak üzere yola çıkar. Hem söyleyecek bir şeyi olmayandan şair olduğu da görülmüş şey değildir. Şairin kimi zaman dizeleri, kimi zaman hayatı, kimi zaman yalnızca varlığı anlam taşır.

İlhan Berk’in bugünlerde çıkan Şeyler Kitabı, bu tartışmaları yeniden alevlendirebilir. Çünkü bu kitabındaki şiirlerde hayatın nesnelerine çeviriyor bakışını şair. Önceki yıllarda Ev (1997), ve Çok Yaşısın Sayılar (1998) adlı iki kitabı yayımlanmış, bu kitaplarda sayılara ve eve nesneler olarak yaklaşmıştı.

Sayıların soyut kavramlar oluşu, onlardan çıkacak şiiri de elbet soyut kılıyor: “2, Kendini ağaçlıklı bir sokak olarak görür.” dediğinizde bunu her okur kendi hayal gücüne göre algılar.

Buna karşın ev somut bir nesnedir. Elimizle dokunabildiğimiz, tanımlayabildiğimiz bir nesne: Duvarı, penceresi, kapısı, çatısıyla bin bir unsuru buluşturan, bütün bunları da insanla birleştiren bir mekân.

Şair, eve, onun unsurlarına bakarken de onlara tıpkı sayılar gibi soyut kavramlar olarak yaklaşıyor: “imgeler dünyasının kapılarını çalar” dediği ev kavramında imge avına çıkıyor ve bol bol da gereç buluyor şiirine.

İlk kez yayımlanan “Bir Şey Olanlarla Bir Şey Olmayanlar” bölümünde ise çamurdan eldivene, taştan ağaca dek çok farklı nesnelere ilişkin şairin yaklaşımlarını buluyoruz. “Masa” şiirinde, “şeylerin de bir yaşamı vardır, kendine göre,” diyor.

İşte şairin bu kitabında şiir yoluyla aramaya çalıştığı da bu şeylerin yaşamlarıdır. Olağan dünyada, günlük akıl yürütmelerle akıl erdiremediği şeylere, şiir yoluyla yaklaşmak, onları şiir yoluyla bir anlama kavuşturmak istemektedir.

Belki bu noktada okurla şairi buluşturabiliriz: Okur da kendince nesneler üzerinde düşünmüş ya da onların anlamları, insanla, öteki nesnelerle ilişkileri üzerinde düşünmeye eğilimliyse şairin açtığı yolda o da yürüyebilir.

Bir de şu olabilir: Her gün hayatımızın içinde olan nesnelere bir kez de şairin bakışıyla, alışık olmadığımız imge dünyasıyla bakmayı denersek, yeni bir bakış kapısına kavuşabiliriz.

İlkçağdan bu yana düşünenler, hep anlamaya, anlatmaya, tanımlamaya çalışmışlar çevrelerindeki dünyayı. Kimi bunu felsefeyle yapmış, kimi şiirle, kimi müzikle. Bu nedenle felsefe, matematik, şiir, müzik… biri nerde biter, öteki nerde başlar kestirmek zordur.

Şeyler Kitabı, biraz da bu sınırlarda dolaşmasıyla ilginç gelebilir. Ama günlük hayatı gördüğüm kadarıyla algılamak bana yeter derseniz hiç yaklaşmayın bu kitaba.

Behçet Necatigil’in Evler kitabıyla İlhan Berk’in Ev’ini yan yana okumak da, okur için iki ünlü şairin, nasıl birbirinden farklı bakış açıları olabileceğini göstermesi bakımından ilgi çekici olabilir.

Hem nesnelerin dünyası böyledir.

Bilinmezin tadını çıkarırlar.

Ta baştan özgürlüğü seçmiştir bahçe.

Read Full Post »

Cemal Süreya’nın bir sözü olarak kalmış aklımda, “Şair jesti olan kişidir,” diye.

“Jest”, dilimize Fransızca’dan girmiş bir sözcük. Anlamları arasında, “soylu davranış, yüce gönüllülük” karşılıkları da var.

Böylesi bir anlam yüklediğini sanıyorum Cemal Süreya’nın. Dahası şairin kendisine özgü yapıtıyla da örtüşen davranış, yaşam biçiminin olması gerektiğini vurgulamak istiyor.

Geçtiğimiz pazar günü TRT 2’de yayımlanan kitap programı “Okudukça”da Arif Damar’ı izlerken bu söz geldi aklıma.

Şair, yeni yayımlanan Kitaplar Kitabı (Gendaş yayınları) adlı toplu şiirler kitabı nedeniyle kendisiyle yapılan konuşmayı bir deniz kıyısında gerçekleştirmiş.

Önce üstü sazlarla örtülü bir çardak altında, sonra kıyıda yürürken, daha sonra da tahta, yıkık bir iskelede şiir geçmişini anlatıyor, arada bir de şiirlerinden örnekler okuyor.

Üstüne ne bir gömlek giyme gereği duymuş, ne de bir pantolon. Televizyon kamerasının karşısına geçmek için günlük yaşam biçimini değiştirmek istememiş. Esmer tenine çok yakışan nar çiçeği, yeni olmayan bir fanila var üzerinde, altında da bir şort. Anlatıyor şiir geçmişini, arada bir duruyor, ezberden bir şiir okuyor, suya dalıyor dipten bir deniz kabuğu çıkarıyor.

Bütün bunlar şairin televizyon izleyenleri eğlendirmek ya da dikkatlerini çekmek için tasarlayıp yaptığı şeyler değil. Yirmi beş yıldır tanıdığım şairin her zaman tanık olduğum yaşama biçimi.

Yazboyu topladığı kabukları dolaştığı yerlere dağıtır yıllardır. Bu nedenle bir masanın üzerinde görülen her deniz kabuğu Arif Damar’ı çağrıştırır oldu.

Şairlerin baş özelliği belki de, içinde yaşadıkları toplumun iklimini değiştiren, çevrelerine yeni bir hava getiren kişiler olmalarıdır.

Çağdaş şiirimizin önde gelen kişiliklerinin bu yönleriyle de tanındıkları, sevildikleri yadsınabilir mi?

Şiirlerine baktığımızda evinden ve odasından çıkmayan, içe kapanık bir kişilik izlenimi veren Behçet Necatigil’in, öğretmenlik ettiği yıllar boyunca karşılarına çıktığı nice öğrenci kuşağını nasıl şiir sevgisiyle dolu, aydınlık insanlara dönüştürdüğü unutulabilir mi?

Olsa bari benzeri duygularla tedirgin,

Sizdekini yaşamış

Birkaç kişi.

dediği, hep o çevreye yayılmak istenen farklı hava için değil mi?

Nâzım Hikmet’i düşünün, yalnızca cezaevinde bile kaç kişinin yaşamını etkilediğini…

1979’da birkaç genç şair, ilk kitaplarımızı röntgen filmlerinin korunduğu turuncu kâğıtlara el kadar boyutlarda bastığımızda, Arif Damar, ilk sokak sergimizi açmamıza önayak olmuştu. Bizlerde ilk kitap, onda dinmeyen şair heyecanı…

Evvelki yaz, Nâzım Hikmet Vakfı’na ait, Ferit Oğuz Bayır Dinlenme Evi’ne gitmişti Arif Damar. Bir süre sonra evi ve çevreyi nasıl değiştirdiğine ilişkin haberler gelmeye başlamıştı. Sonunda yerel bir şenlikte belediyenin açtığı yemek yarışmasına patlıcan salatası yaparak katılmış ve ikincilik ödülünü kazandığını da kendi anlatmıştı. Belki de tek erkekti o yemek yarışmasına katılan.

İnsanları sevmek büyük hüner

insanlarla beraber

İşte şairlik biraz da böyle bir şeydir: Çevreye, topluma farklı bir iklim yayabilme özelliğidir. Televizyon kamerası karşısına geçip kasım kasım kasılmak yerine Arif Damar gibi önünüzdeki mavi suya dalarsınız, dışarıda bir an kalan ayak tabanlarınızı görür ancak bakanlar.

İlle görmek için mi beklenir güzel günler

Beklemek de güzel.

8.8.2001

Read Full Post »

Dün gece, doğum yıldönümünde, adına konan şiir ödülü töreni nedeniyle bir kez daha andık Behçet Necatigil’i.

Bu yılki ödülü Nâbiga adlı yapıtıyla Süreyya Berfe kazandı. “Nâbiga”, Farsçada soyunda şair bulunmadığı halde kendisi şair olan kişi anlamına geliyormuş.

Bu son kitabında Süreyya Berfe, hem kendi şiirinin hem de günümüz şiirindeki eğilimlerin dışına çıkmış; şirinin yelkenini yaşadığı Foça’da Ege rüzgârına verip taze, yeni bir solukla doldurmuş. Sanki antik çağ ozanlarının duru düşünceleri, duru söyleyişleri gelip konuk olmuş şiirlerine.

Necatigil’i düşündüğümde ise, aklıma ilk gelen hep “acı” olur. Acının yoğurduğu ve olgunlaştırdığı bir hayat ve şiirdir onunki.

Nedir bu acı?

Başta yaşadığımız çağın ve çağların acısı. Şu yeryüzünde yaşayıp da insana özgü acıları duymadan var olabilmek olası mıdır, hele bir yazar için?

Necatigil de, ilk şiirlerinden son yazdıklarına dek hep çağının, insanın acılarıyla yoğurup, olgunlaştırdı kişiliğini. İçinde yaşadığı, çevresinde gördüğü insanı, sorunlarını, açarlarını açmazlarını dert etti kendine.

En uzun kuyrukların en sonunda bendim

Sokakların ayazı sırtımda hurra

Bir yerden ötekine yetişmeler koşmalar

Bu taşıtlar bu ekmek bu et kömür yağ

Ülkesinin sıradan insanlarından biri gibi yaşadı. Onlar gibi düşünüp, onların dünyalarını şiire taşıdı. Her hayatta acıydı karşısına çıkan. Oysa,

Yalnız aşk olmalıydı onların

Acı diye bildikleri

Düşünce alanında da, olgunlaşmak için acı çekmek ilkçağ düşünürlerinden günümüze dek çeşitli eğitim sistemlerinde yaygın kabul görmüş bir yamlaşımdır.

Türlü dinsel inançlarda yer bulmuş çilecilik anlayışından Kant’ın ahlaki çileciliğine dek hep acı çekmenin insanı olgunlaştıracağına inanıldı.

Bugünün insanı eğitim görerek olgunlaşıyor. Eğitim, insana dünyayı tanıma, anlama olanağını sağlıyor ve düşünme yetisini geliştiriyor.

Peki düşünme yetisi kazanan çağımız bireyi bunu nasıl kullanacak?

Çağına ve çevresine bireysel bir yaklaşımla bakıp, dünya ile ilişkisini yalnızca kendi sorunları çevresinde algılayıp bencil bir hayat mı sürecek, pek çoklarının yaptığı gibi?

Yoksa içinde yaşadığı insanlık ailesinin gelişmesi, acılarının azalması için mi çaba gösterecek?

Aslında insanın acı çekmesi ve acı çekerek olgunlaşması insani bir olgu. Gelgelelim çağımız insanının acıları, bugün yaşadığı gibi, yoksulluk, savaşlar, sömürü, vb. mi olmalı?

İnsanlık asıl, insana yakışmayan bu temel sorunlarından kurtulduğunda hak ettiği insani acılarına kavuşacak. Belki kimi Bach’ın bir yapıtını neden anlayamadığı için acı çekecek, kimi bir matematik problemini çözebilmek yolunda yıllarca acı çekecek, kimi aşkına karşılık bulamadığı için acı içinde kalacak.

Şu dünyada insanca yaşamak da yoksa

Ne kalıyor geriye, yüzyıllardan?

17.4.2002

Read Full Post »

Özgünlük, yani başka yaratılara benzememe, dünyayı ve hayatı benzersiz bir biçimde yorumlama bütün sanat yapıtları için önde gelen koşullardan biri. Bir yapıtı özgün kılamadığınızda, başka yapıtların çoğaltımı, yinelenmesi olmaktan öteye gidemiyor.

Ülkemizde sayıları hiç azalmayan şiir yazmaya istekli binlerce kişinin önlerine gelip dayanan temel sorun özgünlük.

Geçmişin önemli şairleri, yapıtlarıyla ve yaşamlarıyla birer anıt gibi durmaktadır önünüzde. Hepsi de büyüktür ve birbirine benzemez: Behçet Necatigil’in kendine özgülülüğü başkadır, Can Yücel’inki başka. Çünkü başka hayatlardan geliyorlar. İkisi de şiir yazarken kendi hayatlarına, kişiliklerine yaslanıyorlar, özgünlükleri oradan geliyor.

Hayat derken, yalnızca günlük, yaşanılan hayat değil elbet söylemek istediğim: Kültürel birikim, dünyaya bakış, ideoloji, kişilik özellikleri de içinde…

Can Yücel’inki özel bir hayattır diyelim. Özel koşullarda yetişmiş, Latince okumuş, yurtdışında seçkin öğrenim kurumlarında eğitim görmüş, şiir için esaslı bir altyapısı oluşmuş. Üstüne de dünya görüşü, keskin zekâsı, konuşma diline olan yakınlığı gelmiş, benzersiz bir şiire ulaşmış.

Behçet Necatigil’inki ise, binlerce örneği olan sıradan bir küçük memur yaşamı. Ama o şair kişiliğinin özgün bakışıyla o yaşamdan herkese seslenebilen özgün bir şiir çıkarabilmiş, çağdaş şiirimizin doruklarından biri olmuştur.

Güneşin altında söylenmemiş söz yoktur denir. Bu söz yeni yazmaya başlayanlar için caydırıcı bir engel gibi durur önlerinde.

Söylenmemiş söz kalmamışsa, nasıl yeni şeyler söylenecek?

Yeni şeyin kaynağı her bir insan kişiliğinin, bir başkasına benzememesi, kişilik özgünlüğüdür.

Şiir yazmaya başlayanların ilk yapacakları şey, kişiliklerindeki bu özgünlüğü, başkalarına benzemeyeni anlayabilmektir.

Bu farklılığı anladıktan sonra artık insana, hayata bakış, onu yorumlama, hep bu özgün yaklaşımla olacaktır.

Bu farklı bakış, yazılan şiire farklı bir ses de getirecektir. Böylelikle yeni şiir yazmaya başlayanlarda sık görülen ustaların seslerine yaslanma da son bulacaktır.

Yeni şiir yazmaya başladığım yıllarda, yazmak istediğim her şiirin daha önce Nâzım Hikmet tarafından yazıldığını düşünürdüm. Ama sonra hayata kendi kişiliğimin penceresinden bakar olunca, yazabileceğim çok farklı şeyler olduğunu da gördüm.

Ardımızda çok zengin bir çağdaş şiirimiz var. Bu şiirin onlarca büyük ustası var. Kimi gürültüyle yazmış, yaşamış, kimi sessizlik içinde.

Geçmiş şiire bakarken, o şairlerin nasıl kendilerine özgü bir dünya kurduklarını anlamaya çalışırken böylesi şairlere de dikkatle yaklaşmalıyız.

Sözgelimi, 60 kuşağı şairleri içinde görece sessiz kalmış, Eray Canberk, Egemen Berköz gibi şairlerin nasıl kendilerine özgü şiir dünyaları kurabildiklerini anlamaya çalışmalıyız.

Biraz da başka dünyaları anlayabilmekten geçer, kendini anlayabilmek ve anlatabilmek.

Tirenden inip istasyondan çıkıp

istavritlere kolyozlara bir göz atıp

tırmanır Mütesellim yokuşunu

tırmanır Ünal apartmanının merdivenlerini

düşünür ta beşinci kat onaltı numaranın kapısına kadar

düşünür basit bir kareli defter de yeterdi

17.9.2003

Read Full Post »

Kimi semtlerde akşamları içki içilirken şiir okunan/dinlenen yerler var. Birkaç kez Beyoğlu’nda böylesi ortamlarda bulundum. Buralarda karşılaştığım, şiire ilgi duyan insanlar beni birkaç yönden şaşırttı.

Gördüğüm, bu insanların şiir meraklarını bilgiyle besleyecekleri yerde, söylencelerin kanatlarıyla uçmakta olduklarıydı.

Sözgelimi bir Rimbaud söylencesidir gidiyordu. Sanki Rimbaud’un yaptıklarını yapabilseler (her tür otoriteye karşı çıkmak, eşcinselliği denemek, uzak diyarlara gidip oralarda yıllar geçirmek, genç sayılacak yaşlarda ölmek…) onlar da o denli büyük şair olacaklardı.

Bir başka “takıntı” da, Orhan Veli benzeri, hayatlarının genç ve trajik bir biçimde son bulmasıydı. Bu durumda da, yazdıkları şiirlerin ardlarından ünleneceğini düşünüyorlardı.

Bütün bu düşünce ve davranışların yoğun bir alkol yükü altında geliştirildiği, konuşulduğu, uğruna kavgalar edecek denli benimsenildiği de unutulmamalı.

Bu tablo, geleneklerimizde son derece güçlü izleri olan sözlü kültürle beslenmenin altını çiziyor. Duyduklarınızı önce inanıp benimsiyor, sonra da geliştirip yüceltiyorsunuz.

Şiir de öteki sanatlar gibi, öğrenilebilir bir sanat türüdür. Okulu olmasa da şiirin dününü bugününü öğrenebileceğimiz kitaplar vardır. Şiir yazmak, dahası yazdığı şiirle kalıcı olup, gelecekte de anımsanmayı isteyen birinin önce yapmak istediği işi öğrenmesi gerekmez mi? Bir işin öğrenilmeden yapılabildiği nerede görülmüş? İlhan Berk, “yeryüzünde benim haberim olmadan şiir yazılamaz,” der, dünyanın her yerinde yazılan şiirle ne denli ilgili olduğunu göstermek için. Bırakın yeryüzünü, şiir meraklıların geniş çoğunluğunun çağdaş şiirimizin büyük şairlerini bile tek tük örnekler dışında bilmedikleri sık sık karşıma çıkıyor.

Hem bu insanlar şiirle ciddi biçimde ilgileniyor olsalar, başka sanatlarda olduğu gibi şiirde de başarı kazanmanın yolunun başka sanatçılara benzemek değil, benzememekle, her sanatçının kendine özgü dünyasından bir özgün sanat toplamı çıkararak başarıya ulaşabileceğini öğrenmiş olurlardı.

Bir sanatçının yapıtlarından etkilenmek, dahası onun ürünlerine öykünmek anlaşılır bir şeydir. Ancak farklı bir çağda, bambaşka koşulların sonucunda ortaya çıkmış bir sanatçının yapıtına da değil, doğrudan yaşamına öykünmeyi gerçekçi bir davranış olarak nitelemek olanaksız.

Bir de şu var: Mutlaka büyük şairler büyük hayatların sonucu mudurlar?

Hiç de değil. Çağdaş şiirimizde pekçok büyük şair yetişmiştir. Ama bunlar içinde Nâzım Hikmet dışında büyük bir hayatı olan yoktur. Son derece sıradan sayılabilecek bir hayatı olan Behçet Necatigil de büyük bir şairdir.

Büyük hayatlar, kişilerin ellerinde olmayan koşullar sonucu doğar. On dokuzunda hem kendi ülkendeki Kurtuluş Savaşını, hem de komşu ülkedeki tarihin en büyük devrimlerinden birini yaşayabilmek ancak yazgı olabilir. Bu süreç Nâzım için yetişme dönemidir. Mevlana’dan Mayakovski’ye uzanan geniş bir kültürle donanmıştır. Ülkeye döndüğünde iktidarlarca rahat bırakılsa, belki onun da sabah işine gidip akşam evine döndüğü sıradan bir hayatı olacak, yaratı dünyası belki bambaşka bir seyir izleyecek, onu dünyanın ilgi odağı durumuna getiren gelişmeler olmayacaktı.

Şairlerin hayatları elbette şiir meraklıları için ilgi çekicidir. Sanatçıların hangi ürünlerini hangi yaşam koşulları altında verdikleri, o ürünleri ve sanatçıyı daha yakından tanımamıza ve anlamamıza yarar. Ama sonuçta bir sanatçıyı sanatçı yapan hayatı değil, ürünleridir. Tek başına ilginç hayatlar dillerden ve belleklerden zamanla uçar gider, kalıcı olan ise yapıtlardır.

29.7.1998

Read Full Post »