Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Bedri Rahmi’ Category

Şiirlerle bir kentin haritası çizilebilir mi?

Ya tarihi, insanı, kültürü anlatılabilir mi?

Anlatılsın, anlatılmasın, İstanbul için, nice şair bu işe girişmiş. Samih Rifat’ın hazırladığı Çok Eski Bir Günbatımı adlı seçkide Bizans dönemi İstanbul’unun şiirlerinden günümüze ulaşanlar bir araya getirilmişti. Osmanlı dönemi Divan edebiyatının rakipsiz kentidir İstanbul.

Cumhuriyet döneminin çağdaş şiiri de sürekli bir ilişki içindedir İstanbul’la. Doğal güzellikleri, tarihi karşısında hayranlık duyar; insanlarının, sokaklarının, yapılarının yazgısıyla ilgilenir. Bir yandan da çarpışır, mücadele eder bu ele avuca sığmaz yeryüzü mücevheriyle.

Bu yüzden İstanbul şiirleri ayrı, büyük bir dünyadır, şiir evreninin içinde. Çok farklı bakışlarla, farklı yaklaşımlarla, İstanbul şiirleri bir araya getirilebilir.

Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer” dememiş mi Yahya Kemal. Öyleyse her semti için de ayrı ayrı şiir seçkileri yapılabilir. Üsküdar Şiirleri adlı bir seçki yayımlandı nitekim.

Tarihine ilgi duyanlar için, “Şiirlerle İstanbul Tarihi”, insanına ilgi duyanlar için, “Şiirlerle İstanbul İnsanı” vb. seçkiler de yapılabilir. Çok da yararlı olur.

Düşüncenin sonu yok: Bugünün kentlisine sorsak, “Evinizin penceresinden baksanız ne görürsünüz,” diye ne yanıt alırdık? Şairler yaşadıkları dönemler için bu soruyu bile yanıtlamışlar:

Bir odamız vardı etrafı sarmaşık

Bostanlara bakan penceremiz (Oktay Rifat)

Bahçemda dut ağacı

vurdu ince dallarıyla penceremin camına (A. Kadir)

Bütün bunları neden söylüyorum?

Yeni bir İstanbul şiirleri seçkisi okuduğumdan.

Kemal Özer’in hazırladığı Sana Dün Bir tepeden Baktım… (Alkım Yayınları) adlı seçkide 45 ozandan 73 şiir yer alıyor.

Kemal Özer, Cumhuriyet dönemi ozanlarından şiirler seçerken, bunların, “yaşama ve ülkeye İstanbul üzerinden yöneltilmiş bakışların bir toplamı” olmasını amaçlamış. Bir albüme bakar gibi, şiirden şiire geçerken, “İstanbul’a ve İstanbul’la birlikte kendimize bakmamızı sağlayacak bir albüm.”

Seçki bölümlenirken de ozanlara göre değil, konulara göre ayrımlara gidilmiş: Adı İstanbul olan şiirler, bir semt ya da sokağa yazılmış şiirler, bir anıt ya da alanına yazılanlar, bir anış-sesleniş biçiminde dile gelenler, duygu-türkü biçiminde işlenenler ve kavga-sorgu konularıyla İstanbul’a yaklaşımlar olarak altı bölüme ayrılmış.

Ozanların İstanbul’u bu denli dert edinmeleri yalnızca kentin benzersiz büyüleyiciliğinden değil elbet. İstanbul’la hesaplaşmak, ozanın dünyayla da hesaplaşması aynı zamanda. Yaşadığı çağın en keskin çelişkilerini de, hiçbir yerde olmayan bir berraklıkla İstanbul’da görüyor. En kişisel duygulardan toplumsal gelecek düşlerine dek ozanın dünyasında İstanbul. Yahya Kemal’in “Erenköyü’nde Bahar”ından, Nâzım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”na; Orhan Veli’nin “Kapalı Çarşı”sından, Kemal Özer’in Altan Yalçın’ın “Haliç” belgeseline yazdığı aynı adlı şiir-metnine bir çizgi çekersek, İstanbul şiirlerinin ne denli geniş bir ufka yayıldığı hemen görülür.

Bir yandan dünyada kuruluşundan bu yana önemini hiç yitirmemiş binlerce yıllık tarihsel bir kent, öte yandan bugünün dünyasında nüfusu pek çok ülkeden fazla, dev bir metropol…

Bu denli karmaşık bir yapıyı anlayabilmek için şiir belki de en iyi yol.

Herkes kendi murdar karanlığına gömülmüş (B. R. Eyüboğlu)

24.12.2003

Read Full Post »

Yazın en güzel günlerindeyiz. Doğa insanlardan farklı işliyor. Kendine özgü düzeni kolay değişmiyor. İşte yaz mevsimi de kızgınlıklarını attı üzerinden. Uysal bir sevgili gibi olgun, dizimizde yatıyor.

İlkbahardan bu yana coşup köpüren doğa en bereketli döneminde: Hasat, bağbozumları sürüyor. Leylekler erkenden dönüyorlar geldikleri yerlere. Oysa daha tadılacak nimetleri var toprağın. Kırlangıçlar, bağbozumlarında kaynatılan şıraları içmeden yola çıkmazlarmış. Hatta bir söz vardır, kırlangıç için, “şırayı içer, leyleği geçer” denir.

Yaz şiirleri geçiyor aklımdan, halkın öfkesinden korkuya kapılmış siyasilerin odalarımızı karartan görüntüleri arasında.

Oktay Rifat’ın Çobanıl Şiirleri’ni unutamıyorum. Yıllar boyu Ege’nin doğasından, insanından biriktirdiklerini nasıl inanılmaz ustalıkla şiirlere dönüştürüşünü… İlhan Berk’in Bodrum çevresinin dağını taşını, otunu sapını, şiir yaratısının vazgeçilmez bir unsuru görüp her kitabına oralardan şiirler taşımasını… Bedri Rahmi’den “Can Eriği”, “Karadut”, Ülkü Tamer’in şiirinden Antep’in narı, Yaşar Miraç’ınkinden Karadeniz’in mısırı, fındığı taşar.

Birkaç yıl önce Foça’ya yerleşen Süreyya Berfe de, şiirinin yelkenini Ege rüzgârıyla doldurmayı başardı. Gençlik ve tazelik kokan yeni şiirleriyle okurları mutlu etmeyi sürdürüyor.

Geçen yıl yayımlanan ve 2002 Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü kazanan Nâbiga’dan sonra şimdi de Seni Seviyorum yayımlandı.

Seni Seviyorum, şairdeki aşk, doğa ve yaşam patlamalarının şiire dönüştüğü bir yapıt.

İnsana özgü en temel duyulardan biri olan aşk, Süreyya Berfe’nin şiirlerinde bir yandan doğa, öte yandan da bütün insani özelliklerle harmanlanarak güçlü bir şairin rengârenk bakışı ve duyuşuyla yeniden yorumlanıyor.

Şairin dünyayı aşkla algılayışı, insanların iç dünyalarına giden yolları da kolaylıkla açıyor. Hayat, insan, bütün canlılar, dünya ve evren üstüne okurlarla dertleşmeyi, insani heyecanları paylaşmayı deniyor.

Bunu yaparken olağan şeylerden şiirin olağanüstülüğüne ulaşarak, hayatın küçük ayrıntılarından nasıl şiire gidilebileceğini de gösteriyor.

Kitapta yer alan “Dört Mevsim” adlı bölümdeki çok sayıda şiir ise mevsimler üstüne dizelerle kurulmuş bir senfoni izlenimi veriyor. Şair, tıpkı besteci gibi bütün çalgıların-seslerin çalacağı-söyleyeceği dizeleri tek tek yazmış. O sesleri ve imgeleri algılamak ise okura kalıyor.

Seni Seviyorum’daki şiirler, türlü karmaşalar ve çalkantılar içinde yaşamak zorunda kalan günümüz insanına durup, hayatın asıl amacı üstüne yeniden düşünme fırsatı yaratıyor.

Herkesin ufku ermez

bizim yakınlığımıza

uzaklığımıza da.

Ne diyeyim

bana harcadığın, harcayacağın

iyi zamanın çok olsun.

Gelincik gelincik kokunca rüzgâr

iri yağmur tanelerini ışıldattıkça güneş

sana doyamıyorum.

4.9.2002

Read Full Post »

Her çalışma bir emektir. Yüzyılın Türk Şiiri adlı 1453 sayfalık antolojiye harcadığı emek için Mehmet H. Doğan’ı kutluyorum.

Bu önemli olması beklenen kitabın değeri ne yazık, böylesi bir yapıtta yer bulmaması gereken öznel yargı ve değerlendirmelerle azalmış.

Bakalım:

“Önsöz”ünde “edebiyat tarihine bir belge bir gereç” olması amaçlanan kitabın otuz beş sayfalık değerlendirme yazısında, çağadaş şiirimizin doruklarından, başka hiçbir şairin yapamadığı gözüpek yenilikleri tek başına gerçekleştirmiş Can Yücel üstüne tek satır yok. Bir kez adı geçiyor, “İkinci Yeni ve uzantısı şiirin ustaları” biçiminde.

Şairlerin yaşamöyküleri ise tümüyle eleştirmenin öznel yargılarına kurban gitmiş.

Rıfat Ilgaz’ın şiiri üstüne tek satır değerlendirme yok. Mehmet H. Doğan, 80 sonrasının değerleri tartışmalı pek çok şairine gösterdiği ilgiyi Rıfat Ilgaz’a gösterme gereği duymuyor, şiirimizde hiç önemi olmayan bir şair gibi sunuyor onu. Şiirimize getirdiği Orhan Veli’ye koşut söyleyiş rahatlığının hiç önemi yok onun için.

Bedri Rahmi Eyuboğlu için, “ortalama şiir okuyucusunu hemen saran” denilerek küçümseniyor. Bu yargı, “ömür boyu fazla titizlenmeden aynı şiiri sürdürdü” sözüyle de bir kez daha vurgulanıyor.

Özdemir İnce için, “şiir çevirisi çalışmaları yurtdışında birtakım ilişkiler sağladı ona.” diyor. “Birtakım ilişkiler” deyişi niteliği belli olmayan, karanlık, açık olmayaniler için kullanılır. Böylelikle yazarın ilişkileri küçümsenmiş, dışlanmış, haksız gösteriliyor.

Gülseli İnal’ın yaşamöyküsünde katıldığı toplantılar, şiir okuduğu mekânlar sıralanmış. Onun katıldığı toplantılar, şiir okuduğu yerler önemli de başkalarının değil mi?Neden öteki şairlerin bu yönleri yazılmıyor da yalnızca onunkilerden söz ediliyor?

Bir edebiyatçı için askerlik yaptığı yerin yapıtları için bir önemi varsa sözü edilir. Ataol Behramoğlu ile İsmet Özel askerliklerinde şiir tarihimize geçmiş önemli şiirler yazmışlardır. Peki Yusuf Alper’in “Askerlik hizmetini Girne’de, zorunlu hizmetini Muğla’da” yapmış olmasının edebiyatımız için önemi ne?

Ali Asker Barut için, “İlk kitabı Almanca’ya çevrildiği halde kitaba yayıncı bulunamadı.” denmiş. Böyle bir bilgi kısa yaşamöyküsüne neden yazılır, aşağılamak için değilse? Ben de o kitap yayımlanalı altı ay oldu desem ne diyecek Mehmet H. Doğan?

Tek tek okunduğunda bol bol gülünç cümlelerin yer aldığı yaşamöyküleri bölümü ayrı bir incelemeyi hak ediyor. Ya şiirler? Hiç değilse onlar yanlışsız, özenli basılabilmiş olsaydı.

Kitabın boyutları şiir yayıncılığı için son derece elverişli. Geniş enine uzun dizeli şiirleri rahatça sığdırabilirsiniz. Ama ne gezer? Mehmet H. Doğan büyük hayranlık duyduğu Edip Cansever, Turgut Uyar gibi uzun dizeler kuran şairlerin şiirlerine, bu sevgisini gösterecek en küçük bir özeni bile göstermemiş. Önceki basımlarda yer olmadığı için alt satıra döndürülen dize biçimleri aynen korunmuş. Örnek için Turgut Uyar’ın “Münacat” şiirine bakılabilir. İkiliklerden oluştuğu besbelli şiirin kimi dizelerinin sonundaki sözcüğü bir alta indirmenin anlamı ne? Onları indirirken 4. ve 5. ikilikleri birleştirerek dörtlük yapmışsınız. Bu tür şiirlerin şairin sağlığında yayımladığı kitapların ilk basımlarıyla karşılaştırarak düzeltilmesi gerekirdi. “Şiirimizin yaşayan en önemli eleştirmeni” olmak kolay değil.

Bir de antolojide yer vermeye değer bulunmayanlar var. Benim saptayabildiklerim: Onlarca kitabı olan Ahmet Necdet, altı kitabı olan, 1989 Ceyhun Atuf Kansu Ödülü’nün sahibi Müslim Çelik, kitapları büyük satışlara ulaşmış Nevzat Çelik ve Akgün Akova. Üçüncü cildin kapağında 70’li yılların öncü şairleri arasında adı geçmesine karşın kitapta şiirleri olmayan Yıldırım Türker.

Bir çalışmanın etkisi ve kalıcılığı yaydığı adalet duygusuyla sağlanabilir. Hazırlayanın öznel yargılarının böylesine yansıdığı bir çalışma edebiyat tarihimizde iz bırakabilir mi?

23.5.2001

Read Full Post »