Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Ataol Behramoğlu’ Category

Kimi şairler vardır, yaratıcılıkları gençlikleriyle sınırlıdır. En önemli yapıtlarını genç yaşlarında verirler, ilerleyen yıllarda bu ustalıklarıyla yetinen, öncekileri çoğaltan şiirler yazarlar.

Kimi şairlerinse yaratıcılıkları bütün hayatlarına yayılır.

Yeni şiir kitabı Hayata Uzun Veda’yı (Tekin Yayınevi) okuyunca, Ataol Behramoğlu’nun da böylesi şairlerden olduğunu düşündüm.

Daha yirmi beş yaşında “Bir Gün Mutlaka” adlı destansı şiiriyle, kuşağının ve döneminin sesi olmayı başarmıştı. 1960 kuşağı gençliğinin sesi, ruhu olmuştu o şiir.

Kuşağının sesi olmasının yanında, çağdaş şiirimiz için de yeni bir soluktu. Şiirimizin geçmiş birikimlerinden beslenen ama kendi özgün sesini ve dünya görüşünü, kuşağının ve döneminin ruhunu şiire taşımıştı.

’70’li, ’80’li, ’90’lı yıllarda yaşadığı dönemi, bireysel yaşamıyla toplumsal yaşamı hep birbirinin içinde, birini ötekinin varoluş nedeni olarak şiirlerine yansıttı.

Şiirleri yalnızca kendi kuşağının sesi olarak da kalmadı; çağdaş şiirimizin dönüm noktalarından biri olarak, kendinden sonraki genç kuşaklar üzerinde de derin etkiler bıraktı.

* * *

Hayata Uzun Veda, Ataol Behramoğlu şiirinde yeni bir patlama.

Şair, 2007’nin mart ve nisan aylarında, iki ay içinde yazdığı yirmi şiirlik soluklu bir ürünle, tek tek şiirlerle kolay sağlanamayacak bir sahicilik, şiirsel bir bütünlükle okurlarına sesleniyor.

Bir şairin, yaşamının bir döneminde hayatla ve şiirle hesaplaşması olarak okudum, Hayata Uzun Veda’yı.

Ta Homeros’tan buyana şairlerin bütün yaptıkları hep hayatla bir hesaplaşma değil midir? Hayatın gizlerini çözmeye çalışırken, okurlara bu büyülü sürecin kapılarını aralamak…

Hayatın şarkısını söylüyorum / Uçsuz bucaksız hayatın” dizeleri, bütün bir şiir serüveninin özeti.

Bu şiirlerin, bu denli etkileyici olmalarında bir etken de, şairin yaşam zengini, görmüş geçirmiş biri gibi değil de, yirmi beş yaşındaki genç bir şairin sesiyle yazmış olması. Sanki hayat ne denli yaşansa da, mucize özelliğinin kaybolmadığı duygusunu uyandırıyor bu genç ses. Hep şaşırtan, hep yeniden başlama özelliği, eskimesine engel oluyor, hayat dediğimiz karmaşık sürecin.

* * *

Son yirmi yıldır, dünyanın ve ülkemizin içine düştüğü toplu kirlenme sürecinden en çok yara alan alanlardan biri de şiir sanatı oldu. İnsan ve toplum kirlendikçe şiirden uzaklaştı. Şiir adına, ancak içinde yaşadığımız çürümeyi yansıtan bayağılıklar ortalığı sardı.

Şiirin bu denli kıyıda kalması, aslında gerçek hayatın da bir yana itildiğinin, yapay dünyalara sığınıldığının bir göstergesi.

Ataol Behramoğlu’nun yeni şiir kitabı, okurunu gerçek hayata çağıran, onu yaşamaya, anlamaya, onunla bağlar kurmaya özendiren bir yapıt.

Okuyanlar, içinde unutulmaz dizeler bulacaklar, bu dizeler çevresinde kendilerine yeni dünyalar sunan mutlu bir şiir evrenine ulaşacaklar.

Çünkü bu hayata çalıştım ben, yüzüme, her şeyime

Bakışlarımda bir anlam varsa bana aittir

Ellerim bütün bedenim bana aittir

Tanıştığım güneş, yıkandığım ırmaklar

Bu dünyayı kendi gözlerimle görmeyi öğrendim sonunda

10.12.2008

Reklamlar

Read Full Post »

Ataol Behramoğlu yönetimindeki Militan dergisinin Mart 1975 tarihli 3. sayısının şiirseverlerin anılarında özel bir yeri vardır.

Çünkü derginin o sayısında Macar şiirinin büyük isimlerinden Attila Jozsef, doğumunun 75. yılı nedeniyle kapsamlı bir bölümle tanıtılıyordu. Birbirinden çarpıcı şiirlerinin yanı sıra, çok ilginç bir yaşamöyküsüyle de karşı karşıyaydık. Taze bir söyleyiş, benzersiz imgelerle etkileyici bir şiir.

20. yüzyılın başlarında yazgısıyla Mayakovski’yi andıran bir şiir kaynağı. İkisi de devrimci düşüncelerine karşın parti örgütlenmesiyle çelişkiler yaşıyor. İkisinin fırtınalı yaşamı da intiharla trajik bir biçimde sonlanıyor.

Attila Jozsef’in “Flora” şiiriyle, Mayakovski’nin “Seviyorum”u taşıdıkları güçlü lirik ögelerle birbirine çok yakın.

Attila Jozsef, derin yoksulluk içindeki çocukluk ve ilkgençliğinden sonra fırsat bulup Paris’e, üniversite öğrenimine geldiğinde 21 yaşında, ama “Temiz Yürekle” adlı şiiriyle tanınmış bir şairdir. Gerçeküstücülük bildirisine daha bir yıl vardır. Yüzyılın başında Fransız şiirini yenileştiren Apollinaire’e ilgi duyar. Onun yaratıcılığından ve lirizminden etkilenir.

Ülkesine döndüğünde geçim sorunları, siyasal kavgalar, aşk duygusu ve ortaya çıkan şizofreni hastalığı yaşamını güçleştirir.

Bütün bu sorunlara karşın umutsuz ya da yenilmiş değil, insanı yücelten şiirler yazar. O denli pırıl pırıl insan ve toplum sevgisiyle doludur ki şiirler, hastalığından bir iz görülmez.

Attila Jozsef, tıpkı aynı dönemde dilimize çevrilen Ritsos gibi, 70’li yıllarda yazılan şiirimizi etkilemiş bir şairdir.

Şiirlerinin dilimizde kitaplaşması ise Kemal Özer’in çabalarıyla gerçekleşti. Macar Türkolog Edit Tasnadi ile birlikte yaptıkları çeviriler ilk kez 1986’da Temiz Yürekle adıyla yayımlanmıştı.

Temiz Yürekle şu günlerde şairin doğumunun 100. yılı nedeniyle Evrensel Yayın tarafından bir kez daha yayımlandı. Şiirlerin yanı sıra inceleme ve tanıtma yazılarıyla da şairin bütün yönleriyle okura sunulduğu özenli bir çalışma.

Kitabın tanıtımı için geçtiğimiz cuma akşamı Makine Mühendisleri Odası Salonunda yapılan toplantıda Kemal Özer ve Müslim Çelik’le şair ve şiiri üzerine birer konuşma yaptık. Orada Attila Jozsef ile ilgili bir kitap daha yayımlandığını gördüm: Evrenle Ölç Kendini, Edebiyatçılar Derneği tarafından yayımlanmış bir saygı kitabı.

Kitapta, Attila Jozsef üzerine ülkemizde yazılmış şiir ve yazılarla, şiirlerinden seçmeler bir araya getirilmiş. 26 yazar ve şairin imzası var kitapta. Özellikle de onunla ilgili yazılmış şiirlerin çokluğu, şiirimizi ne denli etkilediğini gösteren bir başka kanıt.

Kitapta Edit Tasnadi’nin Attila Jozsef ile ünlü Macar besteci Bela Bartok arasındaki ilişkiyi anlattığı çok ilginç bir yazı da yer alıyor.

Attila Jozsef, dünyanın ağırlıklarına dayanamayarak 3 Aralık 1937 günü Balaton Szarszo istasyonunda kendini rayların altına attığında 32 yaşındaydı. Bütün fotoğraflarında öyle kaldı.

Bugün 100 yaşında ama 32 yaşındaki gözleriyle aramızda.

Ülkesi Macaristan’ın ulusal değerlerinden biri. Alanlarda heykelleri, yaşadığı yerlerde müzeleri.

1.6.2005


Read Full Post »

Attilâ İlhan, Adam Sanat’ın şubat sayısında çok tartışılan bir soruna açıklama getiriyor:

“Şiir neden satılmıyor. Bunu bana mı soruyorsun, çok yanlış bir kişiye soruyorsun sen. Benim şiirim satıyor çocuğum. Hadi benimkini bir yana bırakalım, Türkiye’de Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin satılıyor. Bunların hepsine baktığınızda aynı ortak paydayı görüyorsunuz. Bunlar fikirleri itibariyle birbirine zıt insanlar. Kimisi sağcı, kimisi solcu ama hepsinde geride kendi edebiyatımızın sesi var.” … “Bu ses halkın sesi, memleketin sesi. Çünkü bu sesle ezan okunuyor, mevlit okunuyor, konuşuluyor, ninniler söyleniyor. Türkiye’de yenilik diye sen bu sesten kurtulmaya çalışırsan kültürsüzleşiyorsun. Kültürsüzleştiğin zaman da halk seninle ilişkisini koparıyor, gidip arabeske sığınıyor. Halkın seni okuması için o sesi yenileştirmen lazım.”

Önce şöyle bir olgunun aydınlatılmasının gerekli olduğuna inanıyorum: Ülkemizdeki şiir okurlarını satılan şiir kitaplarının sayısıyla saptamaya çalışmak yetersiz. Çünkü şiirin kitaplar dışında da inanılmaz yayılma olanakları var. Antolojilerde okunuyor, kartpostallara basılıyor, afişlerde, duyurularda kullanılıyor, bestelenip şarkı oluyor, radyolarda seslendiriliyor, mektuplarda, anı defterlerinde vb. yer alıyor. Dolayısıyla kimi zaman beş yüz adet satılmış bir kitaptaki bir şiirin olmadık yerlerde karşınıza çıktığı da oluyor.

Yukarıda sayılanlar dışında da kitapları çok satılan bir çok şairimiz var: Sözgelimi, Orhan Veli, Cahit Külebi, Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Edip Cansever, Ataol Behramoğlu, daha yeni kuşaklardan Murathan Mungan, Sunay Akın, küçük İskender…

Bütün bu şairlerin çok satış nedeni olarak da yukarıda açıklanan gerekçe, yani geleneksel sese bağlılık öne sürülebilir mi?

Kimi şair geleneksel sese yaslanmasıyla sevilebilir, kimi de geleneksel sesten kopup şiire yepyeni olanaklar getirdiği için.

Nâzım Hikmet’in sevilmesi yalnızca geleneksel sesle ilişkisine bağlanabilir mi? Değişik dönemlerde çok farklı anlayışlarla şiirler yazmış bu büyük şair denediği her biçimle de halkın sevgisini kazanabilmiştir. Çünkü insanlara şiirleriyle sunduğu bir dünya vardır ve okurlar da bu dünyayı paylaşma isteğiyle onun şiirlerini okumaktadırlar. “Rubailer”i yazarken geleneksel ses içindedir ama aynı dönemde yazdığı “Ellerinize ve Yalana Dair”de gelenekle nasıl bir ilişki kurulabilir? En güzel şiirlerinden biri olan “Saman Sarısı”nda geleneksel sesin izine rastlanmayan yepyeni bir ses kurmuştur.

Orhan Veli, Türk şiirinin gelenekle olan bütün bağlarını koparmak savıyla ortaya çıkmış, bu anlayışla yazdığı şiirleriyle de, en sevilen, en çok satılan şairlerden biri olmuştur.

Cemal Süreya çağdaş Fransız şiirinin, Edip Cansever, Eliot, Seferis gibi çağdaş Batı şairlerinin etkisinde ama Türkçe ve kendilerine özgü birer şiir dünyaları kurmuşlar, her ikisi de özellikle ölümlerinden sonra çok okunan şairler olmuşlardır.

Genç kuşaklar içinde çok okunan iki şairin de sevilme nedenleri bambaşkadır: Sunay Akın, yazdığı şiirin yanı sıra bulduğu şiiri yaygınlaştırma yollarıyla da şiirlerini geniş kitlelere taşıyabilmiştir. Küçük İskender, günümüz toplumuna ve insanına kıyıdan ve etkili bakışıyla ilgi toplamıştır.

Şair, söyleyişindeki ses özelikleri kadar, hatta daha çok, şiirleriyle getirdiği dünya ile de ilgi toplar. Şairin gözler önüne serdiği dünya kimi zaman yaygın biçimde okurlar tarafından paylaşılabilir, kimi zaman da okur o dünyayla yeterince ilişki kuramaz. Bugün kuramaz yarın kurar, şairin dünyasıyla okurun dünyası buluşabilir ya da buluşamaz bunu da kestirebilmek zordur. Bizim şiirimiz de böylesi örneklerle doludur. Yukarıda adı anılanların çok satılmasına karşın çağdaş şiirimizdeki yerlerinin öneminden kimsenin kuşku duymadığı Oktay Rifat, Melih Cevdet, Turgut Uyar, Metin Eloğlu gibi büyük şairlerin kitapları da az satılmaktadır. Bu olgu onların değerini azaltır mı?

Ya da şöyle sorulabilir: Okurun Orhan Veli’yi çok okuyup, şiiri onunla hemen hemen aynı kulvarda sayılabilecek Metin Eloğlu’nu okumamasının akla yakın bir açıklaması olabilir mi?

11.2.2004

Read Full Post »

Geçtiğimiz cumartesi günkü gazetemizde Işık Kansu, şair Sunay Akın’ın önemli bir özelliğinden söz ediyordu; onun ne denli etkili bir konuşmacı olduğundan.

Bartın Kitap Fuarı’ndaki konuşmasından, dinleyenleri nasıl etkilediğinden izlenimler aktarırken, onun bir “showman” ya da “stand-up”çı değil, “aydınlanmacı, araştırmacı” edebiyatçı ve şair olduğunu da vurgulamak gereği duyuyordu.

Sunay Akın’ın bu özelliği, beni de hep şaşırtmıştır. Birlikte çok sayıda toplantıya katıldık. Kütüphane, okul ya da belediye salonlarında şiir ve edebiyat üstüne konuşmalar yaptık. Öteki konuşmaları ciddi ciddi dinleyenlerin söz Sunay’a geldiğinde ilgilerinin nasıl değiştiğini, yüzlerinin ışıdığını, çocuksuluk ve saflığa büründüğünü gördüm.

Bu özelliği onu, edebiyat toplantılarının ilk aranan kişilerinden biri durumuna getirdi. O da istekleri yanıtsız bırakmayarak sürekli konuşmalar yapmak üzere dolaşan biri oldu. Bunu kendine görev bildi. Sahne sanatçıları gibi bir geçim yolu olarak da görmedi bu özelliğini; yalnızca paylaşmak, aktarmak için düştü yollara.

Bu yönüyle edebiyatımızda bir ilk Sunay Akın.

Önceki kuşakların ünlü şairleri, geniş kitleleri etkileyen yapıtları ve yaşam biçimleriyle tanınıyorlardı. Nâzım Hikmet, Orhan Veli böylesi efsane kişiliklerdi.

1950’lerde yaygınlaşan şiir matineleri, etkili okuyuşlarıyla Attilâ İlhan’ı ve Özdemir Asaf’ı ünlendirdi.

1980’li ve ‘90’lı yıllar türlü özellikleriyle Can Yücel’in büyük ilgi gördüğü yıllar oldu.

Son yıllarda Ataol Behramoğlu’nun, müzikçi Haluk Çetin’le birlikte gerçekleştirdiği şiir-müzik toplantıları ilgiyle karşılanıyor.

Sunay Akın’ın yaptığı ise bütün bunlardan farklı. O kimi zaman kendinin ya da başka şairlerin şiirlerini okusa da, asıl yaptığı şiir okumak değil, öyküler anlatmak.

Şiirle ilgili, günlük hayatla ilgili, geçmişin söylenceleri, masalları, olayları… Bütün bunlar, onun dilinde yeni, taze, herkesi ilgilendiren olaylara dönüşüyor. Bir tür masal anlatır gibi, ama içinde hayatın nabzının attığı, gerçeğin masalını.

Kız Kulesi’ni, üzerinde şiir okunan, konuşulup tartışılan bir şiir cumhuriyetine dönüştürme düşüncesi de yine onun masalsı ama bir o denli de gerçekçi çabası değil miydi?

Anlattığı öyküler çoğaldıkça, bunların kimilerini kitaplaştırdı Sunay Akın. İstanbul’un Nâzım Planı…, İstanbul’da Bir Zürafa, bunlardan.

Dahası, belki de ilk kez bir şair, şiirlerinden daha fazla anlattığı öykülerle tanınır oldu. Ama bunun hiç önemi olmadığını sanıyorum onun için. Onun derdi başka: Toplumsal değişime, dönüşüme, kalıcı değerlerin ortaya konup tanıtılması ve korunmasına katkıda bulunabilmek. Bunun sözle ya da yazıyla yapılması hiç önemli değil.

Onun yapmak istediklerini sanırım en iyi arkadaşı Akgün Akova anlatmış :

Yarış atlarına ve süs köpeklerine övgüler düzer birileri; o atlıkarıncaya içi giderek bakan çocukları yazar.

Bal tutan parmaklarını yalarlar; o, denize dökülen simitleri yazar.

Medya hokkabazları para sayma makinalarını ceplerinde taşırken; o Ahmet Samim’i yazar.

Haydarpaşa’nın gelininden söz edilir gazetelerde; o Haydarpaşa’nın işçi tulumuyla dolu gardırabonu yazar.

Ve herkes gecenin bir yerinde söndürmüşken fenerini; Sunay Akın birileri ateşin altını beslesin, karanlık defolup gitsin diye, ‘devrim’ sözcüğü güzel kitapların ilk sayfasına yazılsın diye, sabahlara kadar beynine fazla mesai yaptırıp, Nâzım Hikmet’in gülümseyen bir fotoğrafına bakarak ‘İstanbul’un Nâzım Planı’nı yazar.

31.10.2001

Read Full Post »

Sabri Altınel öleli 20 yıl olmuş. Şiirimizin bu sessiz insanının, yaşadığı yıllarda olduğu gibi, ölümünden sonra da kişiliğinin en önemli özellikleri olan ağırbaşlılığı, alçakgönüllülüğü korundu.

Neyse ki, eleştiri denen, varlığı yokluğu üstüne sürekli tartışılan bir kalıcı kurum var. Türk şiir eleştirisi, kendisi ne denli geride dursa, kendi halinde yaşasa da Sabri Altınel’in değerini teslim eden değerlendirmeler yapmış.

Asım Bezirci’nin on üç şairi incelediği yapıtı Güle Dil Verenler (Evrensel Yayınları) Sabri Altınel’le başlar. Bezirci, ilk kez 1969’da yayımlanmış incelemesinde, “sanat şirketlerine sokulmuyor, kümeleşmelerin, dalaşmaların dışında kalıyordu” dediği Sabri Altınel’in İnsanın Değeri, Kıraçlar ve Yaban Yazıları adlı ürünlerini irdeler.

Memet Fuat, günümüz şiiri üstüne çok önemli değerlendirmeler içeren Yaşlı Bir Şaire Mektuplar (Adam Yayınları) adlı kitabında, “Sabri Altınel gibi bir şair geliyor, kitaplar yayımlıyor, bir toplu çıkışın içinde olmadığı, şaklabanlıklar etmediği için, bir köşede ilgilerden uzak yaşıyor, sonra bir gün ölüyor, yazdıklarının bir bölümü dergilerde kalıyor, kimsenin aldırdığı yok.” diyor.

Görüldüğü gibi, eleştirmenler bile yazılarında onun yeterince değerlendirilemediğini dile getiriyorlar. Bu olgudan elbet şiirimiz ve değer yargıları üstüne yorumlara gidilebilir.

Bir şairin değerinin bilinmesi, anılması, kendine ait bir sorun mudur yoksa toplumsal bir yükümlülük mü? Bir toplum şairlerini anlayıp değerlendiremiyorsa ne yitirir?

Memet Fuat’ın değindiği, “kimsenin aldırdığı yok” yakınmasını şiir üstüne güncel tartışmalarda Sabri Altınel’in anılmaması biçiminde anlamak gerek. Yoksa şiir eleştirisinin ürünleri içinde değeri teslim edilmiş bir şair.

Birkaç örnek:

“Umudu yeryüzüne indirirken, insanoğlunun bütün bırakılmışlığını da içten duymuş olmalı ki, acı, keder, hüzün, şiirlerindeki bütün dizelerin kaçınılmaz bir yoldaşı, bir yananlamı gibi sürüp gidiyor. Bu yoldaş, bu yananlam işte biziz.” (Adnan Benk)

“Türkçenin tadını çıkaran bir şair. Düşüncenin şairi. Çoksesli bir toplumcu şiir için kusursuz bir yapı hazırladı.” (Cemal Süreya)

“Türk şiirinin en seçkin sanatçılarından biriydi. Toplumcu dünya görüşünün bunca incelikli ifade edilişi, bizim edebiyatımızda örneğine o kadar sık, bolca rastlanan bir çaba değildir.” (Selim İleri)

Doğumunun 80., ölümünün 20. yılı nedeniyle, Sabri Altınel’in bugüne dek yayımlanmış şiir kitaplarıyla, kitaplarına girmemiş Yaban Yazıları’nın bir araya getirildiği Issız Çığlık (Adam Yayınları) adlı toplu şiirler kitabı yayımlandı.

Adam Sanat dergisinin mayıs sayısında da, Sabri Altınel’e ilişkin on ayrı yazı var.  Cevat Çapan, Konur Ertop, Ataol Behramoğlu, Şavkar Altınel, Kaim Elban, onun şiirlerini değerlendiren yaklaşımlarda bulunuyorlar.

Demir Özlü, Sabri Altınel çevresinde 1950’li ve 60’lı yılların yitik edebiyat ve toplumsal dokusunu anıyor. Roni Margulies’in çarpıcı anı yazısı ise Sabri Altınel kişiliği üstüne önemli bir tanıklık getiriyor.

Lise yıllarında Sabri Altınel’in öğrencisi olmuş Nazar Büyüm, Osman Senemoğlu, Oşin Çilingir ise, şairliği ve öğretmenliği içinde ondan öğrendikleriyle, şiiri ve yaşamı arasında bağlar kuruyorlar.

Sabri Altınel kişiliği ve şiiriyle çağdaş şiirimiz içinde uzak bir ada olarak duruyor.

Dönem dönem tanıdığımızı sandığımız şairlere bile dönüp yeniden bakmak, onları yeni bir gözle okumak ufuk açıcı olabilir.

Sabri Altınel, düz ovada çıplak ayakla yürümeye alışkın okurlar için keşfedilmemiş, sert, kayalık bir ada.

4.5.2005

Read Full Post »

Çağdaş şiirimizi inceleyenler, Cahit Külebi’nin şiirini çok sınırlayıcı bir tanımla “köy şiiri” olarak anarlar.

“Çağdaş şiirimize köyü, köylüleri, köylü duyarlığını getiren…” (Memet Fuat).

“Cahit Külebi, kırın tek şairi.” (Cemal Süreya).

Kemal Özer’in değerlendirmesi ise ayrılır bu genel yargılardan: “Dünyayı alabildiğine doğal bir biçimde şiirsel olarak algılamanın ustası.”

Külebi, “köy şairi” olarak tanımlanınca ister istemez öne çıkarılan, antolojilere seçilen şiirleri de hep bu görüşü destekleyici ürünleri olmuştur.

Her şeyden önce bir şaire, sınırlayıcı tanımlar koymak haksızlık oluyor. Ben Külebi’nin, köyden çok kentin, çağdaş insanın şairi olduğunu düşünüyorum.

Neye dayanarak mı?

Elbette şiirlerine.

Külebi’nin şiirleri okunduğunda öne çıkan özellik köy ya da kent özelliğinden çok, Kemal Özer’in vurguladığı, “dünyayı alabildiğine doğal bir biçimde şiirsel olarak algılamanın ustası” olmasıdır.

Çağdaş insanı, onun duyarlıklarını anlatan bir şairdir Külebi. Bu insan köyde de yaşayabilir, kentte de. Bu özellik şiirlerinin belirleyici yanı değildir. Büyük kentte doğup, yetişmiş kent insanı için de benzersiz önemdedir Külebi’nin şiiri. Çünkü, “dünyayı algılamak”tır temel sorunu. Bunda da çok başarılı olmuştur.

Külebi’nin şiir kökleri araştırılırken de halk şiiri kaynağı öne çıkarılır: “Halk şiirimizden ve özellikle de türkülerimizden damıttığı, yalın, aydınlık, lirik, yer yer izlenimci ögeler taşıyan bir şiir.” (Ataol Behramoğlu).

Külebi’nin 1949’da yayımlanan ikinci kitabı Rüzgâr’da “Dostlar” başlıklı bir bölüm vardır. Bu bölümde yer alan beş şiirden dördünün dikkatle okunduklarında, onun şiir dünyasının kaynaklarını gösterdikleri görülür: “Bakî”, “Karacaoğlan’a”, “Guillaume Apollinaire’e”, “Nurullah Ataç’a”.

Bu dört kişilik farklı şiir gelenek ve anlayışlarının tipik temsilcileridir. Külebi’nin onlara şiir yazması, şiir kaynakları içinde onları da gördüğünü gösterir. Dolayısıyla onun şiirine yalnızca halk şiiri kaynaklı bir şiir olarak bakamayız. Karacaoğlan da, Apollinaire de eşit biçimde onun şiir kaynaklarını oluşturur.

“Bir şair, konuşulan her şeyin şiirini yazabilir,” der Külebi. Şiirde yapmaya çalıştığı da budur.

İstanbul’da bir sevdiğim vardı

Keçi yavrusuna benzer.

dizeleri, bana Picasso’nun Keçi (1952) heykelini anımsatır. Çerden çöpten yapılmıştır bu heykel. Ama gebedir ve çok sağlıklı görünür. Yaşam sevinci uyandırır görende. Keçi, inatçılığın, dirençliliğin, aynı zamanda da sevimli, hoş olmanın simgesidir. Çağdaş şiirimizde onca aşk şiiri yazılmışken hangi şair sevdiğini keçi yavrusuna benzetebilme imge gücünü kendinde bulabilmiştir?

Picasso’nun Keçi ‘si ne denli çağdaş bir yapıtsa, Külebi’nin bu dizeleri de o denli çağdaştır.

Külebi’nin şiirini bu gözle okuyanlar onda çağdaş şiirimizde benzeri görülmedik, bulunmaz güzellikte dizelerle karşılaşacaklar, okudukları şiirin hayatı kavrayış gücüne hayran kalacaklardır.

Külebi gibi çok tanınan ve sevilen bir şair bile basmakalıp yargılarla değerlendirilmişse, çağdaş şiirimizin tamamının yeterince irdelendiği, anlaşıldığı, eleştirildiği söylenebilir mi?

28.1.2004

Read Full Post »

Her çalışma bir emektir. Yüzyılın Türk Şiiri adlı 1453 sayfalık antolojiye harcadığı emek için Mehmet H. Doğan’ı kutluyorum.

Bu önemli olması beklenen kitabın değeri ne yazık, böylesi bir yapıtta yer bulmaması gereken öznel yargı ve değerlendirmelerle azalmış.

Bakalım:

“Önsöz”ünde “edebiyat tarihine bir belge bir gereç” olması amaçlanan kitabın otuz beş sayfalık değerlendirme yazısında, çağadaş şiirimizin doruklarından, başka hiçbir şairin yapamadığı gözüpek yenilikleri tek başına gerçekleştirmiş Can Yücel üstüne tek satır yok. Bir kez adı geçiyor, “İkinci Yeni ve uzantısı şiirin ustaları” biçiminde.

Şairlerin yaşamöyküleri ise tümüyle eleştirmenin öznel yargılarına kurban gitmiş.

Rıfat Ilgaz’ın şiiri üstüne tek satır değerlendirme yok. Mehmet H. Doğan, 80 sonrasının değerleri tartışmalı pek çok şairine gösterdiği ilgiyi Rıfat Ilgaz’a gösterme gereği duymuyor, şiirimizde hiç önemi olmayan bir şair gibi sunuyor onu. Şiirimize getirdiği Orhan Veli’ye koşut söyleyiş rahatlığının hiç önemi yok onun için.

Bedri Rahmi Eyuboğlu için, “ortalama şiir okuyucusunu hemen saran” denilerek küçümseniyor. Bu yargı, “ömür boyu fazla titizlenmeden aynı şiiri sürdürdü” sözüyle de bir kez daha vurgulanıyor.

Özdemir İnce için, “şiir çevirisi çalışmaları yurtdışında birtakım ilişkiler sağladı ona.” diyor. “Birtakım ilişkiler” deyişi niteliği belli olmayan, karanlık, açık olmayaniler için kullanılır. Böylelikle yazarın ilişkileri küçümsenmiş, dışlanmış, haksız gösteriliyor.

Gülseli İnal’ın yaşamöyküsünde katıldığı toplantılar, şiir okuduğu mekânlar sıralanmış. Onun katıldığı toplantılar, şiir okuduğu yerler önemli de başkalarının değil mi?Neden öteki şairlerin bu yönleri yazılmıyor da yalnızca onunkilerden söz ediliyor?

Bir edebiyatçı için askerlik yaptığı yerin yapıtları için bir önemi varsa sözü edilir. Ataol Behramoğlu ile İsmet Özel askerliklerinde şiir tarihimize geçmiş önemli şiirler yazmışlardır. Peki Yusuf Alper’in “Askerlik hizmetini Girne’de, zorunlu hizmetini Muğla’da” yapmış olmasının edebiyatımız için önemi ne?

Ali Asker Barut için, “İlk kitabı Almanca’ya çevrildiği halde kitaba yayıncı bulunamadı.” denmiş. Böyle bir bilgi kısa yaşamöyküsüne neden yazılır, aşağılamak için değilse? Ben de o kitap yayımlanalı altı ay oldu desem ne diyecek Mehmet H. Doğan?

Tek tek okunduğunda bol bol gülünç cümlelerin yer aldığı yaşamöyküleri bölümü ayrı bir incelemeyi hak ediyor. Ya şiirler? Hiç değilse onlar yanlışsız, özenli basılabilmiş olsaydı.

Kitabın boyutları şiir yayıncılığı için son derece elverişli. Geniş enine uzun dizeli şiirleri rahatça sığdırabilirsiniz. Ama ne gezer? Mehmet H. Doğan büyük hayranlık duyduğu Edip Cansever, Turgut Uyar gibi uzun dizeler kuran şairlerin şiirlerine, bu sevgisini gösterecek en küçük bir özeni bile göstermemiş. Önceki basımlarda yer olmadığı için alt satıra döndürülen dize biçimleri aynen korunmuş. Örnek için Turgut Uyar’ın “Münacat” şiirine bakılabilir. İkiliklerden oluştuğu besbelli şiirin kimi dizelerinin sonundaki sözcüğü bir alta indirmenin anlamı ne? Onları indirirken 4. ve 5. ikilikleri birleştirerek dörtlük yapmışsınız. Bu tür şiirlerin şairin sağlığında yayımladığı kitapların ilk basımlarıyla karşılaştırarak düzeltilmesi gerekirdi. “Şiirimizin yaşayan en önemli eleştirmeni” olmak kolay değil.

Bir de antolojide yer vermeye değer bulunmayanlar var. Benim saptayabildiklerim: Onlarca kitabı olan Ahmet Necdet, altı kitabı olan, 1989 Ceyhun Atuf Kansu Ödülü’nün sahibi Müslim Çelik, kitapları büyük satışlara ulaşmış Nevzat Çelik ve Akgün Akova. Üçüncü cildin kapağında 70’li yılların öncü şairleri arasında adı geçmesine karşın kitapta şiirleri olmayan Yıldırım Türker.

Bir çalışmanın etkisi ve kalıcılığı yaydığı adalet duygusuyla sağlanabilir. Hazırlayanın öznel yargılarının böylesine yansıdığı bir çalışma edebiyat tarihimizde iz bırakabilir mi?

23.5.2001

Read Full Post »

Older Posts »