Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Ahmet Erhan’ Category

Kimi şairler vardır, ülkelerinin belirli bir döneminin simgesi olurlar.

Yaşadıkları dönem, yazdıkları şiir, dönemin ruh hali örtüşüverir birbiriyle.

Ahmet Erhan da öyle oldu. Çoğu 1980 öncesi dergilerde yayımlanmış, büyük çoğunluğun dönemi yansıtan en iyi şiirler olduğunda birleştiği ürünleri 1981’de Alacakaranlıktaki Ülke adıyla kitaplaştığında şair-şiir ve dönemin birbiriyle örtüştüğü bir kez daha görüldü. Kitap peşpeşe yeni basımlar yaptı.

Toplumsal ya da yazınsal bir yanılsama değildi bu.

Gerçekten de o yıllarda 20-22 yaşlarındaki Ahmet Erhan, dönemin gençliğinin yaşadığı o her an ölümle, öldürülmeyle yüzyüze geçen o korku dolu günleri, yoğun bir lirizmle de yoğurarak, geniş soluklu güçlü bir şiir yaratmıştı.

Yaşanılan dönemin bütün insani boyutlarının şiire taşınmasıydı yaptığı. Umut da, umutsuzluk da, ölüm korkusu da, başkaldırı da, sevgi de, sevgisizlik de hayattaki yerleri kadar yer bulmuştu şiirde.

Bu şiirin kaynağı bir yandan hayatın kendisi, öte yandan Yesenin’den Pavese’ye dek acıya derinliğine batıp çıkmış yeryüzü şiirinin kalıtıydı.

Ne ki Ahmet Erhan yalnızca “alacakaranlık” şairi değildi. İnsana, topluma, doğaya ve dünyaya kapsayıcı bir bütünlükle bakabiliyordu.

Aynı dönemde 1979’da yazdığı Akdeniz Lirikleri, ondaki lirizmin ne denli farklı alanlara yayılabileceğini de gösterir.

Güneşin diktatörlüğü

sürüyor Akdeniz’de.

Yakıcı, beyne burgu burgu işleyen.

Bütün gün yollarda

kimseler yok.

Birbaşımayım. Yüzüm yanık.

Akşam olunca

insanlar doluşuyor

o turuncu kahvelere.

Güneş çekiyor askerlerini dünyadan.

Ama yıldızlar

gözcü kuleleri gibi

yanıp sönüyor gökyüzünde…

Aradan geçen yirmi yılda on iki şiir kitabı yayımlandı Ahmet Erhan’ın. Dünyaya bakan ve onu yorumlayan bir şairin yansımasıydı hepsi de.

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan son kitabı Resimli Ahmetler Tarihi’ne (Bilgi Yayınevi) baktım.

Okuduğum şiirler bana ülkemin, insanlığın son yıllarından izler, duyarlıklar aktardı.

Üç kuşaklık kişisel bir serüven – baba Ahmet, şair Ahmet Erhan ve oğlu Ahmet Deniz – aynı zamanda ülkenin de son elli yıllık geçmişi.

Kitabın öteki şiirlerinde de, şairin o dinmek bilmeyen güçlü lirizminin, ülkenin ve insanın yakın yıllarıyla nasıl buluştuğu görülüyor.

“Öküz” dergisinin temmuz sayısında yayımlanan Ahmet Erhan’ın son şiirinden şairin uzun yıllardır yaşadığı Ankara’dan ayrılıp İstanbul’a yerleştiği anlaşılıyor.

Son yirmi yılı Ahmet Erhan denli yoğunlukla şiire taşıyabilen başka bir şair var mı bilmiyorum.

Bildiğim, onun yaratı sürecinin sürmesinin, günümüz şiirinin türlü dalgalanmalar içindeki başıbozukluğunda güçlü bir deniz feneri işlevi göreceğidir.

11.7.2000

Read Full Post »

1970’lerin sonlarıydı. O zamanki Türk Dil Kurumu’nun da genel sekreteri olan ünlü şairimiz Cahit Külebi, genç şairleri değerlendirirken iki ismin altını çiziyor ve Yaşar Miraç ile Ahmet Erhan’ın ellerinde “şiir cennetinin altın anahtarının bulunduğunu” söylüyordu.

Gerçekten de o yıllarda bu iki genç şair, yazdıkları şiirlerle yeni bir biçim ve duyarlığı taşıyorlardı şiirimize. Her ikisinin de ilk yapıtları büyük ilgi görmüştü. 1979’da yayımlanan Yaşar Miraç’ın ilk şiir kitabı Trabzonlu Delikanlı, dönemin en önemli şiir ödülü olarak kabul edilen Türk Dil Kurumu Ödülü’nü kazanmıştı. Ardından peşpeşe başka kitapları da yayımlandı. Çok üretken bir şairle karşı karşıyaydık.

Ne ki Yaşar Miraç’ın 1983’te Almanya’ya yerleşmesi, onun ülkemiz şiir okurlarıyla olan bağının da koparmasına neden oldu. Kimi kitapları Almanya’da yayımlandı.

Son yıllarda şairi yeniden sık sık ülkemizde görür olduk. Elinde ilk şiirlerinden buyana hiç yayımlanmamış bin bir şiiri olduğunu ve bunları tek bir kitap olarak yayımlatmak üzere yayıncı aradığını söylüyordu.

Yayın dünyasının türlü sorunlarla boğuştuğu son yıllarda en az 800 sayfa tutacak bir şiir kitabını yayımlama cesaretini gösterecek yayıncı bulmak kolay değildi. Bu yüzden Yaşar Miraç’ın arayışları birkaç yıl sürdü.

Sonunda Bilim Sanat Galerisi Yayınları 1001 Şiir’i yayımladı. Şu anda elimizde, büyük bir özenle, kuşe kâğıda, içinde renkli resimlerle basılmış, 824 sayfalık ciltli bir kitap var.

Bu kitaba, tek bir şiir kitabı gibi de bakılabilir, eski divan şairlerinin bütün şiirlerini topladıkları divanları gibi de. Çünkü 1001 Şiir, şairin ilk şiirlerinden son şiirlerine dek bütün dönemlerinden ürünlerini içeriyor. Çeşitli nedenlerle yayımlanmış kitaplarında yer alamamış, ama onun yaratıcılığının, veriminin ürünleri.

Benim gözlediğim, şiir dünyasının Yaşar Miraç’a iki ayrı dönemde iki farklı yaklaşımı oldu: Şiirlerinin yeni yayımlanmaya başladığı 1970’lerin ikinci yarısıyla 1980’lerin ilk yıllarında büyük beğeni ve övgülerle karşılandı. Bunun başlıca nedeni, Trabzon folklorundan yola çıkıp, yöresel bir sesle çağdaş bir şiire ulaşabilmiş olmasıydı. Hatta bu yönüyle Lorca’ya benzetenler oldu onu.

Özellikle Almanya’ya yerleşip, şiirleri ortalıkta görünür olmaktan çıkınca Yaşar Miraç’a karşı değerlendirmeler de farklılaşmaya başladı. Aslında hece ölçüsüne dayanan sıradan şiirler yazdığı savunulmaya başlandı bu kez.

Şimdi 1001 Şiir ile şiir okurları için güzel bir değerlendirme yapma fırsatının ortaya çıktığı görülüyor: Bir şairin on beşinden kırk beşine dek otuz yıllık şiir serüvenine topluca bakabilir ve siz de kendi yorumunuzu yapabilirsiniz.

Benim düşüncemi soracak olursanız, Yaşar Miraç önemli bir şair. Özellikle de ilk dönem şiirleri Türk şiiri için yenilik taşıyor. Yeni bir söyleyiş, yeni bir duyarlık. Bugün de o şiirleri etkilenerek okudum. İçimi kıvıl kıvıl oynattı dizeleri.

Ancak bir başka sorudan da kurtulmak olası değil: Çağdaş şiirimizde ikinci bir örneğini yalnızca Fazıl Hüsnü Dağlarca’da görebildiğimiz bu denli çok sayıda şiir nasıl yazılabilir? Elbet şiire teknik bir ustalık ürünü olarak yaklaşmakla. Böyle yaklaştığınızda da şiire bir teknik çoğaltmaca unsuru egemen olmaz mı? Şairlerimizin yazdıklarında da yer yer düşünce ve duyarlığın geriye çekildiği, teknik ustalıklarla oluşturulmuş  şiirlere rastlıyoruz.

Benim düşüncem, şiirin bu denli çok üretilmesinin zor olduğu. Bu denli çok şiir yazıp arada boş atmamak olanaklı değil. Ama aslolan elbette boşlara değil, dolulara bakmaktır.

1001 Şiir, dolu dolu şiirlerle dolu bir yapıt. Kaç kişi otuz milyon lira verip bu kitabı edinebilir bilmiyorum ama, okuyanları mutluluk ülkelerinde dolaştıracak sayfalarla dolu olduğunu söyleyebilirim.

gülsüz bir gülüşe gömdüm

ben o gümüş serçeyi

22.1.2003

Read Full Post »