Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘40 kuşağı’ Category

Yarın akşam, Akatlar Kültür Merkezinde, çağdaş edebiyatımızın iki ilginç yazarı birlikte anılacak. Kültür hayatımızın farklı alanlarında öncü roller üstlenen Onat Kutlar, 11 Ocak 1995 günü, bombalı bir terör saldırısı sonucu ölmüştü. Necati Cumalı ise, çağdaş edebiyatımızda derin izler bırakan nice yapıtın ardından 10 Ocak 2001’de sessizce ayrılmıştı aramızdan.

Necati Cumalı, şiirimizin en yenilikçi ve verimli dönemlerinden olan 1940 kuşağının şairlerindendi.

40 Kuşağı, Orhan Veli gibi yenilikçilerle, Rıfat Ilgaz gibi toplumcuların çevresinde anılsa da, aslında çok farklı, çok boyutlu şairlerin yetiştiği bir dönemdir. Eleştirmen olarak Nurullah Ataç’ın renkli kişiliği de bu dönem şiirine ayrı bir heyecan katmıştır.

* * *

Necati Cumalı, Garip şiirinin çocuksu söyleyişleriyle kırsal doğa insanının kendine özgü yaşama sevincini ustalıkla birleştirdiği, lirik, kimi zaman öykülemeye yaslanan yalın bir şiir dünyası kurdu kendine. Rahat söyleyiş belirgin özelliğidir bu şiirin:

Artık memnunum yaşamaktan

Sabah erkenden kalktığım zaman

Siz varsınız;

Gündüz, işim var, arkadaşlarım,

Gece, yıldızlar var, karım var,

Günaydın tavuklar, horozlar!

1943’te yazılmış bu şiir, tıpkı ötekiler gibi bugün de taptazedir. Bu olgu, şairin yanı sıra yalın şiir anlayışının da başarısıdır.  O sırada 22 yaşında olan şair, sonraki yıllarda da hiç azalmayan yaşama sevincini şiirsel bir yöntem olarak kullanmıştır.

Bu özelliğini kendisi de sonraki yıllarda şöyle dile getirir: “Şair, gerçekten şairse, (…) kendini dinlemeli, kendine kulak vermeli, kendinde oluşan şiiri söylemelidir. Çünkü yeni olan, değişik olan kendisidir, değişen yaşam ile birlikte oluşmuş kendi yeni kişiliğidir.”

Bu sözler, şiire ilişkin temel bir gerçeği açıklıyor: Hayat ile şiir sanatını yazdıklarında birleştiremeyenlerin bu yolda gidebilecekleri fazla bir yol yoktur. Zorlama ile şiir yazmaya çalışanlar, ancak başka şairlerin etkisinde ürünler verebilirler.

* * *

Yakınlarda duyduğum bir olayı dönemin renkliliğini yansıtması bakımından burada aktarmadan geçemeyeceğim.

1956’da Necati Cumalı’nın Değişik Gözle adlı öykü kitabı yayımlanmıştır. Aynı günlerde Ataç, Varlık Dergisinin kapısından çıkarkan yanındaki Tahsin Yücel’in koluna girer. “Biliyor musun,” der, “bu yıl Sait Faik Armağanına katılan öykü kitaplarından ikisi dışında hepsini okudum. Okudum çünkü onlara oy vermeyeceğimden emindim. İkisini okumadım: Biri Necati Cumalı’nın kitabı. Çünkü ona oy vereceğim. Öbürü de senin kitabın. Onu da okumadım çünkü ya Necati’ninkinden daha güzelse diye.”

Ardından Cumalı’nın şu dizelerini okur:

Ağaçlar denize doğru gidiyor

Deniz karşı dağlara doğru

Gittikçe küçülüyor, ufalıyorum

Olduğum yerde

Neredeysen uzat ellerini

Başım dönüyor.

Sonra da ekler: “Ne kadar güzel değil mi? Böyle şiir yazan birine vermek istiyorum oyumu.

Böylelikle Ataç’a özgü bir değerlendirme ölçütüyle güzel şiir yazana verilir o yılki Sait Faik Hikâye Armağanı.

9.1.2007

Read Full Post »

Rıfat Ilgaz’ın Bütün Şiirleri (Çınar Yayınları) yeniden yayımlandı.

Onun için çağdaş şiirimizin en çile çekmiş, en hakkı yenmiş şairlerinden biridir diyebiliriz rahatlıkla.

İlk şiirlerinin tarihi 1927’ye dek gitse de asıl 1940 kuşağı şairlerindendir. İlk kitabı Yarenlik (1943), ardından Sınıf (1944) ve Yaşadıkça (1948) ile çağdaş şiirimizin en özgün çıkışlarından birini gerçekleştirmiştir.

Nedir Rıfat Ilgaz’ın şiirini bu denli özgün kılan?

1940’lı yıllar, Garip anlayışının egemen olduğu yıllardı. Şiirde ölçü, uyak, benzetme, imge gibi araçların uzağında duruluyor, hiçbir kural tanımadan günlük hayatın şiiri yazılmaya çalışılıyordu.

Rıfat Ilgaz da böyle bir anlayışla şiir yazıyordu. Ancak Garip akımının getirdiği bu yenilikleri kullanmada yarıştığı; hem daha sol, toplumcu bir şiir yazdığı, hem de halkın beğenisini bulma çabasında daha ileri gittiği söylenebilir.

Ne ki ilk üç kitabından sonra Rıfat Ilgaz çok ağır  baskılara uğradı. Mesleğinden atıldı, sürekli izlendi, şiir yayımlayamaz, adını kullanamaz oldu: “Kapandı yüzümüze dergi kapakları, / Bir varmış, bir yokmuş olduk sağlığımızda.”

Bir şair için olabilecek en olumsuz durumdu bu. Yıllarca şiir yayımlayamamanın yarattığı bunalımla, şiirle olan bağı zayıfladı. Neredeyse şair kimliğini unutturup Hababam Sınıfı yazarı, mizahçı Rıfat Ilgaz olarak yeni bir kimlik yarattı kendine. Şiirini yazarlığının yedeğine çekti.

Gene de şiirle bağını tam koparmadı. 1960’lardan sonra  öteki 1940 kuşağı toplumcu şairlerine daha yakın bir söyleyişle şiirler yazdı.

Rıfat Ilgaz’ın 1940’lardaki şiirleriyle, çağdaş Türk şiiri içindeki önemli yerinin kavranabildiği bugün de söylenemez. Şiir tarihimizde adı öteki 1940 kuşağı şairlerinden biri olarak anılagelmektedir.

Oysa onun şiirine yapılacak derinliğine bir kazı girişimi, bu şairimizin aynı zamanda  dil, söyleyiş ve içerik özellikleriyle nasıl öncü ve özgün bir şair olduğunu ortaya koyacaktır.

Üniversitelerimizde çağdaş şiirimiz üstüne araştırma yapacaklar, alın size bulunmaz bir konu: “Şiirimizde 1940’lardaki Yenilik Hareketleri ve Rıfat Ilgaz”.

Rıfat Ilgaz, İkinci Dünya Savaşı’nın en karanlık günlerini, soğuk savaş yıllarının olabilecek bütün baskılarını yaşayarak geçirdi yaşamının önemli bir bölümünü. 12 Eylül döneminde yaşı yetmişi geçtiği halde yine güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınmıştı.

Belki de bu yüzden onun şiirlerinde barış düşüncesine, özgür insan kişiliğine, insanın direnme gücüne ve geleceğe güvenmenin bulunmaz güzelliklerle dile getirilişine tanık oluruz.

Savaşlar, soykırımlar gördük,

İskenderler Sezarlar,

Ne atlar kaldı onlardan, ne meydanlar…

Gittiler, yıkılıp birer birer,

Biz kaldık.

En kıraç topraklarda tutunduk,

Biz defneler.

Dal kırılır, yaprak dökülür

Ölür mü acılara katlanmasını bilenler,

Direnenler tüm kırımlara karşı…

Ölmez sevgiden yana olanlar

Defneler ölmez!

26.3.2003

Read Full Post »