Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Yannis Ritsos’ Category

Yaşar Miraç’ın ilk şiirleri 1975’te Ataol Behramoğlu yönetimindeki “Militan” dergisinde yayımlandığında, şiirimizde güncel siyasal eğilimlerin de etkisiyle “slogancı” denebilecek bir genç şairler kuşağı egemendi.

Siyasal ileti uğruna şiir sanatını bir yana bırakmaya dek varan tutucu tavrıyla bu kuşak neredeyse divan şiirine benzer bir “ortak simgecilik” anlayışı içindeydi.

Ancak Yaşar Miraç’ın bu ortak şiir anlayışlarına hiç benzemeyen bambaşka bir şiiri vardı: Halk şiiri özellikleri, çağdaş bir lirizm, halktan yana, devrimci duyarlık bir aradaydı. Kimi ona “Trabzonlu Lorca” dedi, kimisi “türkücü”. Kendi kuşağı kadar, eski kuşak şairlerin de beğenisini kazandı. Cahit Külebi, onun için, “elinde şiir cennetinin altın anahtarının bulunduğunu sanıyorum,” demişti. Selanik’te bir şiir şenliğinde kendisini dinleyen Yannis Ritsos ise “şiiri gibi kristal sesli” tanımını yapmıştı.

Şiirindeki yerel özelliklere bakıp onu yöresel bir şair olarak sınırlamak isteyenler de oldu, çok şiir yazmasına bakıp bunun bir olumsuzluk olduğunu savlayanlar da.

* * *

Bugün aradan otuz yıl geçtikten sonra, Yaşar Miraç’a da, şiirine de daha soğukkanlı, nesnel bakılabileceğini düşünüyorum.

80’li yılların başında Almanya’ya yerleşince bu şairimiz sanki şiirimizin de dışında kalmış gibi oldu. Yeni kitaplarını orada yayımlasa da, sesi ülkesine fazla yansımadı.  2002’de 1001 Şiir (Bilim Sanat Galerisi Yayınları) adlı sekiz yüz sayfalık dev kitabıyla dönüş yaptı. Şairin içinde nasıl bir şiir gizilgücü taşıdığını gösteren bu yapıtının, şiir okurları arasında yeterli ilgi uyandırabildiğini söylemek güç. 1001 Şiir’de her döneminden ayrı birer kitap bütünlüğü taşıyan ürünlerle öteki kitaplarına girememiş “artıklar” bir araya getirilmişti. Ancak kıyıda köşede bunca yıl beklemiş şiirlerin taşıdığı zenginlik, Yaşar Miraç’ın şiir gücünü de bir kez daha ortaya çıkarıyordu.

Tek başına 1001 Şiir bile, bu şairin şiir tarihimizde önemli bir yer tutmasına yeterli bir bütünlük oluşturuyor.

* * *

Geçenlerde Yaşar Miraç’ın üç yeni şiir kitabını gördüm: Trabzonaşk, Sevgili Mutsuzluğum, Pembe Halk. Her üç kitabı da Bileşim Yayınevi basmış.

Trabzonaşk, şairin ilk kitabı Trabzonlu Delikanlı’dan (1979) sonra bir kez daha doğup büyüdüğü yöreye olan sevgisini dillendirdiği şiirler içeriyor. Balıkçısından fenerine, ekmeğinden çınarına, hurmasından çay bahçesine… Sevgili Mutsuzluğum ise, lirik şiir damarının yeni ürünlerini içeriyor. İlginç olan şairin bunca yıl sonra şiirindeki lirik gücü koruyabilmiş olması. Genç bir yürekten çıkmış gibi taze soluklu şiirler.

Pembe Halk, şairin Gül Ekmek’ten (1980) bu yana sürdürdüğü bir başka şiir çizgisinin, siyasal şiirlerin yeni ürünleri. Kitapta çoğu güncel olaylardan kaynaklanan taşlamalar, yüksek sesli kavga şiirleri yer alıyor. Günümüz şiirinin güncel siyasal mücadelelerin dışında görünen ana eğilimine karşın Yaşar Miraç, bu kopukluğu onarmaya çalışan bir şair olarak da öne çıkıyor.

Çağdaş şiirimizin son otuz yılının tarihini yazacak olanların Yaşar Miraç’ın şiirimize kazandırdıkları üzerinde uzun uzun düşünmeleri gerekecek.

kimi doğru değildir

doğruya çalar

(nice doğruların hakkını çalar)

kimi kaptan değildir

kaptana çalar

(nice gemileri batırır kaçar)

Reklamlar

Read Full Post »

Ataol Behramoğlu yönetimindeki Militan dergisinin Mart 1975 tarihli 3. sayısının şiirseverlerin anılarında özel bir yeri vardır.

Çünkü derginin o sayısında Macar şiirinin büyük isimlerinden Attila Jozsef, doğumunun 75. yılı nedeniyle kapsamlı bir bölümle tanıtılıyordu. Birbirinden çarpıcı şiirlerinin yanı sıra, çok ilginç bir yaşamöyküsüyle de karşı karşıyaydık. Taze bir söyleyiş, benzersiz imgelerle etkileyici bir şiir.

20. yüzyılın başlarında yazgısıyla Mayakovski’yi andıran bir şiir kaynağı. İkisi de devrimci düşüncelerine karşın parti örgütlenmesiyle çelişkiler yaşıyor. İkisinin fırtınalı yaşamı da intiharla trajik bir biçimde sonlanıyor.

Attila Jozsef’in “Flora” şiiriyle, Mayakovski’nin “Seviyorum”u taşıdıkları güçlü lirik ögelerle birbirine çok yakın.

Attila Jozsef, derin yoksulluk içindeki çocukluk ve ilkgençliğinden sonra fırsat bulup Paris’e, üniversite öğrenimine geldiğinde 21 yaşında, ama “Temiz Yürekle” adlı şiiriyle tanınmış bir şairdir. Gerçeküstücülük bildirisine daha bir yıl vardır. Yüzyılın başında Fransız şiirini yenileştiren Apollinaire’e ilgi duyar. Onun yaratıcılığından ve lirizminden etkilenir.

Ülkesine döndüğünde geçim sorunları, siyasal kavgalar, aşk duygusu ve ortaya çıkan şizofreni hastalığı yaşamını güçleştirir.

Bütün bu sorunlara karşın umutsuz ya da yenilmiş değil, insanı yücelten şiirler yazar. O denli pırıl pırıl insan ve toplum sevgisiyle doludur ki şiirler, hastalığından bir iz görülmez.

Attila Jozsef, tıpkı aynı dönemde dilimize çevrilen Ritsos gibi, 70’li yıllarda yazılan şiirimizi etkilemiş bir şairdir.

Şiirlerinin dilimizde kitaplaşması ise Kemal Özer’in çabalarıyla gerçekleşti. Macar Türkolog Edit Tasnadi ile birlikte yaptıkları çeviriler ilk kez 1986’da Temiz Yürekle adıyla yayımlanmıştı.

Temiz Yürekle şu günlerde şairin doğumunun 100. yılı nedeniyle Evrensel Yayın tarafından bir kez daha yayımlandı. Şiirlerin yanı sıra inceleme ve tanıtma yazılarıyla da şairin bütün yönleriyle okura sunulduğu özenli bir çalışma.

Kitabın tanıtımı için geçtiğimiz cuma akşamı Makine Mühendisleri Odası Salonunda yapılan toplantıda Kemal Özer ve Müslim Çelik’le şair ve şiiri üzerine birer konuşma yaptık. Orada Attila Jozsef ile ilgili bir kitap daha yayımlandığını gördüm: Evrenle Ölç Kendini, Edebiyatçılar Derneği tarafından yayımlanmış bir saygı kitabı.

Kitapta, Attila Jozsef üzerine ülkemizde yazılmış şiir ve yazılarla, şiirlerinden seçmeler bir araya getirilmiş. 26 yazar ve şairin imzası var kitapta. Özellikle de onunla ilgili yazılmış şiirlerin çokluğu, şiirimizi ne denli etkilediğini gösteren bir başka kanıt.

Kitapta Edit Tasnadi’nin Attila Jozsef ile ünlü Macar besteci Bela Bartok arasındaki ilişkiyi anlattığı çok ilginç bir yazı da yer alıyor.

Attila Jozsef, dünyanın ağırlıklarına dayanamayarak 3 Aralık 1937 günü Balaton Szarszo istasyonunda kendini rayların altına attığında 32 yaşındaydı. Bütün fotoğraflarında öyle kaldı.

Bugün 100 yaşında ama 32 yaşındaki gözleriyle aramızda.

Ülkesi Macaristan’ın ulusal değerlerinden biri. Alanlarda heykelleri, yaşadığı yerlerde müzeleri.

1.6.2005


Read Full Post »

Yunus Emre’den bu yana, okuyana durup dururken kolayca söylenivermiş gibi gelen dizelerin ardında hep şiire verilmiş koca bir ömür vardır.

Kendi kuşağımda (Erdal)Alova denli hayatını yalnızca şiire vermiş, varlığını şiirle özdeşlemiş az şair gördüm.

Alova, yeni ve ilk kez bir toplu şiirler yapıtıyla karşımızda:Dizeler (2001-1973). 28 yıllık zaman diliminden 133 sayfalık bir bütün.

Dizeler başlığı, rastgele konulmuş bir başlık değil bence. Kitaptaki her bir dizeye verilen emeği, özeni, sahip çıkmayı gösteriyor.

Öyle bir şiir birikimiyle karşı karşıyayız ki, boş yok. Arıta arıta uluşılmış som bir bütünlük.

Hep söylenir ya, şiir tek bir sözcüğüne dokunamayacağınız bir yapıdır, tek sözcüğünü değiştirseniz bozulur o yapı.

Şiirlerdeki kusursuzluğa baktıkça bu temel yapıyla karşılaşıp hayranlık duymamak elde değil.

Yalnızca yapısal bir yoğunluk ve mükemmellik içermiyor Alova’nın şiiri; taşıdığı anlam katmanlarıyla da çok zengin bir şiir.

Bu özgün şiir dünyasına giresilmek yalınkat bir okumayla olanaklı değil. Şiir bilmek, tarih bilmek, doğa bilmek, hayatı bilmek gerek.

Gene de aşkı anlatan bir şiirle başlayabilirsiniz onu okumaya. “Sevgi Dönümü”nden birkaç dize size o şiirin yolunu açabilir:

Omuzların iki yunus kürekte.

Patlıcan moru saçların

nasıl döverdi yastığı

uçaktan atılan kâğıtlar gibi

çırpınırken ayakların

Bir bir açtım kapalıçarşılarını

geçtim batık saraylarından

balık kanı kokan geçitlerinden

kayboldum sonunda

cevahir bedesteninde.

Şairlere yazdığı şiirler de, şiir sanatına ilgi duyuyorsanız Alova şiirine giriş için açık bir kapı olabilir. Şiirle seslendiği şairlere bir bakalım: Sappho, Kavafis, Lorca, Ritsos, Henri Michaux, Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Oktay Rifat, Edip Cansever, Metin Eloğlu, Can Yücel, Cemal Süreya, Cevat Çapan.

Bu şiirleri okurken yine çok yönlü şiir dünyalarıyla karşılaşacaksınız. Bir yandan üzerine şiir yazılan şairin dünyası, öte yandan Alova’nın bu şairlere yaklaşımıyla ortaya çıkan derinlikli portreler. Bir de “Tayf” şiiri var, Alova’nın dokuz şairden oluşan bir “Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi”

Alova şiirini yoğunlaştırırken en çok doğayı kullanıyor. Doğadan derlediği türlü gereçlerle  kuruyor imgelerini. Hayattan ve edebiyattan uzaklaşmış bir doğa onun şiirleriyle yepyeni söyleyişler olarak geri dönüyor:

Sevgisizlik yiyip bitirmiş

Süngertaşı gibi yüreklerini.

Dizlerin sönmüş kraterler

Eteğine kent kurduğum

Dilbalıkları gibi kayıp geçerken günler

Yazarken yaz günü isteklerini

Mürekkepbalıklarının tebeşiriyle

Mavi tahtasına denizin.

Doğa, şiir, kişisel ve toplumsal tarih, binlerce ayrıntı… toplayın hepsini. Çevirip başınızı hayatın gürültüsünden, bakın, insan doğanızın geresindiği şeylerden söz ediyor şair.

Sonrada şunu sorabilirsiniz; böyle bir şairin değerlenmediği bir şiir ortamının sağlığından söz edilebilir mi?

18.7.2001

Read Full Post »

Bu yılın 1 Mayıs’ında Adam Yayınları’nda 19. yılımı tamamladım. Bu 19 yıl benim için çok zengin deneyimlerle dolu bir dönem oldu.

Bu 19 yılın bir önemli yanı da, bu süre boyunca Cevat abiyle hep yan yana ya da aynı odalarda çalışmış olmamızdı. 19 yıl boyunca bir insanla düzenli olarak her haftanın en az bir günü görüşebilmek, insanlar arasında gözle görülemeyen ama her koşulda hemen kendini belli eden bağların kurulmasına yol açıyor.

Cevat abiyle aklınıza gelecek her konuda konuşabilirsiniz. Beşiktaş’ın durumunu da, sinema, tiyatro dünyasında olup bitenleri de, gezilip görülecek ilginç yerleri de, dünyanın çeşitli köşelerinde yaşayan kültür adamlarını nasıl tanıdığını da…

Bu 19 yıl boyunca neler konuştuğumuzu düşündüğümde aklıma önce şiir geliyor. Evet, yeryüzünde şiirin bunca geri çekildiği, toplum hayatının dışına itildiği bir dönemde biz en çok şiirden konuştuk. Çünkü hayatta en önemsediğimiz şeydi şiir. Ama şiirin yanı sıra hayat üzerine, geçmiş, anılar, insanlar üzerine de çok şey konuştuk. Bu konuşmalardan aklımda onun yaşamına ve geçmişine ilişkin çok şey kaldı elbette. Bu yüzden konuşmamı biraz da bu anılar üzerine kurmak istedim. Çeşitli yaşam sahnelerinin onun şiirinin daha iyi anlaşılmasına, sevilmesine yol açacağını düşündüğüm için.

Bir şairi şair yapan etkenleri ya da mutlu rastlantıları hep düşünmüşümdür. Sözgelimi Nâzım Hikmet’i Nâzım Hikmet yapan ne çok etken vardır. Mevlevi şairi dedesinden, ressam annesine, Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan Sovyet devrimine saymakla tükenmeyecek etkenler.

Cevat Çapan’ın yaşamına baktığınızda da, onu şair eden yollarda nice zengin yaşam birikimi olduğunu kolaylıkla görebilirsiniz.

Ve bu yaşam parçalarının hayat denilen o usta terzi tarafından nasıl ustalıkla birleştirilip geliştirildiğini de.

İsterseniz babasından başlayalım.

Erzincan’ın Kemah ilçesinin Pekeriç köyünden bir delikanlı. Köyleri bir Ermeni köyü, ama babası İstanbul’da kuru kahvecilik yapıyor. Ermeni arkadaşlarıyla Trabzon’dan vapura binip İstanbul’a babasının yanına geliyor. Yolda da arkadaşlarından Amerika’yı, orada nasıl canlı, çekici bir hayat olduğunu duyuyor. İstanbul’da babasıyla pek anlaşamıyor, biraz para biriktirince bir gemiye atlayıp önce Cezayir’e, sonra Marsilya’ya, oradan Amerika’ya gidiyor diye bindiği bir gemi ile Hollanda Guyanası’na yani Surinam’a gidiyor. Oradan her nasılsa Küba’ya geçiyor ve Santiago’da tam 20 yıl yaşıyor. İş adamı oluyor ve Emilio Çapan adını alıyor.

Adaları seven bir adam,

Adaları da kadınlar kadar.

Bir adam, gelip dağ köylerinden,

Han kahvelerinde duran.

Bir köylü, imparatorluğun payitahtında.

Bir kaçak, Cezayir zindanlarında.

Bir yolcu, Marsilya’dan.

İkinci Abdülhamit’in padişahlığında

Kalkıp Havana’ya giden babam.

Sonra Kurtuluş Savaşı oluyor, Cumhuriyet kuruluyor ve bu adam ülkesine dönüyor. Kardeşinin Darıca’daki fırınını işletmeye başlıyor. Orada komşuları Girit mübadili bir kızı seviyor ve bu aşktan 1933 yılında Cevat Çapan doğuyor.

12 yaşına kadar olan çocukluk yılları Darıca’da geçiyor Cevat Çapan’ın. İkinci Dünya Savaşı yılları. Hiç elektrik olmayan yıllar. Halkevlerine gelip perdesini kurarak karagöz oynatan karagözcüyü görmesiyle ilk ilgisi ortaya çıkıyor. Aynı yıllarda radyodan da Hayali Küçük Ali’nin Karagöz programlarını dinliyor.

Bu yıllarda babası da sürekli hikâyeler anlatarak oğlunun imge dünyasının gelişmesine katkıda bulunuyor. En çok anlattığı hikâye ise Pardayanlar’dır. Babasından öğrendiği ilk Fransızca sözler de Baba Pardayan’ın oğluna öğütleridir:

Kadınlardan sakın

Saçları yılandır seni sararlar,

Gözleri ateştir, seni yakarlar.

Ama babasının Cevat Çapan’a verdiği dersler yalnızca Pardayanlar değildir:

Babam iki tek atınca,

“Hadi seni karpuzlara götüreyim,” derdi.

(Karpuzlar Gebze’de oturan kızlardı.)

Annem kızarır, kızar,

“Bey, çocuk daha küçük,” diye çıkışır,

mutfağa gider ağlardı.

Babam karpuzdan anlardı.

Babasının oğluna öğrettiği bir şey de rakı içmektir. Daha 3-4 yaşlarındayken onu rakı sofralarına taşımaya başlar. Önce mezelerin lezzetine alışan Cevat Çapan, zamanla mezelerin yanında rakı içmeye de başlar.

Evlerinin yanındaki mescitte ise taşbaskısı kitaplar satan bir seyyar kitapçı vardır. İlkokul yıllarında bu kitapçıdan aldığı Hazreti Ali Cenkleri, Tahir ile Zühre, Arzu ile Kamber, Kan Kalesi, Hayber Kalesi gibi kitapları okumaya başlar. Yalnız kendi kendine değil. Evlerinin altındaki fırında çalışan işçilere de okur bu hikâyeleri. Aralarında saz çalıp, türkü söyleyenler olur, onlardan da ilk türküleri öğrenir.

Bu arada annesini de unutmayalım: O da akrabaları, arkadaşları, komşuları geldiğinde Rumca şarkılar söyler evlerinde. Kimileri yarı Türkçe yarı Rumca masallar anlatır. Yunancaya karşı kulak dolgunluğu da yine işte bu çocukluk yıllarında oluşur.

1945, Cevat Çapan’ın 12 yaşında İstanbul’a geldiği ve Robert Koleje kaydolduğu yıldır. Hem o yıllarda Türkiye’de olabilecek en güzel okula gelmiştir. Hem de sinema, tiyatro gibi sanatlarla buluşacağı İstanbul şehrine.

Taksim sinemasında hep Arap filmleri gösterilmektedir. Türkçe sözlü, Arapça şarkılı filmlerdir bunlar, Abdülvahap’la Ümmü Gülsüm’ün oynadıkları.

Yine aynı yıl İstanbul Şehir Tiyatrolarında Shakespeare ile tanışır. Muhsin Ertuğrul’un sahneye koyduğu Atinalı Timon’dur ilk gördüğü oyun.

Kolej’de Karagöz tutkusu da sürer. Okulda bir perde yaptırıp Karagöz oynatmaya başlar.

İlk yurtdışı gezisini de bir okul gezisi olarak Yunanistan’a yaparlar. Çeşme’den önce Sakız adasına geçip, oradan da Atina’ya giderler.

Robert Kolej’de çok iyi bir edebiyat eğitimi verilmektedir bu yıllarda. Şair Nigar Hanımın oğlu Salih Keramet Türkçe öğretmenleridir. Tevfik Fikret’in arkadaşıdır. Nazım Hikmet, dönemin yaşayan bütün öteki şairleri, Sait Faik, Yakup Kadri, Halide Edip, Halit Ziya, Reşat Nuri derslerde okudukları yazarlardır. Yine Batı dünyasından T. S. Eliot, Ezra Pound, James Joyce da bu yıllarda keşfettiği yazarlardır.

Okul bitince, 20 yaşında babası onu İngiltere’ye Cambridge Üniversitesi’ne gönderir. Ailesi iktisat okumasını istemektedir. O ise İngiliz Edebiyatı bölümüne kaydolur. Babasına altı ay sonra yazdığı bir mektupla durumu bildirir.

Cambridge’de sinema tutkusu iyice depreşir. Durmadan sinemaya gider. Hemen bütün sinema klasiklerini izleme olanağı bulur. Bir keresinde Mihail Kokoyannis’in Melina Merküri’nin oynadığı Stella adlı filmini o kadar beğenir ki, tam 9 kez seyreder.

Cambridge’de ilk yaptığı işlerden biri de İngiliz arkadaşlarını rakıyla tanıştırmak olur. Savaştan yeni çıkmış İngiltere’de bir çok şey karneyle dağıtılmaktadır. Babası her ay küçük bir koli içinde ona beyaz peynir, pastırma ve rakı gönderir. Rakı sofrasını kurup arkadaşlarına hem rakı içmeyi, hem de türkü söylemeyi öğretir.

Kendisi de elbette çağdaş İngiliz edebiyatının ustalarından etkilenir. Bunlar içinde en beğendiği ise Gökkuşağı ve Aşık Kadınlar romanlarının yazarı D. H. Lawrence’dır.

İlk şiirlerini de yine bu yıllarda yazar. “Denizi Özledik Denizi”, “Dilek Şart”.

Yaz aylarında ise Türkiye’deki edebiyatçılarla arkadaşlıklar kuruyor. Bunlar arasında ilk sıraları Bilge Karasu, Vüs’at O. Bener, Özdemir Asaf alıyorlar. Sonraki yıllarda asker arkadaşı olarak Oğuz Atay da katılacaktır yakın arkadaş grubuna.

Cevat Çapan’ın askerliğini yaptığı 1950’li yılların sonları Ankara, bir sanatçılar merkezidir aynı zamanda. Turgut Uyar’la, İlhan Berk’le, Can Yücel’le, haftasonları buluşup arkadaşlık etmektedirler.

Tabii İngiltere’de okumanın bir yararı da pek çok çağdaş yazarı herkesten önce farkedebilmesi olur. John Berger’i daha ilk romanı  Zamanımızın Bir Ressamı yayımlandığında, 1953’de keşfeder. Ted Hughes, Sylvia Plath aynı dönemde öğrencilik yaptığı şairlerdir. Yine Raymond Williams, F. R, Leaves, George Steiner gibi çağdaş edebiyatın başta gelen eleştirmenlerinin de derslerine girer.

Aynı şekilde, yalnız İngiliz edebiyatına değil, bütün dünya edebiyatına ve şiirine açılan kapıları bulabilmiştir. Böylelikle, günümüzün “Şiir Atlası”na ulaşacak, “Çin’den Peru’ya” çeviri serüveni başlar. “Çin’den Peru’ya”nın ilk basımı 1966’da Vedat Günyol yönetimindeki Çan Yayınları’ndan 76 sayfalık ince bir kitap olarak çıkar. Ancak içinde Sappho’dan Latin Şairlerine, Eski Çin şairlerinden Japon Haiku’larına, Ungaretti’den Pavese’ye, Michaux’dan Rene Char’a, Lorca’dan Alberti’ye Yeats’den Auden’a, Ezra Pound’dan Vallejo’ya çok geniş bir alanda dünya şiiri karşımıza çıkar.

Ardından peş peşe çağdaş Yunan şiirinin büyük ustalarını dilimize aktarır: 1966’da Seferis, 1974’te Yannis Ritsos, 1981’de Kavafis ve 1983’te de Elitis’in şiirleri kitap olarak yayımlanır. Çağdaş Yunan Şiiri Antolojisi, Çağdaş İngiliz Şiiri Antolojisi ve Çağdaş Amerikan Şiiri Antolojisi de 80’li yılların ürünlerindendir.

80’li yılların başında bir de Amerika serüveni vardır, Cevat Abi’nin. Beş kişilik bir aile olarak gittiği New York’ta Fulbright bursuyla geçinemeyince, bir yandan üniversitede 17. yüzyıl İngiliz edebiyatı dersi verir, öte yandan da Türk öğrencilerin kurduğu bir badanacı ekibine katılarak evlere boya badana işlerine gider. Hatta bir keresinde evini boyamaya gittikleri kişinin bir üniversite profesörü olduğunu öğrenince ev sahibi profesörle, onun evini boyamaya gelen Profesör Cevat Çapan’ı tanıştırırlar.

İşte, kimi sahnelerini aktarmaya çalıştığım böylesi çok sayıda mutlu rastlantının ortaya çıkardığı bir şair kişiliktir Cevat Çapan.

80’li yıllar, Cevat Çapan’ın aynı zamanda yeniden kendi şiirine dönüş yıllarıdır. İlk şiiri 1952 yılında, henüz 19 yaşındayken yayımlanmış olmasına karşın, ilk şiir kitabı Dön Güvercin Dön, aradan 33 yıl geçtikten sonra 1985’te yayımlanır ve o yılın Behçet Necatigil Şiir Ödülünü kazanır.

Yılların birikimi içinde yaşama sevinciyle hüznü ustalıkla harmanlayan, yalınlıkla derinliği buluşturan şiirleri peş peşe kitaplaşır: Doğal Tarih, Sevda Yaratan, Ne Güzel Yolculuktu Aklımdan Çıkmaz. Şiirlerinden seçmeler İngiltere ve Fransa’da da kitap olarak yayımlanır.

Cevat Çapan şiirine genel bir bakışla baktığımızda hep anlatılan bir hikaye vardır. Bu hikaye, kimi zaman kişisel, kimi zaman toplumsal bir hikayedir. Ancak içlerine kişisel tarihlerin ve düşlerin karıştığı hikayelerdir bunlar. Annesini, babasını, dayısını anlatırken Anna Ahmatova’yı, Osip Mandelştam’ı, Cesar Vallejo’yu, Walter Benjamin’i de anlatır.

Aslında bir düşler sağanağı da diyebiliriz onun şiiri için. Yalın görünümlü olmalarına karşın kişisel, toplumsal ya da tarihsel pek çok öykünün iç içe geçtiği, birbiriyle ilintilendiği, buluşup uzaklaştıkları bir olaylar ve düşler sağanağıdır. Bu nedenle gizlerine çok da kolay varılabilecek bir şiir değildir belki. Ama şairin dünyasını tanıyıp, ailesi, geçmişi ve bunca içli dışlılıktan sonra bütün dünya edebiyatı ve özellikle de şiiri için de onun ailesi diyebiliriz; evet, dünya şiirinin serüvenlerine açık, şiirin bu geniş ailesine yakın olanlar için tadına kolay varılacak ve sonra da tiryakisi olunacak bir şiirdir Cevat Çapan’ın şiiri.

Bir yaştan sonra, sınırsız bir çağrışımlar

zinciridir hayat;

başka kokular, başka görüntülerle

saldırır üstüne tekleyen belleğinle

ve birden başka adlarla uyanırsın

bir dağ yamacında daldığın düşten.

Bir İsveç filminde miydi

o küçücük madenci çocuğu

Auguste Renoir’ın adını hecelemeye çalışan?

Her şey ne kadar külrengi ve dağınık

gökle denizin maviliği ötesinde.

Bir kadın “Gecenin Matemi”ni söylüyor öğle üzeri

ve herkesten bir şeyler kalan bu sokaklarda,

kırılan camdan kalplerin parçalarını toplarken,

belalısı gizlice zehirliyor içindeki aylak köpeği.

Ve uzakta, düşlediğim Girit’te, belki de,

denize eğilen çamları yıkıyor yıldızlar.

Sonunda sana sığınıyorum, ey şiir,

rüzgarları, fırtınaları yararlı kılan.

Yaşarken, güzel adlar koydum çocuklarıma:

Nigar, Leyla, Alişan.

Burada çok kabaca söz ettiğim olaylar ve olgular, onun bin bir zenginlik içeren hayatının küçük bir bölümüdür yalnızca. Onu tam olarak tanıyabilmek için, gittiği meyhaneleri, yüzdüğü denizleri, gezdiği yerleri, okuduğu kitapları, gördüğü filmleri, oyunları, tanıdığı nice renkli insan portrelerini, çocuklarıyla, öğrencileriyle olan serüvenlerini uzun uzun anlatmak ve dinlemek gerekir. Çünkü bütün bunların ve nicelerinin bileşeninin doğurduğu bir şeydir Cevat Çapan şiiri.

Bunca yüksek uçuşa karşın, Cevat Çapan, ayakları yerden kesilen şairlerden değildir. Güçlü gerçekçiliği ve duyarlık eğitimiyle maddi dünya ile yaratı dünyasını birbirinden ayırmadan bir arada koruyabilmeyi başarmıştır. Gerçeklik duygusuyla güzellik duygusu yan yana, bir aradadır.

Lirik şiir yazmasına karşın, şiirde lirik söyleyişle mizahi, ironik tonu da ustalıkla birleştirebilmektedir.

Cevat Çapan’ın düşler sağanağından, bölük pörçük yaşam parçalarından bir şiir dünyası kurduğunu söyledim. Bu yamalı bohça gibi görünen şiir dünyasına biraz geri çekilip de yukardan baktığınızda ise karşınızda kusursuz bütünlükte bir yapıtın durduğunu göreceksiniz.

Elbette bütün sanatlar gibi şiir de aslında şairinin bireysel bir serüvenidir. Ama şair bu serüvenine ortak edebildiği okurlarıyla yaşar, çoğalır.

Cevat Çapan’ın, Türkçe okuyabilen bizlere sunduğu şiir yolculuğu çok güzeldi.

Ve kim bilir kaç kuşaklar boyunca aklımızdan çıkmayacak.

Temmuz 2005

Read Full Post »