Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Rimbaud’ Category

Şiir alanında da festivaller, birbirini uzaktan tanıyan ya da hiç tanımayan insanları bir araya getiriyor. Bu buluşmalardan kimi zaman heyecan verici etkileşimler doğuyor.

Geçen yaz katıldığım Fransa’daki “Akdeniz’in Sesleri” adlı şiir festivali de benim için böylesi mutlu rastlantılardan birine yol açtı.

On günlük festivalin son günü tanıştığım Jean-Luc Pouliquen, şiir üstüne görüşleriyle bir anda çok tanıdık biri oluverdi.

Şiirin geçmişi ve bugünü üstüne konuşurken, onun Fransız şiiri üstüne söyledikleriyle benim Türk şiiri üstüne düşündüklerimin çakışıverdiğini gördük. Bu ortaklık, gönderilen metinlerle sürdü.

1954 doğumlu olan Jean-Luc Pouliquen, şiir yazmasının yanında, şiir üstüne düşünen, toplumun şiir hayatı üzerinde etkili olmak için çalışan bir kişi. Bunun için bir yandan günümüz Fransız şiiri üstüne eleştiriler yazarken, öte yandan da günümüz şairleriyle yaptığı söyleşilerde güncel şiir sorunlarını tartışmakta, bunları kitaplaştırarak okurlara sunmakta. Ülkesinin güneyinde bir üniversiteye bağlı olarak, şiir üstüne bütün yazılı belgelerin bulunduğu bir de şiir arşivi oluşturmuş.

Şairin bir başka etkinlik alanı ise on yıldan fazla bir süredir okullarda düzenlediği şiir yazım çalıştayları.

Adam Sanat dergisinin bu ayki sayısında, şairin bu çalışmalarını ayrıntılarıyla anlattığı uzun bir söyleşisinin çevirisi yayımlandı.

Şair, bir okula geldiğinde burada bir haftayla bir yıl arasında süren düzenli ve yoğun bir şiir programı uyguluyor. Bu program boyunca önce şiirin ne olduğunu, nasıl yazılabileceğini anlatıyor, sonra da çocuklara içlerindeki şiiri dışa çıkarabilecekleri yöntemleri öğreterek şiir yazmalarını sağlıyor.

Şiir yazmanın öğretilemeyeceği yaygın kanısından farklı bir yaklaşımla, her çocuğa özgü olan ritm, ses ve müziği açığa çıkararak kendini yazdıran bir şiire ulaşıyor.

Şairin bu çalışmalarının kaynağında ise ülkesinin şiir alanında yirminci yüzyılda yaşadığı büyük eylem var. Özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarında Fransa’da şiir, işgal altındaki ülkenin temel mücadele araçlarından biri olmuştu. Yazılı ve sözlü basında önemli yer tutuyordu. Her şair, bulunduğu yeri şiirle aydınlatıyordu.

Sonraki yıllarda da özellikle de 68 Mayısı’nda şiir toplumsal başkaldırıya katılmış, değişen toplumun sesini yansıtabilmeyi başarmıştı. Hatta bu yıllarda kurulan şiir atölyelerinde yapılan çalışmalarda şairlerin de öteki meslekler gibi kent yaşamında yerlerinin olduğu görülmüştü. Poesie 1 adlı şiir dergisi 36.000 satışa ulaşmıştı.

1981’de Rimbaud’nun “Yaşamı değiştirmek” belgisiyle yönetime gelen sol hükümetle birlikte şiirin toplumla buluşması için yeni adımlar atıldı. 1983’te ilk ulusal şiir günü ilan edildi. “Şairlerin İlkbaharı” adlı bu gün, şiir etkinlikleri için önemli bir ivme olmayı bugün de sürdürüyor.

“Şiir, görünür olandan görünmez olana, açık seçik olandan kavranması güç olana doğru götürür bizi. Zamanı ortadan kaldırır, gerçeğe düşü ve kurgusal olanı katar. Şiir kendi başına bir kıta olan her insanın gizine açılır. Şiir, bize sunulan, insanlığın evrensel verimli toprağı için bir pasaporttur.”

Jean-Luc Pouliquen’in şiirleri yanında, etkilendiği şairler, Fransız şiirinin son yirmi yılı, şiir-felsefe ilişkisi, yaşadığı yöreler, vb. alanlarda çok sayıda kitabı var. Bunlardan hiç değilse bir bölümünün dilimize çevrilmesinin kültür hayatımız için esin verici açılımlar sağlayacağını düşünüyorum.

16.3.2005

Reklamlar

Read Full Post »

Kimi semtlerde akşamları içki içilirken şiir okunan/dinlenen yerler var. Birkaç kez Beyoğlu’nda böylesi ortamlarda bulundum. Buralarda karşılaştığım, şiire ilgi duyan insanlar beni birkaç yönden şaşırttı.

Gördüğüm, bu insanların şiir meraklarını bilgiyle besleyecekleri yerde, söylencelerin kanatlarıyla uçmakta olduklarıydı.

Sözgelimi bir Rimbaud söylencesidir gidiyordu. Sanki Rimbaud’un yaptıklarını yapabilseler (her tür otoriteye karşı çıkmak, eşcinselliği denemek, uzak diyarlara gidip oralarda yıllar geçirmek, genç sayılacak yaşlarda ölmek…) onlar da o denli büyük şair olacaklardı.

Bir başka “takıntı” da, Orhan Veli benzeri, hayatlarının genç ve trajik bir biçimde son bulmasıydı. Bu durumda da, yazdıkları şiirlerin ardlarından ünleneceğini düşünüyorlardı.

Bütün bu düşünce ve davranışların yoğun bir alkol yükü altında geliştirildiği, konuşulduğu, uğruna kavgalar edecek denli benimsenildiği de unutulmamalı.

Bu tablo, geleneklerimizde son derece güçlü izleri olan sözlü kültürle beslenmenin altını çiziyor. Duyduklarınızı önce inanıp benimsiyor, sonra da geliştirip yüceltiyorsunuz.

Şiir de öteki sanatlar gibi, öğrenilebilir bir sanat türüdür. Okulu olmasa da şiirin dününü bugününü öğrenebileceğimiz kitaplar vardır. Şiir yazmak, dahası yazdığı şiirle kalıcı olup, gelecekte de anımsanmayı isteyen birinin önce yapmak istediği işi öğrenmesi gerekmez mi? Bir işin öğrenilmeden yapılabildiği nerede görülmüş? İlhan Berk, “yeryüzünde benim haberim olmadan şiir yazılamaz,” der, dünyanın her yerinde yazılan şiirle ne denli ilgili olduğunu göstermek için. Bırakın yeryüzünü, şiir meraklıların geniş çoğunluğunun çağdaş şiirimizin büyük şairlerini bile tek tük örnekler dışında bilmedikleri sık sık karşıma çıkıyor.

Hem bu insanlar şiirle ciddi biçimde ilgileniyor olsalar, başka sanatlarda olduğu gibi şiirde de başarı kazanmanın yolunun başka sanatçılara benzemek değil, benzememekle, her sanatçının kendine özgü dünyasından bir özgün sanat toplamı çıkararak başarıya ulaşabileceğini öğrenmiş olurlardı.

Bir sanatçının yapıtlarından etkilenmek, dahası onun ürünlerine öykünmek anlaşılır bir şeydir. Ancak farklı bir çağda, bambaşka koşulların sonucunda ortaya çıkmış bir sanatçının yapıtına da değil, doğrudan yaşamına öykünmeyi gerçekçi bir davranış olarak nitelemek olanaksız.

Bir de şu var: Mutlaka büyük şairler büyük hayatların sonucu mudurlar?

Hiç de değil. Çağdaş şiirimizde pekçok büyük şair yetişmiştir. Ama bunlar içinde Nâzım Hikmet dışında büyük bir hayatı olan yoktur. Son derece sıradan sayılabilecek bir hayatı olan Behçet Necatigil de büyük bir şairdir.

Büyük hayatlar, kişilerin ellerinde olmayan koşullar sonucu doğar. On dokuzunda hem kendi ülkendeki Kurtuluş Savaşını, hem de komşu ülkedeki tarihin en büyük devrimlerinden birini yaşayabilmek ancak yazgı olabilir. Bu süreç Nâzım için yetişme dönemidir. Mevlana’dan Mayakovski’ye uzanan geniş bir kültürle donanmıştır. Ülkeye döndüğünde iktidarlarca rahat bırakılsa, belki onun da sabah işine gidip akşam evine döndüğü sıradan bir hayatı olacak, yaratı dünyası belki bambaşka bir seyir izleyecek, onu dünyanın ilgi odağı durumuna getiren gelişmeler olmayacaktı.

Şairlerin hayatları elbette şiir meraklıları için ilgi çekicidir. Sanatçıların hangi ürünlerini hangi yaşam koşulları altında verdikleri, o ürünleri ve sanatçıyı daha yakından tanımamıza ve anlamamıza yarar. Ama sonuçta bir sanatçıyı sanatçı yapan hayatı değil, ürünleridir. Tek başına ilginç hayatlar dillerden ve belleklerden zamanla uçar gider, kalıcı olan ise yapıtlardır.

29.7.1998

Read Full Post »