Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Dünya Şiiri’ Category

Pablo Neruda (1904-1973), ülkemizde en çok tanınan yabancı şairlerden.

“Halkım ben parmakla sayılmayan” ve “Biz halkız/Yeniden doğarız ölümlerde” dizelerinin çok sevilmesi onu yaygın bir üne kavuşturdu.

Bu ünde sanırım Antonio Skàrmeta’nın önce roman olarak yayımlanan, sonra sahnelenen, sonra filme çekilen, sonra Postacı adıyla bir daha filme çekilen Ateşli Sabır adlı yapıtının da rolü oldu. Bu yapıt Neruda’yı bir sanat yaratısı içinde kendi kişiliğiyle ortaya koyuyordu ve bu yönüyle  çok kişiyi de etkiledi.

Yaşamöyküsü kitaplarının pek satılmamasına karşın, Neruda’nın kendi yaşamöyküsünü kaleme aldığı Yaşadığımı İtiraf Ediyorum adlı kitabı ülkemizde birkaç basım yaptı.

Şu günlerde Neruda üzerine yeni bir yaşamöyküsü kitabı yayımlandı: Pablo Neruda (Yazarı:Volodia Teitelboim, çeviren:Aytekin Karaçoban, Kavram Yayınları).

Kitabın yazarı, anlaşılıyor ki, Neruda ile yakından tanışırmış. Onun uzun yıllar çevresinde bulunmuş, ölümünden sonra da eşi Matilde ile dostlukları sürmüş. Dolayısıyla anlatılanların çoğu birinci elden: “Altmışıncı yaş gününde özlemli ve şen bir gülüşle gözünü kırparak bana, ‘Her zaman genç olan ben, şimdi altmış yaşındayım.’ demişti.” (s. 24)

Ayrıntı zenginlikleriyle dolu kitap, Neruda’nın yaşamındaki olayları anlatmanın çok ötesine geçebiliyor: Yaşanılan yerlerin doğası, insanları, evleri; bütün bunların şairin hayatını nasıl etkiledikleri; yapıtlarının kaynakları, kişilik özellikleri uzun uzun ve okuyanın da tat alabileceği bir biçemle anlatılıyor.

Neruda’nın yaşamı, herhangi bir insanın ya da şairin yaşamının sınırlarının çok ötesine geçebilmiştir. Bu olgunun nedenlerinden biri ülkesi Şili’dir.

Şili, Avrupa merkezli yeryüzü için, gidilebilecek son noktalardan biridir. Osmanlı’nın Fizan’ı ya da Yemen’i gibi, 16. yüzyılda Madrid sarayında da Şili, olabilecek en uzak sürgün yeriydi. Neruda’nın çocukluk yıllarında, “okul arkadaşları Alman, İngiliz, Fransız, Norveç, Portekiz ve elbette Şilili ya da İspanyol soyadları taşımaktaydılar. Bununla birlikte bu yeni doğan toplumun kendi özellikleri, ilk anda kastların bulunmadığı bir dünya vardır.” (s. 19)

Gabriela Mistral’ın varlığı ve 1945’de de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk kadın şair olması Şili’ye dikkatleri çekmişti. Neruda ilk şiirlerini ona gidip gösterir ve “siz gerçek bir şairsiniz” yanıtını alır.

Aradaki büyük uzaklığa karşın 1920’lerde Şili ile İspanyol edebiyatı arasında derinliğine bir yakınlık kurulur. Neruda, kitaplarını taşra saydığı Latin Amerika’da değil, İspanya’da yayımlamaya çalışır. 1930’larda Mistral’ın Madrid, Neruda’nın da Barselona konsolosu olarak bu ülkede bulunmaları bağları daha da sıkılaştırır. Lorca onu Madrid üniversitesindeki bir şiir okuma toplantısında, “akıllılıktan daha çok acıya yakın; mürekkepten daha çok kana yakın bir şair” olarak tanıtır.

Bir başka neden Neruda’nın daha yirmili yaşlarda kendini yeryüzüne savurması, konsolos olarak Uzak Asya’da, Avrupa’da uzun yıllar geçirmesi, yeryüzünün önde gelen hemen bütün kültür adamlarıyla tanışması, arkadaşlık etmesi; kendini dünyaya tanıtırken, dünyanın da onu tanımasıdır.

Üçüncüsü de elbet, siyasal kişiliğidir. Siyasal mücadelelerin de içinde olan Neruda, ülkesinin cumhurbaşkanı adayı da olmuş, Salvador Allende’yi desteklemek için adaylıktan çekilerek, onun seçilmesini sağlamıştır. Ölümü de bütün Şili’yi kana boğan 1973 askeri darbesi sırasında olmuştur.

Bunca renklere bürünmüş bir kişiliğin yaşamöyküsü elbette birçok ilginçliklerle doludur. Pablo Neruda kitabı, bu ilginçlikleri alabildiğine okurlarla paylaşabiliyor. Kitabın kısa kısa yazılmış tam 193 bölümden oluşması da okumayı çok kolaylaştırıyor.

Kitaptaki ilginç ayrıntılardan biri de, Neruda’nın uzun yıllar yaşadığı ünlü Kara Ada’daki evde barın çatısına destek olan kalaslardan birine Nâzım Hikmet’in adını kazıması: “Hikmet’in büyüklüğünde Avrupa ve Asya birbirine kavuşuyordu ve mavi gözlüydü. Neşeli bir insandı. Bir zekâ ve iyilik şenliğiydi.” (s. 436)

Neruda’nın yaşamı yalnızca bir şairin yaşamı olarak değil, herhangi bir insanın yaşamı olarak da ilginç. Bu nedenle edebiyata ilgi duyanların yanı sıra, herkesin ilgiyle okuyabileceği bir yaşamöyküsü olduğunu düşünüyorum, Pablo Neruda’nın.

1.12.1999

Read Full Post »


“Yirminci yüzyılı yaşadım” der ya, Melih Cevdet Anday, “Yağmurun Altında” adlı şiirinde; yüzyılı boydan boya yaşayan, yüzyılla birlikte anılacak büyük şairlerden biri de geçen hafta ölüm haberini gazetemizde okuduğum Rafael Alberti’dir (1902-1999).

23 yaşında yayımladığı ilk kitabı ile ulusal şiir ödüllerinden birini kazanan Alberti, dört yıl sonra 1929’da yayımlanan Sobre los Ángeles (Melekler Üstüne) ile çağdaş şiirin büyük ustaları arasında sayılmaya başlandı.

Alberti de, çağdaşı Lorca gibi halk türküleri geleneğine yaslanan bir şairdir. Ancak bu kitabıyla geleneksel söyleyişleri aşıp, hem özde hem de biçimde yeni, olgun, özgün bir şiir sesi ve evrenine ulaşır.

Dönemin çoğu öteki şairleri gibi o da sol düşüncelere bağlanır.

İspanya İç Savaşı’nda, Cumhuriyetçilerin yenilip faşist Franko’nun ta 1975’e dek sürecek uzun diktatörlüğü başlayınca Alberti’ye de sürgün yolları görünür. Bir süre Fransa’da kaldıktan sonra Arjantin’e yerleşir.

Henüz kırk yaşındayken (1942), Yitik Koru adlı özyaşam öyküsünü yayımlar. Ahmet Cemal’in dilimize kazandırdığı bu yapıt, şairin doğumundan 1931 yılına kadar olan yirmi dokuz yıllık yaşamını yansıtır. Yapıt bir şairin gelişim süreçlerinin izlenebildiği, bütün şiirseverlerin ilgiyle okuyabilecekleri benzersiz bir güzelliktedir.

Arjantin yıllarında da şiir yazmayı sürdürdü Alberti. Yeni şiir kitapları yayımladı. Yeryüzü ölçeğindeki ünü arttı. 1961’de İtalya’ya yerleşti. 1975’de de Franko faşizminin yıkılmasıyla ülkesi İspanya’ya geri dördü.

O günlerde sürgünden dönüşünü anlatan bir şiirinin Erdal Alova tarafından yapılmış çevirisi yayımlanmıştı “Politika” gazetesinde. O çok güzel şiire bir daha kitaplarda rastlayamadım.

1978’de de Sürgünden Şiir adlı kitabı yayımlandı ülkemizde Ülkü Tamer’in çevirisiyle.

İngiliz eleştirmen C. M. Bowra, 20. yüzyılın ilk yarısındaki yenilikçi şiir akımlarını incelediği Yaratıcı Deney (Çevirenler: Erdal Alova, Dilek Aksu, Kemal Atakay, Nesrin Kasap, Adam yayınları) adlı kitabında, Alberti’ye de bir bölüm ayırarak, onun çağdaş şiire getirdiği katkıları irdeler.

Buna göre, “Alberti’nin şiiri, güçlü bir zihin ile sağlam bir istencin, birçok insanın karşı koyamayacağı kadar büyük olan kimi güçlerle verdiği savaşımın şiiridir.” (s. 254)

“Alberti gerçek anlamda şiir olana yönelik keskin içgüdüsüne uyarak Sobre los Ángeles’e o kendine özgü görkemini verir, ama sonuçta, bu yaratıcı içgüdüye eşlik eden o gerçekliğe ilişkin zihinsel tutku ile tutkulu özlem de bu içgüdüden daha az önemli değildir. Alberti bu tutku ve özlemle hem şiirini başka insanların deneyimiyle bağıntılı kılar, hem de şiirine hiçbir şeyin sarsamayacağı bir güç katar. Kitaptaki her şiirde, bu sağlam gerçeklik temelinin, yaşanan deneyimleri hiçbir romantik ya da duygusal görüşe öncelik tanımadan olduğu gibi betimleme kararlılığının varlığını sezebilir. Alberti, özellikleri ve istemleri, sanatlarına yönelttikleri ilgi yoğunluğunu aynen gerçekliğe de yöneltmek olan, böylece de şiir sanatını yüzyılın başlarında, kendine ve yaşama karşı yapmacıklaştırdığı suçlamasından kurtaran, çağının en iyi ozanları arasında yer alır.” (s. 262)

Çağdaş şairler, yine Bowra’nın deyişiyle, “yaratma güçlerini, gerçekliğe ulaşma tutkularıyla birleştirerek, bize yalnızca her yaratıcı deneyden beklediğimiz o yabancı coşkuyu duyurmakla kalmamış, ürünlerinin içinde yaşadığımız gerçek dünyayla yakından ilintili olduğunu görmemizden kaynaklanan bir güven ve süreklilik duygusu da vermişlerdir.”

Ülkemizde çok fazla tanınmayan Alberti de işte çağımızın böylesi şairlerinden biriydi.

Boşuna değil yanımda uyanışın,

bugün yanımda uyanışın

koruların dayanıklı gücüyle korunan

çitlenbik çalılarının arasında,

gizli böğürtlenlerin arasında.

Hep mutlu ol yaprak, güz nedir bilme,

o kör, ışıklı yılların kokusunu

minicik kıpırtısıyla bana getiren yaprak.

(Türkçesi:Ülkü Tamer)

Read Full Post »

Kimileri uçakla, trenle, otomobille dolaşır dünyayı, kimi kitaplarla… Çıplak gözle göremediklerinizi, bir ülkenin görünmeyen katmanlarına ilişkin derinliğine bilgi ve duyarlıkları bulursunuz kitaplarda.

Bir ülkenin şiiri de, ayrımında olmasanız da sizi o ülkenin tarihine yaklaştırır.

Şiir, kaçınılmaz bir biçimde yazıldığı dönemin toplumunu ve kültürünü doğrudan ya da dolaylı içine alır. Üstelik bu içerme tarih yazma ya da görüş açıklama gibi bir amaçla yapılmadığından çoğu zaman ülke ve toplum üstüne çok daha arı düşünce ve duygular taşır.

Orhan Veli’den başlayıp, Tahsin Saraç’ın, İlhan Berk’in, Ahmet Necdet’in yaptıkları Fransız şiiri, Cevat Çapan’ın İngiliz, Amerikan, Yunan şiiri antolojilerine ve daha nicelerine, pek çok güzel şiirle tanışmanın yanında bu gözle de yaklaştım.

Sait Maden’in yeni yayımlanan Çağdaş İspanyol Şiiri, 1900-2000 (Çekirdek Yayınları) adlı seçkisini de biraz böyle okudum.

Sait Maden, kitaba yazdığı giriş yazısında önce İspanyol halkının ve dilinin oluşum serüvenini özetleyerek temel bilgiler veriyor; ardından 20. yüzyılı, bu yüzyıldaki oluşumları, gelişim ve değişimleri anlatıyor: Yüzyılın ilk çeyreğinde çoğu Fransız, kimileri de Şili ve Arjantin kökenli öncü akımların etkili oldukları görülüyor. Bu olgu İspanyol şiirinin Avrupa ile Latin Amerika arasındaki bağı oluşturan bir köprü olduğunu gösteriyor.

1927 Kuşağı olarak anılan şairler topluluğu ise, İspanyol şiirinin bütün yüzyıla vurulan damgası oldular. Lorca, Alberti, Vicente Aleixandre ve daha çok sayıda şair, dünya çapında kalıcı izler bıraktılar.

1936’da başlayan iç savaş sonunda kırk yıl sürecek Franco faşizmi başladı. Kimi şairler öldürüldü, kimi hapislere atıldı, kimi de yurdunu terketmek zorunda kaldı. Şiir İspanya’da sustu.

Yurtdışındaki İspanyol şairleri 40’lı ve 50’li yıllar boyunca yurt sevgisi, acı ve umutsuzlukla dolu şiirler yazdılar.

1970’te yayımlanan Yeni En Yeni İspanyol Ozanları adlı antoloji, İspanyol şiirinde yeni bir devrim yapacak şairleri ortaya çıkarır. Bu şairler, dili ve kültürü çağdaş dünya ile yeniden birleştirmenin yollarını açarlar.

1975’te Franco’nun ölümü ve demokrasiye geçişle birlikte İspanyol şiirinin dünya ile kopukluğu tümüyle sona erer. Yeni arayış ve oluşumlar, dili ve kültürü özgür bir şiir dünyasına ulaştınr.

* * *

Şiir tarih yanında, o ülkenin doğasının kokusunu da taşır.

Dahası bir ulusa, ülkeye, kültüre, insana ilişkin ne varsa, bulabilirsiniz o ülkenin şiirinde. Dilbilim incelemeleri için de yamlaşabilirsiniz şiire, folklor özellikleri için de. Bir ülkenin şiirinden o ülkenin flora’sını da (bitki örtüsü) çıkarabilirsiniz, hayvan varlığını da.

Şiir okurken bunların hiçbirini görmeyiz, Bunca çeşninin karıştığı o büyülü yapı, kendi dünyasına doğru kapıp götürür bizi çoğu zaman.

Dur portakal ağacının

yanında, İspanya’dır bu,

arkadaş. Mayıs gelecek

lavantalarla morarmış

Kastilya’ya. Gökte yeni

kanatlar kürek çekecek,

ve aşk bütün bakışlarda

tek tek ateşler yakacak.

(Ramon de Garciasol)

Okurlara önerim, İspanya’ya bir de şiirle bakmaları. Hiçbir gezmenin, görmenin duyuramayacağı İspanya’yı şiirlerde görmek için.

19.12.2001

Read Full Post »

Yaşar Miraç’ın ilk şiirleri 1975’te Ataol Behramoğlu yönetimindeki “Militan” dergisinde yayımlandığında, şiirimizde güncel siyasal eğilimlerin de etkisiyle “slogancı” denebilecek bir genç şairler kuşağı egemendi.

Siyasal ileti uğruna şiir sanatını bir yana bırakmaya dek varan tutucu tavrıyla bu kuşak neredeyse divan şiirine benzer bir “ortak simgecilik” anlayışı içindeydi.

Ancak Yaşar Miraç’ın bu ortak şiir anlayışlarına hiç benzemeyen bambaşka bir şiiri vardı: Halk şiiri özellikleri, çağdaş bir lirizm, halktan yana, devrimci duyarlık bir aradaydı. Kimi ona “Trabzonlu Lorca” dedi, kimisi “türkücü”. Kendi kuşağı kadar, eski kuşak şairlerin de beğenisini kazandı. Cahit Külebi, onun için, “elinde şiir cennetinin altın anahtarının bulunduğunu sanıyorum,” demişti. Selanik’te bir şiir şenliğinde kendisini dinleyen Yannis Ritsos ise “şiiri gibi kristal sesli” tanımını yapmıştı.

Şiirindeki yerel özelliklere bakıp onu yöresel bir şair olarak sınırlamak isteyenler de oldu, çok şiir yazmasına bakıp bunun bir olumsuzluk olduğunu savlayanlar da.

* * *

Bugün aradan otuz yıl geçtikten sonra, Yaşar Miraç’a da, şiirine de daha soğukkanlı, nesnel bakılabileceğini düşünüyorum.

80’li yılların başında Almanya’ya yerleşince bu şairimiz sanki şiirimizin de dışında kalmış gibi oldu. Yeni kitaplarını orada yayımlasa da, sesi ülkesine fazla yansımadı.  2002’de 1001 Şiir (Bilim Sanat Galerisi Yayınları) adlı sekiz yüz sayfalık dev kitabıyla dönüş yaptı. Şairin içinde nasıl bir şiir gizilgücü taşıdığını gösteren bu yapıtının, şiir okurları arasında yeterli ilgi uyandırabildiğini söylemek güç. 1001 Şiir’de her döneminden ayrı birer kitap bütünlüğü taşıyan ürünlerle öteki kitaplarına girememiş “artıklar” bir araya getirilmişti. Ancak kıyıda köşede bunca yıl beklemiş şiirlerin taşıdığı zenginlik, Yaşar Miraç’ın şiir gücünü de bir kez daha ortaya çıkarıyordu.

Tek başına 1001 Şiir bile, bu şairin şiir tarihimizde önemli bir yer tutmasına yeterli bir bütünlük oluşturuyor.

* * *

Geçenlerde Yaşar Miraç’ın üç yeni şiir kitabını gördüm: Trabzonaşk, Sevgili Mutsuzluğum, Pembe Halk. Her üç kitabı da Bileşim Yayınevi basmış.

Trabzonaşk, şairin ilk kitabı Trabzonlu Delikanlı’dan (1979) sonra bir kez daha doğup büyüdüğü yöreye olan sevgisini dillendirdiği şiirler içeriyor. Balıkçısından fenerine, ekmeğinden çınarına, hurmasından çay bahçesine… Sevgili Mutsuzluğum ise, lirik şiir damarının yeni ürünlerini içeriyor. İlginç olan şairin bunca yıl sonra şiirindeki lirik gücü koruyabilmiş olması. Genç bir yürekten çıkmış gibi taze soluklu şiirler.

Pembe Halk, şairin Gül Ekmek’ten (1980) bu yana sürdürdüğü bir başka şiir çizgisinin, siyasal şiirlerin yeni ürünleri. Kitapta çoğu güncel olaylardan kaynaklanan taşlamalar, yüksek sesli kavga şiirleri yer alıyor. Günümüz şiirinin güncel siyasal mücadelelerin dışında görünen ana eğilimine karşın Yaşar Miraç, bu kopukluğu onarmaya çalışan bir şair olarak da öne çıkıyor.

Çağdaş şiirimizin son otuz yılının tarihini yazacak olanların Yaşar Miraç’ın şiirimize kazandırdıkları üzerinde uzun uzun düşünmeleri gerekecek.

kimi doğru değildir

doğruya çalar

(nice doğruların hakkını çalar)

kimi kaptan değildir

kaptana çalar

(nice gemileri batırır kaçar)

Read Full Post »

Son günlerde yaşananlara baktıkça Ece Ayhan’ın elli yıl önce yazdığı dizesi dilimden düşmez oldu:

kovalar şiirsizler düşmanlarım ayağa kalksınlar.

Kimdi şairin düşmanlarım diye kınadıkları? Şiirsizler.

Şiiri insanın, toplum hayatının dışına çıkaran süreçlerin sonunda, şiirsiz bir toplumun geldiği cinnet ortamının yakından tanığıyız son günlerde.

Şiir, büyük, iddialı sözlerde değil, hayatın küçük ayrıntılarındadır çoğu zaman.

İşte, İlhan Selçuk’un sabahın dördünde kendisini göz altına almaya gelen polislere çay ikramı… Nasıl da şiirsel, hayatı şiirle dolu bir insanın davranış biçimi.

* * *

Bu olay bana, yıllar önce Sinematek’te gördüğüm “Pirosmani” adlı filmin bir sahnesini anımsattı. Pirosmani, Gürcistan’da, köylerde, kasabalarda dolaşıp evlerin, lokantaların duvarlarına resim yapan, karşılığında karnını doyuran ve kendisine gösterilen yerlerde yatıp kalkarak hayatını sürdüren bir halk sanatçısıdır. Hayatının sonlarına doğru bir gün Moskova’daki sanat çevreleri tarafından keşfedilir. Bu kente davet edilir. Sergisi açılır. Çevresine hayranları toplanmıştır. “Ne istersiniz, ne yapalım?” diye sorarlar kendisine. O da yıllar boyu içinde yaşattığı şiir ve resim dolu hayatına çok yakışan şu yanıtı verir: “Bir semaver çay demleyelim. Sonra da çevresinde oturup çay içerek konuşalım.”

* * *

Bir yanda eşini, anasını doğrayan insanlar, öte yanda çağdışı bir toplum özlemiyle gözüdönmüş çevreler… Bu insanlar, böyle çevreler midir bizim toplumumuz? Dünyanın ilk ulusal kurtuluş savaşını vermiş, sömürgeciliğe karşı bağımsızlık bayrağını yükseltmiş, her alanda özgür, kişilikli bireyler yetiştirmiş çağdaş toplumumuz nasıl böyle bir girdabın içine savruldu?

* * *

Geçen hafta ülkemize gelen 1930 doğumlu Kübalı şair Pablo Armando Fernandez’i dinlerken, şiir ve yaşam dolu Küba’nın havasını hissettim.

Pablo Armando Fernandez, daha genç yaşlarında ABD’de, edebiyat çevrelerinde bulunmuş bir şair. 1961’de Nâzım Hikmet, Küba’yı ziyaret ettiğinde arkadaş olmuşlar. Kübalı yazarlar bu ziyaret sırasında Nâzım Hikmet için dergilerinde bir özel sayı çıkarmışlar. Bu özel sayıda da onunla yaptıkları uzun bir söyleşiyi yayımlamışlar. Bu söyleşinin bir kopyasını, çevirtip Sözcükler dergisinde yayımlamam için bana verdi. Nâzım’la ilgili konuşurken, aradan geçen 47 yıla karşın heyecanının aynı kaldığını gördüm.

Pablo Armando Fernandez’in gelişi bir başka mutlu olayla da birleşti: Çağrı Kınıkoğlu ile Gloria Rolando’nun yönettikleri, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi ile Küba Sanatlar Kurumu’nun ortak yapımı olan “Nâzım’ın Küba Seyahati” adlı belgesel filmin ilk gösterimi yapıldı.

Bizim ulusal kurtuluş savaşımızdan görüntülerle Küba Devrimi’nin birleştirildiği açılış sahnelerinden sonra, Nâzım’ın “Havana Röportajı” adlı şiirinin kendi sesinden okuması eşliğinde, Küba ziyaretinin ayrıntıları, onu tanımış aydınların tanıklıklarıyla aktarılıyor.

Nâzım ile Küba Devriminin heyecanını birleştirip günümüze taşıyan bu filmin şiirli dünyasını herkesin paylaşabilmesini dilerim.

2.4.2008

Read Full Post »


Çoğu şair için düzyazı yanına bile yaklaşılmayacak bir yazın türüdür. Orhan Veli, Dağlarca, Dıranas, Edip Cansever, Turgut Uyar, Metin Eloğlu, Ahmed Arif, Can Yücel gazete, dergi yazıları bir yana, kalemlerini düzyazı durağına uğratmayan şairlerden…

Şiirin yanında romanı deneyen, bu “çağcıl destan”a bir yanından el atan şairlerimiz de çoktur.

Nâzım Hikmet, düzyazı türlerinden asıl oyun yazarlığına gönül vermiştir. Ne ki, gençlik ve özgürlük yıllarında gazetelerde tefrika edilmek için yazdığı romanlarda ucuzluktan kurtulamasa da ömrünün son yılında yazdığı, kendi yaşamından da ilginç kesitlerle dolu, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim ile şiirinin büyüklüğüne yaraşan bir ürün verdi.

Oktay Rifat da, şiirin yanında ikinci bir yazın uğraşı olarak uzun yıllar oyun yazarlığını seçti. Birbirinden ilginç oyunlar yazdı. Altmışından sonra ise, hem “şiir bir yaşlılık uğraşıdır” sözünü doğrularcasına şiirini yeni ufuklara taşıdı, hem de romanlar yazdı, resimler yaptı. Bir Kadının Penceresinden (1977), Danaburnu (1980) ve Bay Lear (1982) ile başarılı bir romancı olarak da yazın tarihimizde yer aldı.

Melih Cevdet Anday, şiir, oyun ve deneme yazarlığının yanında romanlar da yazdı. Aylaklar (1965), Gizli Emir (1970), İsa’nın Güncesi (1974), Raziye (1975). Bunlara son yıllarda kitaplaşan, bir zamanlar takma isimlerle  yazılıp gazetelerde tefrika edilmiş başkaları da eklendi. Anday’ın romanları öteki türlerdeki yapıtlarıyla kıyaslandığında onlar denli öne çıkmaz. Hatta yakın dostu Sabahattin Eyuboğlu ile aralarına kara kedi girme nedeni olarak da Eyuboğlu’nun 1970 TRT Roman Başarı Ödülü kazanan Gizli Emir romanını beğenmemesi gösterilir. Güneyde bir aşk öyküsünü anlatan Raziye ise filme de alınmasıyla yazarın en tanınan romanı oldu.

Necati Cumalı, kendi yazarlığı içinde türleri birbiriyle yarıştırırcasına şiir, öykü, roman ve denemeler yazdı. Hepsinde de okurların kalbini kazanmayı, yani çok okunan bir yazar olmayı başardı. Romanlarını sıralarsak: Tütün Zamanı-Zeliş (1959), Yağmurlar ve Topraklar (1973), Acı Tütün(1974), Aşk da Gezer (1975), Uç Minik Serçem (1990) ve üç ödüllü son romanı Viran Dağlar (1994).

Rıfat Ilgaz, yıllar boyu süren baskılarla şair olarak unutturulmanın öcünü alırcasına kalemini başta mizah yazarlığı olmak üzere öteki türlere vurdu. Bu öfkeden yazınımız dört önemli roman kazandı:Karadeniz’in Kıyıcığında (1969), Yusuf Kurçenli’nin başarılı bir uyarlamayla sinemaya da aktardığı Karartma Geceleri (1974), Sarı Yazma (1976) ve Yıldız Karayel (1981).

Salâh Birsel de Dört Köşeli Üçgen (1961) adlı, romanla denemenin yollarını kesiştiren tek romanıyla roman yazan şairlerimiz arasında.

Attilâ İlhan ise, şairlerimiz arasında roman yazarlığını düzenli bir eylem olarak sürdüren tek isimdir. Ünlü günde bir sayfa yazma tekniğiyle bugüne dek yazdığı romanların sayısı onu bulur: Sokaktaki Adam (1953), Zenciler Birbirine Benzemez (1957), Kurtlar Sofrası (1963-64), Bıçağın Ucu (1973), Sırtlan Payı (1974), Yaraya Tuz Basmak (1978), Fena Halde Leman (1980), Dersaadet’te Sabah Ezanları (1981), Haco Hanım Vay, OKaranlıkta Biz (1988). Onun amacı da tıpkı Fransız şairi Louis Aragon’un Gerçek Dünya (4 cilt) ve Komünistler (6 cilt) romanlarında yaptığı gibi ülkesinin tarihinden kesitleri incelemektir.

Önde gelen şairlerimizin romanlarını neden böyle sıraladım derseniz yanıt açık:

Yazın tarihimizde önemli yerleri olmasa bile o romanlar, yalnızca önemli şairlerce yazıldıklarından öne çıkıyorlar. Onlarda başka romanlarda bulamayacağımız şair dünyasını bulup paylaşabiliyoruz.

Sözcükler, tümceler, derken bir dünya…

Sanat yapıtının da amacı bu değil mi?

Read Full Post »

Ataol Behramoğlu yönetimindeki Militan dergisinin Mart 1975 tarihli 3. sayısının şiirseverlerin anılarında özel bir yeri vardır.

Çünkü derginin o sayısında Macar şiirinin büyük isimlerinden Attila Jozsef, doğumunun 75. yılı nedeniyle kapsamlı bir bölümle tanıtılıyordu. Birbirinden çarpıcı şiirlerinin yanı sıra, çok ilginç bir yaşamöyküsüyle de karşı karşıyaydık. Taze bir söyleyiş, benzersiz imgelerle etkileyici bir şiir.

20. yüzyılın başlarında yazgısıyla Mayakovski’yi andıran bir şiir kaynağı. İkisi de devrimci düşüncelerine karşın parti örgütlenmesiyle çelişkiler yaşıyor. İkisinin fırtınalı yaşamı da intiharla trajik bir biçimde sonlanıyor.

Attila Jozsef’in “Flora” şiiriyle, Mayakovski’nin “Seviyorum”u taşıdıkları güçlü lirik ögelerle birbirine çok yakın.

Attila Jozsef, derin yoksulluk içindeki çocukluk ve ilkgençliğinden sonra fırsat bulup Paris’e, üniversite öğrenimine geldiğinde 21 yaşında, ama “Temiz Yürekle” adlı şiiriyle tanınmış bir şairdir. Gerçeküstücülük bildirisine daha bir yıl vardır. Yüzyılın başında Fransız şiirini yenileştiren Apollinaire’e ilgi duyar. Onun yaratıcılığından ve lirizminden etkilenir.

Ülkesine döndüğünde geçim sorunları, siyasal kavgalar, aşk duygusu ve ortaya çıkan şizofreni hastalığı yaşamını güçleştirir.

Bütün bu sorunlara karşın umutsuz ya da yenilmiş değil, insanı yücelten şiirler yazar. O denli pırıl pırıl insan ve toplum sevgisiyle doludur ki şiirler, hastalığından bir iz görülmez.

Attila Jozsef, tıpkı aynı dönemde dilimize çevrilen Ritsos gibi, 70’li yıllarda yazılan şiirimizi etkilemiş bir şairdir.

Şiirlerinin dilimizde kitaplaşması ise Kemal Özer’in çabalarıyla gerçekleşti. Macar Türkolog Edit Tasnadi ile birlikte yaptıkları çeviriler ilk kez 1986’da Temiz Yürekle adıyla yayımlanmıştı.

Temiz Yürekle şu günlerde şairin doğumunun 100. yılı nedeniyle Evrensel Yayın tarafından bir kez daha yayımlandı. Şiirlerin yanı sıra inceleme ve tanıtma yazılarıyla da şairin bütün yönleriyle okura sunulduğu özenli bir çalışma.

Kitabın tanıtımı için geçtiğimiz cuma akşamı Makine Mühendisleri Odası Salonunda yapılan toplantıda Kemal Özer ve Müslim Çelik’le şair ve şiiri üzerine birer konuşma yaptık. Orada Attila Jozsef ile ilgili bir kitap daha yayımlandığını gördüm: Evrenle Ölç Kendini, Edebiyatçılar Derneği tarafından yayımlanmış bir saygı kitabı.

Kitapta, Attila Jozsef üzerine ülkemizde yazılmış şiir ve yazılarla, şiirlerinden seçmeler bir araya getirilmiş. 26 yazar ve şairin imzası var kitapta. Özellikle de onunla ilgili yazılmış şiirlerin çokluğu, şiirimizi ne denli etkilediğini gösteren bir başka kanıt.

Kitapta Edit Tasnadi’nin Attila Jozsef ile ünlü Macar besteci Bela Bartok arasındaki ilişkiyi anlattığı çok ilginç bir yazı da yer alıyor.

Attila Jozsef, dünyanın ağırlıklarına dayanamayarak 3 Aralık 1937 günü Balaton Szarszo istasyonunda kendini rayların altına attığında 32 yaşındaydı. Bütün fotoğraflarında öyle kaldı.

Bugün 100 yaşında ama 32 yaşındaki gözleriyle aramızda.

Ülkesi Macaristan’ın ulusal değerlerinden biri. Alanlarda heykelleri, yaşadığı yerlerde müzeleri.

1.6.2005


Read Full Post »

Edip Cansever’in (1928-1986) toplu şiirlerinin farklı bir düzenlemeyle yeni basımının yapılması bir tartışmayı da birlikte getirdi: Şairin gençlik yıllarında yayımlayıp, sonradan pişmanlık duyduğu için toplu şiirlerine almadığı şiirleri, kendi tercihi yok sayılarak yeniden yayımlanabilir mi?

Kuşkunuz olmasın, başlarına böylesi kazaların geleceğini bilseler, bütün şairler arkalarında şiirlerine dokunulmamasını isteyen belgeler bırakırlardı. Ama ne bilsinler, gün gelip yayıncıların kendilerine böylesi oyunlar oynayacaklarını.

Sanırım bir Oktay Rifat, bu uzakgörüşlülüğü göstererek, ölümünden önce, “yayımlanmamış şiirim yoktur” diye bir vasiyet bırakmış. Ola ki, pek çok şairin başına geldiği gibi, orda burda yarım yamalak şiirleri bulunup kendi yapıtları arasına katılmasın diye.

Edip Cansever’i birazcık olsun tanıyanların, henüz yirmi yaşındayken, içinde, “bir lise öğrencisinin, pek sözü edilmeye değmez şiir denemeleri”nin bulunduğu İkindi Üstü adlı kitabını yayımlamayı hayatının en büyük hatalarından biri olarak gördüğünü bilir. Neredeyse bütün yaşamı bu büyük pişmanlıkla geçmiş, bu kitabın bulabildiği bütün kopyalarını toplayıp kendi elleriyle yok etmiştir.

Neden?

Şiirle ilgilenenlerin bildiği gibi, bir şairi şair kılan özelliklerin başında onun özgünlüğü, yani başka şairlere benzemezliği gelir. Edip Cansever bu konuda öylesine titizdi ki, yaşamının sonraki dönemlerinde de yazdığı kimi şiirlerde, bir başka şairin uzaktan da olsa havasını sezdiğinde bunları kitaplarına almaktan vazgeçmiştir.

İlk kitabını yok sayması, toplu şiirleri yayımlanırken ikinci kitabındaki yirmi beş şiirden yalnızca dördünü alması, üçüncü kitabından elemeler yapması, hep bu özellikle ilgili. İlk toplu şiirler kitabı Yeniden (Cem Yayınevi) yayımlandığında, Varlık dergisinin Ekim 1981 tarihli sayısında kendisiyle yapılan söyleşide bu tavrını şöyle açıklıyor:

“Dirlik Düzenlik adlı yapıtım acemilik yıllarımın ilk ürünlerini kapsıyor. O dönemin şiir ortamını  aşamadığı gibi, mizacımı belirtmekten de uzak şiirler. Yalnızca dört şiir almamın nedeni, başlangıçla daha sonra yazdıklarımın arasındaki bağı saptamak kaygısından doğuyor. Yerçekimli Karanfil’den ‘fantezi’ öğesi ağır basan şiirleri çıkardım yalnızca. Ben çıkarmasam da kitap onları dışlıyordu zaten.”

Şairin tavrı bunca net.

Buna karşın yayınevinin gerekçesi daha farklı: Mademki Edip Cansever bu şiirleri yazmış, şair istemese de okurların bunları bilmeye hakkı var.

Okurların kendisini hangi şiirleriyle tanımasını istediğine şair sağlığında kendi karar vermiş.

Başka şairlerin de benzer tavırları vardır. Kavafis, yaşlılığında şiirlerinden tek ciltlik bir seçme yapıp, bunlar benim şiirlerimdir diyerek bırakmış, ötekileri de yok etmiştir.

Diyelim günümüz yayıncıları Cansever’i yeterince tanımıyor olabilirler. Edip Cansever’i tanıyan herkes bu özelliğini bilirken, en yakını sayılabilecek ailesi nasıl bilmiyor, anısına bu haksızlığın yapılmasına izin veriyor anlamak zor.

25.5.2005

Read Full Post »

1970’lerin sonlarıydı. O zamanki Türk Dil Kurumu’nun da genel sekreteri olan ünlü şairimiz Cahit Külebi, genç şairleri değerlendirirken iki ismin altını çiziyor ve Yaşar Miraç ile Ahmet Erhan’ın ellerinde “şiir cennetinin altın anahtarının bulunduğunu” söylüyordu.

Gerçekten de o yıllarda bu iki genç şair, yazdıkları şiirlerle yeni bir biçim ve duyarlığı taşıyorlardı şiirimize. Her ikisinin de ilk yapıtları büyük ilgi görmüştü. 1979’da yayımlanan Yaşar Miraç’ın ilk şiir kitabı Trabzonlu Delikanlı, dönemin en önemli şiir ödülü olarak kabul edilen Türk Dil Kurumu Ödülü’nü kazanmıştı. Ardından peşpeşe başka kitapları da yayımlandı. Çok üretken bir şairle karşı karşıyaydık.

Ne ki Yaşar Miraç’ın 1983’te Almanya’ya yerleşmesi, onun ülkemiz şiir okurlarıyla olan bağının da koparmasına neden oldu. Kimi kitapları Almanya’da yayımlandı.

Son yıllarda şairi yeniden sık sık ülkemizde görür olduk. Elinde ilk şiirlerinden buyana hiç yayımlanmamış bin bir şiiri olduğunu ve bunları tek bir kitap olarak yayımlatmak üzere yayıncı aradığını söylüyordu.

Yayın dünyasının türlü sorunlarla boğuştuğu son yıllarda en az 800 sayfa tutacak bir şiir kitabını yayımlama cesaretini gösterecek yayıncı bulmak kolay değildi. Bu yüzden Yaşar Miraç’ın arayışları birkaç yıl sürdü.

Sonunda Bilim Sanat Galerisi Yayınları 1001 Şiir’i yayımladı. Şu anda elimizde, büyük bir özenle, kuşe kâğıda, içinde renkli resimlerle basılmış, 824 sayfalık ciltli bir kitap var.

Bu kitaba, tek bir şiir kitabı gibi de bakılabilir, eski divan şairlerinin bütün şiirlerini topladıkları divanları gibi de. Çünkü 1001 Şiir, şairin ilk şiirlerinden son şiirlerine dek bütün dönemlerinden ürünlerini içeriyor. Çeşitli nedenlerle yayımlanmış kitaplarında yer alamamış, ama onun yaratıcılığının, veriminin ürünleri.

Benim gözlediğim, şiir dünyasının Yaşar Miraç’a iki ayrı dönemde iki farklı yaklaşımı oldu: Şiirlerinin yeni yayımlanmaya başladığı 1970’lerin ikinci yarısıyla 1980’lerin ilk yıllarında büyük beğeni ve övgülerle karşılandı. Bunun başlıca nedeni, Trabzon folklorundan yola çıkıp, yöresel bir sesle çağdaş bir şiire ulaşabilmiş olmasıydı. Hatta bu yönüyle Lorca’ya benzetenler oldu onu.

Özellikle Almanya’ya yerleşip, şiirleri ortalıkta görünür olmaktan çıkınca Yaşar Miraç’a karşı değerlendirmeler de farklılaşmaya başladı. Aslında hece ölçüsüne dayanan sıradan şiirler yazdığı savunulmaya başlandı bu kez.

Şimdi 1001 Şiir ile şiir okurları için güzel bir değerlendirme yapma fırsatının ortaya çıktığı görülüyor: Bir şairin on beşinden kırk beşine dek otuz yıllık şiir serüvenine topluca bakabilir ve siz de kendi yorumunuzu yapabilirsiniz.

Benim düşüncemi soracak olursanız, Yaşar Miraç önemli bir şair. Özellikle de ilk dönem şiirleri Türk şiiri için yenilik taşıyor. Yeni bir söyleyiş, yeni bir duyarlık. Bugün de o şiirleri etkilenerek okudum. İçimi kıvıl kıvıl oynattı dizeleri.

Ancak bir başka sorudan da kurtulmak olası değil: Çağdaş şiirimizde ikinci bir örneğini yalnızca Fazıl Hüsnü Dağlarca’da görebildiğimiz bu denli çok sayıda şiir nasıl yazılabilir? Elbet şiire teknik bir ustalık ürünü olarak yaklaşmakla. Böyle yaklaştığınızda da şiire bir teknik çoğaltmaca unsuru egemen olmaz mı? Şairlerimizin yazdıklarında da yer yer düşünce ve duyarlığın geriye çekildiği, teknik ustalıklarla oluşturulmuş  şiirlere rastlıyoruz.

Benim düşüncem, şiirin bu denli çok üretilmesinin zor olduğu. Bu denli çok şiir yazıp arada boş atmamak olanaklı değil. Ama aslolan elbette boşlara değil, dolulara bakmaktır.

1001 Şiir, dolu dolu şiirlerle dolu bir yapıt. Kaç kişi otuz milyon lira verip bu kitabı edinebilir bilmiyorum ama, okuyanları mutluluk ülkelerinde dolaştıracak sayfalarla dolu olduğunu söyleyebilirim.

gülsüz bir gülüşe gömdüm

ben o gümüş serçeyi

22.1.2003

Read Full Post »

Yunus Emre’den bu yana, okuyana durup dururken kolayca söylenivermiş gibi gelen dizelerin ardında hep şiire verilmiş koca bir ömür vardır.

Kendi kuşağımda (Erdal)Alova denli hayatını yalnızca şiire vermiş, varlığını şiirle özdeşlemiş az şair gördüm.

Alova, yeni ve ilk kez bir toplu şiirler yapıtıyla karşımızda:Dizeler (2001-1973). 28 yıllık zaman diliminden 133 sayfalık bir bütün.

Dizeler başlığı, rastgele konulmuş bir başlık değil bence. Kitaptaki her bir dizeye verilen emeği, özeni, sahip çıkmayı gösteriyor.

Öyle bir şiir birikimiyle karşı karşıyayız ki, boş yok. Arıta arıta uluşılmış som bir bütünlük.

Hep söylenir ya, şiir tek bir sözcüğüne dokunamayacağınız bir yapıdır, tek sözcüğünü değiştirseniz bozulur o yapı.

Şiirlerdeki kusursuzluğa baktıkça bu temel yapıyla karşılaşıp hayranlık duymamak elde değil.

Yalnızca yapısal bir yoğunluk ve mükemmellik içermiyor Alova’nın şiiri; taşıdığı anlam katmanlarıyla da çok zengin bir şiir.

Bu özgün şiir dünyasına giresilmek yalınkat bir okumayla olanaklı değil. Şiir bilmek, tarih bilmek, doğa bilmek, hayatı bilmek gerek.

Gene de aşkı anlatan bir şiirle başlayabilirsiniz onu okumaya. “Sevgi Dönümü”nden birkaç dize size o şiirin yolunu açabilir:

Omuzların iki yunus kürekte.

Patlıcan moru saçların

nasıl döverdi yastığı

uçaktan atılan kâğıtlar gibi

çırpınırken ayakların

Bir bir açtım kapalıçarşılarını

geçtim batık saraylarından

balık kanı kokan geçitlerinden

kayboldum sonunda

cevahir bedesteninde.

Şairlere yazdığı şiirler de, şiir sanatına ilgi duyuyorsanız Alova şiirine giriş için açık bir kapı olabilir. Şiirle seslendiği şairlere bir bakalım: Sappho, Kavafis, Lorca, Ritsos, Henri Michaux, Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Oktay Rifat, Edip Cansever, Metin Eloğlu, Can Yücel, Cemal Süreya, Cevat Çapan.

Bu şiirleri okurken yine çok yönlü şiir dünyalarıyla karşılaşacaksınız. Bir yandan üzerine şiir yazılan şairin dünyası, öte yandan Alova’nın bu şairlere yaklaşımıyla ortaya çıkan derinlikli portreler. Bir de “Tayf” şiiri var, Alova’nın dokuz şairden oluşan bir “Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi”

Alova şiirini yoğunlaştırırken en çok doğayı kullanıyor. Doğadan derlediği türlü gereçlerle  kuruyor imgelerini. Hayattan ve edebiyattan uzaklaşmış bir doğa onun şiirleriyle yepyeni söyleyişler olarak geri dönüyor:

Sevgisizlik yiyip bitirmiş

Süngertaşı gibi yüreklerini.

Dizlerin sönmüş kraterler

Eteğine kent kurduğum

Dilbalıkları gibi kayıp geçerken günler

Yazarken yaz günü isteklerini

Mürekkepbalıklarının tebeşiriyle

Mavi tahtasına denizin.

Doğa, şiir, kişisel ve toplumsal tarih, binlerce ayrıntı… toplayın hepsini. Çevirip başınızı hayatın gürültüsünden, bakın, insan doğanızın geresindiği şeylerden söz ediyor şair.

Sonrada şunu sorabilirsiniz; böyle bir şairin değerlenmediği bir şiir ortamının sağlığından söz edilebilir mi?

18.7.2001

Read Full Post »

Bu yılın 1 Mayıs’ında Adam Yayınları’nda 19. yılımı tamamladım. Bu 19 yıl benim için çok zengin deneyimlerle dolu bir dönem oldu.

Bu 19 yılın bir önemli yanı da, bu süre boyunca Cevat abiyle hep yan yana ya da aynı odalarda çalışmış olmamızdı. 19 yıl boyunca bir insanla düzenli olarak her haftanın en az bir günü görüşebilmek, insanlar arasında gözle görülemeyen ama her koşulda hemen kendini belli eden bağların kurulmasına yol açıyor.

Cevat abiyle aklınıza gelecek her konuda konuşabilirsiniz. Beşiktaş’ın durumunu da, sinema, tiyatro dünyasında olup bitenleri de, gezilip görülecek ilginç yerleri de, dünyanın çeşitli köşelerinde yaşayan kültür adamlarını nasıl tanıdığını da…

Bu 19 yıl boyunca neler konuştuğumuzu düşündüğümde aklıma önce şiir geliyor. Evet, yeryüzünde şiirin bunca geri çekildiği, toplum hayatının dışına itildiği bir dönemde biz en çok şiirden konuştuk. Çünkü hayatta en önemsediğimiz şeydi şiir. Ama şiirin yanı sıra hayat üzerine, geçmiş, anılar, insanlar üzerine de çok şey konuştuk. Bu konuşmalardan aklımda onun yaşamına ve geçmişine ilişkin çok şey kaldı elbette. Bu yüzden konuşmamı biraz da bu anılar üzerine kurmak istedim. Çeşitli yaşam sahnelerinin onun şiirinin daha iyi anlaşılmasına, sevilmesine yol açacağını düşündüğüm için.

Bir şairi şair yapan etkenleri ya da mutlu rastlantıları hep düşünmüşümdür. Sözgelimi Nâzım Hikmet’i Nâzım Hikmet yapan ne çok etken vardır. Mevlevi şairi dedesinden, ressam annesine, Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan Sovyet devrimine saymakla tükenmeyecek etkenler.

Cevat Çapan’ın yaşamına baktığınızda da, onu şair eden yollarda nice zengin yaşam birikimi olduğunu kolaylıkla görebilirsiniz.

Ve bu yaşam parçalarının hayat denilen o usta terzi tarafından nasıl ustalıkla birleştirilip geliştirildiğini de.

İsterseniz babasından başlayalım.

Erzincan’ın Kemah ilçesinin Pekeriç köyünden bir delikanlı. Köyleri bir Ermeni köyü, ama babası İstanbul’da kuru kahvecilik yapıyor. Ermeni arkadaşlarıyla Trabzon’dan vapura binip İstanbul’a babasının yanına geliyor. Yolda da arkadaşlarından Amerika’yı, orada nasıl canlı, çekici bir hayat olduğunu duyuyor. İstanbul’da babasıyla pek anlaşamıyor, biraz para biriktirince bir gemiye atlayıp önce Cezayir’e, sonra Marsilya’ya, oradan Amerika’ya gidiyor diye bindiği bir gemi ile Hollanda Guyanası’na yani Surinam’a gidiyor. Oradan her nasılsa Küba’ya geçiyor ve Santiago’da tam 20 yıl yaşıyor. İş adamı oluyor ve Emilio Çapan adını alıyor.

Adaları seven bir adam,

Adaları da kadınlar kadar.

Bir adam, gelip dağ köylerinden,

Han kahvelerinde duran.

Bir köylü, imparatorluğun payitahtında.

Bir kaçak, Cezayir zindanlarında.

Bir yolcu, Marsilya’dan.

İkinci Abdülhamit’in padişahlığında

Kalkıp Havana’ya giden babam.

Sonra Kurtuluş Savaşı oluyor, Cumhuriyet kuruluyor ve bu adam ülkesine dönüyor. Kardeşinin Darıca’daki fırınını işletmeye başlıyor. Orada komşuları Girit mübadili bir kızı seviyor ve bu aşktan 1933 yılında Cevat Çapan doğuyor.

12 yaşına kadar olan çocukluk yılları Darıca’da geçiyor Cevat Çapan’ın. İkinci Dünya Savaşı yılları. Hiç elektrik olmayan yıllar. Halkevlerine gelip perdesini kurarak karagöz oynatan karagözcüyü görmesiyle ilk ilgisi ortaya çıkıyor. Aynı yıllarda radyodan da Hayali Küçük Ali’nin Karagöz programlarını dinliyor.

Bu yıllarda babası da sürekli hikâyeler anlatarak oğlunun imge dünyasının gelişmesine katkıda bulunuyor. En çok anlattığı hikâye ise Pardayanlar’dır. Babasından öğrendiği ilk Fransızca sözler de Baba Pardayan’ın oğluna öğütleridir:

Kadınlardan sakın

Saçları yılandır seni sararlar,

Gözleri ateştir, seni yakarlar.

Ama babasının Cevat Çapan’a verdiği dersler yalnızca Pardayanlar değildir:

Babam iki tek atınca,

“Hadi seni karpuzlara götüreyim,” derdi.

(Karpuzlar Gebze’de oturan kızlardı.)

Annem kızarır, kızar,

“Bey, çocuk daha küçük,” diye çıkışır,

mutfağa gider ağlardı.

Babam karpuzdan anlardı.

Babasının oğluna öğrettiği bir şey de rakı içmektir. Daha 3-4 yaşlarındayken onu rakı sofralarına taşımaya başlar. Önce mezelerin lezzetine alışan Cevat Çapan, zamanla mezelerin yanında rakı içmeye de başlar.

Evlerinin yanındaki mescitte ise taşbaskısı kitaplar satan bir seyyar kitapçı vardır. İlkokul yıllarında bu kitapçıdan aldığı Hazreti Ali Cenkleri, Tahir ile Zühre, Arzu ile Kamber, Kan Kalesi, Hayber Kalesi gibi kitapları okumaya başlar. Yalnız kendi kendine değil. Evlerinin altındaki fırında çalışan işçilere de okur bu hikâyeleri. Aralarında saz çalıp, türkü söyleyenler olur, onlardan da ilk türküleri öğrenir.

Bu arada annesini de unutmayalım: O da akrabaları, arkadaşları, komşuları geldiğinde Rumca şarkılar söyler evlerinde. Kimileri yarı Türkçe yarı Rumca masallar anlatır. Yunancaya karşı kulak dolgunluğu da yine işte bu çocukluk yıllarında oluşur.

1945, Cevat Çapan’ın 12 yaşında İstanbul’a geldiği ve Robert Koleje kaydolduğu yıldır. Hem o yıllarda Türkiye’de olabilecek en güzel okula gelmiştir. Hem de sinema, tiyatro gibi sanatlarla buluşacağı İstanbul şehrine.

Taksim sinemasında hep Arap filmleri gösterilmektedir. Türkçe sözlü, Arapça şarkılı filmlerdir bunlar, Abdülvahap’la Ümmü Gülsüm’ün oynadıkları.

Yine aynı yıl İstanbul Şehir Tiyatrolarında Shakespeare ile tanışır. Muhsin Ertuğrul’un sahneye koyduğu Atinalı Timon’dur ilk gördüğü oyun.

Kolej’de Karagöz tutkusu da sürer. Okulda bir perde yaptırıp Karagöz oynatmaya başlar.

İlk yurtdışı gezisini de bir okul gezisi olarak Yunanistan’a yaparlar. Çeşme’den önce Sakız adasına geçip, oradan da Atina’ya giderler.

Robert Kolej’de çok iyi bir edebiyat eğitimi verilmektedir bu yıllarda. Şair Nigar Hanımın oğlu Salih Keramet Türkçe öğretmenleridir. Tevfik Fikret’in arkadaşıdır. Nazım Hikmet, dönemin yaşayan bütün öteki şairleri, Sait Faik, Yakup Kadri, Halide Edip, Halit Ziya, Reşat Nuri derslerde okudukları yazarlardır. Yine Batı dünyasından T. S. Eliot, Ezra Pound, James Joyce da bu yıllarda keşfettiği yazarlardır.

Okul bitince, 20 yaşında babası onu İngiltere’ye Cambridge Üniversitesi’ne gönderir. Ailesi iktisat okumasını istemektedir. O ise İngiliz Edebiyatı bölümüne kaydolur. Babasına altı ay sonra yazdığı bir mektupla durumu bildirir.

Cambridge’de sinema tutkusu iyice depreşir. Durmadan sinemaya gider. Hemen bütün sinema klasiklerini izleme olanağı bulur. Bir keresinde Mihail Kokoyannis’in Melina Merküri’nin oynadığı Stella adlı filmini o kadar beğenir ki, tam 9 kez seyreder.

Cambridge’de ilk yaptığı işlerden biri de İngiliz arkadaşlarını rakıyla tanıştırmak olur. Savaştan yeni çıkmış İngiltere’de bir çok şey karneyle dağıtılmaktadır. Babası her ay küçük bir koli içinde ona beyaz peynir, pastırma ve rakı gönderir. Rakı sofrasını kurup arkadaşlarına hem rakı içmeyi, hem de türkü söylemeyi öğretir.

Kendisi de elbette çağdaş İngiliz edebiyatının ustalarından etkilenir. Bunlar içinde en beğendiği ise Gökkuşağı ve Aşık Kadınlar romanlarının yazarı D. H. Lawrence’dır.

İlk şiirlerini de yine bu yıllarda yazar. “Denizi Özledik Denizi”, “Dilek Şart”.

Yaz aylarında ise Türkiye’deki edebiyatçılarla arkadaşlıklar kuruyor. Bunlar arasında ilk sıraları Bilge Karasu, Vüs’at O. Bener, Özdemir Asaf alıyorlar. Sonraki yıllarda asker arkadaşı olarak Oğuz Atay da katılacaktır yakın arkadaş grubuna.

Cevat Çapan’ın askerliğini yaptığı 1950’li yılların sonları Ankara, bir sanatçılar merkezidir aynı zamanda. Turgut Uyar’la, İlhan Berk’le, Can Yücel’le, haftasonları buluşup arkadaşlık etmektedirler.

Tabii İngiltere’de okumanın bir yararı da pek çok çağdaş yazarı herkesten önce farkedebilmesi olur. John Berger’i daha ilk romanı  Zamanımızın Bir Ressamı yayımlandığında, 1953’de keşfeder. Ted Hughes, Sylvia Plath aynı dönemde öğrencilik yaptığı şairlerdir. Yine Raymond Williams, F. R, Leaves, George Steiner gibi çağdaş edebiyatın başta gelen eleştirmenlerinin de derslerine girer.

Aynı şekilde, yalnız İngiliz edebiyatına değil, bütün dünya edebiyatına ve şiirine açılan kapıları bulabilmiştir. Böylelikle, günümüzün “Şiir Atlası”na ulaşacak, “Çin’den Peru’ya” çeviri serüveni başlar. “Çin’den Peru’ya”nın ilk basımı 1966’da Vedat Günyol yönetimindeki Çan Yayınları’ndan 76 sayfalık ince bir kitap olarak çıkar. Ancak içinde Sappho’dan Latin Şairlerine, Eski Çin şairlerinden Japon Haiku’larına, Ungaretti’den Pavese’ye, Michaux’dan Rene Char’a, Lorca’dan Alberti’ye Yeats’den Auden’a, Ezra Pound’dan Vallejo’ya çok geniş bir alanda dünya şiiri karşımıza çıkar.

Ardından peş peşe çağdaş Yunan şiirinin büyük ustalarını dilimize aktarır: 1966’da Seferis, 1974’te Yannis Ritsos, 1981’de Kavafis ve 1983’te de Elitis’in şiirleri kitap olarak yayımlanır. Çağdaş Yunan Şiiri Antolojisi, Çağdaş İngiliz Şiiri Antolojisi ve Çağdaş Amerikan Şiiri Antolojisi de 80’li yılların ürünlerindendir.

80’li yılların başında bir de Amerika serüveni vardır, Cevat Abi’nin. Beş kişilik bir aile olarak gittiği New York’ta Fulbright bursuyla geçinemeyince, bir yandan üniversitede 17. yüzyıl İngiliz edebiyatı dersi verir, öte yandan da Türk öğrencilerin kurduğu bir badanacı ekibine katılarak evlere boya badana işlerine gider. Hatta bir keresinde evini boyamaya gittikleri kişinin bir üniversite profesörü olduğunu öğrenince ev sahibi profesörle, onun evini boyamaya gelen Profesör Cevat Çapan’ı tanıştırırlar.

İşte, kimi sahnelerini aktarmaya çalıştığım böylesi çok sayıda mutlu rastlantının ortaya çıkardığı bir şair kişiliktir Cevat Çapan.

80’li yıllar, Cevat Çapan’ın aynı zamanda yeniden kendi şiirine dönüş yıllarıdır. İlk şiiri 1952 yılında, henüz 19 yaşındayken yayımlanmış olmasına karşın, ilk şiir kitabı Dön Güvercin Dön, aradan 33 yıl geçtikten sonra 1985’te yayımlanır ve o yılın Behçet Necatigil Şiir Ödülünü kazanır.

Yılların birikimi içinde yaşama sevinciyle hüznü ustalıkla harmanlayan, yalınlıkla derinliği buluşturan şiirleri peş peşe kitaplaşır: Doğal Tarih, Sevda Yaratan, Ne Güzel Yolculuktu Aklımdan Çıkmaz. Şiirlerinden seçmeler İngiltere ve Fransa’da da kitap olarak yayımlanır.

Cevat Çapan şiirine genel bir bakışla baktığımızda hep anlatılan bir hikaye vardır. Bu hikaye, kimi zaman kişisel, kimi zaman toplumsal bir hikayedir. Ancak içlerine kişisel tarihlerin ve düşlerin karıştığı hikayelerdir bunlar. Annesini, babasını, dayısını anlatırken Anna Ahmatova’yı, Osip Mandelştam’ı, Cesar Vallejo’yu, Walter Benjamin’i de anlatır.

Aslında bir düşler sağanağı da diyebiliriz onun şiiri için. Yalın görünümlü olmalarına karşın kişisel, toplumsal ya da tarihsel pek çok öykünün iç içe geçtiği, birbiriyle ilintilendiği, buluşup uzaklaştıkları bir olaylar ve düşler sağanağıdır. Bu nedenle gizlerine çok da kolay varılabilecek bir şiir değildir belki. Ama şairin dünyasını tanıyıp, ailesi, geçmişi ve bunca içli dışlılıktan sonra bütün dünya edebiyatı ve özellikle de şiiri için de onun ailesi diyebiliriz; evet, dünya şiirinin serüvenlerine açık, şiirin bu geniş ailesine yakın olanlar için tadına kolay varılacak ve sonra da tiryakisi olunacak bir şiirdir Cevat Çapan’ın şiiri.

Bir yaştan sonra, sınırsız bir çağrışımlar

zinciridir hayat;

başka kokular, başka görüntülerle

saldırır üstüne tekleyen belleğinle

ve birden başka adlarla uyanırsın

bir dağ yamacında daldığın düşten.

Bir İsveç filminde miydi

o küçücük madenci çocuğu

Auguste Renoir’ın adını hecelemeye çalışan?

Her şey ne kadar külrengi ve dağınık

gökle denizin maviliği ötesinde.

Bir kadın “Gecenin Matemi”ni söylüyor öğle üzeri

ve herkesten bir şeyler kalan bu sokaklarda,

kırılan camdan kalplerin parçalarını toplarken,

belalısı gizlice zehirliyor içindeki aylak köpeği.

Ve uzakta, düşlediğim Girit’te, belki de,

denize eğilen çamları yıkıyor yıldızlar.

Sonunda sana sığınıyorum, ey şiir,

rüzgarları, fırtınaları yararlı kılan.

Yaşarken, güzel adlar koydum çocuklarıma:

Nigar, Leyla, Alişan.

Burada çok kabaca söz ettiğim olaylar ve olgular, onun bin bir zenginlik içeren hayatının küçük bir bölümüdür yalnızca. Onu tam olarak tanıyabilmek için, gittiği meyhaneleri, yüzdüğü denizleri, gezdiği yerleri, okuduğu kitapları, gördüğü filmleri, oyunları, tanıdığı nice renkli insan portrelerini, çocuklarıyla, öğrencileriyle olan serüvenlerini uzun uzun anlatmak ve dinlemek gerekir. Çünkü bütün bunların ve nicelerinin bileşeninin doğurduğu bir şeydir Cevat Çapan şiiri.

Bunca yüksek uçuşa karşın, Cevat Çapan, ayakları yerden kesilen şairlerden değildir. Güçlü gerçekçiliği ve duyarlık eğitimiyle maddi dünya ile yaratı dünyasını birbirinden ayırmadan bir arada koruyabilmeyi başarmıştır. Gerçeklik duygusuyla güzellik duygusu yan yana, bir aradadır.

Lirik şiir yazmasına karşın, şiirde lirik söyleyişle mizahi, ironik tonu da ustalıkla birleştirebilmektedir.

Cevat Çapan’ın düşler sağanağından, bölük pörçük yaşam parçalarından bir şiir dünyası kurduğunu söyledim. Bu yamalı bohça gibi görünen şiir dünyasına biraz geri çekilip de yukardan baktığınızda ise karşınızda kusursuz bütünlükte bir yapıtın durduğunu göreceksiniz.

Elbette bütün sanatlar gibi şiir de aslında şairinin bireysel bir serüvenidir. Ama şair bu serüvenine ortak edebildiği okurlarıyla yaşar, çoğalır.

Cevat Çapan’ın, Türkçe okuyabilen bizlere sunduğu şiir yolculuğu çok güzeldi.

Ve kim bilir kaç kuşaklar boyunca aklımızdan çıkmayacak.

Temmuz 2005

Read Full Post »

“Sesini Kaybetmeyen Şiir” adını verdi, kendi sesiyle okuduğu şiir kasetine. Sesi olmayan şiirin insanlara ulaşamayacağını düşünüyordu.

Daha yirmi dört yaşında yayımladığı ilk kitabı Yazma’da (1950) kişisel bir dil ve tutum ortaya koyabilmişti.

Her Boydan (1959) adıyla yayımlanan çeviri şiirleri çıktığında da bu kendine özgü dilin çevirilerde de kendini ortaya vurduğu görüldü.

Bu kendi sesiyle Türkçe konuşan şair, dilde bir yandan kendine özgü vurgu ve tonlamalar yaratırken, bir yandan da konuşma dili, eski ve çağdaş şiir, geniş bir kültür ve dil bilgisine kattığı sevgi-alay-acı karışımı duygu yoğunluğuyla da aydınlık, insancıl, toplumcu, benzersiz bir şiir yarattı.

Bugün bu şiirin on beş kitaba yayılmış toplamı elimizde. Yeniden ve yeniden değerlendirilmek üzere bekliyor. Sonunda Shakespeare’den Şarlo’ya pek çok büyük sanatçıda olduğu gibi Can Yücel de daha çok, geniş kitlelerin hoşuna giden tavır ve kolay benimsenebilen dizeleriyle anılacak.

Ama hepsi bu mu?

Onunla ilgili yazılmış belki de en bütünlüklü ve önemli inceleme Selahattin Hilav’dan geldi.

O sıralar (1990’ların başları) Erdal Alova, hazırlayacağı bir “Can Yücel Seçkisi” ile şairin ve şiirinin önemini ortaya çıkarmayı hedefleyen bir çalışma içindeydi. Selahattin Hilav’ın yazısı da, sonradan çeşitli telif hakları sorunları nedeniyle gerçekleşemeyen bu kitaba önsöz olarak yazılmıştı.

Can Yücel’in şiirde ne yaptığının ve başarısının tam olarak anlaşılabilmesi için mutlaka bütününün büyük bir dikkatle okunması gerektiğine inandığım bu yazıdan kimi yargıları yine de burada paylaşmak istiyorum:

“Can’ın şiiri, kültür, dünya görüşü, siyasal bilinç ve özgür öznelliğin bir bileşimidir. Mitlerden ve Kutsal Kitap’tan gerçeküstücülere ve ‘beat generation’ şairlerine kadar tüm dünya kültürünün sözlü ve yazılı ürünleri içinden yolunu açan bir şiirdir bu. Dolayısıyla onun dünyayı algılamasında, akıl ve duyu gibi birbirinden hayli uzak ruhsal yetiler kaynaşmış ve bir bütünlüğe varmıştır.”

“Gerçek şairler, dili azat edenlerdir, diyebiliriz. Nitekim Can’da, tutsaklıktan kurtularak yaşamın iç yüzünü ortaya döken ve özündeki gizli hakikatleri de gösteren bir dille karşı karşıyayız. Bu dil akıl öğretmez, efsaneleri pekiştirmez, kişilere tapınmanın, soyut hümanizma hayallerinin hizmetkârlığını yapmaz. Besinsel ve cinsel açlığı, idealler ve ilkeler ileri sürerek gözden kaybettirmez. Yaşamamışlığı ve hödüklüğü örten sulugözlülük ve yapmacık hassasiyet üretmez, bunları başkalarına bulaştırmaz; kısacası, yalana hayat hakkı tanımaz.”

“Can, Breton’un dediği gibi ‘sözcüğü köpürtmekle’, şiiri sözcükten fışkırtmakla, en uzak ve karşıt imgeleri çarpıştırmakla ya da yan yana getirmekle kalmıyor. Çağrışımsal olanaklarını sonuna kadar kullandığı ve kimi zaman ‘kelime oyunları’yla, cinaslarla bir başka yaşama kavuşturduğu sözcüğü, fiziksel olarak değişime de uğratıyor; hece ve harf düzenini altüst ediyor; bildiklerimize benzeyen ama bir bakıma yepyeni ve etkileyici sözcükler yaratıyor. Dilin ve sözcüğün bu biçimde kullanılması, kurulu düzenin taşıyıcısı ve koruyucusu olan belli bir söylemin yıkıma uğratılmasıdır ve şairin devrimci olabilmesi için, dilde ve deyişte kendi şiir devrimini gerçekleştirme zorunluğunu hem ortaya koyar, hem de bu zorunluğun nasıl aşıldığını gösterir.” (Edebiyat Yazıları, Yapı Kredi Yayınları, ss. 150-159)

Can Yücel, yalnızca o benzersiz sesiyle, benzersiz şiirler yazmakla kalmadı. Bu şiirin ve sesin duyulabilmesi için de çaba içinde oldu. Çok satışlı mizah dergilerinde şiirler yayımlaması, kaset çıkarması, sık sık okuma günleri ve toplantılara katılması hep bu çaba içindi.

Yine 1990’ların başlarında şiirin sesini bir parça olsun basın yayın organlarında duyurabilmek için dokuz şair, altı ay süreyle şiir yayımlamama, yani şairler grevi yapma kararı vermiştik.

Bu eylemimizi en iyi nasıl duyurabiliriz diye konuşurken, en gerçekçi öneri Can Yücel’den gelmişti: “Dokuzumuz birden topluca donsuz fotoğraf çektirelim. O zaman her yerde basılırız.”

Can Yücel’in çevirmenliği de ülkemiz çeviri yazını için benzersiz bir deneyim olarak önümüzde duruyor. Birçok dünya şairini onun kaleminden “Türkçe” olarak okuyabildik. Şiir çevirisi çeşitli olabilirliklere açık bir alan. Ne tür yapsanız olabilir. Düzyazıda ise durum daha farklı. Can Yücel’in Shakespeare çevirileri ise bu alanın insanları tarafından çok tartışılacaktır mutlaka. Gerçek olan şu var: Hiçbir Bahar Noktası (Bir Yaz Gecesi Rüyası) çevirisi, onun verdiği tadı ve heyecanı veremeyecektir. Böyle olunca da geriye söylenecek fazla bir şey kalmıyor.

Yabancı bir metne, yerli sözcükler koyma, böylelikle o metni tanıdık, bizden kılma, sanki çeviri değil, yerlileştirme çabası gibi görülebilir.

Fırtına çevirisinin elyazmaları, ilk kez basılmak üzere Adam Yayınevine geldiğinde Cevat Çapan’la bir bölümünü – o İngilizcesinden, ben Türkçesinden – karşılıklı okumuş ve Türkçe metnin, aslının tam bir çevirisi olduğunu görmüştük.

Sonuçta, okurların büyük çoğunluğunun Can Yücel’i ve yapıtlarını sevdiğini söyleyebiliriz. Onun ağzından şiirlerini dinleyebilmek için Açıkhava Tiyatrosu’na beş bin kişinin toplanması da bu sevginin bir başka göstergesi.

Şiirimizde açtığı verimli vadi, Türkçe yaşadıkça çiçeklenmeyi sürdürecek. Hınzır âşıkların ellerindeki maytapların uçuşan ışıkları içinde onun şiir feneri zühre yıldızı gibi parlayacak.

Şiir fenerimle de baktım, son çığlık!

Aşk yokmuş sizde beş paralık!

Gidiyorum ben boşçakallar

Sıçmışım ortalık yerinize

Kıçımın fosforuyla aydınlanın siz artık.

Read Full Post »

Bir süredir depremin yıktıklarını konuşuyoruz. Oysa neredeyse elli yıldır bitmez tükenmez bir yıkım içindeyiz. Ormanlarımızı yaktık, köylerimizi yaktık, denizlerimizi öldürdük, doğru dürüst bir temel eğitim veremediğimiz için milyonlarca insanımızı yıkık kişilikler olarak yetiştirdik.

Geçmiş yıllara ilişkin hiçbir anının kalmadığı kentler yaratmak yalnızca bize özgü. Bir toplum bu denli çevresinden, geçmişinden koparılabilir mi? Geçmiş değerlere bakmadan, onları irdelemeden bugünü hangi ölçütlere dayanarak değerlendireceğiz?

Yirminci yüzyılın dünyaya gelmiş en büyük şairlerinden biri ülkemizde yaşadı: Nâzım Hikmet.

Onun bu ülkede yaşadığını kanıtlayacak bugüne ne kaldı? Yaşadığı sokaklar, oturduğu evler, kullandığı eşyalar nerede? Son elli yılın yıkımı çoğunu yok etti. Yalnızca Atatürk’ün denize girdiği yer olduğu için bile korunması gereken Florya kıyılarının kanalizasyon çukuruna dönüştürülmesinin bile, ülkenin kurucusunun anısına yapılmış bir saygısızlık olduğu düşünülmez mi?

Anılarını yazan şairlerimizin sayısı çok az.

Cahit Külebi’nin İçi Sevda Dolu Yolculuk’unu okuyordum. Şöyle bir cümleye rastladım: “Cahit Sıtkı’nın Zafer meydanındaki bir apartmanda oturduğu sırada, Orhan, Cahit, Şahap, Necati ve ben Şükran’dan çıktık yürüyerek Cahit’in odasına geleceğiz.”

Bu odanın 1940’ların Ankara’sının yazın ortamının merkezlerinden biri olduğunu ilk kez Melih Cevdet Anday’ın anılar kitabı olan Akan Zaman Duran Zaman’da okumuştum. Cahit Sıtkı’dan sonra burayı Orhan Veli tutmuş. Orada anlatılan şöyle bir öyküsü vardı odanın:

Gerçeküstücü akımın önde gelen ozanlarından Philippe Soupault, 1949’da Ankara’ya gelir ve o sırada çok ünlü olan Garip akımının temsilcisi ozanlarla tanışmak ister. Ozanlarımızın o sıralar konuk ağırlayabilecek bir mekânları olmadığından bu odayı derleyip toparlayıp “Yaprak” dergisinin bürosuymuş gibi yaparlar. Burada buluşulur, konuşulur, şiirler okunur. Günün beklenmedik davranışı Orhan Veli’den gelir. Soupault’tan çevirdiğini söylediği şu şiiri okur:

Şakir Efendi

Koltukçu

Öldü

Dün gece

Çerkes’te

Öldü

Gitti

Çerkeş’te öldü gitti.

Şiiri bir kez daha dinleyen Soupault, “Aslı gibi,” der, ülkemizden ayrılırken de bir gazeteciye şunları söyler: “Şiiri bütün dünyada aradım, Türkiye’de buldum.”

Melih Cevdet, bu olayı anlattığı yazısın şöyle tamamlar:

“Orhan Veli’nin eski odası, kim bilir, yıkılmış mıdır? O odayı Ankara Belediyesi satın alsaydı da, kapısına, ‘Cahit Sıtkı Tarancı, sonra Orhan Veli Kanık burada oturdular. Philippe Soupault burada konuklandı’ levhasını assaydı iyi olurdu.”

İyi olmasından çok öte, çağdaş edebiyatımıza ilişkin bir tanıklığı gelecek kuşaklara aktarabilirdik. Yalnızca tek tek mekânlar değil, bütünüyle kentler ve doğa bize ait şeylerse, tarihimizde, edebiyatımızda bir yerleri varsa korunmak zorundadır.

İstanbul üzerine en güzel şiirleri yazmış Yahya Kemal, bu kenti dil ile ölümsüzleştirmişse, artık kimsenin “Erenköy’de Bahar” şiirinin anlattığı Erenköy’ü değiştirmeye hakkı olamaz.

Bugünün Erenköy’ünde doğup büyüyen bir gence “Erenköy’de Bahar” şiiri bir şey söyleyemez. Çünkü o duyarlığın Erenköy’ü artık ortada yoktur.

Toplumumuz acaba geçmişini yok ederken, geleceğini de yok ettiğinin ne zaman ayırdına varacak?

15.9.1999

Read Full Post »

’80 sonrası şiirimizin önde gelen isimlerinden Şavkar Altınel şiir üstüne yazılarını kitaplaştırdı: Soğuğa Açılan Pencere (Yapı Kredi Yayınları).

Ünlü yazarımız Orhan Pamuk, kitabın arka kapak yazısında, “Bu parlak kitap Türkçede şiir üzerine yazılmış en iyi, en okunaklı iki kitaptan biri.” diyor.

İster istemez öteki kitap hangisi diye düşünüyor insan. Benim aklıma iki kitap geldi:Turgut Uyar’ın Bir Şiirden’i ile Memet Fuat’ın Yaşlı Bir Şaire Mektuplar’ı.

Konumuza dönersek, Şavkar Altınel’in kitabı gerçekten de böylesi savlı bir övgüyü hak eden bir yapıt.

Önce, hemen her şairin yaptığı, çeşitli zamanlarda şiir üstüne yazdıklarını, söyleşilerini vb. topladığı sıradan bir kitap gibi düşünebilirsiniz Soğuğa Açılan Pencere’yi.

Ama daha giriş yazısından başlayarak tutarlı, bütünlüklü, açık ve yalın bir şiir anlayışının okuru kuşatan, kendi dünyasına çeken atmosferine giriyorsunuz.

Şavkar Altınel, şiirle ilgilenenlerin bildiği gibi şiir üstüne görüşleriyle de tanınan bir şair. Belli bir şiir anlayışının savunucusu: “Bu düşünce gerçek şiirin, moda tezlerin aksine, ‘sözcükler’den, ‘gelenek’ten ya da biçimsel ‘deneme’ ve ‘arayışlar’dan değil, ancak şairin şiirin ötesinde yatan gerçekliğe, yani kısacası yaşadığı hayata gösterdiği tepkiden kaynaklanabileceği şeklinde özetlenebilir.”

Nurullah Ataç, benim birkaç konum vardır, döner döner aynı şeyleri yazarım, dermiş. Bir yazarın düşüncelerini, yazdıklarını doğru ve haklı hissetmesinin verdiği rahatlık ve güven duygusunun yazılarına sinmesi çok da sık rastlanan bir olgu değildir. Ataç’ın yazma biçeminde bu rahatlık hemen görülür.

Şavkar Altınel’in rahat anlatımı, kendine güven yanında, ardındaki güçlü edebiyat öğrenimi ve pratiğine de yaslanıyor.

Edebiyatı ve şiiri bu denli iyi bilen birinin söyledikleri de açık, anlaşılır, net oluyor.

Soğuğa Açılan Kapı, çağdaş şiirimizle ve daha çok da günümüz şiiriyle bir hesaplaşma kitabı.

Çağdaş şiirimizin temelinde duran Yahya Kemal, Şavkar Altınel için her aşamada bir mihenk taşı. Neredeyse bütün öteki şairleri ve şiir anlayışlarını onunla sınıyor. Onun dışında sık sık İngiliz şiirine dönüp, iki yüz yıl öncesinin William Wodsworth’ünden dünyada modern şiirin kurucularından sayılan T. S. Eliot’a, çağdaş şairler Philip Larkin, Ted Hughes, Seamus Heaney, vb. dek sık sık karşılaştırmalara, kıyaslamalara girişiyor.

Bir eleştiri kitabının bunca rahat ve kolay okunabilmesi kolay rastlanan bir özellik değil. Bunun nedenini okurlar kitap boyunca açıkça görebiliyor: Birincisi yazarın bir derdi var ve bu derdini anlatmayı iyi biliyor. İkincisi, derdini kolayca anlatabilecek donanımlara sahip. Düşünce boşlukları, ikircimler bırakmıyor okura.

Bu düşünceleri paylaşabilirsiniz ya da karşı çıkabilirsiniz. Paylaşmanız için de, karşı çıkmanız için de yazar bütün açık yürekliğiyle karşınıza çıkıyor.

Şiir yazmaya ilgi duyanlar için de kafa açıcı, altın öğütlerle dolu bir kitap elimizdeki.

Soğuğa Açılan Kapı’yı okuduktan sonra içimi bir erinç duygusu doldurdu. Neydi bana böylesi karamsar bir şiir ortamında bu duyguyu veren?

1980’den bu yana şiiri hayatın dışına itmeye çalışanlar büyük başarı kazandılar. Şiir okunur, konuşulur bir şey olmaktan çıktı. Bizler azınlıkta kaldık. Ama bir kez daha gördüm ki, bu savaşta yenik görünenler haklı. Şairin dediği gibi, “Galiptir bu yolda mağlup”.

Türk şiir eleştirisinin temel yapıtlarından biri olarak kalacak bu kitap, günlerdir İstanbul Boğazı’nda durmaksızın çalan sis çanları gibi, şiirin gerçek değerlerini, ülkemiz şiir ortamının sisleri içinde haykırmayı sürdürecek.

26.11.2003

Read Full Post »

Şiir alanında da festivaller, birbirini uzaktan tanıyan ya da hiç tanımayan insanları bir araya getiriyor. Bu buluşmalardan kimi zaman heyecan verici etkileşimler doğuyor.

Geçen yaz katıldığım Fransa’daki “Akdeniz’in Sesleri” adlı şiir festivali de benim için böylesi mutlu rastlantılardan birine yol açtı.

On günlük festivalin son günü tanıştığım Jean-Luc Pouliquen, şiir üstüne görüşleriyle bir anda çok tanıdık biri oluverdi.

Şiirin geçmişi ve bugünü üstüne konuşurken, onun Fransız şiiri üstüne söyledikleriyle benim Türk şiiri üstüne düşündüklerimin çakışıverdiğini gördük. Bu ortaklık, gönderilen metinlerle sürdü.

1954 doğumlu olan Jean-Luc Pouliquen, şiir yazmasının yanında, şiir üstüne düşünen, toplumun şiir hayatı üzerinde etkili olmak için çalışan bir kişi. Bunun için bir yandan günümüz Fransız şiiri üstüne eleştiriler yazarken, öte yandan da günümüz şairleriyle yaptığı söyleşilerde güncel şiir sorunlarını tartışmakta, bunları kitaplaştırarak okurlara sunmakta. Ülkesinin güneyinde bir üniversiteye bağlı olarak, şiir üstüne bütün yazılı belgelerin bulunduğu bir de şiir arşivi oluşturmuş.

Şairin bir başka etkinlik alanı ise on yıldan fazla bir süredir okullarda düzenlediği şiir yazım çalıştayları.

Adam Sanat dergisinin bu ayki sayısında, şairin bu çalışmalarını ayrıntılarıyla anlattığı uzun bir söyleşisinin çevirisi yayımlandı.

Şair, bir okula geldiğinde burada bir haftayla bir yıl arasında süren düzenli ve yoğun bir şiir programı uyguluyor. Bu program boyunca önce şiirin ne olduğunu, nasıl yazılabileceğini anlatıyor, sonra da çocuklara içlerindeki şiiri dışa çıkarabilecekleri yöntemleri öğreterek şiir yazmalarını sağlıyor.

Şiir yazmanın öğretilemeyeceği yaygın kanısından farklı bir yaklaşımla, her çocuğa özgü olan ritm, ses ve müziği açığa çıkararak kendini yazdıran bir şiire ulaşıyor.

Şairin bu çalışmalarının kaynağında ise ülkesinin şiir alanında yirminci yüzyılda yaşadığı büyük eylem var. Özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarında Fransa’da şiir, işgal altındaki ülkenin temel mücadele araçlarından biri olmuştu. Yazılı ve sözlü basında önemli yer tutuyordu. Her şair, bulunduğu yeri şiirle aydınlatıyordu.

Sonraki yıllarda da özellikle de 68 Mayısı’nda şiir toplumsal başkaldırıya katılmış, değişen toplumun sesini yansıtabilmeyi başarmıştı. Hatta bu yıllarda kurulan şiir atölyelerinde yapılan çalışmalarda şairlerin de öteki meslekler gibi kent yaşamında yerlerinin olduğu görülmüştü. Poesie 1 adlı şiir dergisi 36.000 satışa ulaşmıştı.

1981’de Rimbaud’nun “Yaşamı değiştirmek” belgisiyle yönetime gelen sol hükümetle birlikte şiirin toplumla buluşması için yeni adımlar atıldı. 1983’te ilk ulusal şiir günü ilan edildi. “Şairlerin İlkbaharı” adlı bu gün, şiir etkinlikleri için önemli bir ivme olmayı bugün de sürdürüyor.

“Şiir, görünür olandan görünmez olana, açık seçik olandan kavranması güç olana doğru götürür bizi. Zamanı ortadan kaldırır, gerçeğe düşü ve kurgusal olanı katar. Şiir kendi başına bir kıta olan her insanın gizine açılır. Şiir, bize sunulan, insanlığın evrensel verimli toprağı için bir pasaporttur.”

Jean-Luc Pouliquen’in şiirleri yanında, etkilendiği şairler, Fransız şiirinin son yirmi yılı, şiir-felsefe ilişkisi, yaşadığı yöreler, vb. alanlarda çok sayıda kitabı var. Bunlardan hiç değilse bir bölümünün dilimize çevrilmesinin kültür hayatımız için esin verici açılımlar sağlayacağını düşünüyorum.

16.3.2005

Read Full Post »

Older Posts »