Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Sabahattin Eyuboğlu’ Category

“Sözcükler” dergisinin yarın yayımlanacak 9. sayısında ünlü şairimiz Orhan Veli’nin bilinmeyen kimi serüvenleri gün yüzüne çıkıyor.

Kimi aydınlar vardır, yaşamlarının her ânı, yazıya geçsin, gelecek kuşaklara ulaşsın isterler. Kendilerini anlatan kitaplar hazırlanmasına katkıda bulunurlar, günlüklerini, anılarını yayımlarlar. Elbette böylesi tutumlar edebiyat tarihimiz için çok değerli belgelere, tanıklıklara ulaşmamızı sağlar.

Öte yandan yaşadıklarını yanlarına kâr sayıp, eli kaleme hiç ulaşmayan önemli aydınlarımız da vardır. Kimi zaman başlarından geçen olayları öylesine sıradan anlatıverirler ki, kıyamazsınız bu değerli tanıklıkların yitip gitmesine.

Ziya Şav (d. 1921), edebiyatımız için önemli tanıklardan biridir. Lozan barış görüşmelerine çevirmen olarak katılan babası Saffet Şav, oğlunun birkaç dil bilen, aydın bir insan olarak yetişmesine önayak olmuş. Ziya Şav, 1940’lı yıllardan başlayarak Orhan Veli’den Sabahattin Eyüboğlu’na, Mina Urgan’dan Melih Cevdet’e çok sayıda edebiyatçının yakın dostu olmuş. Güçlü belleğinde o günlerin anılarını özenle koruyor. Bir yerden söz açın, size hemen Sabahattin Eyüboğlu ile Melih Cevdet Anday’ın hangi tarihte, Galata Köprüsü’nün altında otururlarken Süleymaniye Camii üzerine neler konuştuklarını anlatıverir.

* * *

Neyse ki böyle insanların çevrelerinde kimi zaman eli kalem tutan birileri oluyor da, böylesi önemli tanıklıkların hiç değilse bir bölümünün yokolup gitmesi önleniyor.

Besim Dalgıç da böyle biri. Elinde alıcısıyla o yinelenemez anların saptayıcısı.

2005 yılının 14 Kasım günü, katıldığı bir Orhan Veli’yi anma gününde Ziya Şav’ın anlattığı, Orhan Veli’ye ilişkin dört anısını kendi kayıtlarından çözüp yazıya geçirmiş.

Burada ben bu yaşanmış hikâyelerden birini aktarayım. Ötekilerini de dileyenler dergide okuyabilir.

* * *

ORHAN VELİ’NİN GÖMLEKLERİ

“Orhan’ın Ankara zamanları. Benim çantam rehin kalmıştı otelde. Para bulursam çantamı almaya gideceğim. Orhan, ‘Ne var çantada?’ diye sordu. ‘Valla gömlekler var ama satılmaz ki’ dedim. Biz satıcılıkta çok kuvvetliyiz. Orhan da biliyor bu işi. Ben Mülkiye’de okurken yapardım. Hergele Meydanında satılırdı bunlar. Ticarette de başarılıydım. Senden üçe alıp;  dörde, beşe satardım.  Ve Orhan, ‘Gömlek niye satılmasın ki?’ deyince, kalktık gittik Hergele Meydanına. Orada karşımıza dedikodu hikâyeleri yazan Ayşe Abla çıktı. Ayşe Abla, Orhan Veli’nin o sırada gömlek sattığını öğrenmek için kolunu bile verirdi. Bundan daha büyük bir dedikodu olmaz o dönem için Ankara’da. Ayşe Abla, ‘Merhaba, nasılsın?’ dedi. Orhan fazla umursamadı. Biz indik aşağıya. Elimizde valizi gören satıcılar Orhan’ı tanıyorlardı. Biri, ‘Ne var abi bunun içinde?’ diye sordu. Orhan gömlek falan var deyince, satıcı valizi aldı ve içinden bir gömleği çıkarıp, ‘Orhan Veli’nin gömlekleri bunlar!’ diye  bağırmaya başladı.”

* * *

Günümüz şairleri içinde gömleğini satacak kadar parasız pulsuz olanlar var mıdır bilmem ama pazar esnafının tanıyacağı bir şair olmadığını sanırım söyleyebiliriz.

Ne değişti peki?

Zaman zaman gömleklerin satılarak yaşandığı, güzel şiirlerin yazıldığı o tatlı hayat, nasıl oldu da, bugünün görece daha paralı ama tatsız, şiirsiz hayatına dönüştü?

Üzerinde düşünmeye değmez mi?

29.8.2007

Reklamlar

Read Full Post »


Çoğu şair için düzyazı yanına bile yaklaşılmayacak bir yazın türüdür. Orhan Veli, Dağlarca, Dıranas, Edip Cansever, Turgut Uyar, Metin Eloğlu, Ahmed Arif, Can Yücel gazete, dergi yazıları bir yana, kalemlerini düzyazı durağına uğratmayan şairlerden…

Şiirin yanında romanı deneyen, bu “çağcıl destan”a bir yanından el atan şairlerimiz de çoktur.

Nâzım Hikmet, düzyazı türlerinden asıl oyun yazarlığına gönül vermiştir. Ne ki, gençlik ve özgürlük yıllarında gazetelerde tefrika edilmek için yazdığı romanlarda ucuzluktan kurtulamasa da ömrünün son yılında yazdığı, kendi yaşamından da ilginç kesitlerle dolu, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim ile şiirinin büyüklüğüne yaraşan bir ürün verdi.

Oktay Rifat da, şiirin yanında ikinci bir yazın uğraşı olarak uzun yıllar oyun yazarlığını seçti. Birbirinden ilginç oyunlar yazdı. Altmışından sonra ise, hem “şiir bir yaşlılık uğraşıdır” sözünü doğrularcasına şiirini yeni ufuklara taşıdı, hem de romanlar yazdı, resimler yaptı. Bir Kadının Penceresinden (1977), Danaburnu (1980) ve Bay Lear (1982) ile başarılı bir romancı olarak da yazın tarihimizde yer aldı.

Melih Cevdet Anday, şiir, oyun ve deneme yazarlığının yanında romanlar da yazdı. Aylaklar (1965), Gizli Emir (1970), İsa’nın Güncesi (1974), Raziye (1975). Bunlara son yıllarda kitaplaşan, bir zamanlar takma isimlerle  yazılıp gazetelerde tefrika edilmiş başkaları da eklendi. Anday’ın romanları öteki türlerdeki yapıtlarıyla kıyaslandığında onlar denli öne çıkmaz. Hatta yakın dostu Sabahattin Eyuboğlu ile aralarına kara kedi girme nedeni olarak da Eyuboğlu’nun 1970 TRT Roman Başarı Ödülü kazanan Gizli Emir romanını beğenmemesi gösterilir. Güneyde bir aşk öyküsünü anlatan Raziye ise filme de alınmasıyla yazarın en tanınan romanı oldu.

Necati Cumalı, kendi yazarlığı içinde türleri birbiriyle yarıştırırcasına şiir, öykü, roman ve denemeler yazdı. Hepsinde de okurların kalbini kazanmayı, yani çok okunan bir yazar olmayı başardı. Romanlarını sıralarsak: Tütün Zamanı-Zeliş (1959), Yağmurlar ve Topraklar (1973), Acı Tütün(1974), Aşk da Gezer (1975), Uç Minik Serçem (1990) ve üç ödüllü son romanı Viran Dağlar (1994).

Rıfat Ilgaz, yıllar boyu süren baskılarla şair olarak unutturulmanın öcünü alırcasına kalemini başta mizah yazarlığı olmak üzere öteki türlere vurdu. Bu öfkeden yazınımız dört önemli roman kazandı:Karadeniz’in Kıyıcığında (1969), Yusuf Kurçenli’nin başarılı bir uyarlamayla sinemaya da aktardığı Karartma Geceleri (1974), Sarı Yazma (1976) ve Yıldız Karayel (1981).

Salâh Birsel de Dört Köşeli Üçgen (1961) adlı, romanla denemenin yollarını kesiştiren tek romanıyla roman yazan şairlerimiz arasında.

Attilâ İlhan ise, şairlerimiz arasında roman yazarlığını düzenli bir eylem olarak sürdüren tek isimdir. Ünlü günde bir sayfa yazma tekniğiyle bugüne dek yazdığı romanların sayısı onu bulur: Sokaktaki Adam (1953), Zenciler Birbirine Benzemez (1957), Kurtlar Sofrası (1963-64), Bıçağın Ucu (1973), Sırtlan Payı (1974), Yaraya Tuz Basmak (1978), Fena Halde Leman (1980), Dersaadet’te Sabah Ezanları (1981), Haco Hanım Vay, OKaranlıkta Biz (1988). Onun amacı da tıpkı Fransız şairi Louis Aragon’un Gerçek Dünya (4 cilt) ve Komünistler (6 cilt) romanlarında yaptığı gibi ülkesinin tarihinden kesitleri incelemektir.

Önde gelen şairlerimizin romanlarını neden böyle sıraladım derseniz yanıt açık:

Yazın tarihimizde önemli yerleri olmasa bile o romanlar, yalnızca önemli şairlerce yazıldıklarından öne çıkıyorlar. Onlarda başka romanlarda bulamayacağımız şair dünyasını bulup paylaşabiliyoruz.

Sözcükler, tümceler, derken bir dünya…

Sanat yapıtının da amacı bu değil mi?

Read Full Post »