Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Roman’ Category

Rıfat Ilgaz’ın Bütün Şiirleri (Çınar Yayınları) yeniden yayımlandı.

Onun için çağdaş şiirimizin en çile çekmiş, en hakkı yenmiş şairlerinden biridir diyebiliriz rahatlıkla.

İlk şiirlerinin tarihi 1927’ye dek gitse de asıl 1940 kuşağı şairlerindendir. İlk kitabı Yarenlik (1943), ardından Sınıf (1944) ve Yaşadıkça (1948) ile çağdaş şiirimizin en özgün çıkışlarından birini gerçekleştirmiştir.

Nedir Rıfat Ilgaz’ın şiirini bu denli özgün kılan?

1940’lı yıllar, Garip anlayışının egemen olduğu yıllardı. Şiirde ölçü, uyak, benzetme, imge gibi araçların uzağında duruluyor, hiçbir kural tanımadan günlük hayatın şiiri yazılmaya çalışılıyordu.

Rıfat Ilgaz da böyle bir anlayışla şiir yazıyordu. Ancak Garip akımının getirdiği bu yenilikleri kullanmada yarıştığı; hem daha sol, toplumcu bir şiir yazdığı, hem de halkın beğenisini bulma çabasında daha ileri gittiği söylenebilir.

Ne ki ilk üç kitabından sonra Rıfat Ilgaz çok ağır  baskılara uğradı. Mesleğinden atıldı, sürekli izlendi, şiir yayımlayamaz, adını kullanamaz oldu: “Kapandı yüzümüze dergi kapakları, / Bir varmış, bir yokmuş olduk sağlığımızda.”

Bir şair için olabilecek en olumsuz durumdu bu. Yıllarca şiir yayımlayamamanın yarattığı bunalımla, şiirle olan bağı zayıfladı. Neredeyse şair kimliğini unutturup Hababam Sınıfı yazarı, mizahçı Rıfat Ilgaz olarak yeni bir kimlik yarattı kendine. Şiirini yazarlığının yedeğine çekti.

Gene de şiirle bağını tam koparmadı. 1960’lardan sonra  öteki 1940 kuşağı toplumcu şairlerine daha yakın bir söyleyişle şiirler yazdı.

Rıfat Ilgaz’ın 1940’lardaki şiirleriyle, çağdaş Türk şiiri içindeki önemli yerinin kavranabildiği bugün de söylenemez. Şiir tarihimizde adı öteki 1940 kuşağı şairlerinden biri olarak anılagelmektedir.

Oysa onun şiirine yapılacak derinliğine bir kazı girişimi, bu şairimizin aynı zamanda  dil, söyleyiş ve içerik özellikleriyle nasıl öncü ve özgün bir şair olduğunu ortaya koyacaktır.

Üniversitelerimizde çağdaş şiirimiz üstüne araştırma yapacaklar, alın size bulunmaz bir konu: “Şiirimizde 1940’lardaki Yenilik Hareketleri ve Rıfat Ilgaz”.

Rıfat Ilgaz, İkinci Dünya Savaşı’nın en karanlık günlerini, soğuk savaş yıllarının olabilecek bütün baskılarını yaşayarak geçirdi yaşamının önemli bir bölümünü. 12 Eylül döneminde yaşı yetmişi geçtiği halde yine güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınmıştı.

Belki de bu yüzden onun şiirlerinde barış düşüncesine, özgür insan kişiliğine, insanın direnme gücüne ve geleceğe güvenmenin bulunmaz güzelliklerle dile getirilişine tanık oluruz.

Savaşlar, soykırımlar gördük,

İskenderler Sezarlar,

Ne atlar kaldı onlardan, ne meydanlar…

Gittiler, yıkılıp birer birer,

Biz kaldık.

En kıraç topraklarda tutunduk,

Biz defneler.

Dal kırılır, yaprak dökülür

Ölür mü acılara katlanmasını bilenler,

Direnenler tüm kırımlara karşı…

Ölmez sevgiden yana olanlar

Defneler ölmez!

26.3.2003

Read Full Post »

12 Eylül günlerinin çok sayıdaki silinmez izlerinden biri de o sırada yetmiş yaşında olan Rıfat Ilgaz’ın gözaltına alınması olmuştu.

Haberi Cumhuriyet’te okuduğumda göğsüme çöken karaduygunun ağırlığıyla ezilmiştim. Anımsadığım kadarıyla haberde, Cide’de gözaltına alınan yetmiş yaşında ve tüberküloz hastası yazarın, gözleri bağlanarak götürüldüğü yazılıyordu.

Hababam Sınıfı adlı yapıtıyla hemen herkesin tanıdığı Rıfat Ilgaz (doğumu 1911) genç bir öğretmenken, 1944’de yayımladığı Sınıf adlı şiir kitabı nedeniyle Türk Ceza Yasası’nın 142. maddesine göre hapse hüküm giymiş; altı ay yatıp çıktıktan sonra ne öğretmenliği kalmış, ne kendi adıyla yazarlığını sürdürebilme olanağı. Devletin her an izlediği “tehlikeli” bir kişidir artık o.

Veremle tanışıklığı ise daha da eski. 1938’de Ankara’da Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirdiği yıl yakalanmıştır ilk kez. Çeşitli dönemlerde çeşitli sanatoryumlarda yatarak sağaltım görmüştür hayatı boyunca.

1975’e gelindiğinde SSK’dan emekli olan Rıfat Ilgaz, doğup büyüdüğü, “Karadeniz’in Kıyıcığında”ki Cide’ye yerleşir. Maviye yeşile bakarak, bu küçük kasabada yazmak istediği kitaplarına vermek istemektedir kendini.

1981 yılının mayıs ayının son günlerinde, evine güvenlik güçleri geldiğinde de Yıldız Karayel adlı romanını bitirmek üzeredir. Ertesi yıl yayımlandığında hem Madaralı, hem de Orhan Kemal roman ödüllerini kazanan yapıtı.

Evi aranır, kitaplarına, dergilerine el konur. Sonra da gözleri bağlanıp götürülür.

Emekliliğinde Cide’ye yerleşmesi kuşkulu bulunmuş, nedenleri araştırılmaktadır.

Önce Cide’de, sonra yine gözleri bağlı götürüldüğü Kastamonu’da sorgulanır.

Sorgudan sonra hastalığı anlaşılınca Ballıdağ Sanatoryumuna kaldırılır. Burada yattığı sırada da gözaltı kararı sona erer.

Sonradan Rıfat Ilgaz, bu gözaltının öyküsünü, adını, 1940’lardan beri gözaltında geçen zamanlarını anımsatmak amacıyla İlhan Selçuk’un koyduğu, Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra’da anlatmıştır.

Rıfat Ilgaz’ın asıl anı kitabı ise, Yokuş Yukarı adını taşıyandır. Bu kitabında yazarlık yaşamı boyunca Cağaloğlu dünyasında tanıdığı ünlü-ünsüz çok sayıda kişiyi ve ilginç olayları anlatır.

* * *

12 Eylül döneminde Rıfat Ilgaz’ın başına gelenleri başka yazarlarımız da yaşadı: Oktay Akbal, Mehmed Kemal, Barış Derneği yönetimindeki yazarlar…

A. Kadir (1917-1985), 12 Eylül 1980 günü 63 yaşındaydı. Kendi kitaplarını yayımlıyor, onların geliriyle geçiniyordu. Kendisinden dinledim: 12 Eylül sabahı eşi Cansel Hanım, “Kalk darbe olmuş” diye gelip uyandırmış. A. Kadir, “Bize ne bu yaşta” diyerek uyumasını sürdürmüş. Biraz sonra kapı vurulmuş. Gelenler A. Kadir’i götürüp iki ay gözaltında tuttuktan sonra bırakmışlar.

Ziyaretine gittiğimde neşeliydi. Şiirlerinden yapılan Şarkılarla A. Kadir adlı uzunçaları dinliyordu. O yaşta nedensiz yere gözaltına alınıp iki ayını cezaevinde geçirmesine kendisi bile şaşmıştı.

Hukuk devletinde böyle şeyler olmaz diyeceksiniz, biliyorum ama olduğunda ne olur?

Devlet özür diler.

Acaba bir gün bizim devletimizin de, haksız yere acı çektirdiği nice insanımızdan özür dilemek aklına gelecek mi?

Yıllarca komşuluk ettiğim Asım Bezirci ağabeyin, şair arkadaşım Behçet Aysan’ın diri diri yakılmasını önleyemeyen devlet onlardan hiç değilse özür dileyecek mi?

Anılarına birer anıt dikip, başuçlarına hiç sönmeyecek birer aydınlanma meşalesi yakmayacak mı?

Read Full Post »

Devlet yönetimimizin ilginç bir tutumu var: Kimi konularda dediğim dedik tavrından hiçbir biçimde vazgeçmiyor. Sözgelimi Rıfat Ilgaz, bu nedenle bütün yaşamı boyunca olmadık baskılara uğradı, hiç hak etmediği çileler çekti.

Dün ölümünün 40. yılında anılan Nâzım Hikmet de böylesi yazarlarımızdan.

Ölümünün ardından 40 yıl geçmesine karşın Nâzım Hikmet’le ilgili önyargıların, korkuların, çekingenliklerin ortadan kalktığını söyleyebilmek zor.

Yirminci yüzyıl boyunca pek çok ülkede baskı yönetimleri hüküm sürdü. Bu yönetimlerin ilerici sanatçılarla araları hiç iyi olmadı. Yunanistan’da Albaylar Cuntası boyunca ülkenin önde gelen şairlerinden Yannis Ritsos, toplama kamplarında, sürgün adalarında yaşadı ama 1974’te demokrasiye geçilir geçilmez, o da olağan hayatına döndü, üzerindeki bütün baskılar kalktı.

İspanya’ya demokrasi 1975’te geldi. Kırk yıldır başka ülkelerde sürgünde yaşayan Rafael Alberti, yaşı yetmişi geçmişti, ülkesine döndü. Picasso, 1973’te öldüğünden o günü göremedi ama ünlü tablosu “Guernica”, Madrid’e dönüp Prado Müzesine yerleşti.

Böyle bakınca, tek parti yönetiminin 1938’de hapse attığı, Demokrat Parti yönetiminin 1951’de yurttaşlıktan çıkardığı Nâzım hikmet’in de 1961 Anayasası’yla birlikte ülkesine dönebilmesi, yasaklı kitaplarının yeniden yayımlanabilmesi gerekmez miydi?

Yönetimler değişiyor, baskıcı yönetimler devrilip, demokrat yönetimler geliyor ama gazeteler, 1962’de bile, “Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ” diye başlıklar atabiliyorlardı.

3 Haziran 1963’teki ölümü bile Nâzım Hikmet’in ülkesindeki durumunu değiştiremedi.

İlk kez 1965’te, “Yön” dergisinde bir şiiri yayımlandı. Ardından başka yayınlar birbirini izledi. Memet Fuat, annesinin sakladığı müsvettelerden aralarında Memleketimden İnsan Manzaraları’nın da olduğu dev yapıtları yayımladı. Ancak bu yayınları yapanlar, yıllar boyu mahkeme kapılarında, cezaevlerinde süründüler.

Şerif Hulusi’nin başlatıp Asım Bezirci’nin tamamladığı ilk Bütün Şiirleri çalışması 1975-80 arasında Cem Yayınevi’nce yayımlandı.

12 Eylül 1980 darbesiyle yeniden yasaklı günlere dönüldü. 1987-90 arası bu kez Adam Yayınları’nda Memet Fuat ve Asım Bezirci’nin emekleriyle şiir, oyun, roman, öykü, çeviri, yazı ve konuşmalarının toplandığı 26 kitaplık bütün oluştu.

1990’ların sonuna doğru Birleşmiş Milletler’in İstanbul’da gerçekleştirdiği Habitat toplantısının açılışında Cumhurbaşkanı’nın ağzından, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşçesine / Bu hasret bizim” dizeleri dökülüverdi.

2002, şairin doğumunun yüzüncü yılı nedeniyle Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın girişimleri, Kültür Bakanlığı’nın geniş desteğiyle UNESCO tarafından bütün dünyada Nâzım Hikmet Yılı ilan edildi. Ülkemizde ve dünyada görkemli etkinlikler düzenlendi. Bunca coşkulu buluşmanın arasında bile yurttaşlığının iadesi için hazırlanan kararname Bakanlar Kurulu üyelerinin tümü tarafından imzalanmadığı için sonuçlanmadı. Ders kitaplarında şiirleri yer alamadı. Nâzım’dan korkanlar, korkularından kurtulamamışlardı hâlâ.

Nâzım Hikmet, yaşadığı yüzyılın önde gelen büyük şairlerinden biri olmasının yanında, hem ulusu, hem de bütün insanlık için bir simge kişilik olmuştu.

Savaşsız ve sömürüsüz bir dünyanın yanında, yalansız, insani bir dünyanın da simgesiydi. Türkiye’de hapiste yatarken de, Rusya’da bütün dünyanın tanıdığı bir şairken de aynı insandı. Düşünceleri her koşulda ve ortamda insani ve insandan yanaydı. İnsanın özüne ilişkin temel değerlerdi hep savunduğu.

Bu nedenle her okuyan onun şiirlerinde kendi hayatına, dünyasına ilişkin bir şey buluyor. Onun ürünlerine sinmiş insani değerler, onu bütün insanlığın ortak kültürel değeri kılıyor.

Demokratik görünümlü yöneticiler, yüreklerindeki karadan kurtulamadıkça Nâzım Hikmet korkularından da kurtulamayacaklar. Bu kimsenin değil, yalnızca onların sorunu.

Nâzım, yüzyıllar geçse de Ayasofya, Süleymaniye, Yunus Emre gibi değerini koruyacak ama onu halkından uzak tutmak için çaba gösterenlerin  ulaşacakları bir yer olmayacak.

4.6.2003

Read Full Post »

’80 sonrası şiirimizin önde gelen isimlerinden Şavkar Altınel şiir üstüne yazılarını kitaplaştırdı: Soğuğa Açılan Pencere (Yapı Kredi Yayınları).

Ünlü yazarımız Orhan Pamuk, kitabın arka kapak yazısında, “Bu parlak kitap Türkçede şiir üzerine yazılmış en iyi, en okunaklı iki kitaptan biri.” diyor.

İster istemez öteki kitap hangisi diye düşünüyor insan. Benim aklıma iki kitap geldi:Turgut Uyar’ın Bir Şiirden’i ile Memet Fuat’ın Yaşlı Bir Şaire Mektuplar’ı.

Konumuza dönersek, Şavkar Altınel’in kitabı gerçekten de böylesi savlı bir övgüyü hak eden bir yapıt.

Önce, hemen her şairin yaptığı, çeşitli zamanlarda şiir üstüne yazdıklarını, söyleşilerini vb. topladığı sıradan bir kitap gibi düşünebilirsiniz Soğuğa Açılan Pencere’yi.

Ama daha giriş yazısından başlayarak tutarlı, bütünlüklü, açık ve yalın bir şiir anlayışının okuru kuşatan, kendi dünyasına çeken atmosferine giriyorsunuz.

Şavkar Altınel, şiirle ilgilenenlerin bildiği gibi şiir üstüne görüşleriyle de tanınan bir şair. Belli bir şiir anlayışının savunucusu: “Bu düşünce gerçek şiirin, moda tezlerin aksine, ‘sözcükler’den, ‘gelenek’ten ya da biçimsel ‘deneme’ ve ‘arayışlar’dan değil, ancak şairin şiirin ötesinde yatan gerçekliğe, yani kısacası yaşadığı hayata gösterdiği tepkiden kaynaklanabileceği şeklinde özetlenebilir.”

Nurullah Ataç, benim birkaç konum vardır, döner döner aynı şeyleri yazarım, dermiş. Bir yazarın düşüncelerini, yazdıklarını doğru ve haklı hissetmesinin verdiği rahatlık ve güven duygusunun yazılarına sinmesi çok da sık rastlanan bir olgu değildir. Ataç’ın yazma biçeminde bu rahatlık hemen görülür.

Şavkar Altınel’in rahat anlatımı, kendine güven yanında, ardındaki güçlü edebiyat öğrenimi ve pratiğine de yaslanıyor.

Edebiyatı ve şiiri bu denli iyi bilen birinin söyledikleri de açık, anlaşılır, net oluyor.

Soğuğa Açılan Kapı, çağdaş şiirimizle ve daha çok da günümüz şiiriyle bir hesaplaşma kitabı.

Çağdaş şiirimizin temelinde duran Yahya Kemal, Şavkar Altınel için her aşamada bir mihenk taşı. Neredeyse bütün öteki şairleri ve şiir anlayışlarını onunla sınıyor. Onun dışında sık sık İngiliz şiirine dönüp, iki yüz yıl öncesinin William Wodsworth’ünden dünyada modern şiirin kurucularından sayılan T. S. Eliot’a, çağdaş şairler Philip Larkin, Ted Hughes, Seamus Heaney, vb. dek sık sık karşılaştırmalara, kıyaslamalara girişiyor.

Bir eleştiri kitabının bunca rahat ve kolay okunabilmesi kolay rastlanan bir özellik değil. Bunun nedenini okurlar kitap boyunca açıkça görebiliyor: Birincisi yazarın bir derdi var ve bu derdini anlatmayı iyi biliyor. İkincisi, derdini kolayca anlatabilecek donanımlara sahip. Düşünce boşlukları, ikircimler bırakmıyor okura.

Bu düşünceleri paylaşabilirsiniz ya da karşı çıkabilirsiniz. Paylaşmanız için de, karşı çıkmanız için de yazar bütün açık yürekliğiyle karşınıza çıkıyor.

Şiir yazmaya ilgi duyanlar için de kafa açıcı, altın öğütlerle dolu bir kitap elimizdeki.

Soğuğa Açılan Kapı’yı okuduktan sonra içimi bir erinç duygusu doldurdu. Neydi bana böylesi karamsar bir şiir ortamında bu duyguyu veren?

1980’den bu yana şiiri hayatın dışına itmeye çalışanlar büyük başarı kazandılar. Şiir okunur, konuşulur bir şey olmaktan çıktı. Bizler azınlıkta kaldık. Ama bir kez daha gördüm ki, bu savaşta yenik görünenler haklı. Şairin dediği gibi, “Galiptir bu yolda mağlup”.

Türk şiir eleştirisinin temel yapıtlarından biri olarak kalacak bu kitap, günlerdir İstanbul Boğazı’nda durmaksızın çalan sis çanları gibi, şiirin gerçek değerlerini, ülkemiz şiir ortamının sisleri içinde haykırmayı sürdürecek.

26.11.2003

Read Full Post »

Deneyenler bilir, şiir yazmak zor iştir. Mutlak bir yalnızlık ve yoğunlaşma ister. Çoğu şairin bu nedenle aile bireyleriyle, işyeri çevreleriyle nasıl çekişmeler yaşadıkları anlatılagelir. İstediği çalışma ortamını bulamayan şairlerin nasıl bir huzursuzluk içine girdikleri de bilinir.

Şiir yazan biri olmamdan belki, şairlerin hayatlarına yakından ilgi duyarım. Nasıl yazdıklarından nerede çalıştıklarına, sevdikleri yemeklerden oturdukları evlere dek hayatlarının her alanını kapsar bu ilgi.

Bütün genellemeler gibi, içindeki yanılma paylarını bir yana bırakıp, şairlerin birlikte yaşanması zor insanlar oldukları söylenebilir.

Bu konuda beni en çok şaşırtan ise Nâzım Hikmet olmuştur. Belki büyük bir aile çevresinde yetiştiğinden, ne kadar bildiği gibi yaşasa da ailesinin öteki bireylerine çok bağlıdır Nâzım. Annesini, babasını, kardeşlerini, arkadaşlarını, uzak yakın tanıdıklarını çok sevmiştir.

Daha yirmili yaşlarının başında, Sovyetler’de yaşadığı devrim heyecanı içinde bile, kızkardeşine yazdığı mektuplarda nasıl bir evlilik yapması gerektiği üstüne öğütler verir.

İstanbul’a döndüğünde – artık yirmi altı yaşında ünlü bir şairdir, babası annesinden ayrılmış, yeni bir evlilik yapmış, bu evlilikten de bir ikizleri olmuştur – yine babasının kalabalık evinde, ailesiyle yaşar. Babasının ani ölümüyle de ailenin sorumluluğu üzerine kalır.

Piraye ile evlenmeye karar verdiklerinde kiraladıkları Mithatpaşa Köşkü’nde birlikte oturduklarını bir sayalım: Piraye, oğlu, annesi, iki kızkardeşi ve bunlardan birinin kocası; Nâzım, kızkardeşi ve kocası. Toplam dokuz kişi. Aynı salonda oturup, aynı mutfakta pişirip yiyorlar.

Nişantaşı’na, bir apartman dairesine taşındığında da bu “çokluk” sürer: Nâzım, Piraye, iki çocuğu, Nâzım’ın babasının dul kalan ikinci eşi Cavide Hanım ve ikiz çocukları. Hatta bu beraberlik Nâzım’ın hayatındaki dönüm noktalarından birinin de nedeni olur: Sonradan “orduyu isyana teşvik” suçundan askeri mahkemede on beş yıla hüküm giymesine gerekçe gösterilen Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz’in bu evde kendisini ziyarete geldiğinde Nâzım ve Piraye evde yoktur. Kapıyı Cavide Hanım açar. Ömer Deniz’in, “Nâzım Hikmet’le randevum var,” demesi üzerine de onu içeri alır.

Özellikle de siyasal düşüncelerini paylaşmayan insanların onu insan yanıyla çok sevmeleri nasıl açıklanabilir sizce?

Nâzım’ın evdeki daktilosuyla bildiriler yazıp, bunları işçilere postalaması nedeniyle bir gece evleri basılır. Polis suç delili daktiloyu arıyor. Piraye’nin “et kokan Kasap İbrahim Efendi’yle” yan yana oturamayacağı için, komünizme kesinlikle karşı olan annesi, aranan daktiloyu eteğinin altına gizleyip üzerine oturmuş. Sonra da gözlüğünü takıp pirinç ayıklamaya başlamış. Polisler aradıklarını bulamadan evden ayrılmışlar.

Yine Piraye’nin ilk kocasının babası olan Mehmet Ali Paşa’nın, oğlunun eski karısıyla evlenmiş olan Nâzım’ı, kendine oğlu denli yakın duyması, sürekli öğütler vererek onu komünizmden vazgeçirmeye uğraşması da onun çevresine yaydığı sevgi halkalarının etkisinden başka nedir?

Nâzım’ı bu denli sevilen kılan bir neden de komünizmin yasalarla yasaklandığı bir ülkede, düşüncesini cesurca savunması olmalı. Yargıçların karşısında, “Ben komünistim,” diyebilmesi. Bir milletvekili eşinin Nâzım’ı savunmak için, “Bırakın bir tane de namuslu insan olsun memlekette,” deyişi de buna örnek.

Nâzım için ülkemizde yaşadığı yıllarda sıkça söylenen bir söz de onun değerini karşıtlarınca bakın nasıl saptıyor:“Nâzım’ı asacaksın, sonra da oturup altında ağlayacaksın.”

Nâzım’ın yetenekli gençleri sanatçı yapabilmek için nasıl çaba harcadığı da bilinir. Kemal Tahir, Orhan Kemal, A. Kadir, ressam Balaban onun cezaevinde yetişmelerine katkıda bulunduğu sanatçılardır. Kemal Tahir’e Fransızca öğretebilmek için çabalarken onun dalgacılığı sürdürmesi üzerine söylediği söz insanlarımızı nasıl da anlatıyor: “Yaz günü ayağında çizmelerle dolaşarak katlandığı sıkıntıya, Fransızca öğrenebilmek için katlanmıyor.”

Yalnız onlara değil, cezaevinden çıkışta tüccar olmak, bazı yabancı firmaların Türkiye temsilciliğini almak isteyen mahkûm Vehbi’ye de yardım ediyor. Vehbi’nin firması yok, ama varmış gibi, dünyanın dört bir yanındaki firmalarla yazışıyor. Uygun öneriler arıyor. Cezaevinde dokumacılık yapanlara karaborsa nedeniyle bulunamayan iplikleri bulması, dokunan kumaşların satışının sağlanması da gene onun geniş çevresi içinde çözümlenen işlerden.

Nâzım’ın cömertliği ve yardımseverliği yurt dışındaki yıllarında da çevresindeki insanları etkiler. 1960’ların yeni kuşak Sovyet yazarlarından Yevtuşenko, anılarında, Nâzım’ın ne zaman eline para geçse, telefon edip paraya gereksinimi olup olmadığını sorduğunu yazar.

Bu denli bir yürek genişliğine şaşmamak elde mi?

Read Full Post »

Şairlerimizin şiirleri kadar, şiir üstüne düşüncelerini açıkladıkları yazıları, söyleşilerinin de ilgi görmesi sevindirici bir gelişme. Okurların, şiirlerin ardındaki insanı da merak ettiklerini görüyoruz.

Edip Cansever’in söyleşilerinin ve üstüne yazılan yazıların toplandığı kitap Gül Dönüyor Avucumda birkaç baskı yaptı.

Cemal Süreya’nın yazıları hep ilgi gördü, görüyor.

Şu günlerde yayımlanan Şiirde Dün Yok mu (Can Yayınları) kitabı ise Turgut Uyar üstüne yazılan deneme, eleştiri yazılarıyla ona yazılan şiirleri ve bir de açıkoturumu bir araya getirmiş.

Turgut Uyar, daha ilk şiirleriyle ilgi uyandırmış, dönemin en sözü geçen eleştirmeni Nurullah Ataç’ın övgüsünü kazanmıştı. Ataç’ın 1952’de onu anlatırken kurduğu cümleler, şiir sanatının evrensel doğrularını anlatır gibi bugün de ışıldıyorlar:

“Şairin öyle akıllı olması gerektir, şiir bir akıl işidir de onun için. Şair kendini duygularına bırakamaz, düşünerek, neye yarayacağını bilerek çalışır, ölçer, tartar da her mısraını öyle yazar.” (s. 17)

Turgut Uyar, şiirimizde ustalıktan kaçan bir şair olmasıyla özel bir önem taşır. Kendine özgü bir şiir yolu bulup, yaşamı boyunca benzer şiir yazan şairlerden değildir o, hep farklı yollara girmeyi, bilinmedik yolların acemilikleri ile boğuşmayı, oralardan diri, yeni şiirler çıkarmayı denemiş ve başarmıştır.

Kitaptaki pek çok yazı, Turgut Uyar’ın şiirdeki bu bitmeyen yolculuklarından söz ediyor. Divan kitabındaki şiirleri Kemal Tahir, “Hiçbir toplum dağılıp külleri havaya savrulmadıkça tarihine dönmemezlik, gelecek için ondan hız ve güç almamazlık edemez.” (s. 36) diye selamlayarak gelenek tartışmalarına kendi tarih görüşleriyle katılıyor.

Cemal Süreya, onun şiirdeki deneyim dolu serüvenini şu son derece savlı sözlerle anlatıyor :  “onun deneyiminin şiirimizdeki işlevi şiirinden de önemlidir. Ahmet Muhip Dıranas, Ahmet Hamdi Tanpınar ortaya çok güzel yapıtlar koymuş sanatçılardır, ama ne kendi günlerinde ne de daha sonra bir işlevleri olmuştur. Buna karşılık Orhan Veli’nin büyük bir yapıtı yoktur, ama büyük bir işlevi vardır. Turgut Uyar’da ise iki özelliği bir arada görüyoruz: büyük bir yapıt ve büyük bir işlev.” (ss. 70-71)

Kitapta çok sayıda önemli yazı var, burada her birinden söz edebilme olanağı yok. Gerçek olan şu: Bu yazıları okudukça Turgut Uyar’a daha da yaklaşıyorsunuz, şiirlerini biliyorsanız, okumuşsanız, daha çok seviyor, yeniden okuma gereksinimi duyuyorsunuz; yok, okumamışsanız, hayatınızda önemli bir eksiklik olduğunu ayrımsıyorsunuz.

Kitabı yayıma hazırlayanlar bölümlere ayırırken, yaklaşık 1950 sonrası doğumluların yazılarını ayrı bir bölüm yaparak “Genç Kuşağın Gözünden” adını vermişler. Bu ayrımın bence tek bir yararı olmuş, o da “genç kuşak” denilen yazarlar arasından son derece önemli şiir değerlendirmelerinin çıkmış olması.

Bunu şunun için söyledim: Günümüz şiirinin içinde bulunduğu karmaşık yapının aydınlanıp netleşebilmesi, daha çok eleştiriye bağlı.

Günümüz edebiyatı içinde de bu nitelikte önemli yazarlar var. Orhan Koçak’ın, Önder Otçu’nun bu anlamda önlerinin açılması; yazdıklarının iyi değerlendirilip sunulması, üzerlerinde tartışılması, yeni çalışmalar için özendirilmeleri gerekiyor. Onların Turgut Uyar üstüne yazılarını okurken bu iki yazarın şiir dünyamızın gereksinim duyduğu tutarlı, yetke kişilikler olduğunu düşündüm.

“Şiir bir sanat olayı değildir. Bir yaşama çabasıdır önce. Yaşadığımıza tanıklık eder. Her gün yeni bir dünya içinde, her gün yeniden ve başka etkilerle duygulanan insan, her gün bunları yeni biçimlerle söylemelidir.”

18.8.1999

Read Full Post »

Nâzım Hikmet neden büyük bir şair kabul edilir?

Bu soruya, “Komünist olduğu için,” diye bir yanıt verilebilir mi?

Komünist olması mıdır onu büyük şair yapan?

Öyle ise öteki komünist şairler neden büyük şair olamadılar?

* * *

Şairlerin farklı kişisel özellikleri olduğu, bu özellikleri şiirlerinin de gereci yaptıkları bilinir.

Kimi komünistliği ile tanınır, kimi küfürbüzlığıyla, kimi çok içmesiyle, kimi çapkınlığıyla…

Bu özellikleri midir onları şair yapan?

* * *

Şiirin bir sanat dalı olarak aykırılıkların peşinde koşması; dünyaya, insana aykırı bakışlardan yeni söyleyişler geliştirmesi, yeni ufuklar açması doğal.

Doğal olmayan, şiirin peşinde koştuğu şeyi, şairin hayatıyla yakalamaya çalışması, ilginç bir kişiliğin şiirini de ilginç kılacağını düşünmesidir.

“Cumhuriyet Dergi”nin 25 Temmuz 1999 günkü sayısında Bejan Matur, kendisiyle söyleşi yapan Sezai Sarıoğlu tarafından, “o, hem Alevi, hem Kürt bir aileden geliyor ve üstelik de kadın,” diye tanıtılıyor.

Bu özellikler bir şairi ilginç kılmaya yarıyacaksa o zaman Sünni, Türk ve erkek bir şair daha baştan ilginç olmaktan çıkıyor.

Oysa şiirin ve şairin böylesi şiir dışı ölçütlerle değerlendirilemeyeceğini biliyoruz.

Şiirin ölçütü yine şiirdir. Şairin o şiirin arkasında duruş biçiminin ancak bir anlamı olabilir okurlar için.

* * *

Cemal Süreya, o ünlü şiirleriyle ortaya çıktığında, kimse onun 1938 Dersim ayaklanması sırasında Batı’ya sürülmüş bir ailenin çocuğu olduğunu bilmiyordu. Hayranlık uyandıran şiirlerinin ardında kuşkucu kişiler yalnızca “Eluard ya da Apollinaire esiniyle mi böyle yazıyor,” diye düşünmüşlerdi.

Sonraları yaşamöyküsü daha bilinir olduğunda şiirine ilişkin değerlendirmelerde bu nedenle bir değişiklik olmadı.

Son yıllarda Almanya’da tanınan bir yazarımız var: Sevgi Özdamar. Almanca yazdığı Hayat Bir Kervansaray adlı romanıyla önemli edebiyat ödülleri kazandı.

Sevgi Özdamar’ın başarısı, Hıristiyan Alman toplumunda, Türk, Müslüman ve kadın oluşuna bağlanabilir mi?

Özdamar, Türkçe’deki çeşitli deyimleri, söz oyunlarını Almanca söylemeyi başararak, o dile ve kültüre katkıda bulunmuş, ilgi uyandırmıştır.

Ben Bejan Matur’un yayımlanan iki şiir kitabında, başkalarına benzemeyen, kendine özgü bir dünya olduğunu gördüm.

Bejan Matur, önemli bir şair olacaksa, ona bu fırsatı o benzersiz dünyası verecektir.

11.8.1999

Read Full Post »

« Newer Posts