Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Kemal Tahir’ Category

Nâzım’ın uzun cezaevi yılları 1940 Şubatında Çankırı Cezaevine gönderilmesiyle başladı. Nisan sonunda Piraye de Çankırı’ya geldi. Bir ev tuttu. Buraya yerleşip, dikiş dikerek kocasına bakmayı düşünüyordu. Nâzım’ın da dönem dönem eve çıkabileceğini düşünüyorlardı. Ancak bu gerçekleşemedi. Öte yandan İstanbul’da dedelerine bıraktığı çocukları da Piraye’nin aklından çıkmıyordu. Tanımadığı bir Anadolu kentinde tek başına bir kadın olarak yaşamak da kimi kaygılar doğuruyordu. Haziran sonunda yeniden İstanbul’a döndü.

Nâzım ise, Çankırı Hapishanesi’nde Kemal Tahir ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile aynı odayı paylaşıyordu. Burada bir yandan, ileride Dört Hapishaneden adlı kitabının “Çankırı” bölümünü oluşturacak şiirleri yazıyor, bir yandan da resimler yapıyordu. Piraye’nin, mahkûmların, odasının, cezaevinin resimlerini…

Oda arkadaşları ile anlaştığı ise söylenemezdi. Çoğu geceler sabahlara kadar tartışıyorlar, türlü nedenlerle birbirlerini üzüyorlardı. Piraye İstanbul’a dönerken, Nâzım’ın da İstanbul’a yakın bir cezaevine aldırılması için dayısı Ali Fuat Cebesoy’la görüşmesini, böylelikle daha yakın olup, daha sık görüşebileceklerini kararlaştırmışlardı.

İstanbul’da cezaevinde başladığı Kuvâyi Milliye adlı Kurtuluş Savaşı destanını da Çankırı’da büyük ölçüde geliştirdi. Destandan bölümler bittikçe dayısı istetiyor, Ankara’da çevresindekilere okutuyor büyük beğeni topluyordu.

Bu destana çalışırken yanı sıra yeni bir çalışmaya da girişti. Sıradan insanların hayatlarını konu alan “Meşhur Adamlar Ansiklopedisi” adlı bir yapıt oluşturmayı tasarlıyordu. Kuvâyi Milliye’de nasıl savaş kazanan kahramanları, komutanları değil de sıradan insanları anlatmışsa, burada da sıradan kişiliklerin yaşamlarını anlatmayı tasarlıyordu. Bu yapı onu gençlik dönemi şiirlerinden de tümüyle koparmıştı. Artık topluluk önünde okunacak yüksek sesli şiirler değil, günlük hayatın sesleriyle şiirler yazıyordu. Bu yeni geliştirdiği biçimin en büyük özelliği ise belirli bir biçimsel kalıbının olmayışıydı. Bazen bir öykü anlatıyor, bazen yalnızca karşılıklı konuşmalardan oluşan bir şiir kuruyor, bazen uzun çevre betimlemelerine girişiyor, bazen lirik, bazen didaktik anlatıma geçiyordu. Aslında giriştiği bu deneyde hiçbir önyargısı yoktu. Anlattığı şeyleri öne çıkarıyor, biçimi içeriğin belirlemesi için kalemini ve imgelemini özgür bırakıyordu.

Bu çalışmasında ise tek bir temel hedefi vardı: Şiir sanatını her şeyi anlatabilecek bir yapıya kavuşturmak. Aşk şiiri yazarken de, kavga şiiri yazarken de birini ötekinden ayırmadan, hayatın bütünlüğünü şiirde de bir bütünlüğe ulaştırmak istiyordu.

Nâzım, Çankırı’da kaldığı dokuz buçuk aya başka işler de sığdırmıştı. Bunlardan biri de Ferit Alnar’ın isteği üzerine yaptığı Tosca operasının çevirisiydi. Tosca, 1941 baharında Ankara’da cumhurbaşkanı İnönü’nün de hazır bulunmasıyla sahnelendi ve çok beğenildi.

Bu arada Kuvâyi Milliye destanının bir kopyasını dayısı Ali Fuat Cebesoy, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye ulaştırdı. İnönü, Destan’ı okuduktan sonra “Anadolu Savaşı’nı Nâzım, bu destanla bir kez daha kazandı,” dedi.

Cezaevi doktorunun, Çankırı’nın sert havasının Nâzım’ın sağlığına iyi gelmediği, kaplıcası olan bir kentin cezaevine naklini gerekli gören bir rapor yazması üzerine Bursa’ya gönderilmesi kararı çıktı. Arkadaşı Kemal Tahir de kardeşinin bulunduğu Sinop Cezaevi’ne naklini istemiş, Hikmet Kıvılcımlı ise, Sinop Cezaevindeki eşi Nudiye’yi Çankırı’ya aldırmıştı.

Böylece Nâzım, 1933-34 yıllarında iki yıla yakın yattığı, bu kez ise on yıla yakın bir zaman yatacağı Bursa Cezaevine 4 Aralık 1940 günü yeniden geldi.

Avrupa’da tarihin en büyük savaşlarından biri sürüyordu. Cezaevinde Nâzım’ın kendisini ziyarete gelenlerden ve mektuplaşmalarından başka dış dünyayla bağı kalmamıştı. Karısı Piraye’ye, oğlu Memet Fuat’a, arkadaşı Kemal Tahir’e ve başka tanıdıklarına binlerce sayfa tutan mektuplar yazdı.

Nâzım, adı de kendi de son derece tehlikeli sayılıyordu artık. Eski arkadaşları yalnız kendisinden değil, Piraye’den de olabildiğince uzak durmaya çalışıyorlardı. Nâzım’ın bir tanıdığıyla sokakta selamlaşmak bile polis soruşturmasına uğramak için yeterli oluyordu.

Ziyaretine gelenler, sürekli af haberleri getiriyor, yakında çıkacağını söyleyerek onu umutlandırıyorlardı. Ancak savaş koşullarında bunun olanaksızlığını Nâzım da biliyor, kendine cezaevinde yaşayabilme ve çalışabilme düzeni kurmaya çalışıyordu.

Odası iki kişilikti. Oda arkadaşı, Raşit Kemali adlı, şiir yazan bir gençti. Komünizm propagandası yapmaktan hükümlüydü. Üç buçuk yıl ağabey kardeş, öğretmen öğrenci ilişkisi içinde yaşadılar. Nâzım’ın yönlendirmesiyle şiirden öyküye geçen Raşit Kemali, cezaevinden çıktıktan sonra Orhan Kemal adıyla yayımlanan ürünleriyle kısa sürede ünlendi.

Piraye ile görüşmeleri ise tam bir düzene giremiyordu. Ellerine para geçtikçe Bursa’ya gelip bir kaplıca oteline yerleşiyor, Nâzım da banyo için jandarma eşliğinde aynı otele gelebiliyordu. Bu çok da hoş olmayan buluşma biçimi Piraye’yi her seferde biraz daha rahatsız ediyordu.

Kemal Tahir, Sinop’a gönderilmeyi beklerken Malatya Cezaevine gönderildi. Nâzım, kendini ona karşı da yükümlü hissediyordu.

1942 başlarında iki dokuma tezgâhı kurmuş, bunlarda dokunan kumaşlarla küçük gelirler elde etmeye çalışıyordu. Tezgahın gelirlerinden çalışanlar dışında Kemal Tahir ve Piraye’ye de pay ayrılıyordu. 1949’a dek süren bu dokumacılık serüveni bu yıllar boyunca bir yandan bir parça gelir sağlamasına yardımcı olsa da öte yandan, savaş koşulları içinde iplik bulmaktan dokunan kumaşların satılabilmesine dek çok çeşitli sorunlar doğurmuş, bunlarla sürekli uğraşmak zorunda kalan Nâzım’ın da çok zamanını almıştır.

Öte yandan “Meşhur Adamlar Ansiklopedisi” olarak başladığı yapıtına “1941 Senesinde Türkiye’den İnsan Manzaraları” adını vererek haziran ayının ilk günlerinde yeniden yoğunlaştı.

17 Haziran 1941 tarihli mektubunda Kemal Tahir’e çalışma programını şöyle açıklıyor:

“Günde elli mısra yazıyorum. Altı ayda bitecek. 10.000 mısra olacak. Şimdiye kadar programı bozmadım. 650 mısra yazdım. Şekil meselesinde, cümle turnürleri, fiil şekilleri, kafiye meseleleri ile filan uğraşmıyorum. Bunları mümkün mertebe muhtevayı rahatça ve en iyi tarzda, en tam tarzda – en orijinal, en yapılmamış değil – versinler diye bir alet gibi kullanıyorum. Müstakilen, mücerret olarak şekil araştırmalarına artık elveda. Muhteva, muhteva, muhteva. Muhtevayı en uygun, en basit, en berrak bir tarzda kalıplayan şekil. Düzgün, mum gibi parmaklara, en sıkı sıkıya yapışan, en pürüssüz, en süssüz eldivenler yaraşır. (…) Şekli eldivenlikten çıkarıp deri haline getirdiğimiz nispette, muhtevayı ön plana, esasa aldığımız nispette muvaffak olacağız. Biliyorum bu gayet zor iştir. Bu zorluğu halletmenin yegâne çaresi muhtevadan şekle gitmektir.

“Kemal kendimi tam formunda bir boksör, bir pehlivan, bir futbolcu, bir pilot filan gibi hissediyorum. Kendimi bıraksam günde 100 mısra da yazacağım, fakat tutuyorum.”

20 Mart 1942 tarihli yine Kemal Tahir’e yazdığı mektupta ise kitabın planını açıklıyor:

“Şimdi yapmak istediğim şeyi ve planını anlatayım. Bu suretle yapılmak istenenle yapılanı kıyaslayabilir ve tenkidlerini bu bakımdan da benim için daha faydalı kılarsın: 1) İstiyorum ki okuyucu 12 000 mısraı bitirdikten sonra vıcık vıcık insan kaynaşan bir mahşerden geçmiş olsun. 2) İstiyorum ki bu insan mahşerinin konkre ifadesi okuyucuya ana hattında muayyen bir devirdeki, muhtelif sınıflara mensup Türkiye insanları vasıtasıyla Türkiye’nin muayyen bir tarihi devredeki sosyal durumunu anlatsın. Tabii donmuş bir halde değil, diyalektik seyri ve akışıyla. 3) İstiyorum ki ikinci planda Türkiye cemiyetini çevreleyen dünya durumu – muayyen bir devrede – anlaşılsın. 4) İstiyorum ki – nereden gelinip nerede olunduğu, nereye gidildiği sualine – sahanın içinde azami imkânlarla cevap verilsin. Bu dört nokta ana meselemdir. Tehlike ‘şemacılığa’ düşmektedir. Şemacılıktan kurtulmak için insanları ve hadiseleri mümkün mertebe çok taraflı olarak vermeye çalışmak lazım. Şimdi gelelim teknik plana. 1) Birinci kitap lumpen proleter, proleter, küçük burjuva sınıflarının takdiminde bir mukaddeme ve hazırlıktır. Burda birkaç esas şahsiyetle de şöyle böyle tanışırız. 2) İkinci kitap küçük burjuva ve burjuva sınıflarının takdiminde bir mukaddemedir. Buraya bir vakıayı sonuyla, neticesiyle de aydınlatmak için ‘Milli Destan’ girecektir. Nasıl gireceğini tespit ettim. Sana sürpriz olsun diye yazmıyorum. Bu ikinci kitapta da bazı esas şahsiyetlerle tanışırız. 3) Birinci kitapla ikinci kitaptaki şahsiyetler birbirleriyle karşılaşmadan önce kâh birinci tren, kâh ikinci tren – ikinci kitabın sonunda – ele alınarak kıyasa başlanır. 4) Üçüncü ve dördüncü kitap birinci ve ikinci kitapların inkişafıdır. Bir Anadolu kasabası,, bir köy ve bir şehirde (şehir İstanbul)… İşte teknik plan bu. Bu davayı sonuna erdirebilmek için hesap ettim, irili ufaklı 300 kadar insanı – muhtelif ölçülerde – perdeye çıkarıp gerisin geri çekmek lazım gelecek. İçlerinden bazıları perdeye sona kadar zaman zaman çıkacaklar. Fakat bu sırf ikinci bir alaka unsuru temin için bir çeşit hünerbazlıktır. Yoksa – dört ana mesele bakımından – buna lüzum yoktur.”

Bu çalışma şairin sandığı gibi altı ayda bitmedi.  Memleketimden İnsan Manzaraları adını alan büyük bir çalışmaya dönüştü. Arada yazdığı başka şiirlerle bölünse de, geçim kaygısıyla yapılan dokumacılık, çevirmenlik, senaryo yazarlığı, oyun yazarlığı gibi işler girse de 1950 yılına gelindiğinde yapıt 19.000 dizeye ulaşmıştı ve henüz tamamlanmamıştı.

Memleketimden İnsan Manzaraları, Nâzım Hikmet’in en büyük yapıtıdır. Şair bu yapıtında yirminci yüzyıl tarihini şiirle anlatmayı denemiştir. 1908-1950 gibi geniş bir zaman dilimini içerir. Kendisi yaşamının sonlarına doğru bu çalışmayı şöyle tanımlamıştır:

“‘İnsan Manzaraları’nı 1941 yılında Bursa hapishanesinde yazmaya başladım. Daha önce ‘Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’ üzerinde çalışıyordum. Ansiklopedimin kahramanları, generaller, sultanlar, seçkin bilginler, sanat adamları, ya da güzellik kraliçeleri, katiller ve milyarderler değil; işçiler, köylüler, zanaatkârlar, ünleri fabrikaların, işliklerin, köylerin ve işçi mahallelerinin dışına taşmamış olan kimselerdi. Alman faşizmi Sovyetler Birliği’ne saldırdı bu sırada. Yaşlı bir gardiyandan haberi öğrendiğimde yüreğimin nasıl titrediğini anımsıyorum. Kendi kendime, ‘Bir yirminci yüzyıl tarihi yazmak gerekli’ dedim. ‘Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’, ‘İnsan Manzaraları’na bir bölüm olarak girdi. Ansiklopedinin özlü dili, destanın da üslûbunu belirledi.

“‘İnsan Manzaraları’nda şiirin birkaç sözle çok şey söyleyebilme olanaklarından yararlandım. Kimi zaman şiire çok yaklaştım, kimi zamansa çıplak bir nesir olarak kaldı yazdıklarım. Tiyatro ve sinemanın olanaklarından yararlandım.

“Destanımda, yazgıları, düşünceleri, ve eylemleriyle üç yüzden fazla insan var. Olay  Avrupa’da, Asya’da, Türkiye’de, Fransa’da, Sovyetler Birliği’nde, Çin’de ve diğer ülkelerde geçmektedir. Bu kadar geniş kapsamlı olayları ve bu kadar çok insanı anlatı türünde yazmaya bir insanın ömrü yetmezdi. Fakat şiir, özlülüğüyle, yirmi otuz dizede bir insan kişiliğini betimleme, onun yazgısını anlatabilme yeteneğiyle böyle bir işin başarılmasını olanaklı kılıyor.”

Destanın kimi kahramanları yapıtın tümünde yer alırlar. Öbürleri ise birkaç sayfa görünüp sonra kaybolan kişiliklerdir. Ancak bu ikincil kişilikler, destanda öylesine yer alırlar ki her biri unutulmaz kılınır.

Burada destan kişiliklerinin önemli bir bölümünün gerçek kişilikler olduğunu söyleyebiliriz. Söz gelimi “Ayşe’nin Mektupları” adlı bölüm tümüyle, şairin karısı Piraye Hanım’ın şaire yazdığı mektupların şiirleştirilmiş biçimidir. Mahkûm Halil, büyük ölçüde şairin kendisidir. Yine destanın en etkileyici bölümlerinden olan, Nazilerce kurşuna dizilen Fransız gazeteci Gabriel Péri ve Nazilerce asılan on dokuz yaşındaki partizan genç kız Tanya gerçek kişilerdir.

Cezaevinde küçük bir radyosu vardır Nâzım’ın. Bu radyodan dünyaya ve savaşa ilişkin gelişmeleri izlemekteydi. Bir de Sovyetler Birliği haritası çizmişti kendi kendine, küçük kâğıt parçalarını birbirine ekleyerek. Üzerinde cephe hatlarını düzenli olarak işaretliyor, savaşın gelişimini izlemeye çalışıyordu. Ünlü Tanya şiirine konu olan Zoya Kosmodemyanskaya’nın öyküsünü ise annesinin getirdiği bir gazete küpüründe okumuştu. Şiirde de söylendiği gibi bir de fotoğrafı vardı gazetede Zoya’nın.

İnsan Manzaraları Nâzım’ın cezaevi yıllarındaki tek verimi olarak kalmadı. Yanı sıra daha pek çok şiirler, oyunlar yazdı, çeviriler yaptı.

Ancak 1941-1945 arası neredeyse bütün şiir çalışmalarını İnsan Manzaraları üstünde yoğunlaştırdığı, onun dışında az sayıda başka şiirler yazdığı görülüyor. 1945’ten sonra ise çalışmaları daha da çeşitleniyor.

20 Eylül 1945 ile 14 Aralık 1945 arasında bütün gün İnsan Manzaraları’na çalıştıktan sonra akşamları karısı Piraye’yi düşünmekte ona da şiirler yazmaktaydı. Her akşam saat 21-22 arasında yazdığı bu şiirleri cezaevinden çıktıktan sonra Piraye İçin Yazılmış Saat 21-22 Şiirleri adıyla kitaplaştırmak istiyordu. Sayıları 31 tane olan bu şiirlerin çoğu edebiyatımızın ünlü aşk şiirleri arasındadır bugün. Ancak 9 Ekim 1945 günü gericilerin İstanbul’da “Tan” gazetesini yakmaları üstüne yazdığı “Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim,” dizesiyle başlayanı en ünlüsüdür.

Yine büyük ölçüde Piraye için yazdığı, dörtlüklerden oluşan Rubailer’i de bu dönemin ürünlerindendir.  Bir mektubunda Piraye’ye Rubailer’i şöyle anlatır:

“Senin aşkına güvenerek şimdiye kadar gerek şark gerekse garp edebiyatında yapılmamış bir şeye, yani rubailerle Diyalektik Materyalizmi vermeye çalışacağım. Bu işi başaracağımdan eminim, çünkü Mevlânâ’nın Tanrı aşkına güvenerek ve ondan kuvvet alarak yaptığı şeyi ben senin aşkına güvenerek ve onun yaptığının tamamen tersini yani gerçeğini yapacağım.”

İnsan

ya hayrandır sana, ya düşman.

Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun

ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan…

Bunların dışında, 1946’da yirmi sekiz şiir, 1947’de otuz şiir; 1948’de on beş şiir; 1949’da on sekiz şiir; 1950’de ise dokuz şiir daha yazdı.

Bunlardan biri Cahit Sıtkı Tarancı’nın yazdığı “Bir Şey” şiirine karşılık olarak yazılmış, “Yatar Bursa Kalesinde”ydi.

Cahit Sıtkı’nın şiirinde şöyle denmekteydi:

Bir şey daha var yürekler acısı

Utandırır insanı düşündürür

Öylesine başka bir kalp ağrısı

Alır beni tâ Bursa’ya götürür.

Yeşil Bursa’da konuk bir garip kuş

Otur denmiş oracıkta oturmuş

Tâ yüreğinden bir türkü tutturmuş

Ne güzel şey dünyada hür olmak hür.

Benerji Jokond Varan Üç Bedrettin

Hey kahpe felek ne oyunlar ettin

En yavuz evlâdı bu memleketin

Nâzım ağbey hapislerde çürür.

Büyük bir iyiniyet ve sevgiyle yazılmış olmasına karşın, içindeki “bir garip kuş”, “otur denmiş oracıkta oturmuş”, “hapislerde çürür” gibi sözler Nâzım’ı kızdırmıştı. Bu duygularla “Yatar Bursa Kalesinde”yi yazdı:

Sevdalınız komünisttir

on yıldan beri hapistir

yatar Bursa kalesinde

Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,

en âlâ bir mertebeye ermiş yatar,

yatar Bursa kalesinde.

Memleket toprağındadır kökü,

Bedreddin gibi taşır yükü,

yatar Bursa kalesinde.

Yüreği delinip batmadan,

şarkısı tükenip bitmeden,

cennetini kaybetmeden,

yatar Bursa kalesinde.

Geçim zorlukları nedeniyle sürekli yeni işler bulmak için de çabalıyordu. Cezaevi günleri boyunca günde on altı saatını çalışmaya ayırıyordu. Bu on altı saatın altı saatında şiir yazıyor, kalan on saatını ise dokumacılıktan çevirmenliğe gelir getirici işlere ayırıyordu.

Bu işler arasında Nâzım’ı çeviri çalışmaları içinde de görüyoruz. Yalnızca para kazanmak için yapmış bile olsa çeviri uğraşı boyunca bu alanla ilgili ne denli kafa patlattığını da hem yaptıklarından hem de mektuplarında dile getirdiği sorunlardan anlıyoruz.

Bu süre de Nâzım Hikmet’in senaryolarını yazdığı filmleri tam olarak saptayabilmek güçtür.  Onun yazdığının anlaşılması filmin sonu olurdu. Ancak Muhsin Ertuğrul’un çektiği filmler bu gözle de irdelenebilir.

Yine kimi filmlerin altyazılarını çevirdiği biliniyor. Bunlar arasında en ilginci ise Laurence Olivier’in Shakespeare’in ünlü oyunu V. Henry uyarlaması olan filmidir. Nâzım filmin altyazılarını ölçülü uyaklı olarak çevirmişti Türkçeye. Böylesi, sıradan bir işte bile şairliğini konuşturabiliyordu.

Rasih Güran aracılığıyla bulduğu bir çeviri işi de dört yüz lira karşılığında Marx’ın Felsefenin Sefaleti adlı kitabının Türkçeye aktarılmasıydı.

Çeviri işleri içinde kendisini en çok heyecanlandıran ise Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Tercüme Bürosu’ndan yapılan Tolstoy’un ünlü yapıtı Savaş ve Barış’ı çevirme önerisiydi. Yapıt Rusça olmasına karşın içinde çok sayıda Fransızca konuşmalar vardı. Bu nedenle ancak bu iki dili de bilen biri tarafından çevrilebilirdi. Yapıtı bu niteliklere sahip Zeki Baştımar’la Nâzım Hikmet’in çevirmelerine, ama çevirmen olarak kitaba yalnızca Zeki Baştımar’ın adının yazılmasına bakan Hasan Âli Yücel’in de oluruyla karar verildi.

Birinci cildin son 240 sayfasını Nâzım çevirecekti. Yapıtın Rusça ve Fransızcalarını getirterek işe girişti. Hemen de çeviriyle ilgili türlü sorunlarla yüzyüze geldi. Kemal Tahir’e yazdığı bir mektupta bu sorunları şöyle sıralıyor:

“Tolstoy’u tercümeye başladım. Bir hafta tercüme üslubu üzerinde kafa yordum. Bazı neticelere vardım. Fakat bu neticeleri tatbike kalkarsam iki ihtimal var:  1) Eseri vaktinde teslim edemem, çünkü dehşetli uğraşmak lazım. Düşün ki vardığım neticelerin yarım yamalak tatbiki suretiyle bile bir haftada ancak 7 sayfa çevirebildim. 2) Böyle bir üslup tecrübesini Maarif Vekâleti Tercüme Bürosu’na anlatmak müşkül.

“İşte bu sebeplerden dolayı, Tolstoy’u maalesef babadan kalma ve bütün sevilen muharrirlerin cümle kuruluşlarını bizim berbat kitabi cümle kuruluşuna uyduran ve bu suretle tercümelerimizde bir Tolstoy üslubu (bilhassa cümle kuruluşu bakımından) ile bir Maupassant üslubunu ayırt edilmez hale sokan usulle çevirmeye karar verdim.”

1943 yılı sonlarında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Charles Dickens’ın bir yapıtından Stanislavski’nin uyarladığı Ocak Çekirgesi adlı oyun da yine Muhsin Ertuğrul’un ısmarlamasıyla Nâzım’ın çevirisiyle oynandı.

Cavalleria Rusticana operasının çevirisi de yine bu dönemde Tosca operasında olduğu gibi kendisine büyük hayranlık duyan opera sanatçısı Semiha Berksoy’dan gelmişti.

Cezaevindeki bir başka çeviri çalışması ise La Fontaine’den Masallar olmuştu. 1949 yılında Ahmet Halit Kitabevi’nin Çocuk Kitapları dizisinde yayımlanan 103 şiirlik kitapta çevirenin adı Ahmet Oğuz Saruhan olarak yazılmıştı. Bu çeviriden şairin zevk aldığını ve Türkçeye La Fontaine söyleyişini yansıtmayı denediğini yine mektuplarından öğreniyoruz.

Nâzım Hikmet’in cezaevi yıllarında giriştiği işlerden biri de burada tanıdığı yetenekli gençleri sanat alanında çalışmaya yüreklendirmesi, onları eğitmesi, yetiştirmesi olmuştur.

Kemal Tahir üzerinde ne denli emeği olduğuna, ona yazdığı mektuplar tanıktır.

Orhan Kemal de, Nâzım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl adlı anı kitabında ozanın üzerindeki emeğini anlatır.

Şairin Bursa Cezaevi’ndeki en ilginç öğrencisi ise sonraki yıllarda İbrahim Balaban adıyla ünlü resamdır. Yirmi yaşında adam öldürmekten içeri giren, Bursa’nın Seçköy’ünden İbram Ali’de resim yeteneği gören Nâzım, 1942-1945 arasında ona resim yapabilmesi için olanaklar sağlar. Cezasının kalan süresini geçirmek için İmralı adasına gönderilen İbram Ali, burada geçirdiği üç yıldan sonra, salıverilmesine iki ay kala bu kez komünizm propagandası yapmaktan hüküm giyer ve yeniden Bursa Cezaevi’ne Nâzım Hikmet’in kovuşuna gelir. Şairin türlü sıkıntılar ve bunalımlar içinde geçen 1948-1950 yıllarında ustasının acılarını paylaşan yakın dostlarından biri oldu. 8 Nisan 1950 günü, yani Nâzım Hikmet’in ilk açlık grevine başlayacağı günün sabahı saat 3’te kalkıp gün doğana dek, Aşçı Yakup’un hazırladığı yemekleri de birlikte yediler.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ülkeye görece bir serbestlik havası getirmiş, yoğunlaşan af söylentileri yeniden Nâzım’ı umutlandırır olmuştu.

Ancak yıllardır hapiste olmanın etkileri Nâzım’ın sağlığı üzerinde giderek kendini gösteriyordu. Dişlerinden, böbreklerinden, karaciğerinden çeşitli şikâyetleri vardı. Soğuk odada yaşaması nedeniyle sürekli nezle oluyor, boğazları şişiyordu. Kalp ağrılarına da “Angino Pektoris” tanısı kondu.

Ancak yıllardır süren af söylentilerine karşın on yıldır cezaevinde olması Nâzım’ın sinirlerinin de iyice bozulmasına yol açtı. Annesine ve eşi Piraye Hanım’a yolladığı mektuplarında ölümden söz etmeye başladı.

Sonra, şu on yıldan bu yana

benim, fakir milletime ikram edebildiğim

bir tek elmam var elimde, doktor,

bir kırmızı elma:

kalbim…

Cezaevi dışında ise bambaşka bir hava egemendi. Nâzım’ın affedileceğine hemen herkes inanıyor, bu inanç yaygınlaştıkça da ziyaretçileri artıyordu.

Nâzım, gençlik arkadaşı Vâ-Nû ile siyasal görüş ayrılıkları nedeniyle 1933’den beri görüşmüyordu. 1946 yılına girilen yılbaşında Vâ-Nû’nun eşi Müzehher Hanım, Nâzım’a bir armağan paketi gönderince eski dostlar yeniden mektuplaşmaya başladılar.

Bu arada Vâ-Nû’ların çevresinde bulunan, Nâzım’ın da uzaktan akrabası olan ressam Nurullah Berk’in eşi Münevver Hanım’dan mektuplarda sıkça söz edilir olmuştu.

“Münevver harikûlade bir hanım. Nasıl temiz, nasıl evcimen, nasıl da güzel… Öylesine sana bağlı, senin kavganın idrakinde, adını anarken ağzından çifte Nâzım çıkıyor, sorma… Sen de kıymetini takdir etmişsindir Münevver’in. Etmedinse et, e mi?

Nâzım garipsediği bu övgülere başlangıçta bir anlam veremedi. Ancak 1948’in sonlarında Münevver Hanım ziyaretine geldiğinde kendisine gösterdiği yakınlıktan da etkilendi.

1943 yılı başlarında “Vatan” gazetesi sahibi Ahmet Emin Yalman, Kurtuluş Savaşı Destanını gazetesinde yayımlamak istediğini Nâzım Hikmet’e bildirmiş ama şair bunu eserinin bütünlüğünü bozacağı gerekçesiyle kabul etmemişti. Aynı zamanda bu yapıtının ne denli yurt sevgisiyle dolu olduğunu görüyor, bütün olarak yayımlandığında kendisine ve solculara sık sık yüklenen “vatansızlık” suçlamalarına esaslı bir karşılık oluşturacağına inanıyordu. Onun anladığı milliyetçilik kendi ulusunu öteki uluslara karşı üstün görmek değil, ülkesini ve halkını sevmek, halkının eşitlik, özgürlük içinde yaşamasına çalışmaktı.

1948’in ocak ayında Ahmet Emin Yalman, Nâzım’ı ziyarete geldi. Ardından da Nâzım’ın bağışlanması, Türk toplumuna kazandırılması yolunda gazetesinde bir kampanya başlattı. Başyazılarında sık sık Nâzım’dan söz ediyor, onunla konuşmalarını, onun hakkındaki düşüncelerini aktarıyordu. Ayrıca hukukçuların, yazarların, politikacıların konuyu değerlendiren yazılarına da yer veriyordu.

19 Ağustos 1949 tarihli “Vatan” gazetesinde yayımlanan “Fikret ve Nâzım Hikmet” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

“Son nesillerin yetiştirdiği en büyük Türk şairlerinden, Türk diline en iyi tasarruf edebilen pek mahdut insanlardan biri, uzun yıllardır adli bakımdan da, milli bakımdan da haksız olarak zindanlarda süründürülüyor. Bu hali günün birinde tarih, bütün bir devir için leke diye kabul edecektir. Nâzım Hikmet’in uğradığı haksızlığın mesuliyeti, yalnız mahkûmiyet kararını veren iki askeri mahkemeye, yalnız tek parti devrinde bunun emrini verenlere, yalnız elindeki dosyalarda haksızlığın bütün delilleri bulunduğu halde hareketsiz duran adliyemize, yalnız münevver nesle düşmüyor. Yirmi milyon Türkten her birinin bu mesuliyette hissesi vardır.

“Ben bu mesuliyetin yirmi milyonda biri derecesinde bir payı bile taşımaya devam etmeye razı değilim. Haksızlığa karşı sesimi yükseltiyorum ve bunun artık akisler bulacağını da umuyorum.”

Nâzım, o denli ilgi uyandıran bir konuydu ki, ondan söz eden gazetelerin satışları artıyordu. Gazeteler arasında Nâzım haberleri çevresinde dönen bir de tiraj çekişmesi başlamıştı.

Nâzım’ın adının Bulgaristan’da okullara verildiği, Sovyetlerde adına pul bastırıldığı duyuluyordu.

Bu sırada gerici basının da Nâzım karşıtı yayınlara hız vermesi, ülkenin en çok konuşulan konusu olmasına yol açtı.

1948 yılı içinde bir yandan sağlık sorunlarıyla uğraşan Nâzım, bir yandan da haziran ile ekim ayları arasında Ferhat ile Şirin adlı oyununu yazdı.

“Şehrin sultanı Mehmene Banu’nun kızkardeşi Şirin, köşklerinin nakışlarını yapan nakkaş Ferhad’a ve Ferhad da ona âşık oluyor. Mehmene Banu da Ferhad’a âşıktır, fakat kızkardeşini çok sevdiği için, bu kardeş aşkıyla Ferhad’a karşı duyduğu aşk arasında bocalıyor, nihayet hıncı Ferhad’a çevriliyor ve delikanlıyı bir imkânsızlık içinde mahvetmek için şöyle bir teklifte bulunuyor: Şirin’i sana bir şartla veririm, şehre su akıtırsan. Çünkü şehir susuzluk sıkıntısı çekmektedir ve suyun şehre bir dağdan akıtılması icabetmektedir. Ferhad şartı kabul ediyor ve Şirin’in aşkıyla dağı delmeye başlıyor. Ferhad’ın Şirin’e duyduğu aşk, şehre ve insanlara su vermek, dağı delip suyu akıtmak idealine çevriliyor.”

Bu oyunun ardından Sabahat adlı ikinci bir oyun daha yazdı. Oyunda yoksul insanların sevda ilişkileri anlatılıyordu. Onun ardından ise Yusuf ile Menofis adlı oyununu yazmaya girişti. Tevrat’taki bir öyküyü işleyen oyun elbette Nâzım’ın maddeci bakışıyla çağdaş bir yoruma kavuşuyordu.

1948’in 29 Ekim’inde Cumhuriyet’in yirmi beşinci yılı nedeniyle bir genel affın çıkacağına herkes inanıyordu. Bursa’ya gelip giden Münevver Hanım, Nâzım’ın kalbine girmeyi başardı.

Nâzım yakın dostu Rasih Güran’ı Bursa’ya çağırarak ona Piraye’den ayrılmak istediğini bildirdi. Durumu açıklayan bir mektup yazarak bunu Piraye’ye vermesini rica etti. Piraye’yi çok seven Rasih Güran ise Nâzım’ın çıldırmış olabileceğini düşünmeye başlamıştı.

Hiç beklemediği bu mektup karşısında Piraye çok şaşırdı. Kimseyle konuşmayarak odasına çekilip günlerce yattı. Kalktığında Nâzım’a bir yanıt yazdı.

Ancak af söylentileri sona erip, Nâzım’ın bir süre daha çıkamayacağı anlaşılınca Münevver Hanım, ziyaretlerini kesti. Yeniden kocasına döndü.

Münevver ile ilişkisinin sona ermesi üzerine Nâzım, yeniden Piraye ile barışmanın yollarını aradı. Ona mektuplar, şiirler gönderdi. Bu gelişmeleri Nâzım’ın mektuplarından izleyelim:

“İki vakıa var: 1 – Sana ve biraz da kendime yaptığım kötülük. Senin bana dehşetli kırgın oluşun, bu yüzden de belki de, evet belki de insanlara ve dünyaya güveninin kalmayışı. Kendi kabuğuna çekilişin. 2 – Bu vakıaya rağmen sen de ben de yaşıyoruz. İkimiz de varız. Ben belki bir iki seneye kadar, hattâ belki bu sene yokum, çünkü bilemediğin gibi hastayım, her gün biraz daha eriyorum, ölmemek için elimden geleni yapıyorum. (…)  ben yakında öleceğimi hissediyorum. Bu beni korkutmuyor, hattâ artık keder de vermiyor. Yakında, belki bir yıl, belki bir buçuk yıl sonra kulunuz ölmüş bulunacağım. Fakat şimdi varım, yaşıyorum, tıpkı senin var olduğun ve yaşadığın gibi. Bu iki vakıayı böylece tespit ettikten sonra, bir üçüncü vakıayı daha tespit edeceğim : Her şeye rağmen, ve her zaman, bundan on sene, on beş sene önce de, bundan üç ay, dört ay önce de, bir daha tekrar edeyim, her şeye rağmen ve bütün zaman ve mekânlarda, hiçbir insan bana senden daha yakın olmadı ve yine hiçbir insan sana benden yakın değildi. Şimdi gelelim dördüncü vakıaya : Olan oldu ve geçti. Beylik, fakat çok doğru tâbiriyle, kâbuslu bir rüya gördük. Fakat şimdi her ne suretle sona ermiş olursa olsun (…) sona ermiş oldu ve ikimiz, seninle ben karşı karşıyayız. (…) Öyleyse benim geri kalan bir iki senemi, ve senin çok uzun senelerini zehir etmekte ne mana var? (…) Değer mi? (…) Vallahi değmez. (…) Yavrum, kızım, karım, sevgilim, annem, her şeyim, silkin, gözlerini koca koca aç, sana uzattığım – günahkâr – eli gülerek tut ve geri kalan bir iki senelik ömrümü elim elinde olarak geçireyim.” (…)

“Pirayem, kızıl saçlı bacım benim,

“İster senin için ölmüş olayım, ister benden bir yılandan nefret eder gibi nefret et, yüzümü görmeye, sesimi duymaya tahammülün olmasın, ister gözünde dünyanın en namert insanı olayım, şunu bil ki, kendi gözümde alçaldığım kadar senin gözünde alçalmama imkân yoktur. Seni arkadan bıçakladım. Yeryüzünde hiçbir insan hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel.”

(…) “Sana bu belki yazacağım son mektuptur. (…) Senden arkadaşın olarak yardımını istiyorum. Bana hiç olmazsa arkadaş elini uzat. Bilemediğin gibi korkunç bir ruh buhranı içindeyim. (…) Ya bana cevap verirsin, beni görmeye gelirsin, (…) yahut cevap vermezsin, gelmezsin ve bu benden alacağın son haber olur ve ben kendimi, bir bakımdan, öldüğüme alıştırmaya çalışırım.”

(…) Şimdi bir kere daha, belki de son defa, tekrar edeyim, seni tanıdıktan sonra yalnız sana âşık oldum, seni boşamaya kalkıştığım zaman dahi sana âşıktım, hâlâ da âşığım, ve âşık olarak gebereceğim. İster inan, ister yalan söylüyor de, ister bu mesele umrunda olmasın.

“Bana yazdığın mektupla nasıl iyilik ettiğini tasavvur edemezsin. Yazını görmek bile benim için nasıl bahtiyarlık oldu. (…) Senin için bir ölüyüm. Biliyorum. Senin için bir ölü olduktan sonra da, insanlık için değil elbette, fakat başka fertler için diri olmak da benim umurumda değil.”

1949 martında Nâzım artık uyuyamaz olmuştu. Annesi Celile Hanım, Bursa’da, Abdal Caddesi, Eski Hamamaltı sokak No : 65’de bir ev tuttu. Her gün oğlunu görmeye gidiyordu. Aslında kendisi de hastaydı. Görme yeteneğini giderek yitiriyordu.

O günlerde Nâzım, yatmakta olduğu cezaevi revirinde iki tüp dolusu uyku hapını yutarak kendini öldürmeye kalktı. Bir not bırakmak için kâğıt kalem ararken yere düştü. Gürültüyü duyan görevlilerin gelmesiyle midesi yıkanarak kurtarıldı.

Ertesi sabah kendine geldiğinde görevlilere, “Ne olur, bu çocukluğumu kimseye söylemeyin,” dedi.

Ancak sağlığı da iyice bozulmuştu. Soğuklar başladığında, nezle, grip ve başağrısından kurtulamıyor, sıcaklarda ise terden çalışamıyordu. Gündüzleri yatıp, geceleri çalışmayı düşündü ama yanan gözleriyle okuyabilmesi olanaksızdı.

Okuyamıyor, yazamıyor, bu durum onu daha da sinirli yapıyordu.

Nâzım, kendisini görmeye gelenlere intihar edeceğini söylemeye başlayınca dostlarının baskısıyla Piraye, çocuklarını da yanına alıp Bursa’ya gitti. Görüştüler. Cezaevi çıkışında Piraye, yanındakilere, “Artık Nâzım’ı sevmiyorum,” dedi. Nâzım’ın ayrılmayı istediği mektubunda yazdığı gibi iki yakın dost kalacaklardı. Nâzım’a mektup yazacak, dostluk gösterecek ama artık eşi olmayacaktı.

11-11-49

Bursa Hapishane

Karıcığım,

Bak, 49-11-11’miş bugün. Hani benim bir şiirim vardır, sana yazılmış, 33-11-11, Bursa, Hapishane diye başlar. Demek ki aradan 16 yıl geçmiş, on altı yıl önce bugün sana şiir halinde ve belki de en güzel şiirlerimden biri halinde bir mektup yazmıştım. On altı yıl, dile kolay. Her şeye rağmen, on altı yıl önce sen nasıl benim bir tanem idiysen yine de öylesin, bir tanemdin, bir tanemsin, bir tanem kalacaksın. Ben istediğim kadar seni inkâra kalkışayım, sen istediğin kadar beni inkâra kalkış, bana büyük dostum de, büyük sevgilim diyecek yerde, ben istediğim kadar sana artık sadece arkadaş kalacağız diye mektup yazmış olayım, bir şey var ki onu değiştiremeyiz. Türk dili konuşulduğu – ki ebediyen konuşulacak yeryüzünde, bu yeryüzünün en güzel dillerinden biri olan bizim dilimiz –  33-11-11 tarihinde yazılan o şiir okunacak ve sen Nâzım Hikmet’in bir tanesi olarak kalacaksın, istesen de istemesen de, çatlasan da patlasan da, ben seni boşamaya kalkmış olsam da, sen bana büyük dostum desen de.

(…)

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil

bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte

yani yürekte

Meselâ bir barikatta dövüşerek

meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken

meselâ denerken damarında bir serumu

ölmek ayıp olur mu?

Seversin dünyayı dolu dizgin

ama o bunun farkında değildir

ayrılmak istemezsin dünyadan

ama o senden ayrılacak

yani sen elmayı seviyorsun diye

elmanın da seni sevmesi şart mı?

Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık

yahut hiç sevmeseydi

Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Nâzım, iç dünyasında bütün bu çatışmaları yaşarken, Ahmet Emin Yalman’ın “Vatan” gazetesinde başlattığı yayınlar nedeniyle gerici basın da Nâzım’ı diline dolamış, her gün akla hayale gelmedik yazılar yayımlıyordu.

20 Ekim 1949’da “Vatan”da Nâzım Hikmet’le yeni bir konuşma yayımlandı. Konuşma, şairin demir parmaklıklı bir pencerenin içinde otururken çekilmiş etkileyici bir fotoğrafıyla birinci sayfadan verilmişti. Altbaşlıklarda, “On iki yıldır suçu olmadan hapis cezası çeken şairin görüş ufukları” ve “Benim bütün günahım, memleketimi ve milletimi çok, pek çok sevmekten ibarettir.” deniyordu.

Ancak Ahmet Emin Yalman, yazılarında yalnızca Nâzım’ın söylediklerini aktarmakla kalmıyor, yanı sıra onun komünist olmadığını da kanıtlamaya girişiyor, bu tutumu da Nâzım’ın büyük tepkisini çekiyordu. Ancak cevap hakkı bulunmuyor yalnızca dostlarına gönderdiği mektuplarda durumunu açıklamaya çalışıyordu.

Bu arada Avukat Mehmet Ali Sebük de, yine “Vatan” gazetesinde peş peşe Nâzım’ın uğradığı hukuki haksızlığı anlatan, açıklayan incelemeler yayımlıyordu. Peş peşe yayımlanan on yazının sonunda hukuk bakımından Nâzım’ın suçsuzluğu en ince ayrıntılarına kadar anlatıldıktan sonra, bunun da, dünyaca ünlü bir adli hata olarak kabul edilen “Dreyfüs Olayı”na dönüştüğü söyleniyordu.

Avukat Mehmet Ali Sebük’ün bu yazılarının hükümeti ya da hukuk kurumlarını harekete geçireceği sanılıyordu ama öyle olmadı. Resmi çevreler bütün bu kampanyalar karşısında derin bir suskunluğa büründüler.

Nâzım’ın hapishanede haksız yere yatıyor olması gerçeği Türkiye’nin yanı sıra Avrupa’da da gündeme yerleşmişti. Fransa’da çeşitli edebiyat ve kültür dergilerinde Nâzım’ın durumundan söz ediliyor, şiirlerinden örnekler yayımlanıyordu. Şiirleri o sırada Fransa’da Milli Eğitim Bakanlığı görevlisi olarak bulunan ünlü kültür adamımız Sabahattin Eyuboğlu, Hasan Güreh takma adıyla Fransızca’ya çeviriyordu. Şiirleri ona İstanbul’dan Mehmet Ali Cimcoz ile Adalet Cimcoz gönderiyordu. Onlara ise şiirleri ileten Nâzım’ın isteğiyle Memet Fuat’tı.

Yurt içinde Türkiye Gençler Derneği, yurt dışında İleri Jön Türkler Birliği, Nâzım’ın kurtarılması için kampanyalar başlattılar. Bu örgütlerin yanı sıra başkanlığını Fransız şairi Tristan Tzara’nın yaptığı, Nâzım Hikmet’i Kurtarma ve Eserlerini Yayma Komitesi adlı bir örgüt daha kuruldu. Bu örgüt, UNESCO başkanına, aralarında Picasso, Aragon, Camus, Sartre, Simone de Beauvoir, Yves Montand’ın da bulunduğu yirmi dokuz uluslararası üne sahip bilim ve kültür adamının imzasıyla, Nâzım için girişimlerde bulunulmasını isteyen bir mektup gönderdi. Uluslararası hukukçu örgütleri, yazar örgütleri, öğrenci örgütleri bildiriler yayımlayarak, toplantılar düzenleyerek, afişler bastırarak Nâzım’ı gündemde tutuyorlardı.

Nâzım Hikmet’i Kurtarma ve Eserlerini Yayma Komitesi Başkanı Tristan Tzara, 6 Kasım 1949’da, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na bir mektup gönderdi. Mektupta Nâzım Hikmet’in bir an evvel serbest bırakılması istenerek şöyle deniyordu:

“Söz özgürlüğü, sanatın yüceliği ve en temel insan haklarıyla ilgili olan Nâzım Hikmet olayının önemini anlayan ünlü Fransız aydınları, bu büyük şairin kurtarılması için komitemizce yazılan dilekçemizi imzaladılar. Gönderildiği her memlekette büyük bir etki uyandıran Nâzım Hikmet’in yapıtlarını yaymayı ikinci amaç bilen komitemiz, siyasal ve dinsel amaçları ne olursa olsun, bütün dünya aydınlarına başvurmuş ve bu insani ve kültürel görev için yardımlarını istemiştir.

“Başvurularımız hak ettiği ilgiyi çekiyor ve geçen sürenin kısalığına karşın, daha şimdiden uluslar arası birçok ünlü kişinin imzası dilekçemize eklenmiştir.

“Avrupa basınında çıkan haberlerden herhalde öğrendiğiniz gibi, bu dilekçemiz UNESCO Yürütme Kurulu Başkanı, Sir Servepolli Rodha-Krishnan’a da verilmiştir. İmzalayan ülkeler arasında Türkiye’nin de bulunduğu Birleşmiş Milletler Antlaşmasına aykırı düşen, Nâzım Hikmet’in haksız yere cezaevinde tutulması, başlıca görevlerinden biri insanın manevi özgürlüklerini savunmak olan UNESCO’yu yakından ilgilendirir. (…)

“Türkiye’deki yöneticilerin Nâzım Hikmet’in hakkının tanınmasını ve bu büyük dehanın yalnızca genç Türk yazın kuşağına değil, aynı zamanda uluslar arası kültüre geri verilmesini isteyen dünya aydınlarının dileğine ilgisiz kalmaları bize olanaksız görünüyor.

“Başbakan, Nâzım Hikmet’in bir an önce serbest bırakılması için size başvuruyoruz. Saygılarımızla”

Bir gün sonra, 7 Kasım 1949’da, üç milyonu aşkın öğrenci adına Uluslararası Öğrenciler Birliği de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na gönderdiği mektupta, “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ine çok açık bir biçimde karşı olan” duruma son verilerek Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması isteniyordu.

Dışarıda bunlar olurken, Nâzım’ın 25 Kasım 1949 tarihli Piraye’ye yazdığı mektuba eklediği şiir içinde bulunduğu ruh durumunu açıklaması nedeniyle önem taşıyordu:

BİR NEHRE ATILAN CENAZE

Hapisliğimin on ikinci yılındayım

üç aydan beri de

canlı cenaze halindeyim

cenaze olan ben

serilmiş yatıyordu

canlı olan ben

onu ibretle seyrediyordu

başka bir şey de gelmiyordu elinden

cenaze yiyordu kendi kendini

yapyalnızdı bütün cenazeler gibi de

ihtiyar bir kadın gelip durdu kapıda

annem

ana oğul cenazeyi kaldırdık

ben ayaklarından tuttum o başucundan

ağır ağır indirdik

attık Yang-tse nehrine

kuzeyden akıyordu ışıl ışıl ordular

Bundan bir ay kadar sonra 28 Aralık 1949 tarihli, yeni yıl kutlaması olarak da gönderilmiş mektupta ise Piraye’ye şöyle sesleniyordu:

Altı kadın vardı demir kapının önünde

ve demir kapının ardında beş yüz erkek vardı efendim,

altı kadından biri sen değildin, ama

beş yüz erkekten biri bendim…

1950 yılına girildiğinde, Nâzım’ın cezaevindeki on üçüncü yılı başlamıştı. Nâzım, hukuksal ve toplumsal girişimlerin sonucunu bekliyor, yine de özgürlüğüne kavuşamazsa son çözüm olarak açlık grevine başlamayı düşünüyordu. “Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler” adlı ünlü şiirini de bugünlerde yazdı.

İleri Jön Türkler Birliği ile Nâzım Hikmet’i Kurtarma ve Eserlerini Yayma Komitesi, Paris’te 10 Ocak günü dünya kamuoyuna bir açıklama yaparak, Nâzım Hikmet’in, Sabahattin Ali gibi yok edilmesinin planlandığını duyurdu.

Şubat ayında Münevver Hanım, yeniden Bursa’ya gidip Nâzım’ı ziyaret etti. Bu ziyaretle kesintiye uğrayan ilişkileri yeniden başladı.

Bu sırada Nâzım’ın avukatları Mehmet Ali Sebük ile İrfan Emin, Ankara’da girişimlerini sürdürüyorlardı.

6 Şubat günü Uluslararası Demokrat Hukukçular örgütü başkan ve genel sekreteri, Meclis Başkanı Şükrü Saraçoğlu’na, Adalet Bakanı Fuat Sirmen’e, Milli Savunma Bakanı Hüsnü Çakır’a birer mektup göndererek Nâzım’ın serbest bırakılmasını istediler. Birleşmiş Milletler, UNESCO ve çeşitli demokratik kuruluşlarla basın organlarına da gönderilen mektup şöyleydi:

“Ekselans,

“Zamanımızın en büyük şairlerinden biri olan Nâzım Hikmet yaklaşık 12 yıldan beri hapistedir.

“29 Mart 1938 tarihinde Türk Harp Okulu Komutanlığı Mahkemesi’nce 15 yıl ağır hapse ve birkaç ay sonra 29 Ağustos tarihinde Donanma Komutanlığı Mahkemesi’nce de 20 yıl ağır hapse ve medeni haklardan mahrumiyete mahkûm edilmiştir. Bu iki mahkûmiyet kısmen birleştirilerek 28 yıl 4 ay hapse indirilmiştir.

“Uluslararası Demokrat Hukukçular Derneği bu mahkûmiyetlerin nedenlerini ve ne gibi koşullar içinde hükme bağlandığını öğrenmiş bulunuyor.

“Nâzım Hikmet, eserlerinin demokratik niteliği nedeniyle memleketin ceza mahkemeleri huzuruna birkaç defa: 1925 Ağustos, 1928 Aralık, 1931 Mayıs, 1933 Temmuz-Ağustos, 1936 Aralık aylarında çıkarılmıştı. Her defasında aleyhindeki suçlamaların cezasızlığı dolayısıyla serbest bırakılmış veya beraat etmişti.

“1938’de, Ordu ve Donanma subaylarının dolaplarında eserleri bulunduğu için ‘askerle ilişki kurmak’ suçuyla yeniden tutuklandı. Bu olay ise yürürlükte bulunan yasalara göre cezayı gerektirmemektedir.

“Bununla beraber Nâzım Hikmet, 28 yıl 4 ay ağır hapse mahkûm edildi. Mahkûmiyetinden önceki Türk Askeri Ceza Yasası (Madde: 94 ve 148) değiştirildi. Bu maksatla çıkarılan 3719 sayılı yasa gerekçesinde Türk yasalarındaki bir boşluğu doldurma amacı güttüğü itiraf edilmekle, bu keyfiyet, Nâzım Hikmet’e isnat olunan fiil ve hareketin benzerlerine yöneltilmiş bulunuyordu.

“Yeni metinler esasen en çoğu bir ve beş yıl olan hapis cezasını ihtiva ediyordu.

“Bu nedenle Vatan gazetesi 1 Eylül 1949 tarihinde ‘Kanunsuz Suç, Suçsuz Ceza’ başlığı altında, Nâzım Hikmet’in mahkûmiyeti hakkında bir makale yayımladı. Makalenin yazarı bugün emekliye ayrılmış bulunan Askeri Mahkeme yargıçlarından Selami Helvacıoğlu olup memleketin kamuoyu huzurunda vicdanını rahatlatmak gereğini duymuştur.

“Makalenin sonunda şunları yazıyor:

“ ‘Yukarda kaydedildiği üzere, yapılan isnad doğru bile olsa işlendiği zamanda suç sayılmamış bir fiil ve hareketten ötürü Nâzım Hikmet’e hiçbir ceza tayinine mahal yoktu. İşlendikten sonra tedvin edilen kanunda tayin edilen ceza ise, hükmolunan cezaya nispetle çok hafiftir.’

“Vatan gazetesi tarafından bu konuda 12 Eylül ve 16 Eylül tarihlerinde başka makaleler de yayımlandı. Bunlarla şairi avukatı İrfan Emin’in savunmasından yoksun bırakmaktan başka bir amacı olmayan öteki ‘durum gereği’ yasaların çıkarıldığı açıklanmıştır. Bu Baro Teşkilat Kanunu’nun 112. maddesi olup metni şudur:

“ ‘Komünistlerin davalarını ısrar ile müdafaa ettiği tebeyyün eden bir avukat Baro’dan çıkarılabilir.’

“Buna rağmen Avukat İrfan Emin bu ürkütme teşebbüsü karşısında eğilmeyince, müvekkilini savunma iznini alamadı. Nâzım Hikmet, gizli celsede, ikinci defasında bir Harp Gemisi üzerinde ve savunulmadan mahkûm edildi.

“Hakkın açık ve kaba bir şekilde ihlalini hiçbir dürüst vicdan kabul edemez.

“Bugün durumdan artık haberli olan dünya kamuoyu, zamanımızın en büyük yazarlarından ve en seçkin düşünürlerinden biri olan bu insanın çektiği ceza ve cefa ile ilgilenmektedir.

“Onun hayatı tehlikededir. 12 yıl ağır hapisten sonra Bursa Cezaevi’nde zindana atılmış ve toplumdan uzaklaştırılmış, hapiste harap olan sağlığının zorunlu kıldığı bakımdan yoksun bırakılmıştır. Çok tehlikeli angine de poitrine krizlerinden acı çekmektedir.

“Derneğimiz, Nâzım Hikmet’in serbest bırakılması için, haklı davasını ele almaya karar vermiştir. Halen yürürlükte bulunan Türk yasaları gereğince Nâzım Hikmet’in serbest bırakılmasını istiyoruz. Bu arada Türk Ceza Yasası’nın 2. maddesi şöyle der:

“ ‘İşlendiği zaman yürürlükte olan yasanın suç saymadığı bir hareketten dolayı kimse cezalandırılmaz. Kimse işlediği zamandan sonra çıkarılan yasalarla suç mahiyetinde telakki edilen hatalarından dolayı mahkûm edilmez. Eğer böyle cezalar hükmedilmişse bunların infazı ve kanuni tatbikatı kendiliğinden sakıt olur.’

“Bu metne göre Nâzım Hikmet’in hapiste tutulması da aleyhine hükmolunan mahkûmiyetler kadar yasalara aykırıdır.

“Bundan dolayı, derhal serbest bırakılmasını sizden istemekle onur duyarız.

“En yüksek saygılarımızın güvenini lütfen kabul buyurunuz, Ekselans.”

D. N. Pritt, Başkan, Kralın Danışmanı, İngiliz Parlamentosu üyesi.

Joe Nordmann, Genel Sekreter, Paris Barosu avukatlarından.

“Hürriyet” gazetesi 7 şubat günü birinci sayfasında, Nâzım Hikmet’in açlık grevi yapmak istediği, fakat avukatı İrfan Emin’in buna engel olduğunu yazdı.

3 Mart’ta hükümet, Meclis’e bir af yasası sunmayı kararlaştırdı.

8 Mart’ta tasarı Meclis Adalet Komisyonu’nda görüşüldü. Bakan Sirmen, tasarıda Nâzım Hikmet ve yüz kadar siyasi hükümlünün de bağışlanmasını amaçladıklarını söyledi.

Ancak 28 Mart günü tasarı Meclis’te engellendi.

Bunun üzerine 30 Mart 1950 günü Nâzım, yakınlarına yazdığı mektuplarla açlık grevine başlayacağını duyurdu.

“Bu işi yapıyorsam yeis neticesi, yılgınlık, çöküntü neticesi değil, hakkımın, adaletin, hakikatin ortaya çıkması için, yapılacak başka bir şey kalmadığı için, kanun yollarının açılmasına, gerekli makamları harekete geçirmeye yardım olsun diye yapıyorum. Çok şükür aklım başımda. Ne yaptığımı bilen bir adamım.”

4 Nisan günü ülkenin önde gelen aydınları Nâzım’ın bağışlanmasını isteyen bir dilekçe yazarak imzaya açtılar.

Cumhurbaşkanı, başbakan ve meclis başkanına gönderilen dilekçede, “Biz aşağıda imzaları bulunan Türk aydınları, şair Nâzım Hikmet’in bir an evvel serbest bırakılmasını sizden ve yüksek meclisin asil vicdanından bekliyoruz. Bu hareketimizle bütün Türk aydınlarının arzu ve temennilerine tercüman olduğumuza eminiz.” deniyordu. Nurullah Ataç’tan Halide Edip Adıvar’a, İbrahim Çallı’dan Behçet Kemal Çağlar’a dek nice aydının imzaladığı metni bir tek Yahya Kemal imzalamamıştı.

6 Nisan günü aydınlar Cumhurbaşkanı İnönü’ye bir dilekçe daha verdiler. Dilekçede, “Türk şairi Nâzım Hikmet’in af teklifinin Meclis’ten geçmemesi üzerine açlık grevi yapmaya karar vermesi memleket aydınlarını heyecan ve üzüntüye düşürmüştür. Nâzım Hikmet’in bir adli hataya kurban olduğu kanaati, memleket  dışında ve içinde yayılmış bulunmaktadır. Bu hadiseyi Türkiye’nin şerefini lekelemek için giderek bir tahrik vesilesi olarak kullananlar bulunsa bile, onu sadece insani ve hukuki bakımdan ele alanlar ve sevdikleri demokrasi Türkiye’sini açık bir adaletsizliği devam ettirir görünmek şaibesinden kurtarmak isteyen iyi niyetli sanat ve fikir adamları, içerde ve dışarda büyük bir yekün tutmaktadır. Memlekete komünist hareketini doğrudan doğruya sevk ve idare ettikleri için tutulan ve yargılanan teşkilatçı şefler dahi azami dört yıl hapse mahkûm edilmiş oldukları halde, şair ve sanatkâr Nâzım Hikmet 12 yıldan beri hapiste yatıyor. Bu uzun ıztıraba ve onun etrafındaki türlü türlü yankılara nihayet vermek için Devlet Reisi olarak elinizdeki bütün yetkileri kullanmanızı sizden rica ederiz.” deniyordu.

Aynı gün avukat Mehmet Ali Sebük, Ankara’da yine temaslarda bulundu.

Ertesi gün İstanbul’da “Cumhuriyet” gazetesinde avukat İrfan Emin, son durumu açıklayan bir basın toplantısı yaptı.

“Nâzım Hikmet merhamet dilenmiyor. Haklılığının tanınmasını istiyor.”

(…)

“Bu çocuğu, memleketin en büyük şairini haksız yere hüküm giydiği için hapishanelerde inlemekten kurtarmalıyız. Milli Kurtuluş Savaşı’nın en büyük destanını yazan insanı haksız yere hapishanelerde tutamayız. Atatürk’e sövenlerin serbest dolaştığı bir memlekette Nâzım Hikmet hiçbir düşünce ile hapiste tutulamaz.”

O gün pek çok kişi Nâzım’ın ziyaretine gelip, açlık grevi kararını ertelemesi ricasında bulundular. Ancak şairin kararı değişmedi. Sağlık Bakanlığı, Nâzım’ın hastanede muayene edilmesi talimatı verdi. Doktorlar akli bir hastalığının bulunmadığını, kalbindeki rahatsızlığın iyice anlaşılabilmesi için ise İstanbul ya da Ankara’da tam teşekküllü bir hastaneye yatırılması gerektiğini rapor ettiler.

Aynı gün bir grup sanatçı daha Cumhurbaşkanı’na başvurdular.

Nâzım, o gece yemeğini yedikten sonra karyolasına uzandı.

8 Nisan sabahı uyandığında açlık grevine başlamıştı. Savcılığa çağırılarak, burada Adalet Bakanlığı başmüfettişi tarafından kendisine grev yapmanın yasak olduğu hatırlatıldı.

Akşam üzeri yeniden hastaneye götürüldü. Buradaki muayenesinden sonra iki sivil polis tarafından teslim alınıp bir otomobile konularak İstanbul’a doğru yola çıktı. Sabaha karşı Sultanahmet Cezaevi’ne vardılar.

9 Nisan sabahı Nâzım, Sultanahmet Cezaevi revirinde gazetelerin kendi hakkında yazdıklarını okurken avukatı İrfan Emin, Sirkeci’deki bürosunda Cumhurbaşkanı’na gönderilmek üzere bir telgraf metni yazıyordu. Telgrafta “başlayan faciayı önlemek üzere harekete geçilmesi” isteniyordu.

Akşamüzeri, Ankara’dan, avukat Mehmet Ali Sebük’ten Nâzım’a bir telgraf geldi. Telgrafta girişimlerinin sonuçlanmak üzere olduğu, grevini ertelemesi isteniyordu.

Nâzım, telgrafı yanıtlayarak açlık grevini durduracağını bildirdi.

Cezaevi yönetimine 10 Nisan sabahı kahvaltı edeceğini söyledi.

Ancak sonraki günlerdeki gelişmeler istenen düzeyde gerçekleşmedi.

11 Nisan günü Nâzım, Cerrahpaşa Hastanesi’nde muayene edildi. Ardından da Üsküdar cezaevine nakledildi.

16 Nisan günü Piraye, çocukları Memet ve Suzan’ı yanına alarak Nâzım’ı ziyarete gitti. Çıktıktan sonra isterse eve gelebileceğini, ayrılıncaya kadar birlikte oturabileceklerini söyledi.

Nâzım, çıkacağından pek umutlu olmadığını söyledi. Sonra çocuklarla ilgilendi. O sırada kapı açıldı. İçeriye kızkardeşi Samiye ile Münevver girdiler. Ardından avukat Mehmet Ali Cimcoz geldi. O da gördükleri karşısında şaşkın bir sandalyeye oturdu.

Kırık dökük konuşmalar olurken Suzan kalkıp dışarı çıktı. Piraye de, “Suzan dışarıda yalnız kalmasın, biz de gidelim artık,” dedi.

Bu görüşme Nâzım ile Piraye’nin son görüşmeleri oldu.

*

25 Nisan günü Nâzım, sağlık durumunun yeniden incelenmesi için Üsküdar Cezaevi’nden Cerrahpaşa’ya götürülerek hastaneye yatırıldı. Tek kişilik odasının kapısında bir jandarma nöbet bekliyordu.

27 Nisan’da kendisini ziyarete gelen avukat İrfan Emin’e yeniden açlık grevine başlayacağını söyledi.

29 Nisan’da hastanenin sağlık kurulu raporu açıklandı. Buna göre Nâzım’ın yaşamsal bir tehlike içinde olmadığı, ancak üç ay süreyle tam teşekküllü bir hastanede tedavi görmesinin gerekli olduğu belirtiliyordu.

30 Nisan’da Nâzım, hastanede tedavi edilmeyi kabul etmeyerek cezaevine geri gönderilmesini istedi ve yeniden Üsküdar Cezaevi’ne gönderildi.

1 Mayıs’ta ikinci kez açlık grevine başlamaya karar verdi. Akşam yemeğinden sonra greve başladı. El yazısıyla bir notu da avukatına iletti:

Açlık grevimin seyri esnasında müdahalelerden korunamayacak derecede zayıf düştüğüm ve kendimi kaybettiğim zaman cebren beslenirsem, kendime gelir gelmez grevime tekrar devam edeceğimi, ölümüme veyahut herhangi bir kanun yolundan tahliyeme kadar bunun böyle sürüp gideceğini ayrıca bildiririm.

Nãzım

Bu andan sonra olabildiğince az konuşup kendini yormamaya çalışarak yaşamaya başladı. Yalnızca su ve sigara içiyordu.

5 Mayıs günü avukatı İrfan Emin’e el yazısıyla yazdığı vasiyetnamesini verdi.

6 Mayıs’ta “Açlık Grevinin Beşinci Gününde” adlı şiirini yazdı.

Açlık grevi bütün basın organlarının baş konusuydu ancak resmi makamlar suskunluklarını koruyordu.

9 Mayıs günü Nâzım, cankurtaranla adli tıp müdürlüğüne götürülerek muayene edildi. Oradan da Cerrahpaşa hastanesine yatırıldı.

Aynı gün annesi Celile Hanım da Galata Köprüsü’nün üzerinde elinde taşıdığı bir tabelayla Nâzım’ın kurtarılması için imza toplamaya başladı. Tabelada şunlar yazılıydı :

Haksız yere mahkûm edilen

oğlum

Nâzım Hikmet

açlık grevindedir. Ben de ölmek istiyorum.

Gece gündüz oruçluyum. Bizi kurtarmak isteyenler

bu deftere adreslerini yazarak imzalasınlar.

Annesi ressam Celile

İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği üyeleri duvarlara “Nâzım Hikmet Kurtarılmalıdır.” yazılı afişler astılar; “Nâzım Hikmet’i Kurtarınız” başlıklı bir de bildiri yayımladılar.

Valilik önünde de gösterisini sürdüren Celile Hanım gözaltına alınıp bir süre sonra serbest bırakıldı.

*

14 Mayıs’ta yapılan genel seçimlerde iktidardaki Cumhuriyet Halk Partisi ağır bir yenilgiye uğradı. Seçimi Demokrat Parti büyük bir çoğunlukla kazandı.

15 Mayıs günü Laleli’deki Çiçek Palas Salonunda Nâzım Hikmet’in bağışlanmasını isteyen gençler bir toplantı yaptı. Celile Hanım’ın da katıldığı toplantı sağcı gençler tarafından basıldı.

16 Mayıs günü bir grup aydın ve sanatçı, Nâzım’a aşağıdaki telgrafı çekti :

İktidar değiştiği için, bugün haklı taleplerinizle ilgilenecek sorumlu makam henüz fiilen teşekkül etmemiştir. Yeni iktidar kuruluncaya kadar ve bu husustaki durum aydınlanıncaya kadar, açlık grevinize fasıla vermenizi ısrarla rica ediyoruz.

19 Mayıs günü saat 17’de Nâzım Hikmet’in açlık grevine ara verdiği duyuruldu.

15 Temmuz 1950 günü yürürlüğe giren Af Yasası ile Nâzım’ın on üç yıl beş ay süren cezaevi yaşamı sona erdi.

Cerrahpaşa Hastanesi’nden iki avukatı ve Münevver Hanım tarafından alınarak taksiyle Eminönü’ne getirildi. Buradan da gençlik arkadaşı Vâ-Nû’nun Salacak’taki evine götürüldü.

Reklamlar

Read Full Post »

Deneyenler bilir, şiir yazmak zor iştir. Mutlak bir yalnızlık ve yoğunlaşma ister. Çoğu şairin bu nedenle aile bireyleriyle, işyeri çevreleriyle nasıl çekişmeler yaşadıkları anlatılagelir. İstediği çalışma ortamını bulamayan şairlerin nasıl bir huzursuzluk içine girdikleri de bilinir.

Şiir yazan biri olmamdan belki, şairlerin hayatlarına yakından ilgi duyarım. Nasıl yazdıklarından nerede çalıştıklarına, sevdikleri yemeklerden oturdukları evlere dek hayatlarının her alanını kapsar bu ilgi.

Bütün genellemeler gibi, içindeki yanılma paylarını bir yana bırakıp, şairlerin birlikte yaşanması zor insanlar oldukları söylenebilir.

Bu konuda beni en çok şaşırtan ise Nâzım Hikmet olmuştur. Belki büyük bir aile çevresinde yetiştiğinden, ne kadar bildiği gibi yaşasa da ailesinin öteki bireylerine çok bağlıdır Nâzım. Annesini, babasını, kardeşlerini, arkadaşlarını, uzak yakın tanıdıklarını çok sevmiştir.

Daha yirmili yaşlarının başında, Sovyetler’de yaşadığı devrim heyecanı içinde bile, kızkardeşine yazdığı mektuplarda nasıl bir evlilik yapması gerektiği üstüne öğütler verir.

İstanbul’a döndüğünde – artık yirmi altı yaşında ünlü bir şairdir, babası annesinden ayrılmış, yeni bir evlilik yapmış, bu evlilikten de bir ikizleri olmuştur – yine babasının kalabalık evinde, ailesiyle yaşar. Babasının ani ölümüyle de ailenin sorumluluğu üzerine kalır.

Piraye ile evlenmeye karar verdiklerinde kiraladıkları Mithatpaşa Köşkü’nde birlikte oturduklarını bir sayalım: Piraye, oğlu, annesi, iki kızkardeşi ve bunlardan birinin kocası; Nâzım, kızkardeşi ve kocası. Toplam dokuz kişi. Aynı salonda oturup, aynı mutfakta pişirip yiyorlar.

Nişantaşı’na, bir apartman dairesine taşındığında da bu “çokluk” sürer: Nâzım, Piraye, iki çocuğu, Nâzım’ın babasının dul kalan ikinci eşi Cavide Hanım ve ikiz çocukları. Hatta bu beraberlik Nâzım’ın hayatındaki dönüm noktalarından birinin de nedeni olur: Sonradan “orduyu isyana teşvik” suçundan askeri mahkemede on beş yıla hüküm giymesine gerekçe gösterilen Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz’in bu evde kendisini ziyarete geldiğinde Nâzım ve Piraye evde yoktur. Kapıyı Cavide Hanım açar. Ömer Deniz’in, “Nâzım Hikmet’le randevum var,” demesi üzerine de onu içeri alır.

Özellikle de siyasal düşüncelerini paylaşmayan insanların onu insan yanıyla çok sevmeleri nasıl açıklanabilir sizce?

Nâzım’ın evdeki daktilosuyla bildiriler yazıp, bunları işçilere postalaması nedeniyle bir gece evleri basılır. Polis suç delili daktiloyu arıyor. Piraye’nin “et kokan Kasap İbrahim Efendi’yle” yan yana oturamayacağı için, komünizme kesinlikle karşı olan annesi, aranan daktiloyu eteğinin altına gizleyip üzerine oturmuş. Sonra da gözlüğünü takıp pirinç ayıklamaya başlamış. Polisler aradıklarını bulamadan evden ayrılmışlar.

Yine Piraye’nin ilk kocasının babası olan Mehmet Ali Paşa’nın, oğlunun eski karısıyla evlenmiş olan Nâzım’ı, kendine oğlu denli yakın duyması, sürekli öğütler vererek onu komünizmden vazgeçirmeye uğraşması da onun çevresine yaydığı sevgi halkalarının etkisinden başka nedir?

Nâzım’ı bu denli sevilen kılan bir neden de komünizmin yasalarla yasaklandığı bir ülkede, düşüncesini cesurca savunması olmalı. Yargıçların karşısında, “Ben komünistim,” diyebilmesi. Bir milletvekili eşinin Nâzım’ı savunmak için, “Bırakın bir tane de namuslu insan olsun memlekette,” deyişi de buna örnek.

Nâzım için ülkemizde yaşadığı yıllarda sıkça söylenen bir söz de onun değerini karşıtlarınca bakın nasıl saptıyor:“Nâzım’ı asacaksın, sonra da oturup altında ağlayacaksın.”

Nâzım’ın yetenekli gençleri sanatçı yapabilmek için nasıl çaba harcadığı da bilinir. Kemal Tahir, Orhan Kemal, A. Kadir, ressam Balaban onun cezaevinde yetişmelerine katkıda bulunduğu sanatçılardır. Kemal Tahir’e Fransızca öğretebilmek için çabalarken onun dalgacılığı sürdürmesi üzerine söylediği söz insanlarımızı nasıl da anlatıyor: “Yaz günü ayağında çizmelerle dolaşarak katlandığı sıkıntıya, Fransızca öğrenebilmek için katlanmıyor.”

Yalnız onlara değil, cezaevinden çıkışta tüccar olmak, bazı yabancı firmaların Türkiye temsilciliğini almak isteyen mahkûm Vehbi’ye de yardım ediyor. Vehbi’nin firması yok, ama varmış gibi, dünyanın dört bir yanındaki firmalarla yazışıyor. Uygun öneriler arıyor. Cezaevinde dokumacılık yapanlara karaborsa nedeniyle bulunamayan iplikleri bulması, dokunan kumaşların satışının sağlanması da gene onun geniş çevresi içinde çözümlenen işlerden.

Nâzım’ın cömertliği ve yardımseverliği yurt dışındaki yıllarında da çevresindeki insanları etkiler. 1960’ların yeni kuşak Sovyet yazarlarından Yevtuşenko, anılarında, Nâzım’ın ne zaman eline para geçse, telefon edip paraya gereksinimi olup olmadığını sorduğunu yazar.

Bu denli bir yürek genişliğine şaşmamak elde mi?

Read Full Post »

Şairlerimizin şiirleri kadar, şiir üstüne düşüncelerini açıkladıkları yazıları, söyleşilerinin de ilgi görmesi sevindirici bir gelişme. Okurların, şiirlerin ardındaki insanı da merak ettiklerini görüyoruz.

Edip Cansever’in söyleşilerinin ve üstüne yazılan yazıların toplandığı kitap Gül Dönüyor Avucumda birkaç baskı yaptı.

Cemal Süreya’nın yazıları hep ilgi gördü, görüyor.

Şu günlerde yayımlanan Şiirde Dün Yok mu (Can Yayınları) kitabı ise Turgut Uyar üstüne yazılan deneme, eleştiri yazılarıyla ona yazılan şiirleri ve bir de açıkoturumu bir araya getirmiş.

Turgut Uyar, daha ilk şiirleriyle ilgi uyandırmış, dönemin en sözü geçen eleştirmeni Nurullah Ataç’ın övgüsünü kazanmıştı. Ataç’ın 1952’de onu anlatırken kurduğu cümleler, şiir sanatının evrensel doğrularını anlatır gibi bugün de ışıldıyorlar:

“Şairin öyle akıllı olması gerektir, şiir bir akıl işidir de onun için. Şair kendini duygularına bırakamaz, düşünerek, neye yarayacağını bilerek çalışır, ölçer, tartar da her mısraını öyle yazar.” (s. 17)

Turgut Uyar, şiirimizde ustalıktan kaçan bir şair olmasıyla özel bir önem taşır. Kendine özgü bir şiir yolu bulup, yaşamı boyunca benzer şiir yazan şairlerden değildir o, hep farklı yollara girmeyi, bilinmedik yolların acemilikleri ile boğuşmayı, oralardan diri, yeni şiirler çıkarmayı denemiş ve başarmıştır.

Kitaptaki pek çok yazı, Turgut Uyar’ın şiirdeki bu bitmeyen yolculuklarından söz ediyor. Divan kitabındaki şiirleri Kemal Tahir, “Hiçbir toplum dağılıp külleri havaya savrulmadıkça tarihine dönmemezlik, gelecek için ondan hız ve güç almamazlık edemez.” (s. 36) diye selamlayarak gelenek tartışmalarına kendi tarih görüşleriyle katılıyor.

Cemal Süreya, onun şiirdeki deneyim dolu serüvenini şu son derece savlı sözlerle anlatıyor :  “onun deneyiminin şiirimizdeki işlevi şiirinden de önemlidir. Ahmet Muhip Dıranas, Ahmet Hamdi Tanpınar ortaya çok güzel yapıtlar koymuş sanatçılardır, ama ne kendi günlerinde ne de daha sonra bir işlevleri olmuştur. Buna karşılık Orhan Veli’nin büyük bir yapıtı yoktur, ama büyük bir işlevi vardır. Turgut Uyar’da ise iki özelliği bir arada görüyoruz: büyük bir yapıt ve büyük bir işlev.” (ss. 70-71)

Kitapta çok sayıda önemli yazı var, burada her birinden söz edebilme olanağı yok. Gerçek olan şu: Bu yazıları okudukça Turgut Uyar’a daha da yaklaşıyorsunuz, şiirlerini biliyorsanız, okumuşsanız, daha çok seviyor, yeniden okuma gereksinimi duyuyorsunuz; yok, okumamışsanız, hayatınızda önemli bir eksiklik olduğunu ayrımsıyorsunuz.

Kitabı yayıma hazırlayanlar bölümlere ayırırken, yaklaşık 1950 sonrası doğumluların yazılarını ayrı bir bölüm yaparak “Genç Kuşağın Gözünden” adını vermişler. Bu ayrımın bence tek bir yararı olmuş, o da “genç kuşak” denilen yazarlar arasından son derece önemli şiir değerlendirmelerinin çıkmış olması.

Bunu şunun için söyledim: Günümüz şiirinin içinde bulunduğu karmaşık yapının aydınlanıp netleşebilmesi, daha çok eleştiriye bağlı.

Günümüz edebiyatı içinde de bu nitelikte önemli yazarlar var. Orhan Koçak’ın, Önder Otçu’nun bu anlamda önlerinin açılması; yazdıklarının iyi değerlendirilip sunulması, üzerlerinde tartışılması, yeni çalışmalar için özendirilmeleri gerekiyor. Onların Turgut Uyar üstüne yazılarını okurken bu iki yazarın şiir dünyamızın gereksinim duyduğu tutarlı, yetke kişilikler olduğunu düşündüm.

“Şiir bir sanat olayı değildir. Bir yaşama çabasıdır önce. Yaşadığımıza tanıklık eder. Her gün yeni bir dünya içinde, her gün yeniden ve başka etkilerle duygulanan insan, her gün bunları yeni biçimlerle söylemelidir.”

18.8.1999

Read Full Post »