Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Selahattin Hilav’ Category

“Sesini Kaybetmeyen Şiir” adını verdi, kendi sesiyle okuduğu şiir kasetine. Sesi olmayan şiirin insanlara ulaşamayacağını düşünüyordu.

Daha yirmi dört yaşında yayımladığı ilk kitabı Yazma’da (1950) kişisel bir dil ve tutum ortaya koyabilmişti.

Her Boydan (1959) adıyla yayımlanan çeviri şiirleri çıktığında da bu kendine özgü dilin çevirilerde de kendini ortaya vurduğu görüldü.

Bu kendi sesiyle Türkçe konuşan şair, dilde bir yandan kendine özgü vurgu ve tonlamalar yaratırken, bir yandan da konuşma dili, eski ve çağdaş şiir, geniş bir kültür ve dil bilgisine kattığı sevgi-alay-acı karışımı duygu yoğunluğuyla da aydınlık, insancıl, toplumcu, benzersiz bir şiir yarattı.

Bugün bu şiirin on beş kitaba yayılmış toplamı elimizde. Yeniden ve yeniden değerlendirilmek üzere bekliyor. Sonunda Shakespeare’den Şarlo’ya pek çok büyük sanatçıda olduğu gibi Can Yücel de daha çok, geniş kitlelerin hoşuna giden tavır ve kolay benimsenebilen dizeleriyle anılacak.

Ama hepsi bu mu?

Onunla ilgili yazılmış belki de en bütünlüklü ve önemli inceleme Selahattin Hilav’dan geldi.

O sıralar (1990’ların başları) Erdal Alova, hazırlayacağı bir “Can Yücel Seçkisi” ile şairin ve şiirinin önemini ortaya çıkarmayı hedefleyen bir çalışma içindeydi. Selahattin Hilav’ın yazısı da, sonradan çeşitli telif hakları sorunları nedeniyle gerçekleşemeyen bu kitaba önsöz olarak yazılmıştı.

Can Yücel’in şiirde ne yaptığının ve başarısının tam olarak anlaşılabilmesi için mutlaka bütününün büyük bir dikkatle okunması gerektiğine inandığım bu yazıdan kimi yargıları yine de burada paylaşmak istiyorum:

“Can’ın şiiri, kültür, dünya görüşü, siyasal bilinç ve özgür öznelliğin bir bileşimidir. Mitlerden ve Kutsal Kitap’tan gerçeküstücülere ve ‘beat generation’ şairlerine kadar tüm dünya kültürünün sözlü ve yazılı ürünleri içinden yolunu açan bir şiirdir bu. Dolayısıyla onun dünyayı algılamasında, akıl ve duyu gibi birbirinden hayli uzak ruhsal yetiler kaynaşmış ve bir bütünlüğe varmıştır.”

“Gerçek şairler, dili azat edenlerdir, diyebiliriz. Nitekim Can’da, tutsaklıktan kurtularak yaşamın iç yüzünü ortaya döken ve özündeki gizli hakikatleri de gösteren bir dille karşı karşıyayız. Bu dil akıl öğretmez, efsaneleri pekiştirmez, kişilere tapınmanın, soyut hümanizma hayallerinin hizmetkârlığını yapmaz. Besinsel ve cinsel açlığı, idealler ve ilkeler ileri sürerek gözden kaybettirmez. Yaşamamışlığı ve hödüklüğü örten sulugözlülük ve yapmacık hassasiyet üretmez, bunları başkalarına bulaştırmaz; kısacası, yalana hayat hakkı tanımaz.”

“Can, Breton’un dediği gibi ‘sözcüğü köpürtmekle’, şiiri sözcükten fışkırtmakla, en uzak ve karşıt imgeleri çarpıştırmakla ya da yan yana getirmekle kalmıyor. Çağrışımsal olanaklarını sonuna kadar kullandığı ve kimi zaman ‘kelime oyunları’yla, cinaslarla bir başka yaşama kavuşturduğu sözcüğü, fiziksel olarak değişime de uğratıyor; hece ve harf düzenini altüst ediyor; bildiklerimize benzeyen ama bir bakıma yepyeni ve etkileyici sözcükler yaratıyor. Dilin ve sözcüğün bu biçimde kullanılması, kurulu düzenin taşıyıcısı ve koruyucusu olan belli bir söylemin yıkıma uğratılmasıdır ve şairin devrimci olabilmesi için, dilde ve deyişte kendi şiir devrimini gerçekleştirme zorunluğunu hem ortaya koyar, hem de bu zorunluğun nasıl aşıldığını gösterir.” (Edebiyat Yazıları, Yapı Kredi Yayınları, ss. 150-159)

Can Yücel, yalnızca o benzersiz sesiyle, benzersiz şiirler yazmakla kalmadı. Bu şiirin ve sesin duyulabilmesi için de çaba içinde oldu. Çok satışlı mizah dergilerinde şiirler yayımlaması, kaset çıkarması, sık sık okuma günleri ve toplantılara katılması hep bu çaba içindi.

Yine 1990’ların başlarında şiirin sesini bir parça olsun basın yayın organlarında duyurabilmek için dokuz şair, altı ay süreyle şiir yayımlamama, yani şairler grevi yapma kararı vermiştik.

Bu eylemimizi en iyi nasıl duyurabiliriz diye konuşurken, en gerçekçi öneri Can Yücel’den gelmişti: “Dokuzumuz birden topluca donsuz fotoğraf çektirelim. O zaman her yerde basılırız.”

Can Yücel’in çevirmenliği de ülkemiz çeviri yazını için benzersiz bir deneyim olarak önümüzde duruyor. Birçok dünya şairini onun kaleminden “Türkçe” olarak okuyabildik. Şiir çevirisi çeşitli olabilirliklere açık bir alan. Ne tür yapsanız olabilir. Düzyazıda ise durum daha farklı. Can Yücel’in Shakespeare çevirileri ise bu alanın insanları tarafından çok tartışılacaktır mutlaka. Gerçek olan şu var: Hiçbir Bahar Noktası (Bir Yaz Gecesi Rüyası) çevirisi, onun verdiği tadı ve heyecanı veremeyecektir. Böyle olunca da geriye söylenecek fazla bir şey kalmıyor.

Yabancı bir metne, yerli sözcükler koyma, böylelikle o metni tanıdık, bizden kılma, sanki çeviri değil, yerlileştirme çabası gibi görülebilir.

Fırtına çevirisinin elyazmaları, ilk kez basılmak üzere Adam Yayınevine geldiğinde Cevat Çapan’la bir bölümünü – o İngilizcesinden, ben Türkçesinden – karşılıklı okumuş ve Türkçe metnin, aslının tam bir çevirisi olduğunu görmüştük.

Sonuçta, okurların büyük çoğunluğunun Can Yücel’i ve yapıtlarını sevdiğini söyleyebiliriz. Onun ağzından şiirlerini dinleyebilmek için Açıkhava Tiyatrosu’na beş bin kişinin toplanması da bu sevginin bir başka göstergesi.

Şiirimizde açtığı verimli vadi, Türkçe yaşadıkça çiçeklenmeyi sürdürecek. Hınzır âşıkların ellerindeki maytapların uçuşan ışıkları içinde onun şiir feneri zühre yıldızı gibi parlayacak.

Şiir fenerimle de baktım, son çığlık!

Aşk yokmuş sizde beş paralık!

Gidiyorum ben boşçakallar

Sıçmışım ortalık yerinize

Kıçımın fosforuyla aydınlanın siz artık.

Read Full Post »