Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Düzyazılar’ Category

26.6.2014, perşembe

Doğan Görsev’le Gayrettepe Emekli Subay Evleri 62. Blok 4 nolu dairedeki evinde sabah saat 10’da buluşmak üzere sözleşmiştik.
Dün Sözcükler’in 50. Sayısı çıktı Dile kolay. 9 yıl önce 1. sayıda da hamallığımla tek başınaydım, bugün de. Sabah 8’de evden çıktım. Cebimde 5 lira vardı, Burcu’nun çekmecesinden yüz lira borç aldım. Bu borç aldığım ikinci yüzlük. Kredi kartıyla yüz liralık benzin aldım. Bugünkü dolaşmalarıma yeter. Cehennemi bir sıcak. Arabanın bütün camlarını açıyorum, sersemletici bir sıcak yel vuruyor. 9’da İkitelli Çevre Sanayi Sitesindeki matbaaya geldim. Evden buraya 40 kilometre. Dergileri Yay-Sat’a götürecek şoför başka bir iş için Topkapı’ya gitmiş. 1.5 saat onu bekledim. Gelince Yay-Sat’a verilecek dergileri onun aracına, kalan 1000 dergiyi benim araca yükleyip Yay-Sat’a geldik. Aracın kapısını açınca dergilerin yarısını matbaada unuttuğu ortaya çıktı. Tekrar geri dönüp kalan dergileri getirdi. Bölgelere göre paketleri kamyonlara yükledik.
Oradan yakındaki Hürriyet gazetesine gelip kültür sayfası için dergi bıraktım. Oradan Kültür Üniversitesine geldim. Abonelikleri olan 30 dergiyi bıraktım. Kapıya bırakmak istedim ama görevliler almadı. Kimlik verip giriş kartı aldım. 5. Kata çıkıp Fehamet Bey’in sekreteri Şengül Hanım’ın odasına bıraktım.
Oradan Cağaloğlu’na geldim. Sahilden Kumkapı girişinden girip Kadırga’dan Piyerloti caddesi yoluyla yukarı çıkan bir yol, eski konservatuar binasının arkasından tramvay yolunu aşarak Cağaloğlu Meydanına çıkıyor. Yerebatan caddesine, oradan Çatalçeşme sokağa sapıp, çıkmaz yol olan Ticarethane sokağına girdim. Dörtlüleri yakıp Alfa’nın paketini bir koşu bıraktım. Döndüğümde arkamda bir araç daha gelmiş, koliler indiriyorlardı. Onları bekledim. Buralarda bir trafik polisine rastlamaktan korkuyorum. Arabada bin tane dergi var, kesin ceza yerim. Yol açılınca geri geri çıktım. Molla Fenari sokaktan yeniden Yerebatan caddesine dönüp, oradan sola saparak Gülhane’ye indim. Tramvay ve otomobil akışını yönlendiren bir polis vardı ama yüklerimi sanırım görmedi. Sirkeci Garı’nın önünde başka bir polis ekibi vardı ama başka bir sürücüye ceza yazmakla meşguldüler, yanlarından geçtim. Unkapanı köprüsü, Kasımpaşa, Dolapdere üzerinden geldiğim Yurtiçi Kargo’nun Taksim şubesi önünde durdum. Buradan Dost, Yakın Kitabevi, Sezgin Taş, Mehmet Bacaksızlar, Hakkı Mısırlıoğlu, Oğuzhan Akay, Emin Özdemir’e dergilerini gönderdim. Hepsi 105 lira tuttu. Cebimdeki bütün parayı verdim. Arabayı aynı sokak üzerindeki kapalı otoparka bıraktım. El arabasına 100 dergi alarak İstiklal caddesine çıktım. Tahsilat makbuzunu evde unutmuşum. Kırtasiyeciden bir makbuz istedim. Cebimde para olmadığını unutmuşum. 3.5 lira dedi. Bozuklukları saydım. Tam geldi. Pandora, Mefisto, Robenson, Yapı Kredi, Can Yayınları, İş bankası, Metis ve Sen Pucherie’ye dergilerini bıraktım. Mefisto’dan 468, Robenson’dan 250 TL. aldım. Cebime para girdi. Köfteci Ramiz’de köfte ve salata yedim, iki şişe su içtim.
Saat 5 olmuştu. Sıkışmış bir trafikte karşıya geçip Kadıköy’e geldim. Mefisto’ya elli dergi bıraktım. Geçen sayının kayıtları girilmemiş. İade yok ama 19 satış görülüyor. 150 TL. aldım.
Göztepe’ye Gergedan kitabevine geldim. 4 dergi satılmış. Bir iade ve 29 lira aldım. O iade dergi ile yeni sayıdan bir dergiyi Refik Durbaş’a getirdim. Kısa süre oturdum. İzmir’e Ünal Ersözlü’nün nikâhına gidip gelmiş. Birkaç yıl önce bir Yunus Nadi ödülünde herkesin politik konuşmalar yaptığı bir salonda kürsüye çıkıp “bu ödülü aşkım Dilara’ya adıyorum” diye bir çığlık atarak gerçeküstü bir durum yaratmıştı. Dilara’yla değil de Efsun’la evlenmiş. İzmirli şairlerde evlilik rekoru Halim Yazıcı’daymış (7 kez). Yeni çıkan şiir kitabı da 500 adet basılıp hepsi nikâha gelenlere armağan olarak dağıtılmış.
Refik, Can’dan çıkan çocuk kitabına Burcu’nun yaptığı resimleri beğenmiş. Yeni kitap resimliyor mu? diye sordu.
Eve geldiğimde leş gibi yorgundum. Birkaç dilim soğuk karpuz yedikten sonra telefonumu kapadım ve 21.30’da uyudum.
Gece bir ara uyandım, karnım acıkmıştı. Dört gün önce yaptığım kekten bir dilimle, kendi mayaladığım yoğurttan birkaç kaşık yiyip yeniden uyudum.

Sabah 8’de uyandım. Hâlâ leş gibiyim, dinlenmiş hissetmiyorum kendimi. Kediye mama verdim. Tansiyon hapımı aldım. Su ısıtıp bir bardak çay koydum. Domates, biber, iki yumurta, tereyağ, zerdeçal ve kırmızı biberli bir menemen yaptım. Bir dilim ekmekle onu yedim.
Traş oldum, banyo yaptım. Temiz bir tişörtle, bedenime bol gelen ama yazlık ve ince olan bir pantolon giydim. Bu pantolonu geçen kış uzun süre kışlık olarak giymiştim, bu yıl havalar ısındığından beri de kışlık bir pantolon buldum onu giyiyorum. İnsan şaşırmaya görsün bir kez, toparlanmak kolay olmuyor.
9.10’da evden çıktım. Geç kalma telaşıyla Tunusbağı’ndan dolmuşa bindim. İskeleden Beşiktaş motoruna, Beşiktaş’tan da 30 A ile geldiğim Kışlaönü durağında indim.
Cehennemi bir sıcak. Bu eve 1980 öncesi de bir kez gelmiştim. Evdeki müzik sistemleri, plaklar, bantlar, aklımı başımdan almıştı. Bir de dünyada gördüğüm en zarif insanlardan biri olan Doğan Görsev. O zaman Kerem var mıydı, kaç yaşındaydı, nerdeydi bilmiyorum.
62. Bloğu kolayca buldum. 4 nolu dairenin ziline basarken saate baktım. Tam 10’du. Kendimi gerçek bir komünist gibi hissettim. Bir komünistin buluşmalarında dakika sekmez. Kapıyı açan yıllardır görmediğim, pek az tanıdığım ama güçlü gönül bağlarımın olduğu bir insan mı, yoksa sıklıkla gördüğüm bir yakınım mı bilemedim.
Böyle düşününce heyecanlandım. Komünizm nedir deseler, bütün insanların Nâzım Hikmet gibi, Abidin Dino gibi, Doğan Görsev gibi, Gün Benderli gibi, Hüseyin Erdem gibi oldukları bir dünya derdim. Bugün de işte öyle bir gün.
83 yaşında dimdik bir insan. Yüzünde hiç kaybolmamış gençlik heyecanları. Kucaklaştık kapıda. Ardında Nesrin Hanım. Daha genç görünüyor. Ev pırıl pırıl. Ayakkabılarımı çıkarıp terlik giydim. Masaya oturduk. Müzik koleksiyonunu Anadolu Üniversitesine bağışlamıştı. Raflar artık boş. Elinde Hasan Hüseyin’le 1972’de yaptığı kayıt var. O güne dek yayımlanmış yedi şiir kitabını kendi sesinden okutup kayda almış, nasıl değerlendireceğini bilemiyor. Bilgi Yayınevi hayırsız. Başkası da yayımlayamaz. 12 Eylül anıları kitabı tükenmiş, yeni basım için Yordam’da karar kıldık. Bir başka çalışma, dünyada müzikle söylenmiş bütün Nâzım Hikmet şarkıları. 11 cd’lik bir toplam. O da bir yere bağışlanacak ama nereye? Akla gelen yerler hep umutsuz.
Sonra bilgisayar başına geçtik. Google’da Hasan Hüseyin’in kendi sesinden neler var diye baktık. Birkaç şey. Sonra bir cd taktı. “Evrensel Klasik Müzik Kataloğu”. Almanya’da geçirdiği yirmi yılda hazırlamış. Dünyadaki bütün klasik müzik parçalarının dökümü. Dönemine göre, ülkesine göre, bestecisine göre, orkestrasına göre, şefine göre… Bulunmaz bir kılavuz. Bir kopyasını bana armağan etti. Bir de kitap: İlk 1965’te yayımlanmış. Şimdilerde Yordam Yayınları üç yılda üç basım yapmış. Henri Lefebvre’in “Sosyalist Dünya Görüşü Marksizm”. Ben de onlara Sözcükler’in 50. sayısını verdim. Salona dönüp birer kahve içtik.
Gençleşmiş, güzelleşmiş olarak çıktım kapıdan, beni bekleyen cehenneme doğru.

 

28.6.2014, Cumartesi

03.30’da Ramazan davulunun sesiyle uyandım. Salona geçip televizyonu açtım. NTV’de Saffet Ekinci, eski otomobillerle Almanya’dan başlayıp Ürdün’de sona eren bir ralliyi anlatıyor. Ürdün, Lut Gölü ve çöl görüntüleri. Nefret ediyorum her türlü gerilikten. Kimse beni oralara götüremez. Atay, Doğu Karadeniz’i dolaşıp geldi, aynı şey. Cehalet ve gerilik. Üstelik turist geliyor diye, Paris’te Roma’da kalabileceğin fiyatlara oralarda geceleyeceksin. Uzun Göl dedikleri yer, koca dağlar arasında küçücük bir su parçası. Onu görkemli bir güzellik kılan o dağlar arasındaki ıssızlığı. Getirip çevresine evleri, otelleri, iki şerefeli minareleri dikersen, onların arasında o zavallı suyun ne güzelliği kalır. İstanbul Boğazı yamaçlarına yapılan gökdelenler de aynı şey. Boğaz’a yakından bakarsan güzel. Kırkıncı kattan baktığın zaman şehrin devasa büyüklüğü içinde kaybolmuş bir zavallı su parçasından başka ne görülebilir?
Bu sabah kahrolası kilolarımın birazından kurtulmaya yönelik uzun bir yürüyüş yapmak istiyordum. Madem uyandım, gidip yürüyeyim dedim. Saat 4. tam çıkacağım sırada yağmur başladı. Haberleri izledim. Dünya yerinde duruyor, bir değişiklik yok. Yağmur kesilince çıktım. Trafik ışıkları sarı yanıp sönüyor. Hiç durmadan Fenerbahçe Dalyan’a gelip, sahile indim. Yağmur buraya yağmamış, yerler kuru. Yürüyüş yolunda kendim dışında yalnızca başörtülü koşan bir kadın gördüm. Hava hâlâ karanlık. Çıt yok. Caddebostan’a geldiğimde, kızlı erkekli küçük bir gençlik grubu gördüm. Bira içiyorlardı. Yavaş yavaş ağaran göğün altında Bostancı’ya kadar geldim. Devrilen bir şişe sesinin geldiği yere bakınca, bırakılmış bir bira şişesini devirip içinde son kalan birkaç damlayı içmeye çalışan bir karga gördüm. Dönüş yolunda daha da ilginç bir şey oldu. Denize yağmur damlaları düşüyordu ama kıyı yoluna yağmıyordu. Bir süre bu inanılmaz görüntüye baka baka yürüdüm, sonra benim başıma da damlalar düşmeye başladı ama çok sürmedi.
Deniz inanılmaz temiz görünüyor, neredeyse Sağlık müdürlüğünün yayımladığı İstanbul plajlarının temiz olduğuna ilişkin rapora inanacağım. Yaşar Miraç, birkaç yıl önce bu kıyıdan çıkardığı midyeleri yemişti. Hâlâ hayatta. Yarın da aynı yürüyüşü yaparsam sonunda Dalyan’da kendimi suya bırakayım diye düşünüyorum. Hava aydınlandı. Çimleri sulayan bütün çeşmeler açılmış. Topraktan çok güzel bir tazelik kokusu yükseliyor. Martılar, kargalar, kediler, köpekler, hepsi bu sessiz güzelliğin tadını çıkarmak için ortalıkta dolaşıp duruyorlar. Tek tük insanlar da ortaya çıkmaya başladı.
Dönüş yolunda meyveli bir ağaç gördüm. Kocayemişe benziyordu meyveleri. Bir tane koparıp ağzıma attım. O kadar ekşi ve kekremsi bir tadı var ki yiyemedim. Az ötede bir dut ağacı imdadıma yetişti de ağzımın tadını düzeltebildim.
Dalyan’dan Bostancı’ya dek gidiş dönüş 10 kilometre yürüdüm. Yolun sonundaki jimlastik aletlerinde de bedenimi iyice gerdim. O kadar iyi geldi ki bu hareketler, olur olmaz saatlerde orgazm seslerini duyduğum yan dairedeki kadın gibi benim de çığlıklar atasım geldi.

 

25 Temmuz 2014

Karmaşık bir rüyanın içinden uyandım. Adam yayınları yeniden kurulacakmış. Bütün eski yazarlar ya da varisleri toplantıya çağrılmış. Toplantı İstanbul Hukuk Fakültesinin ünlü 1. Sınıf anfisi. Yazar ve varisler anfiyi doldurmuşlar. Anfi kapısından içeri kafamı uzatıp tekrar dışarı çıktım. İnci Asena’yla karşılaştık. Yeni dönemde benimle çalışmayı düşünmüyorlarmış. Yayınevinin batışından sonraki tutumum pek hoşlarına gitmemiş. Bu arada Hukuk 1. Sınıftan arkadaşlarım Altan Heper ve Serpil Aslan’ı gördüm oralarda. Genç ve 18 yaşındaki halleriyle.
Uyansam da uzun süre kendime gelemedim.

Bugün Cumhuriyet gazetesinden fotoğraflarımı çekmeye gelecekler. 1994’ten buyana ikinci kez olacak böyle bir şey. 1994’te o zamanki kültür servisi yöneticisi Handan Şenköken’in isteğiyle Dip Sevgi adlı kitabımın yayımlanışı nedeniyle Pelin Özer benimle bir konuşma yapmıştı. Fotoğraf çekimi için gelen arkadaşla o zaman çalıştığım Adam Yayınları’nın Maslak’taki bürosunun yakınındaki Atlı Kulüp’ün bahçesine gidip orada çekim yapmıştık. Eşim Fatma Evyapan’ın bana armağan aldığı üzerimdeki tişörtte Leopardi’nin bir şiiri yazılıydı.

Che fai tu luna in ciel?
dimmi. Che fai,
Silenziosa luna?
Sorgi la sera, e vai,
Contemplando i deserti;
indi ti posi,
Ancor tu non sei paga
Di riandare
i sempiterni cali?
Ancor non prendi a schivo.
ancor sei vaga

Yılardır bu tişörtü ne zaman giysem İtalyanca bilen Kemal Atakay’dan Egemen Berköz’e pek çok arkadaşım, bu şiiri çözmeye çalışmışlar ama ilk iki dizeden sonrasını getirememişlerdi. Ben de bunu anlatır dururdum. Geçenlerde Burcu, “Bu mu çözemedikleri şiir?” dedi, çok kolay bir şeyden söz eder gibi ama arkasını getirmedi.

Neyse 20 yıl sonra Cumhuriyet’in foto muhabirinin karşısına yine aynı tişörtle çıktım. Bu kez Nesin Yayınevi’nde çalışıyorum. Dolapdere’deyiz. Kurtuluş’a çıkan merdivenlerde bol bol fotoğraf çekildi.

Bu fotoğraflardan biri gazetede yayımlandığında merak ediyorum, üzerimdeki yirmi yıl önceki tişörtümü fark eden biri olacak mı?

Read Full Post »

Merhaba,

1976’dan bu yana yazdığım bütün şiirler kitaplarımda yer alıyor. Son olarak 2007 yılında bütün şiirlerimin yer aldığı İnsan Üstüne Sorular – Yanıtlar (Şiirler 1976-2006) yayımlandı.

Şiirin, şairin hayatının bir parçası olduğuna inandım hep. Bütün bu yıllar boyunca yazdığım şiirler, bir tür yaşadığım hayatın günceleri ya da yansımaları gibi de okunabilir.

Şiirle kendi aramda dürüst bir ilişkinin olduğunu, birbirimize yalan söylemediğimizi düşündüm hep.

Ama gün oluyor, insan içinde yaşadığı koşulları, kendi ruh durumunu anlayabilmekten uzaklaşabiliyor. Türlü yanılsamalar içinde, içi boş hayallere, sahte parlaklıklara kapılabiliyor. Birçok şair böylesi oyunlardan zevk alıp, yazdıkları şiirlerden mutluluk duyabilirler.

Ben böyle değilim. Sevginin, duygunun, dostluğun da gerçeğini aradım. Yanıltıcı eğilimlerden uzak tutmaya çalıştım kendimi.

Bugün 2012 yılının ilk ayında yakın geçmişime dönüp baktığımda, son on yılda yazdığım şiirlerde bu gerçeklik duygusundan uzaklaştığımı, olmadık parlaklıkların çekiciliğine kapılıp kendime, ahlaki değerlerime haksızlıklar ettiğimi anlıyorum. Dahası bu şiirlerin şiir değeri taşıdığına da inanmıyorum.

Bu nedenle son on yılda yazdığım şiirlerin, yani Kumral Gökkuşağı, Ayçiçeği Özlemi ve İnsan Üstüne Sorular – Yanıtlar kitabımda yer alan Babamın Çamları (aynı adlı şiir hariç), kitaplarının bundan böyle adımla bir arada anılmasını istemiyorum. İlerde toplu şiirlerimin yeni bir basımı yapılırsa ilk beş kitabımdaki şiirlerden bir seçme yapacağım.

Bundan sonra yazacağım şiirlerde de dürüst bir yürek olmaya çabalayacağım.

Bir şairin içi dürüstlük genleriyle dolu sözcüklerinden başka neyi vardır?

Turgay Fişekçi

Read Full Post »

İstanbul Modern müzesinin yanındaki Antrepo’da yılboyunca sürecek sıradışı bir sergi açıldı: “Body Worlds” (Beden Dünyası).

Serginin oluşmasının temelinde Gunther von Hagens adlı Alman anatomi profesörünün geliştirdiği “plastinasyon” adı verilen bir yöntemle cansız insan bedenlerinin bozulmadan korunabilmesi yatıyor.

Önceleri yalnızca tıp alanındaki bilimsel çalışmalar için kullanılan bu yöntem, belirli organların korunmasıyla sınırlıydı. Bütün bir insan bedeninin korunduğu ilk sergi 1995’te açıldı. O zamandan buyana da Beden Dünyası sergileri yeryüzünün çeşitli köşelerinde büyük ilgiyle karşılanıyor.

Sergide dört haftalık bir ceninden başlayıp yaşlılık çağlarına dek insan bedeninin farklı dönemlerine ilişkin hem bütünlüklü, hem de çeşitli organların hastalıklı ve sağlıklı yapılarına ilişkin örnekler yer alıyor.

****

Serginin izleyenler için belki de en etkileyici yanı, sergi objeleriyle kendi bedeninizi bir arada düşünmeye fırsat vermesi. Bir cam korunağın ardındaki cansız beden parçalarına bakarken kendi bedeninizin de bunlardan farksız bir yapı olduğunu görüyorsunuz.

Bu olgu, insanda hiçbir aynanın gösteremeyeceği bir gerçeklikle karşı karşıya kalma duygusu uyandırıyor.

Karacaoğlan, yüzyıllar önce, “Üryan geldim / yine üryan giderim” demişti ya, buradaki üryanlık tenin de ötesinde bedenin derinliklerine, iç organlarına dek uzanıyor.

İnsanın bedenini hiçbir zaman göremeyeceği bir biçimde görebilmesi, ister istemez yaşamla arasındaki bağı da sorgulamaya itiyor. Sergi düzenleyicileri de bu hesaplaşmaya yardımcı olması için duvarlara beden ve yaşamla ilgili temel doğruları dile getiren açıklamalar koymuşlar. Böylece iç organların şaşırtıcı yapılarını izlerken, temel sağlık bilgileriyle bağlar da kuruyorsunuz.

Öte yandan yalnızca öğretici bir sergi denemez Beden Dünyasına. Bedenlere verilen biçimlere bakıldığında, bir anatomi sergisinde değil de çağdaş bir heykel sergisinde olduğunuzu düşünebilirsiniz. Gerçekten de sergide yer alan sporcu, dansçı vb. bedenlerine bakarken, yapının olağanüstü biçimleri karşısında hayranlık duymamak elde değil. Sergi hazırlayıcının yola çıkarken Rönesans yapıtlarından esinlenmiş olması, belki de bu güzelliğin temel kaynaklarından biri.

* * *

Böyle bakınca sergi bütünüyle insan bedenine bir güzelleme.

Sahip olduğumuz beden, sağlıklı olduğunda gücü, yetenekleri ve yapabilecekleriyle olağanüstü bir varlık. Büyük bir zenginlik kaynağı. Öte yandan küçücük ihmaller, hor kullanma, bu çok yetenekli yapıyı bir anda yıkıma ve yokoluşa sürükleyebiliyor.

Böylesine gücün ve böylesine kırılganlığın bir arada bulunduğu bir yapı bedenimiz.

Serginin en büyük başarısı da bu duyguyu izleyenlere çok güçlü bir biçimde yansıtabilmesi.

Aslında hayat da öyle değil mi?

Dönülmez dediğimiz yollar, bitmez dediğimiz aşklar, sınırsız sandığımız iktidarlar,  dünyayı yerinden oynatabilirmiş gibi güçlü görünürken, an gelip incecik bir dal gibi çıt diye kırılıvermiyorlar mı?

Read Full Post »

Yastığında şiirlerle yatan gül!

Yüzünle gelirdi gün ve gece

Çağlayanlar dökülürken şakağından

Kumrular serinlerdi boynunun gölgeliklerinde

Rastlantı sabahı bir kediydim pencerende

Bir kâse süttü yüzün, doyurdu beni

Pembe soluk, göğsünde kayan çocuk eli

Sevgi yapraklı yıldızlardı gözlerinde

Geceler boyu aştığım yolları boyardı

Başımda sonsuz göğün deldiği bulutlar

Karanlık, hüzünden maske

Hayat, aydınlığı olmayan bir ışıktı içimde

Gövdesindeki güçten şaşkın nar ağacı!

Duman ve silahlarla yıkılmıştık

Geliş gidişlerin sarstı dünyayı

Yaşamak, senden uzak olamaz artık

Read Full Post »

Özdemir İnce geçen cumartesi Sözcükler Dergisinin son sayısını referans alarak aşağıdaki yazıyı yayınladı…

SÖZCÜKLER (İki aylık edebiyat dergisi, Mart-Nisan 2010-2) dergisi çok hayırlı bir iş yaptı: Jean-Paul Sartre’ın Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde yaptığı konuşmayı (verdiği bildiriyi) yayımladı.

Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi daha çok Russell Mahkemesi olarak bilinir. Söz konusu mahkeme, İngiliz filozof Bertrand Russell önderliğinde kurulan 25 üyeli bir özel mahkemedir. Amacı, Vietnam’da ABD’nin işlediği savaş suçlarını araştırmak ve dünyaya duyurmak idi. 1966 yılında kurulan mahkemenin duruşma oturumları 1967 yılında Stockholm ve Kopenhag’da yapılmıştı.

Russell Mahkemesi’nin 25 üyesinden ikisi, Jean-Paul Sartre ve Mehmet Ali Aybar (uluslararası avukat, milletvekili, Türkiye İşçi Partisi Başkanı) idi. Geriye kalan 23 üyenin kimler olduğunu internette “Russell Mahkemesi” maddesine bakarak öğrenebilirsiniz.

Russell Mahkemesi, ABD tarafından ciddiye alınmadı, üyeler sol eğilimli olduğu için önyargılı kabul edildi ama mahkemenin dünyada büyük yankıları oldu. 1967’den itibaren mahkemeyle ilgili birçok kitap yayımlandı. Bunlardan birini ben de okudum: “Vladimir Dedijer/Arlette Elkaim/Cathérine Russell, ‘Tribunal Russell, le Jugement de Stockholm’, Idée/Gallimard, 1967”.

SADECE YAHUDİ OLDUĞU İÇİN

Jean-Paul Sartre’ın Russell Mahkemesi’ne sunduğu metin, dediğim gibi, Sözcükler Dergisi tarafından yayımlandı. Dergiyi bulup okumanızı tavsiye ederim. Eline hiç edebiyat dergisi almamış olanlar, bu fırsattan yararlanarak, “Edebiyat”ın ve bir edebiyat dergisinin özgün ve nitelikli işlevine tanık olacaklardır. Ben, Sartre’ın, Nazi Almanya’sının Yahudilere karşı uyguladığı soykırım ile ABD’nin Vietnam’daki kırımlarını karşılaştırdığı yazısından iki cümle aktarmakla yetineceğim:
“Bir Yahudi’nin nereli olursa olsun, silahlanmış ya da bir direniş hareketine katılmış olsun ya da olmasın, sadece bir Yahudi olduğu için öldürülmesi gerekliydi.” (s. 66)

Nazi rejiminin Alman Yahudilerini öldürmek ya da toplama kamplarına tıkmak konusunda nedenleri vardı diyelim. Ama Macar, Rus, Fransız, Bulgar Yahudilerine neden aynı muamele uygulandı? Soykırım eylemi bu sorunun yanıtındadır.

“Birinci Dünya Savaşı’nda, soykırım eğilimleri sadece nadiren görüldü.” (s. 68)

PEKİ NEDEN 1915’İ ALMADI!

Jean-Paul Sartre soykırım uygulamalarından değil fakat eğilimlerinden söz ediyor. Acaba 1967 yılında Ermeni soykırımı iddialarını bilmiyor muydu? Nasıl bilmez? Peki konuşmasını Nazi uygulamaları, geleneksel ve yeni sömürgecilik olgu ve verileri üzerinde yoğunlaştıran filozof neden 1915 Ermeni olaylarını soykırım tarihine almadı. Demek ki, bu olaylarda, soykırımı “niyet” üzerinden tanımlayan 1948 tarihli Cenevre Sözleşmesi’nin 2. maddesine uyar bir gerçeklik bul(a)mamış.

Sartre’ın metnini, Skanialı kasabı İsveçli; Kızılderili, Vietnamlı, Iraklı ve Afganların seri katilleri okumaz ama sizler okuyun. Bizim yarım pabuçlu entellolar, tarihçi ve filozof bozuntuları, uzaktan kumandalı sefil toplum militanları mutlaka okumalı. Utanmak için!

Read Full Post »

5. yıla girerken bir kez daha

Merhaba,

Elinizdeki sayı ile Sözcükler, dördüncü yılını doldurup beş yaşına bastı.
Doğrusu yola çıkarken derginin bugün ulaştığı konumu hiç düşünmemiştik.
Birkaç arkadaş, özellikle uzun şiirlerini yayımlatacak dergi bulamadıklarından, ortak edebiyat değerlerimizin yansıdığı bir yayın organının yokluğundan yakınıyorlardı.
Benim geçmişimde 1978’de Sanat Emeği ile başlayan 2005’te Adam Sanat ile biten uzun bir dergicilik geçmişi vardı. Yeni bir dergi yayımcılığına girişmek, düşüneceğim son işlerden biriydi.
Üstelik yeni bir yayın etkinliği için ne elimizde sermaye ne de çevremizde bir destek vardı.
Önce dergiye kaynak aramaya başladık. Çünkü yalnızca derginin kâğıt, matbaa gibi kaba giderlerinin yanında bir o kadar da yaygın dağıtımının sağlanabilmesi için dağıtıcıya ödenmesi gereken bir bedel vardı.
Böyle günlerden birinde Taksim’deki Gezi kahvesine sabah 11’de girip akşam 24’te çıkmıştım. Gün boyu çok sayıda insanla tanışıp konuşmuş, iyi dileklerin ötesinde bir sonucun ortaya çıkmayacağını görmüştüm.
Sonunda bu ilişkiler öylesine yorucu geldi ki, baktım cebimde iki sayı çıkarabilecek param var; iki sayı çıkarayım, satarsa sürdürürüm, satmazsa kapatırım, para çevresindeki her türlü kirlilik yayıcı ilişkiden de uzak kalmış olurum diye düşündüm.
İlk sayının çıkışıyla bir anda, yazarlar, okurlar, kâğıtçılar, matbaacılar, dağıtıcılar, kitapçılar, muhasebeciler, kargocular, postacılar, vb. arasında yeni bir dünyada yaşamaya başladım. Bütün bu yorucu ilişkilerden bir ölçüde zevk aldığımı da söylemeliyim.
Öte yandan ilk sayının çıkışıyla derginin beklenmedik bir ilgi göreceği de ortaya çıktı.
İlk sayı da, bugüne dek çıkan sonraki sayılar da hep derginin yayınını sürdürebileceği düzeyde satış sayılarına ulaştı.
Derginin magazin eğilimlerinden uzak, yalnızca nitelikli edebiyat ürünleri sunan çizgisi, başta üniversite çevreleri olmak üzere edebiyat okurları ve yazarlar arasında beğeni kazandı.
Okur desteğinin bütün öteki desteklerden daha kalıcı olduğunu da zaman gösterdi. Yazarlar yeni, nitelikli ürünleriyle derginin varlığını desteklediler, güç kattılar.
Bugün beşinci yıla girerken şunu söyleyebiliriz: Çevresindeki okur ve yazar desteği sürdükçe Sözcükler de yayınını sürdürme gücünü bulabilecektir.

* * *

Bu sayımızda ülkemizde de çok sevilen Arjantinli yazar Julio Cortázar’ın dilimizde ilk kez yayımlanan bir öyküsüyle, bu öykü çevresinde çevirmeni Ayşe Nihal Akbulut’un kimi değerlendirmelerini bulacaksınız.
Yanı sıra günümüz öykücülüğünün verim zenginliğini yansıtan birbirinden ilginç öyküler de okuyacaksınız.

Çağın önde gelen düşünürlerinden Jean-Paul Sartre’ın ünlü Russell Mahkemesinde yaptığı “Soykırım Nedir?” adlı konuşmasını da yine çevirmeni Burç ‹dem Dinçel’in bir değerlendirme yazısıyla birlikte sunuyoruz.

Emin Özdemir, “Türkçe Üzerine Mektuplar”ıyla, hepimiz için dil ve edebiyat onurunun yükseldiği bir alan açıyor.

Aydın Boysan, yüz yıla yaklaşan yaşamının köşetaşlarıyla bir kez daha hesaplaşıyor.

A. Didem Uslu, çok farklı iki yazarın, Puşkin ile Tanpınar’ın Erzurum’a bakışlarını irdeliyor.

Toplumumuzun türlü dertler içinde, çağdaşlık savaşımı verdiği bir ortamda, birbirinden değerli ürünlerle dolu, baştan sona beğeniyle okunabilecek yeni bir sayı sunmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Bu sayımızın desenleri, Dilek Demirci’nin Tatvan ve Diyarbakır köylerinde çocuklarla yaptığı resim atölyelerinden izlenimlerinden.

İyi okumalar.

Read Full Post »

Leylaklar açarken doğmuş annem

Lacivert gözlü bir genden

Avunya diye bir kasaba

Adını bile sildi cehennem.

Bu yıl leylaklar, ölümcül mora boğdu dünyayı

Çocuklar anne karnında hastalandı

Yirmi gün aç kaldı, yedi yıl hapis yatan

Son pandalar sergilendi New York’da

Yuvasız kaldı, yavru kaplumbağalar.

Bu yıl da leylaklar açarken

Bir kez daha yöneldik hayatın tozlarına

Neyi sevip, neyi kovacağımızı bilemeden.

Utanarak yeni konuklardan

Biraz da kurtulmak için;

“Dünyayı nasıl bu denli çirkinleştirebildiniz!”

Sorularından

Dağlanarak lacivert alevli leylaklarla

Bir kez daha yöneldik hayatın tozlarına.

Read Full Post »

Geçenlerde televizyon haberlerinden kulağıma çalındı. Avrupa Birliği ülkelerinde sık sık yapılan kamuoyu yoklamalarından biri daha. İnsanlara soruluyor, Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyor musunuz? Polonya ve İspanya halkı arasında destek yüzde elliyi geçiyormuş, buna karşın Almanya ve Fransa’da çok düşük.

Bu sıradan haberin devamı daha ilginçti. Soruşturma sırasında insanlara “Türkiye denince aklınıza ilk gelen şey nedir?” diye bir soru daha sorulmuş. Bu sorunun yanıtları içinde ilk sırayı “İstanbul” yanıtı almış. Öngörülebilir bir sonuç.

Ardından sıralanan yanıtlar da kolay tahmin edilebilir: Atatürk, Antalya, Tarkan, Galatasaray, Fatih Terim

Beni en çok şaşırtan ve sevindiren ise, Türkiye denilince ilk akla gelen yanıtlar arasında ilk on sırada üç yazar adının yer almasıydı: Yaşar Kemal, Orhan Pamuk ve Nâzım Hikmet, soruşturmayı yanıtlayan AB ülkeleri halkları tarafından, Türkiye denilince akıllarına ilk gelen isimler olarak söylenmiş.

* * *

Ötekilerin bilinirliklerini anlamak kolay. İstanbul ve Antalya’ya her yıl milyonlarca Avrupalı gezmeye geliyor. Bu iki mucize kentin tanınır olması çok doğal.

Tarkan’ın listede yer almasına da şaşırmadım. Çünkü böyle bir şaşkınlığı on yıl önce Polonya’nın bir köyünde bindiğim otobüsün radyosunda onun sesini duyduğumda  yaşamıştım.

Galatasaray ve Fatih Terim’in de yakın yıllardaki Avrupa başarılarına bakıp listede yer almaları son derece doğal.

Üstelik turizmde ve sporda ülke tanıtımı için harcanan bütçelerin ucu bucağı yok. Ülke tanıtımını yalnızca bu iki alana bağlayan anlayışlar, gerekli gereksiz tanıtım ve yatırımlar için parayı döküyor.

* * *

Edebiyat, spora ve turizme harcananlarla kıyaslandığında çok masum bir alan. Ortada bir tanınırlık, bilinirlik varsa bu tümüyle edebiyatın kendi başarısı.

Gelmiş geçmiş hükümetlerin bu alana ilgileri, yasak savma anlayışından bir adım bile öteye gidemedi. Devlet bu alana o kadar uzak, o kadar deneyim yoksunu ki, geçen yılın Frankfurt Kitap Fuarında tanık olduk. Yüzlerce yazarı uçağa bindirip oraya götürmekle, olur olmaz yerlerde üç beş izleyici önünde okuma günleri düzenlemekle görevini yapmış saydı.

Avrupa kentlerinde Türk film haftalarına, turizm haftalarına vb. rastlanır. İyi şairlerin seçilip, şiirlerinin iyi çevirilerle sunulduğu, iki dilli, müzikli, söyleşili bir “Türk Şiiri Haftası” yapıldığını hiç duymadım.

* * *

Yaşar Kemal, büyülü dilini yansıtan başarılı çevrilerle 1960’lardan günümüze dek bütün dünyada azalmayan bir ilgi gördü. Onun elli yıldır bu yolla ülkemize yaptığı katkı, bütün bireysel başarıların üzerindedir. Buna karşın devletle ilişkisi düşünceleri nedeniyle yargılamalar, mahkumiyetler vb.’den öteye geçmedi.

Orhan Pamuk’unki de bireysel bir başarı. Bileğinin gücüyle çalıştı, üretti ve Nobel’e dek ulaştı.

Elli yıldır dünyada olmayan Nâzım Hikmet’in hâlâ anımsanması belki de listenin en beklenmedik yanı. Üstelik “komünist” şair olarak tanınan birinin, komünizmin neredeyse unutulduğu günümüz dünyasında, Türkiye denilince akla gelen ilk şeylerden biri olmasına ne demeli?

Ben, Nâzım Hikmet şiirinin evrensel tadının insanlar için değerinin hiç kaybolmayacağının bir göstergesi derim.

Ülke tanıtımına kafa yoranların, bütçeler, fonlar harcayanların edebiyatın bu alandaki başarısı üstüne bir kez daha düşünmelerini dilerim.

(Cumhuriyet, 3 Şubat 2010)

Read Full Post »

Woody Allen ile Kaan Arslanoğlu’ndan benzer düşünceler duyacağım aklıma gelmezdi.

Şu sıralar sinemalarda gösterilmekte olan “Kim Kiminle Nerede?” adlı filmin başlangıç sahnelerinde başkahraman yaklaşık şöyle diyor: “Gelmiş geçmiş bütün düşünürler insanoğlu üstüne en mükemmel düşünceleri geliştirirken, dikkate almayı unuttukları tek bir unsur vardı. O da insanoğlunun ne denli bencil, küçük hesaplar peşinde koşan, ‘çürük’ bir yaratık olduğunu düşünmemiş olmalarıydı.”

* * *

Günümüzde insanoğlunun içine yuvarlandığı acınası görünüme bakıp bu düşünceye hak vermemek elde mi?

Karl Marx, sosyalizm düşüncesini insanoğlunun evrensel kurtuluşu olarak ortaya attığında, bu düşünce hem aydınlar hem de emeğiyle yaşayanlar arasında yaygın bir kabul görmüştü. Sonunda insanoğlunun binlerce yıldır ezilmesine neden olan, savaşların, baskı düzenlerinin, sömürünün ortadan kalkacağı, herkesin özgürce, yarın korkusu olmadan yaşayacağı bir dünya düzeni ufukta görünmüştü.

Kısa sürede, Almanya’dan Sovyetler Birliği’ne, Vietnam’dan Küba’ya yeryüzünün üçte birinde sosyalist düşüncenin uygulama alanı bulduğu yeni düzenler kuruldu.

Ne ki, bu düzenler, zaman içinde bırakın sosyalizm düşüncesinin insani ve toplumsal hedeflerini, insanları canından bezdiren baskı yönetimlerine dönüştüler. Ne toplumlarına özgürlük verebildiler, ne ekonomilerine yenilik gücü. Uzaya insan gönderen bilimciler yetiştiren ülke, yurttaşlarına bir yıl giyebilecekleri sağlam bir ayakkabı üretemiyordu.

Bu alanda en büyük düş kırıklıklarından birini de, 1928’de ayrıldığı Rusya’ya 1951’de yeniden döndüğünde Nâzım Hikmet yaşamıştı. 1920’lerin devrimci ruhundan eser kalmamıştı, 1950’lerin Rusya’sında. Öldürülmeyip de, her nasılsa hayatta kalabilmiş tek tük  arkadaşlarını hapislerde ya da Sibirya’da sürgünde bulabilmiş, onları kurtarmak için çabalamıştı.

* * *

Kaan Arslanoğlu, 2003’te yayımlanan “Politik Psikiyatri” adlı kitabında, “Dünyada ve Türkiye’de sosyalizm yenildi, çünkü insanın zekâsı bu işi kaldırmıyor,” demişti.

Aynı yazarın bir başka saptaması da, yeryüzünde insandan başka hiçbir canlının yaşadığı çevreye zarar vermediği, bu nedenle henüz evrimini tamamlamamış, tam olgunlaşamamış olduğuydu. Böyle olduğu için insanoğlu, kendisi için iyi olanla kötü olanı bile ayıramıyordu.

Memet Fuat da, 1992’de yayımlanan “Çağdaşımız Makyavel” adlı kitabında sosyalist yönetimlerin ortadan kalkması üstüne kafa yormuş, kapitalizmin bozduğu insanoğlunun sosyalizmi uygulayabilecek olgun bilinç düzeyinde olmadığı sonucuna varmıştı.

“İnsanoğlu toplumsalcılığa ayak uyduracak değerde değil,” diye yazmıştı, 1989’da Berlin Duvarının yıkılışının ardından, kırgın, üzgün bir tavırla.

* * *

Dönüp dolaşıp geldiğimiz yer aynı: İnsanoğlu, yeryüzünde savaşların, baskının, sömürünün olmadığı, adaletli, özgür, yerküreyi yıkıma uğratmayan, onunla barışık, insani ve doğal bir yaşam biçimi, toplumsal düzen oluşturabilecek mi?

Bu sorunun yanıtı yine insanın kendisinde gizli.

Görünen o ki, çürüyen düzenler içinde yaşamak insanları da çürütüyor. İnsanoğlunun bilinci, çürümüş üretim ve toplumsal düzenler içinde çürüyor. İnsanoğlu, insanlık değerlerini yitirmiş, tanınmaz halde.

Ama sonunda, bu çürümüşlük içinden yeni bir dünya yaratacak olan da yine o.

(Cumhuriyet, 27 Ocak 2010)

Read Full Post »

Deneyenler bilir, şiir yazmak zor iştir. Mutlak bir yalnızlık ve yoğunlaşma ister. Çoğu şairin bu nedenle aile bireyleriyle, işyeri çevreleriyle nasıl çekişmeler yaşadıkları anlatılagelir. İstediği çalışma ortamını bulamayan şairlerin nasıl bir huzursuzluk içine girdikleri de bilinir.

Şiir yazan biri olmamdan belki, şairlerin hayatlarına yakından ilgi duyarım. Nasıl yazdıklarından nerede çalıştıklarına, sevdikleri yemeklerden oturdukları evlere dek hayatlarının her alanını kapsar bu ilgi.

Bütün genellemeler gibi içindeki yanılma paylarını bir yana bırakıp şairlerin birlikte yaşanması zor insanlar oldukları söylenebilir.

Bu konuda beni en çok şaşırtan ise Nâzım Hikmet olmuştur. Belki büyük bir aile çevresinde yetiştiğinden, ne kadar bildiği gibi yaşasa da ailesinin öteki bireylerine çok bağlıdır Nâzım. Annesini, babasını, kardeşlerini, arkadaşlarını, uzak yakın tanıdıklarını çok sevmiştir.

Daha yirmili yaşlarının başında, Sovyetler’de yaşadığı devrim heyecanı içinde bile, kızkardeşine yazdığı mektuplarda nasıl bir evlilik yapması gerektiği üstüne öğütler verir.

İstanbul’a döndüğünde – artık yirmi altı yaşında ünlü bir şairdir, babası annesinden ayrılmış, yeni bir evlilik yapmış, bu evlilikten de bir ikizleri olmuştur – yine babasının kalabalık evinde, ailesiyle yaşar. Babasının ani ölümüyle de ailenin sorumluluğu üzerine kalır.

Piraye ile evlenmeye karar verdiklerinde kiraladıkları Mithatpaşa Köşkü’nde birlikte oturduklarını bir sayalım: Piraye, oğlu, annesi, iki kızkardeşi ve bunlardan birinin kocası; Nâzım, kızkardeşi ve kocası. Toplam dokuz kişi. Aynı salonda oturup, aynı mutfakta pişirip yiyorlar.

Nişantaşı’na, bir apartman dairesine taşındığında da bu “çokluk” sürer: Nâzım, Piraye, iki çocuğu, Nâzım’ın babasının dul kalan ikinci eşi Cavide Hanım ve ikiz çocukları. Hatta bu beraberlik Nâzım’ın hayatındaki dönüm noktalarından birine de neden olur: Sonradan “orduyu isyana teşvik” suçundan askeri mahkemede on beş yıla hüküm giymesine gerekçe gösterilen Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz’in bu evde kendisini ziyarete gelmesinde Nâzım ve Piraye evde yoktur. Kapıyı Cavide Hanım açar. Ömer Deniz’in, “Nâzım Hikmet’le randevum var,” demesi üzerine de onu içeri alır.

Özellikle de siyasal düşüncelerini paylaşmayan insanların onu insan yanıyla çok sevmeleri nasıl açıklanabilir sizce?

Nâzım’ın evdeki daktilosuyla bildiriler yazıp, bunları işçilere postalaması nedeniyle bir gece evleri basılır. Polis suç delili daktiloyu arıyor. Piraye’nin, “et kokan Kasap İbrahim Efendi’yle” yan yana oturamayacağı için, komünizme kesinlikle karşı olan annesi, aranan daktiloyu eteğinin altına gizleyip üzerine oturmuş. Sonra da gözlüğünü takıp pirinç ayıklamaya başlamış. Polisler aradıklarını bulamadan evden ayrılmışlar.

Yine Piraye’nin ilk kocasının babası olan Mehmet Ali Paşa’nın, oğlunun eski karısıyla evlenmiş olan Nâzım’ı, kendine oğlu denli yakın duyması, sürekli öğütler vererek onu komünizmden vazgeçirmeye uğraşması da onun çevresine yaydığı sevgi halkalarının etkisinden başka nedir?

Nâzım’ı bu denli sevilen kılan bir neden de komünizmin yasalarla yasaklandığı bir ülkede, düşüncesini cesurca savunması olmalı. Yargıçların karşısında, “Ben komünistim,” diyebilmesi. Bir milletvekili eşinin Nâzım’ı savunmak için, “Bırakın bir tane de namuslu insan olsun memlekette,” deyişi de buna örnek.

Nâzım için ülkemizde yaşadığı yıllarda sıkça söylenen bir söz de onun değerini karşıtlarınca bakın nasıl saptıyor : “Nâzım’ı asacaksın, sonra da oturup altında ağlayacaksın.”

Nâzım’ın yetenekli gençleri sanatçı yapabilmek için nasıl çaba harcadığı da bilinir. Kemal Tahir, Orhan Kemal, A. Kadir, ressam Balaban onun cezaevlerinde yetişmelerine katkıda bulunduğu sanatçılardır. Kemal Tahir’e Fransızca öğretebilmek için çabalarken onun dalgacılığı sürdürmesi üzerine söylediği söz insanlarımızı ne kadar da anlatıyor : “Yaz günü ayağında çizmelerle dolaşarak katlandığı sıkıntıya, Fransızca öğrenebilmek için katlanmıyor.”

Yalnız onlara değil, cezaevinden çıkışta tüccar olmak, bazı yabancı firmaların Türkiye temsilciliğini almak isteyen mahkûm Vehbi’ye de yardım ediyor. Vehbi’nin firması yok, ama varmış gibi, dünyanın dört bir yanındaki firmalarla yazışıyor. Uygun öneriler arıyor. Cezaevinde dokumacılık yapanlara karaborsa nedeniyle bulunamayan iplikleri bulması, dokunan kumaşların satışının sağlanması da gene onun geniş çevresi içinde çözümlenen işlerden.

Nâzım’ın cömertliği ve yardımseverliği yurt dışındaki yıllarında da çevresindeki insanları etkiler. 1960’ların yeni kuşak Sovyet yazarlarından Yevtuşenko, anılarında, Nâzım’ın ne zaman eline para geçse, telefon edip paraya ihtiyacı olup olmadığını sorduğunu yazar.

Bu denli bir yürek genişliğine şaşmamak elde mi?

Read Full Post »

Nâzım, daha 1948’de düşünmeye başladığı, yaşamı boyunca da birçok kez – cezaevlerinde, polis takiplerinde, açık denizlerde, kalp krizlerinde – burun buruna geldiği ölümle sonunda buluştu.

Bir sanatçının tamamlanmış bir verimi olarak bakabiliriz ardında bıraktıklarına. Yirminci yüzyılın dev yapıtlarından birini (Memleketimden İnsan Manzaraları) vermiş, yine yüzyılımızın en büyük birkaç şairinden biri kabul edilerek ayrılmıştır yeryüzünden.

Daha yaşasa, elbet başka yapıtlar da üretmiş olacaktı. Ama onun kısa sayılabilecek hayatı boyunca yarattıkları öylesine zamanlara, ülkelere, farklı sanat alanlarına dağılmıştır ki tümünü bir araya getirebilmek olanaksız görünmektedir.

Şiirleri eksiksiz sayılabilir, oyunları da.

Gazete yazılarının Türkiye’de olanları büyük ölçüde derlenmiş Adam Yayınları’nca yayımlanan “Bütün Yapıtları” dizisinde altı cilt oluşturmuştur. Sovyetler’de ve başka ülkelerde yayımlanan yazılarına, konuşmalarına, radyolara, televizyonlara verilen demeçlere tümüyle ulaşabilmek herhalde o dilleri bilen araştırmacıların uzun yıllarını bu işe harcamasıyla  gerçekleşebilir.

Sinema alanındaki çok sayıdaki çalışması ise tam anlamıyla karanlıktadır. Yıllar boyu İpek Film’de hangi filmlerde ne görevler almış, hangisinde yönetmen, hangisinde senarist, hangisinde çevirmen ya da seslendirmeci, bunların saptanması neredeyse olanaksız görünüyor.

Rastlantıyla saptanabilen biri: Laurence Olivier’in yönetip oynadığı Shakespeare uygulaması Henry V (1945) filminin alt yazıları Nâzım tarafından ölçülü uyaklı çevrilmiş.

1920’lerde Sovyetler’de de oyunlar yazdığı, film çektiği düşünülürse bunların elde edilmesi uzak görünüyor.

1951’den ölümüne dek yine Sovyetler’de oyunlarının dışında da senaryoculuk, radyoculuk işleriyle ilgilendiği biliniyor.

Bir de ressamlığı var, özellikle cezaevi yıllarında yoğunlaştığı. Birçok hükümlünün yağlıboya resimlerini yapıp kendilerine verdiği de biliniyor. Yakınlarına, tanıdıklarına yaptığı, gönderdiği pek çok desen ve tablo kim bilir hangi ellerde bugün.

Nâzım’ın hayatının en karanlık noktası ise Parti hayatı bölümü. Kimlerle hangi konularda ne çatışmaları oldu, Parti’de hangi tarihlerde hangi görevlerde bulundu, bu görevler sırasında neler yaptı, bunların hepsini öğrenebilmek artık neredeyse olanaksız. O günlerin tanıklarından bugün hayatta olan var mıdır bilmem.

Belki şunlara ulaşılabilir: 1951-1963 arasında Parti merkezinin bulunduğu Leipzig’de uzun süreler kalan Nâzım, buralarda mutlaka yazılı bir şeyler bırakmış olmalı. Ölümünden sonra yok edilmemişse, Parti arşivini 1990’larda satın alan Hollanda’da yerleşik bir tarih kurumunda bu izlere rastlanabilir.

Read Full Post »

Ancak Paris’te yine de içini kemiren bir şey vardı. 8 Mayıs’ta, daha geldiğinin ertesi gün yazılan “Sensiz Paris” şiirinden anlıyoruz bunu. Bu şiir yeni bir aşkın ilk ipuçlarıdır aynı zamanda. Nâzım’ın,

Yıktı mahvetti beni

Paris’te durup dinlenmeden gülüm,

seni çağırmak.

dediği kişi 1955’in Aralık ayında tanıştığı Vera Tulyakova’dır.

1932 doğumlu olan Vera, Nâzım’dan otuz yaş küçüktür. Sinema Enstitüsünü bitirmiş, Soyuz Multi Film Stüdyosunda çalışmaktadır. Arnavut masallarından yapacağı bir çocuk filmi için danışman ararken, bir yönetmen kendisine Nâzım Hikmet’i önerir.

İlk telefon konuşmasından sonra gidip gelmeler başlar. Nâzım, Vera’dan çok hoşlanmıştır. Bu duygusu gün geçtikçe güçlenip aşka dönüşmüştür. Ancak Vera, üç yıllık evlidir ve bir de küçük kızı vardır.

1956 Kasımında dokunaklı bir sesle sevgisini açığa vurur:

– Sizi seviyorum. Bunu anlıyor musunuz? Sizi seviyorum. Herhalde bütün bunlar gülünç geliyordur size. Şimdi sizin babanız ya da dedeniz yaşında olduğumu düşünüyorsunuzdur. Sizin yerinizde olsam ben de öyle düşünürdüm. Fakat anlayın çok acı çekiyorum. Kan akıyor yüreğimden, öylesine seviyorum sizi.

Vera usulca üzülmemesini söyler. Nâzım, ağlamaklı bir sesle konuşmasını sürdürür:

– İki saat sonra ülke dışına gidiyorum. Bana hiçbir umut vermeyeceğinizi biliyorum. Size bundan bir daha söz etmeyeceğim. Moskova’ya sizden kendimi tümüyle kurtardığımda döneceğim ancak.

Gerçekten de Nâzım, uzun bir geziye çıkar. Birçok Avrupa kentini dolaşır. Dokuz ay sonra Temmuz 1957’de Moskova’ya döner dönmez arar Vera’yı. Yeniden görüşmeye başlarlar. Birlikte İki İnatçı adlı bir oyun yazarlar. Nâzım’ın üzerinden yaşlılığın ruh hali uzaklaşmış, yeniden kendini ateşli, genç bir sevdalı gibi hissetmektedir.

Vera, Nâzım’ın gösterdiği aşırı ilgiye çok fazla direnemez ve onunla evlenmeyi kabul eder. Ancak Nâzım’la yıllardır birlikte yaşayan Dr. Galina bu duruma son derece üzülür. Nâzım, evini ve arabasını ona bırakarak bir otele taşınır.

1960 Ocağında Vera ile Kafkasya’nın dinlence kenti Kislovodsk’a giderler. Vera’nın adı ve bundan sonraki şiirlerinin değişmez imgelerinden “saçları saman sarısı” sözü ilk kez burada yazdığı şiirlerde geçer.

Kendini yeniden sağlıklı hisseden Nâzım, yıllardır binmediği uçağa da binmeye başlar.

Bu sırada yurtdışına çıkabilmek için yaptığı pasaport başvurularından bir sonuç alamayan Münevver Hanım da, oğlu Mehmet’le birlikte bir İtalyan parlamenterinin yatıyla Ayvalık’tan Yunanistan’a geçmiş, oradan da Varşova’ya gelmek üzere yola çıkmıştır.

Nâzım, Münevver ve oğlu Mehmet’le Varşova’da buluşur. Evlenmiş olduğunu, birlikte oturamayacaklarını söyler onlara. Bir ev tutup döşer. Münevver Hanım’a da Varşova Üniversitesi Doğu Dilleri Enstitüsü’nde bir iş bulur. Birkaç ay sonra yeniden ziyaretlerine gelir. Onları daha güzel bir eve taşır. Ancak bir daha onlarla görüşemez, yalnızca para göndermeyi sürdürür.

Münevver bir süre Varşova’da kaldıktan sonra Paris’e geçer. Evlenir. Türkçe’den Fransızca’ya çeviriler yapar.

Nâzım’ın Vera’yla olan birlikteliği bu yıllarda yaptığı yolculuklara da yansıdı. Pekçok yere yanında onu da götürdü. Birlikte gidemedikleri yerlerden ona özlem şiirleri yazdı.

Şairin 1961 yılında yazdığı “Saman Sarısı” adlı şiir başyapıtı olmasıyla özel bir önem taşır. Düşle gerçeğin, geçmişle bugünün bir arada verildiği, çağrışım zenginlikleriyle dolu şiir, bilinçakımı tekniğini andıran yapısı, masalsı ve lirik anlatımı, “saçları saman sarısı, kirpikleri mavi” yinelemeleriyle benzersizdir.

Bu yıllarda Nâzım, “Saman Sarısı” tekniğiyle başka şiirler de yazmıştır. Devrim ertesinde Küba’ya yaptığı gezinin heyecanını yansıtan “Havana Röportajı”, “Severmişim Meğer” bunların en ünlülerindendir.

Ekim 1961’de yapılan Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin XXII. Kongresi’ne çağrılmayışına üzülür, Nâzım. Çevresindekilere, “Bütün muhabirler orada, hatta burjuvalar bile, ama beni çağırmadılar! Yoksa ben burjuva muhabirlerinden daha mı tehlikeliyim? Unuttular mı, yoksa çağırmak mı istemediler beni?” diye sormaktadır.

Bunun yanıtını ancak ertesi yıl öğrenebilecektir. Nâzım’ı Kongre’ye çağırması İsmail Bilen’den istenmiş, ama o her defasında onun gelemeyecek kadar hasta olduğunu söylemiştir. 1963 yılı başlarında Lenin Ödülü’nün Nâzım Hikmet’e verilmesi düşüncesi doğduğunda da aynı kişi Nâzım’ı karalayıcı bilgiler vererek bunu engellemiştir.

Nâzım, bunları öğrendiğinde çok üzülmüş

Artık şaşırtmıyor beni dostun kahpeliği

elimi sıkarken sapladığı bıçak.

dizelerini yazmıştır.

O yıllarda TKP merkezinin bulunduğu Almanya’nın Leipzig kenti ağır ve kirli havasıyla Nâzım’ın sağlığına iyi gelmemektedir. İsmail Bilen ise parti çalışmaları nedeniyle bu kentte daha uzun sürelerle kalmasını ısrar etmektedir. 3 Ağustos 1959 tarihli şiirinde Nâzım’ın bu ruh hali sezilir.

Bütün kapıları kapalı üstümüze

bütün perdeleri inik

ne bir mendil mavilik

ne bir avuç yıldız.

Bizi burda mı bastıracak ölüm

biz bu şehirden gülüm

çıkamayacak mıyız?

1962’de Nâzım, bu kez yanında Vera ile yeniden Paris’e gitti. O sırada İnsan Manzaraları’nın bir bölümü 1941 Yılında adıyla Fransa’da yayımlandı. Paris’te Yaşar Kemal’le de tanıştı. Bütün tanıdıklarını bırakarak bir gününü onunla yalnız geçirdi ve hayatını baştan sona ona anlattı.

Kosmaca oynayalım Güzin’ciğim

diye başlayan şiirler yazacak kadar mutlu, yaşam coşkusuyla doluydu. Türkiye üzerine “Vatan Haini” ve “Türkiye İşçi Sınıfına Selam” şiirlerini yazdı.

Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim adlı otobiyografik romanını da yine bu yılda yazdı. Fransa’da Romantikler adıyla yayımlanan bu son derece içli romanda ‘20’li yıllardaki Sovyetler’de öğrenciliği sırasında yaşadığı bir aşkı ve ülkesindeki komünistleri, içinde bulunduğu “aşk hali”nin duygululuğu içinde yansıttı. “Altmışımın içindeyim. Beş yıl daha yaşayabilsem…” diye bitiyordu roman.

1963 Şubat’ında Afrika’ya yolculuk yaptı. Buradan on mektupluk “Tanganika Röportajı”yla döndü.

Son yolculuğunu mart ayında Berlin’e yaptı. Bir ay kaldı bu kentte.

Nisan’da “Cenaze Merasimim” adlı şiirini yazdı.

3 Haziran 1963 sabahı geçirdiği yeni bir kalp kriziyle ayrıldı dünyamızdan.

Read Full Post »

Kendisine ünlü yazarlara sağlanan olanaklar tanındı. Ev, araba, şöför ve hizmetçi verildi. Dünya Barış Konseyi’ne üye seçildi.

Kendini bulduğu özgürlük ortamında ilk kez TKP’nin adını andığı,

Türkiye Komünist Partisi,

T.K.P.’m benim

seni düşünüyorum.

diye başlayan şiirini yazdı.

Partili arkadaşlarıyla yeniden ilişki kurdu. Parti işlerinde de çalışmaya başladı. 1928’de Sovyetler’den dönerken birlikte Hopa Hapishanesi’nde yattıkları İsmail Bilen, 1930’larda yeniden Sovyetler’e dönmüş, Parti’nin Dış Bürosunun başındaydı. Moskova’yla ilişkileri yürüten kişiydi. Sovyetler’de yaşayan pek çok Türk komünistinin yazgısını elinde tutuyordu. Stalin döneminde Sibirya’ya sürgüne gönderilen ve orada ölen pek çok Türk komünistinden de sorumlu olduğu söyleniyordu.

Bunlardan biri olan ve o sırada hâlâ Sibirya’da bulunan Mehmet Remzi, (Şükrü Baba) Nâzım’ın Moskova’ya geldiği haberini gazeteden okur okumaz çalıştığı devlet çiftliğinden izin alarak Moskova’ya gelip Nâzım’ı buluyor ve başından geçenleri anlatarak kendisini kurtarmasını istiyor.

Nâzım, Sovyetler Birliği başsavcısı, Nazi savaş suçlularını yargılayan Nürnberg Mahkemesi’nde de savcılık yapan Rudenko’yu telefonla bularak, “Rudenko yoldaş, ben Türk şairi Nâzım Hikmet, şimdi yanımda Türk casusluğuyla suçlayarak Sibirya’ya sürgün edilen en yakın parti yoldaşım duruyor. Biz birbirimizle o kadar sıkı fıkı olmuşuzdur ki, eğer o Türk casusuysa benim de casus olmam gerekir. Ya beni de onunla birlikte casus diye Sibirya’ya sürgün edin, ya da hemen kendisini serbest bırakmanızı rica ederim.”

Nâzım’ın bu girişimiyle suçsuzluğu anlaşılan Baba Şükrü serbest bırakılıyor.

1951 yılının Moskova’sı, Nâzım’ın devrim heyecanını yaşadığı 1920’ler Moskova’sından çok farklıydı. Bürokratik yapılanma her yere egemen olmuş, toplumun devrimci neşesi ve coşkusu yok olmuş, yerine her işin denetlendiği bir baskı yönetimi oluşturulmuştu.

1920’lerin ünlü sanatçıları, ya ölmüşler, ya da ortadan kaybolmuşlardı. Nâzım hangi tanıdığını sorsa izi bulunamıyordu. Şostakoviç, Haçaturyan gibi ünlü bestecilerin yapıtları seslendirilmiyor, Meyerhold, Stanislavski gibi tiyatrocuların adı anılmıyordu.  Mayakovski, Yesenin gibi ünlü şairlerin şiirleri unutulmaya terkedilmişti.

Nâzım, çevresindekilere sürekli olarak bu durumun nedenlerini soruyordu. Bu arada yayımlanan bir şiirindeki, “Sen tarlasın / ben traktör” dizeleri de cinsellik çağrışımları nedeniyle sansüre uğramıştı. Her yerde önüne çıkan Stalin afişleri ve övgülerini de anlamsız buluyordu.

Moskova tiyatrolarında izlediği oyunların yavanlığı karşısında şaşkına dönmüştü. Yazarlar Birliği’nde onuruna verilen bir yemekte düşüncelerini öteki yazarlarla da paylaşmak istedi: “On günde on oyun izledim,” dedi, “aslında hepsi aynı oyundu, adları değişikti sadece, hepsinde yoldaş Stalin övülüyordu.”

Yemek salonunu saran sessizlik, Nâzım’ın artık Sovyet yönetimince de güvenilmez olarak görüleceğinin habercisiydi. Nitekim, Kremlin Sarayı’nda Stalin’le görüşmesi beklenirken kendisi, Malenkov tarafından kabul edildi.

Nâzım’ın yurt dışına kaçışı da Türkiye basınında bitmeyen bir konu oldu. Nâzım’ın yanı sıra ona çeşitli dönemlerde destek olmuş avukatlar, yazarlar, gazeteciler için de sürekli karalama kampanyaları düzenlendi. Nâzım adı ve konusu, 1950’ler Türkiyesinde toplumsal bir cinnete dönüştü.

25 Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararıyla yurttaşlıktan çıkarıldı. Oysa pasaport yasasına göre, yurt dışına pasaportsuz çıkmanın cezası üç liraydı. Bu nedenle sonraki yıllarda pek çok hukukçu bu kararın hiçbir hukuksal sonuç ve etkisinin olamayacağını, yok hükmünde olduğunu söylediler.

Nâzım’ın Moskova’dan ilk gezisi Prag’a oldu. Burada 1950’de kendisine verilen ancak hapiste olduğu için alamadığı barış ödülünü aldı. Oradan Doğu Berlin’e geçerek burada yapılan 3. Dünya Gençlik ve Öğrenci Festivali’ne katıldı. Şilili şair Pablo Neruda ile ilk kez burada karşılaştı. Demokrat Parti’nin iktidara geldikten sonra aydınlar üzerinde yarattığı baskılara dayanamayarak yurt dışına çıkan Sabiha Sertel ve kızı Yıldız Sertel ile de yine burada buluştu.

1951 yılının eylül ayında ise Bulgaristan Komünist Partisi’nin çağrısıyla Bulgaristan’a gitti. Nüfusunun önemli bir bölümünü türklerin oluşturduğu Bulgaristan’da Türkler, sosyalist uygulamalara karşı çıkıyor, büyük gruplar halinde Türkiye’ye göç ediyorlardı. Nüfusundan önemli azalmalar olması, Bulgaristan tarımını ve ekonomisini zora sokuyordu. Nâzım’dan istenen, soydaşlarıyla konuşup onları Bulgaristan’da kalmaya ve sosyalist uygulamaları desteklemeye ikna etmesiydi.

Fahri Erdinç, Betoven Hasan gibi Türk arkadaşlarıyla köyleri dolaşan Nâzım, Türklerin temel isteklerini saptayarak Bulgar yöneticilerine iletti. Buna göre, Türklerin dillerine ve dinlerine saygı gösterilmesi, Türkçe öğrenim yapan okullar açılması, bu okullar için öğretmenler yetiştirilmesi, Türkçe basın yayın olanaklarının tanınması isteniyordu. Nitekim bunların yapılmasıyla göç durdu.

15 Ocak 1952 günü Moskova’da Çaykovski Konser Salonunda yaklaşık iki bin kişinin katıldığı bir toplantıyla Nâzım’ın ellinci yaş günü kutlandı. Toplantıya Simonov, Kübalı şair Nicolás Guillén, Brezilyalı yazar Jorge Amado da katıldı.

Aynı yıl Dünya Barış Konseyi’nin Viyana toplantısında “Resimli Ay” dergisinde birlikte çalıştığı Zekeriye Sertel’le karşılaştı. Pablo Neruda, Zekeriya Sertel’e, Nâzım’ı göstererek, “Bu adamın kadrini bilin. Biz onun yanında şair bile sayılmayız.” dedi.

Nâzım, gençlik yapıtlarından Jakond ile Si-Ya-U’ya konu olan ve o yıllarda öldüğünü sandığı arkadaşı Emi Siao’yu yeniden görebilmek için Ekim ayında gittiği Çin gezisinde ağır bir kalp krizi geçirdi. Derhal Moskova’ya geri dönerek tedavi için Kremlevskaya ve Barhiva hastanesinde dört ay sırt üstü yattı.

Hastaneden çıkışında Sovyet Yazarlar Birliği, Doktor Galina Grigoryevna’yı (Galya), Nâzım’a sürekli bakmakla görevlendirdi.

Moskova dışında yazarlar köyü olarak bilinen Peredelkino’da bir daçaya taşındılar. Burada Nâzım’ın aralarında Boris Pasternak’ın da bulunduğu çok sayıda ünlü komşusu oldu.

Galya, sekiz yıl boyunca Nâzım’ın yanından ayrılmayacak ve büyük bir özenle onu koruyacaktır.

Uçağa binmesi de yasaktır. Sık sık çıktığı gezilerini trenle yapar. Hatta bir keresinde Irak Barışseverlerinin Üçüncü Kongresi’ne gidebilmek için Moskova’dan trenle Napoli’ye gelip buradan gemiyle Beyrut’a dek gider. Ancak Beyrut’tan karayoluyla Bağdat’a araç bulamayınca orada kalır.

12-19 Aralık 1952’de Viyana’da yapılan Dünya Barış Konseyi toplantısına seksen üç ülkeden 1700 delege katıldı. Dünyanın önde gelen aydınlarının da bir araya geldiği toplantı sonunda Nâzım, Dünya Barış Konseyi yönetim kuruluna seçildi. Çeşitli Avrupa kentlerinde çok sayıda barış toplantılarına katıldı. Bu yolculuklar sırasında pasaportu olmadığını fark eden Polonyalı dostları, büyük dedesinin soyadıyla kendisini Polonya yurttaşlığına kabul ederek, Nâzım Hikmet Borzenski adıyla Polonya pasaportu almasını sağladılar.

1953 yılının nisan ayında yeni bir kalp krizi yeniden Barvikha Sanatoryumunda dört ay kalmasına neden olur.

Hastaneden çıkınca Nâzım bir süre ölüm düşüncesini kafasından atamaz. Merdiven çıkamamakta, dinlenerek yürüyebilmektedir. Heyecanlanmak ve yorulmak yasaktır. İçki, sigara, aşk da yasaktır. “Vasiyet”, hastanede kendisini tedavi eden doktorun adı olan “Lidi Vanna” adlı şiirlerini yazar.

1954 yılı başlarında yine Dünya Barış Konseyi toplantıları için Budapeşte’ye giden Nâzım, Viyana’da bulunan Zekeriya Sertel’le de bu kentte buluştu. Budapeşte Radyosu Türkçe Yayınlar Bölümü’nde Ali Karaman ve György Hazai’nin sorularına yanıtlar verdiği 18 bölümlük bir konuşma dizisi yaptı. Haftada bir yayımlanan bu konuşmaların her bölümünde o günlerin önde gelen Türk yazarları; Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Yaşar Kemal, Sait Faik, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Mahmut Makal’ın yapıtlarından örnekler okuyarak onların önemleri üstüne görüşlerini aktardı. Konuşmaların her cümlesinde Nâzım’ın adı geçen yazarları ne denli çok sevdiği anlaşılıyordu

Budapeşte’den Zekeriya Sertel’le birlikte Varşova’ya geldiler. Oradan da Prag’a ve yeniden Viyana’ya döndüler.

Viyana’da Nâzım’ı çok şaşırtan bir gelişme, Sosyal Demokrat Parti’nin işçilerin konut gereksinimlerini karşılamak için yaptırdığı Karl Marx  mahallesini görmek oldu. Bu son derece çağdaş evlerde oturan işçilerle konuşan Nâzım Hikmet, işçilerin ve ailelerinin sağlık, eğitim vb. temel gereksinimlerinin sosyalist ülkelerden daha ileri bir biçimde karşılandığını görerek şaşırdı. Avrupa, sosyal devlet uygulamalarında yol alıyordu.

22-29 Haziran 1955 tarihleri arasında Helsinki’de yapılan Dünya Barış Konseyi toplantılarında yeniden yöneticiliğe seçildi.

6 Ağustos 1955’te bu kez Hiroşima’ya atom bombasının atılışının onuncu yıldönümünde Hiroşima’da yapılan barış toplantısına katıldı. Nükleer araştırmalara karşı bütün dünyadan otuz üç milyon imza toplanmıştı. Japonya’da dünyanın en büyük şairlerinden biri olarak selamlandı.

Burada gördüklerinin etkisiyle, dünya barışını işleyen “Kız Çocuğu”, “Japon Balıkçısı” gibi ünlü şiirlerini yazdı. Bu şiirler bestelenerek dünyanın önde gelen şarkıcıları tarafından seslendirilmesiyle bütün dünyaya yayıldı.

Nâzım’ın şiirleri pek çok dile çevrilip yayımlanıyor, oyunları da sosyalist ülkelerin pek çok kentinde sahneleniyordu.

1955’e dek Münevver Hanım ve oğlu Memet’le mektuplaşamaz. Dünya Barış Konseyi’ndeki tanıdıklarının Türk yetkililerle yaptıkları görüşmeler sonucu mektup yazmasına izin çıkar. Helsinki’den oğluna gönderdiği oyuncakların geri gelişini “Karlı Kayın Ormanında” adlı şiirinde şöyle anlatır:

Eski takvim hesabiyle

bu sabah başladı bahar.

Geri geldi Memed’ime

yolladığım oyuncaklar

Kurulmamış zembereği

küskün duruyor kamyonet,

yüzdüremedi leğende

beyaz kotrasını Memet.

Münevver’den aldığı mektuplarının kimilerini de şiirleştirir.

Nâzım, bu yıllarda sosyalist ülkelerde oyun yazarı olarak da büyük ilgi gördü. Ferhat ile Şirin (Bir Aşk Masalı), Yusuf ile Menofis gibi cezaevinde yazdığı oyunların yanı sıra, Enayi, İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu? gibi yeni oyunlar da yazdı. Oyunları Moskova, Varşova, Prag, Berlin, Riga, Aşkabad, Leipzig, Bratislava, Krakov gibi pek çok kentte kapalı gişe oynadı. İvan İvanoviç oyunu, içerdiği sosyalist uygulamalar eleştirisi nedeniyle Moskova’da beşinci gün kaldırıldı.

Bu yıllarda oyun yazarlığına yönelmesini kendisiyle yapılan bir konuşmada şöyle açıklıyor:

“Şimdi de şiir yazıyorum ama daha az. Şiir çok gençlik, tazelik, cüret ister. İyi şiir yazmak, çok zor bir iştir. Doktorlar da zor işlerden kaçınmamı istediler.”

1956’da çok sevdiği annesinin ölüm haberi gelir.

1957’de geldiği ve “Varna Şiirleri”ni yazdığı Bulgaristan’da da sağlığı ile ilgili şunları söyler:

“Günümün on iki saatini sırtüstü yatarak geçirmek mecburiyetindeyim. Doktorlar günde beş yüz adımlık bir yürüyüşten fazla dolaşmama bile müsaade etmiyorlar.”

1958’de İstanbul’dan Zekeriya Sertel kanalıyla gelen bir mektupta Münevver Hanım’ın ünlü bir yazarla yakın ilişki içinde olduğu haberi gelir.

Aynı yıl ilk Paris yolculuğuna çıkar. Bu geziden büyük heyecan duymaktadır. Önce Varşova’ya gelir. Ocak, şubat ve mart aylarını burada geçirir. Varşova radyosunun Türkçe yayınlar servisinde çalışan parti arkadaşları İhmalyan kardeşleri görür. Jak İhmalyan’ın kendisine dinlemesi için verdiği plaktaki “Bach’ın Re Minör Konçertosu” üstüne bir de şiir yazar. Yine o günlerde ünlü şiirlerinden “Masalların Masalı”nı yazar. Nisanda Prag’a geçer, daha önce görüp beğendiği Berliner Ensamble topluluğunun oynadığı Brecht’in Cesaret Ana oyununun sergilenmekte olduğunu görünce, oyunu bir kez daha izler. Prag’da kaldığı günler içinde iki yıl önce ölen şair arkadaşı Nezval’i düşünerek şiirler yazar.

7 Mayıs 1958 günü Fransa’ya giden tren İsviçre’den geçerken gördüğü izlenimlerle “İsviçre’den Geçerken” adlı şiirini yazar. Aynı günün akşamına Paris’e iner.

Paris, Nâzım için annesinin gençliği, yıllar boyu buraya sığınmış sürgün Türkler, Fransız komünistleri, Eluard, Aragon gibi büyük şairler demekti.

Mayıs’ın son gününe dek kaldığı Paris’te özlediği insanları gördü, gazetelerde, dergilerde, radyolarda röportajları, demeçleri yayımlandı.

Sarhoşu olmuştu, gençliğinden beri özlediği Paris’in.

Hangi şehir şaraba benzer?

Paris.

İlk bardağı içersin

buruktur,

ikincide dumanı vurur başına,

üçüncüde mümkünü yok masadan kalkmanın,

garson, bir şişe daha getir!

Ve artık nerede olsan, nereye gitsen

Paris’in ayyaşısın iki gözüm.

Read Full Post »

Münevver Hanım’a askerlik işi için Ankara’ya gideceğini söyleyerek 17 Haziran 1951 pazar günü sabahı saat dörtte evden çıkar. Kapının önündeki nöbetçi polisler arabanın içinde uyumaktadırlar. Yanlarından geçip gider.

O sırada Tuzla’da yedeksubaylığını yapmakta olan ve yalnızca Pazar günleri izinli olan Refik ile saat 9’da Tarabya’da buluşmaya karar vermişlerdir.

Refik ise, Büyükada’da komşuları olan Malik Yolaçan’ın satılığa çıkardığı Chris Craft marka deniz motorunu denemek istediğini söyleyerek almıştır. Motorun deposunu ve yanına aldığı boş bidonları benzinle doldurur. Babasının av tüfeği, bir kutu kurşun ve dürbün de aldığı motorla Tarabya’ya gelerek Nâzım’ı rıhtımdan alır. Önce Boğaz’da geziyormuş gibi güneye, sonra karşı kıyıya sürer. Bu sırada Boğaz’dan geçen bir geminin ardına takılarak kuzeye yönelir.

Karadeniz’e çıktıklarında amaçları Varna’ya gitmektir. Ancak bu sırada önlerinde gitmekte olan bir gemi görürler. Dürbünle bakarak geminin Romanya bandıralı “Plehanov” adlı bir şilep olduğunu saptarlar.

Planlarını değiştirerek gemiye yaklaşırlar. Nâzım, gemidekilere Fransızca ve Rusça olarak seslenir:

– Durun! Ben Türk şairi Nâzım Hikmet! Gemiye binmek istiyorum.

Gemi durur, ancak Nâzım bir türlü içeri alınmaz. Bu arada gemidekiler durumu Köstence’ye bildirmişler, orası Bükreş’e, Bükreş de Moskova’ya sormuş. Olumlu yanıt gelene kadar bekleyip sonra gemiye almışlar.

Refik Erduran, Nâzım’ın “Sen de gel,” önerisini kabul etmeyerek geri döner ve hiçbir şey olmamış gibi yaşamını sürdürür. Denemek için aldığı motoru sahibine geri verir, tüfeği, dürbünü evine geri götürür ve akşamüzeri saat 5’te de Tuzla’daki yedeksubay okuluna döner. Bir süre sonra gönüllü çevirmen olarak Kore’ye gitmesiyle de olayların tümüyle dışına çıkmış olur.

Nâzım, gemiye binip yemek odasına gelir gelmez duvarlarda asılı “Nâzım Hikmet’e Özgürlük” yazılarını görür.

Ertesi sabah vardıkları Köstence’de Romanya Dışişleri Bakanı ve yazarlar tarafından karşılanır. Bakanın arabasıyla Bükreş’e götürülür.

Bükreş Radyosu 20 Haziran günü akşam yayınında Nâzım Hikmet’in Romanya’da bulunduğunu duyurur.

Romanya’da kaldığı birkaç gün içinde bir köyü gezerken onun adını duyan bir köylü yanına gelir. “Sen Türk şairi Nâzım Hikmet misin?” diye sorar. “Evet,” yanıtını alınca, anlamlı anlamlı güler: “Neden serbest olduğunu biliyor musun? Biz köyümüzde geçen hafta senin için bir protesto toplantısı yaptık.”

Türkiye’de ise Nâzım’ın kaçması basında büyük tepkiyle karşılanır. Söylentiler birbirini kovalar: Kendisini Bulgar ajanlarının, Sovyet diplomatlarının, hatta bir Sovyet denizaltısının kaçırdığı bile yazıldı. Şile’den mi yoksa Rize’den mi kaçırıldığına da bir türlü karar verilemedi.

Şair Ahmet Muhip Dıranas’ın 29 Haziran 1951 günlü “Zafer”deki yazısında, “Canı Cehenneme!” diyordu. Çetin Altan ise 5 Temmuz 1951 tarihli “Yeni Adam”daki yazısında, “karaktersiz”, “iradesiz”, “uşak”, “haysiyetsiz”, “şerefsiz”, “canı ceheneme” sözlerini kullanıyordu.

Nâzım’ın serbest bırakılması için kampanyalar düzenlemiş “Vatan” gazetesi de şairi, “hain” ilan etti.

29 Haziran’da uçakla Moskova’ya gelen Nâzım’ı havaalanında Sovyet Yazarlar Birliği Başkanı Konstantin Simonov ve başka yazarlar çiçeklerle karşıladılar.

Nâzım’ın fotoğrafları ve ilk demeçleri bütün dünyaya dağıtıldı.

Soğuk savaş içinde olan dünyada, kapitalist dünya insanların özgürlük için ölümü göze alarak komünist ülkelerden kaçtıklarını işlerlerken, dünyaca ünlü bir şair ülkesinden ölümü göze alarak kaçıp Moskova’ya gelmişti.

Konstantin Simonov, sonraki yıllarda Nâzım’a ilişkin ilk izlenimlerini şöyle anlatacaktı: “Bu dünkü mahkûmun, buraya dinlenmek, ödüllendirilmek ya da yaralarını sardırmak için değil, yaşamaya, çalışmaya, tartışmaya, kavga etmeye geldiğini anlamamız için beş dakika geçmesi yetti.”

Gerçekten de Sovyetler Birliği, inanmış olduğu kadar, gördüğü yanlışlıklar karşısında sözünü sakınmayan, asla sinmeyen bir aydınla karşı karşıya olduğunu hemen anlayacaktı.

Read Full Post »

Bir aya yakın Vâ-Nû’larda kalan Nâzım, yıllardır uzak kaldığı günlük hayata yeniden alışmaya çalışır.

Abidin Dino’ların Göztepe’de, deniz kıyısındaki evlerinde yıllar sonra ilk kez denize girer. Ruhi Su, Melih Cevdet Anday, Vedat Günyol, Peride Celal gibi yeni ünlenen sanatçılarla tanışır.

Burgazada’da Sait Faik’i görür. Üvey kızkardeşi Melda ile nişanlanan oyun yazarlığına hevesli yirmi üç yaşındaki genç Refik Erduran’la arkadaş olur.

Vâ-Nû’lardan annesinin Bahariye’deki evine taşınırlar.

Polisler ise sürekli kendisini izlemektedir. Kapıda yirmi dört saat bir cip bekler. Bir gece Münever Hanım’la sinemadan dönerlerken bir araba onları ezmek ister. Bir başka gün de balıkçı giysileri içinde bir kişi kapısını çalıp, kendisini istediği yere kaçırmak istediklerini söyler. Nâzım, bu kuşkulu kişiye de teşekkür edip, böyle bir niyeti olmadığını söyler.

22 Kasım 1950’de Dünya Barış Konseyi’nin Uluslararası Barış Ödülü, İspanya’dan Picasso’ya, ABD’den Paul Robeson’a, Polonya’dan Wanda Jakubowskaya’ya, Şili’den Neruda’ya ve Türkiye’den Nâzım Hikmet’e verilir. Ancak pasaport verilmediği için ödülü almaya gidemez.

Ödülü Nâzım adına alan Pablo Neruda, törende şunları söyler:

“Cezaevindeki yılları boşa geçmedi, Nâzım’ın lirik yapıtları en yüksek noktasına orada ulaştı. Sesi dünyanın sesi oldu. Barış için savaşın bu önemli günlerinde şiirlerimin onun şiirleriyle yan yana olmasından gurur duyuyorum.”

23 Mart 1951’de Kadıköy 2. Asliye Mahkemesi kararıyla Piraye  Hanım’dan boşanır.

26 Mart 1951’de oğlu Memet doğar. Annesinin büyük ve ısıtılması güç evinden ayrılarak Kadıköy Sular İdaresinin karşısındaki bir apartmanın iki odalı zemin katına taşınırlar. Taksitle buzdolabı ve çocuğa karyola alınır.

Nâzım, ailesinin geçimi için yeniden vargücüyle çalışmaktadır. Ancak İpek Film’den başka bir yerde iş bulamaz. Barbaros Hayrettin Paşa, Üçüncü Selim’in Gözdesi, Balıkçı Güzeli filmlerinin senaryolarını yazar.

İnkılap Kitabevi ise Kuvâyi Milliye’nin yayın haklarını almış olmasına karşın, kitabı yayımlamaz.

*

Bir gün Kadıköy Askerlik Şubesi’nden çağrılmasıyla hayatında yeni bir dönem başlar.

Kendisine askerliğini yapmamış olduğu, bu nedenle askere gönderileceği bildirilir.

Her ne kadar Deniz Harp Okulu mezunu olduğunu, sağlık nedeniyle çürüğe çıkarıldığını açıklasa da gerekçeleri kabul görmedi. Kendisini muayene eden sağlık kurulu “sağlam” raporu verdi.

8 Haziran 1951 günü kendisine tebliğ edilen bir yazı ile Sivas’ın Zara ilçesine gideceği bildirildi.

Nâzım, Kadıkay Askerlik Şubesi Başkanı’ndan, askerliğini yaptığına dair belgeleri getirebilmek için süre istedi. Kendisine 18 Haziran 1951 Pazartesi sabahına dek on gün süre verildi. Avukatı İrfan Emin, Kasımpaşa Deniz Hastanesi, Sultanahmet Cezaevi ve Üsküdar Paşakapısı Cezaevinde Nâzım’la ilgili dosyaları incelese de hiçbir belge bulamadı.

Bu arada kimi dostları hikâyeci Sabahattin Ali’nin öldürülmesini anımsatarak, kendisi için de böyle planlar yapıldığını söylüyorlardı. Askerde bulunduğu yerde vurulacağı, sonra da kaçıyordu diye açıklama yapılacağı fısıldanmıştı kulağına.

Bunlar olmasa bile ellisine gelmiş, çeşitli hastalıkları olan bir insanın iki yıllık askerliği tamamlayabilmesi olanaksızdı.

Ülkeden kaçmaktan başka bir çözüm bulamıyordu. Mehmet Ali Aybar aracılığıyla Türkiye Komünist Partisi’nin kendisine yardımcı olup olamayacağını araştırdı ama bir sonuç alamadı. Bireysel bir çözüm bulmalıydı.

Yirmi dört saat boyunca izlendiğinden çok dikkatli olmalıydı. Düzenli bir hayat sürmeye başladı. Her sabah aynı saatte evden çıkıp İpek Film’deki işine gidiyor, akşam da yine aynı saatte eve dönüyordu. Böylelikle peşindeki polisleri de düzenli yaşadığı düşüncesine alıştırıyordu.

O sırada babasının ikinci eşi Cavide Hanım’dan olma kız kardeşi Fatma (Melda) ile nişanlı olan, ABD’de üniversite öğreniminden yeni ülkeye dönmüş olan yirmi üç yaşındaki Refik Erduran, Nâzım’a kendisini deniz motoruyla yurt dışına kaçırabileceğini söyler.

Hapisten çıkınca tanıştığı bu gençle Nâzım sık sık görüşmüş, onunla uzun tartışmalara girmiş, aralarında bir yakınlık ve güven doğmuştu.

Nâzım bu öneriyi bir süre düşünüp tarttıktan sonra benimser. Bir yandan da hiçbir şey yokmuş gibi günlük hayatını sürdürür, hiç kimseye bir şey açıklamaz. Gideceğini Mehmet Ali Aybar’a, söyler, bir de ayrılışından bir gün önce karısı, çocukları ve Vâ-Nû’larla oturup güneşin batışını seyrettiği Mühürdar Çay Bahçesinde karşılaştığı Zekeriya Sertel’e.

Read Full Post »

Older Posts »