Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Düzyazılar’ Category

26.6.2014, perşembe

Doğan Görsev’le Gayrettepe Emekli Subay Evleri 62. Blok 4 nolu dairedeki evinde sabah saat 10’da buluşmak üzere sözleşmiştik.
Dün Sözcükler’in 50. Sayısı çıktı Dile kolay. 9 yıl önce 1. sayıda da hamallığımla tek başınaydım, bugün de. Sabah 8’de evden çıktım. Cebimde 5 lira vardı, Burcu’nun çekmecesinden yüz lira borç aldım. Bu borç aldığım ikinci yüzlük. Kredi kartıyla yüz liralık benzin aldım. Bugünkü dolaşmalarıma yeter. Cehennemi bir sıcak. Arabanın bütün camlarını açıyorum, sersemletici bir sıcak yel vuruyor. 9’da İkitelli Çevre Sanayi Sitesindeki matbaaya geldim. Evden buraya 40 kilometre. Dergileri Yay-Sat’a götürecek şoför başka bir iş için Topkapı’ya gitmiş. 1.5 saat onu bekledim. Gelince Yay-Sat’a verilecek dergileri onun aracına, kalan 1000 dergiyi benim araca yükleyip Yay-Sat’a geldik. Aracın kapısını açınca dergilerin yarısını matbaada unuttuğu ortaya çıktı. Tekrar geri dönüp kalan dergileri getirdi. Bölgelere göre paketleri kamyonlara yükledik.
Oradan yakındaki Hürriyet gazetesine gelip kültür sayfası için dergi bıraktım. Oradan Kültür Üniversitesine geldim. Abonelikleri olan 30 dergiyi bıraktım. Kapıya bırakmak istedim ama görevliler almadı. Kimlik verip giriş kartı aldım. 5. Kata çıkıp Fehamet Bey’in sekreteri Şengül Hanım’ın odasına bıraktım.
Oradan Cağaloğlu’na geldim. Sahilden Kumkapı girişinden girip Kadırga’dan Piyerloti caddesi yoluyla yukarı çıkan bir yol, eski konservatuar binasının arkasından tramvay yolunu aşarak Cağaloğlu Meydanına çıkıyor. Yerebatan caddesine, oradan Çatalçeşme sokağa sapıp, çıkmaz yol olan Ticarethane sokağına girdim. Dörtlüleri yakıp Alfa’nın paketini bir koşu bıraktım. Döndüğümde arkamda bir araç daha gelmiş, koliler indiriyorlardı. Onları bekledim. Buralarda bir trafik polisine rastlamaktan korkuyorum. Arabada bin tane dergi var, kesin ceza yerim. Yol açılınca geri geri çıktım. Molla Fenari sokaktan yeniden Yerebatan caddesine dönüp, oradan sola saparak Gülhane’ye indim. Tramvay ve otomobil akışını yönlendiren bir polis vardı ama yüklerimi sanırım görmedi. Sirkeci Garı’nın önünde başka bir polis ekibi vardı ama başka bir sürücüye ceza yazmakla meşguldüler, yanlarından geçtim. Unkapanı köprüsü, Kasımpaşa, Dolapdere üzerinden geldiğim Yurtiçi Kargo’nun Taksim şubesi önünde durdum. Buradan Dost, Yakın Kitabevi, Sezgin Taş, Mehmet Bacaksızlar, Hakkı Mısırlıoğlu, Oğuzhan Akay, Emin Özdemir’e dergilerini gönderdim. Hepsi 105 lira tuttu. Cebimdeki bütün parayı verdim. Arabayı aynı sokak üzerindeki kapalı otoparka bıraktım. El arabasına 100 dergi alarak İstiklal caddesine çıktım. Tahsilat makbuzunu evde unutmuşum. Kırtasiyeciden bir makbuz istedim. Cebimde para olmadığını unutmuşum. 3.5 lira dedi. Bozuklukları saydım. Tam geldi. Pandora, Mefisto, Robenson, Yapı Kredi, Can Yayınları, İş bankası, Metis ve Sen Pucherie’ye dergilerini bıraktım. Mefisto’dan 468, Robenson’dan 250 TL. aldım. Cebime para girdi. Köfteci Ramiz’de köfte ve salata yedim, iki şişe su içtim.
Saat 5 olmuştu. Sıkışmış bir trafikte karşıya geçip Kadıköy’e geldim. Mefisto’ya elli dergi bıraktım. Geçen sayının kayıtları girilmemiş. İade yok ama 19 satış görülüyor. 150 TL. aldım.
Göztepe’ye Gergedan kitabevine geldim. 4 dergi satılmış. Bir iade ve 29 lira aldım. O iade dergi ile yeni sayıdan bir dergiyi Refik Durbaş’a getirdim. Kısa süre oturdum. İzmir’e Ünal Ersözlü’nün nikâhına gidip gelmiş. Birkaç yıl önce bir Yunus Nadi ödülünde herkesin politik konuşmalar yaptığı bir salonda kürsüye çıkıp “bu ödülü aşkım Dilara’ya adıyorum” diye bir çığlık atarak gerçeküstü bir durum yaratmıştı. Dilara’yla değil de Efsun’la evlenmiş. İzmirli şairlerde evlilik rekoru Halim Yazıcı’daymış (7 kez). Yeni çıkan şiir kitabı da 500 adet basılıp hepsi nikâha gelenlere armağan olarak dağıtılmış.
Refik, Can’dan çıkan çocuk kitabına Burcu’nun yaptığı resimleri beğenmiş. Yeni kitap resimliyor mu? diye sordu.
Eve geldiğimde leş gibi yorgundum. Birkaç dilim soğuk karpuz yedikten sonra telefonumu kapadım ve 21.30’da uyudum.
Gece bir ara uyandım, karnım acıkmıştı. Dört gün önce yaptığım kekten bir dilimle, kendi mayaladığım yoğurttan birkaç kaşık yiyip yeniden uyudum.

Sabah 8’de uyandım. Hâlâ leş gibiyim, dinlenmiş hissetmiyorum kendimi. Kediye mama verdim. Tansiyon hapımı aldım. Su ısıtıp bir bardak çay koydum. Domates, biber, iki yumurta, tereyağ, zerdeçal ve kırmızı biberli bir menemen yaptım. Bir dilim ekmekle onu yedim.
Traş oldum, banyo yaptım. Temiz bir tişörtle, bedenime bol gelen ama yazlık ve ince olan bir pantolon giydim. Bu pantolonu geçen kış uzun süre kışlık olarak giymiştim, bu yıl havalar ısındığından beri de kışlık bir pantolon buldum onu giyiyorum. İnsan şaşırmaya görsün bir kez, toparlanmak kolay olmuyor.
9.10’da evden çıktım. Geç kalma telaşıyla Tunusbağı’ndan dolmuşa bindim. İskeleden Beşiktaş motoruna, Beşiktaş’tan da 30 A ile geldiğim Kışlaönü durağında indim.
Cehennemi bir sıcak. Bu eve 1980 öncesi de bir kez gelmiştim. Evdeki müzik sistemleri, plaklar, bantlar, aklımı başımdan almıştı. Bir de dünyada gördüğüm en zarif insanlardan biri olan Doğan Görsev. O zaman Kerem var mıydı, kaç yaşındaydı, nerdeydi bilmiyorum.
62. Bloğu kolayca buldum. 4 nolu dairenin ziline basarken saate baktım. Tam 10’du. Kendimi gerçek bir komünist gibi hissettim. Bir komünistin buluşmalarında dakika sekmez. Kapıyı açan yıllardır görmediğim, pek az tanıdığım ama güçlü gönül bağlarımın olduğu bir insan mı, yoksa sıklıkla gördüğüm bir yakınım mı bilemedim.
Böyle düşününce heyecanlandım. Komünizm nedir deseler, bütün insanların Nâzım Hikmet gibi, Abidin Dino gibi, Doğan Görsev gibi, Gün Benderli gibi, Hüseyin Erdem gibi oldukları bir dünya derdim. Bugün de işte öyle bir gün.
83 yaşında dimdik bir insan. Yüzünde hiç kaybolmamış gençlik heyecanları. Kucaklaştık kapıda. Ardında Nesrin Hanım. Daha genç görünüyor. Ev pırıl pırıl. Ayakkabılarımı çıkarıp terlik giydim. Masaya oturduk. Müzik koleksiyonunu Anadolu Üniversitesine bağışlamıştı. Raflar artık boş. Elinde Hasan Hüseyin’le 1972’de yaptığı kayıt var. O güne dek yayımlanmış yedi şiir kitabını kendi sesinden okutup kayda almış, nasıl değerlendireceğini bilemiyor. Bilgi Yayınevi hayırsız. Başkası da yayımlayamaz. 12 Eylül anıları kitabı tükenmiş, yeni basım için Yordam’da karar kıldık. Bir başka çalışma, dünyada müzikle söylenmiş bütün Nâzım Hikmet şarkıları. 11 cd’lik bir toplam. O da bir yere bağışlanacak ama nereye? Akla gelen yerler hep umutsuz.
Sonra bilgisayar başına geçtik. Google’da Hasan Hüseyin’in kendi sesinden neler var diye baktık. Birkaç şey. Sonra bir cd taktı. “Evrensel Klasik Müzik Kataloğu”. Almanya’da geçirdiği yirmi yılda hazırlamış. Dünyadaki bütün klasik müzik parçalarının dökümü. Dönemine göre, ülkesine göre, bestecisine göre, orkestrasına göre, şefine göre… Bulunmaz bir kılavuz. Bir kopyasını bana armağan etti. Bir de kitap: İlk 1965’te yayımlanmış. Şimdilerde Yordam Yayınları üç yılda üç basım yapmış. Henri Lefebvre’in “Sosyalist Dünya Görüşü Marksizm”. Ben de onlara Sözcükler’in 50. sayısını verdim. Salona dönüp birer kahve içtik.
Gençleşmiş, güzelleşmiş olarak çıktım kapıdan, beni bekleyen cehenneme doğru.

 

28.6.2014, Cumartesi

03.30’da Ramazan davulunun sesiyle uyandım. Salona geçip televizyonu açtım. NTV’de Saffet Ekinci, eski otomobillerle Almanya’dan başlayıp Ürdün’de sona eren bir ralliyi anlatıyor. Ürdün, Lut Gölü ve çöl görüntüleri. Nefret ediyorum her türlü gerilikten. Kimse beni oralara götüremez. Atay, Doğu Karadeniz’i dolaşıp geldi, aynı şey. Cehalet ve gerilik. Üstelik turist geliyor diye, Paris’te Roma’da kalabileceğin fiyatlara oralarda geceleyeceksin. Uzun Göl dedikleri yer, koca dağlar arasında küçücük bir su parçası. Onu görkemli bir güzellik kılan o dağlar arasındaki ıssızlığı. Getirip çevresine evleri, otelleri, iki şerefeli minareleri dikersen, onların arasında o zavallı suyun ne güzelliği kalır. İstanbul Boğazı yamaçlarına yapılan gökdelenler de aynı şey. Boğaz’a yakından bakarsan güzel. Kırkıncı kattan baktığın zaman şehrin devasa büyüklüğü içinde kaybolmuş bir zavallı su parçasından başka ne görülebilir?
Bu sabah kahrolası kilolarımın birazından kurtulmaya yönelik uzun bir yürüyüş yapmak istiyordum. Madem uyandım, gidip yürüyeyim dedim. Saat 4. tam çıkacağım sırada yağmur başladı. Haberleri izledim. Dünya yerinde duruyor, bir değişiklik yok. Yağmur kesilince çıktım. Trafik ışıkları sarı yanıp sönüyor. Hiç durmadan Fenerbahçe Dalyan’a gelip, sahile indim. Yağmur buraya yağmamış, yerler kuru. Yürüyüş yolunda kendim dışında yalnızca başörtülü koşan bir kadın gördüm. Hava hâlâ karanlık. Çıt yok. Caddebostan’a geldiğimde, kızlı erkekli küçük bir gençlik grubu gördüm. Bira içiyorlardı. Yavaş yavaş ağaran göğün altında Bostancı’ya kadar geldim. Devrilen bir şişe sesinin geldiği yere bakınca, bırakılmış bir bira şişesini devirip içinde son kalan birkaç damlayı içmeye çalışan bir karga gördüm. Dönüş yolunda daha da ilginç bir şey oldu. Denize yağmur damlaları düşüyordu ama kıyı yoluna yağmıyordu. Bir süre bu inanılmaz görüntüye baka baka yürüdüm, sonra benim başıma da damlalar düşmeye başladı ama çok sürmedi.
Deniz inanılmaz temiz görünüyor, neredeyse Sağlık müdürlüğünün yayımladığı İstanbul plajlarının temiz olduğuna ilişkin rapora inanacağım. Yaşar Miraç, birkaç yıl önce bu kıyıdan çıkardığı midyeleri yemişti. Hâlâ hayatta. Yarın da aynı yürüyüşü yaparsam sonunda Dalyan’da kendimi suya bırakayım diye düşünüyorum. Hava aydınlandı. Çimleri sulayan bütün çeşmeler açılmış. Topraktan çok güzel bir tazelik kokusu yükseliyor. Martılar, kargalar, kediler, köpekler, hepsi bu sessiz güzelliğin tadını çıkarmak için ortalıkta dolaşıp duruyorlar. Tek tük insanlar da ortaya çıkmaya başladı.
Dönüş yolunda meyveli bir ağaç gördüm. Kocayemişe benziyordu meyveleri. Bir tane koparıp ağzıma attım. O kadar ekşi ve kekremsi bir tadı var ki yiyemedim. Az ötede bir dut ağacı imdadıma yetişti de ağzımın tadını düzeltebildim.
Dalyan’dan Bostancı’ya dek gidiş dönüş 10 kilometre yürüdüm. Yolun sonundaki jimlastik aletlerinde de bedenimi iyice gerdim. O kadar iyi geldi ki bu hareketler, olur olmaz saatlerde orgazm seslerini duyduğum yan dairedeki kadın gibi benim de çığlıklar atasım geldi.

 

25 Temmuz 2014

Karmaşık bir rüyanın içinden uyandım. Adam yayınları yeniden kurulacakmış. Bütün eski yazarlar ya da varisleri toplantıya çağrılmış. Toplantı İstanbul Hukuk Fakültesinin ünlü 1. Sınıf anfisi. Yazar ve varisler anfiyi doldurmuşlar. Anfi kapısından içeri kafamı uzatıp tekrar dışarı çıktım. İnci Asena’yla karşılaştık. Yeni dönemde benimle çalışmayı düşünmüyorlarmış. Yayınevinin batışından sonraki tutumum pek hoşlarına gitmemiş. Bu arada Hukuk 1. Sınıftan arkadaşlarım Altan Heper ve Serpil Aslan’ı gördüm oralarda. Genç ve 18 yaşındaki halleriyle.
Uyansam da uzun süre kendime gelemedim.

Bugün Cumhuriyet gazetesinden fotoğraflarımı çekmeye gelecekler. 1994’ten buyana ikinci kez olacak böyle bir şey. 1994’te o zamanki kültür servisi yöneticisi Handan Şenköken’in isteğiyle Dip Sevgi adlı kitabımın yayımlanışı nedeniyle Pelin Özer benimle bir konuşma yapmıştı. Fotoğraf çekimi için gelen arkadaşla o zaman çalıştığım Adam Yayınları’nın Maslak’taki bürosunun yakınındaki Atlı Kulüp’ün bahçesine gidip orada çekim yapmıştık. Eşim Fatma Evyapan’ın bana armağan aldığı üzerimdeki tişörtte Leopardi’nin bir şiiri yazılıydı.

Che fai tu luna in ciel?
dimmi. Che fai,
Silenziosa luna?
Sorgi la sera, e vai,
Contemplando i deserti;
indi ti posi,
Ancor tu non sei paga
Di riandare
i sempiterni cali?
Ancor non prendi a schivo.
ancor sei vaga

Yılardır bu tişörtü ne zaman giysem İtalyanca bilen Kemal Atakay’dan Egemen Berköz’e pek çok arkadaşım, bu şiiri çözmeye çalışmışlar ama ilk iki dizeden sonrasını getirememişlerdi. Ben de bunu anlatır dururdum. Geçenlerde Burcu, “Bu mu çözemedikleri şiir?” dedi, çok kolay bir şeyden söz eder gibi ama arkasını getirmedi.

Neyse 20 yıl sonra Cumhuriyet’in foto muhabirinin karşısına yine aynı tişörtle çıktım. Bu kez Nesin Yayınevi’nde çalışıyorum. Dolapdere’deyiz. Kurtuluş’a çıkan merdivenlerde bol bol fotoğraf çekildi.

Bu fotoğraflardan biri gazetede yayımlandığında merak ediyorum, üzerimdeki yirmi yıl önceki tişörtümü fark eden biri olacak mı?

Read Full Post »

Merhaba,

1976’dan bu yana yazdığım bütün şiirler kitaplarımda yer alıyor. Son olarak 2007 yılında bütün şiirlerimin yer aldığı İnsan Üstüne Sorular – Yanıtlar (Şiirler 1976-2006) yayımlandı.

Şiirin, şairin hayatının bir parçası olduğuna inandım hep. Bütün bu yıllar boyunca yazdığım şiirler, bir tür yaşadığım hayatın günceleri ya da yansımaları gibi de okunabilir.

Şiirle kendi aramda dürüst bir ilişkinin olduğunu, birbirimize yalan söylemediğimizi düşündüm hep.

Ama gün oluyor, insan içinde yaşadığı koşulları, kendi ruh durumunu anlayabilmekten uzaklaşabiliyor. Türlü yanılsamalar içinde, içi boş hayallere, sahte parlaklıklara kapılabiliyor. Birçok şair böylesi oyunlardan zevk alıp, yazdıkları şiirlerden mutluluk duyabilirler.

Ben böyle değilim. Sevginin, duygunun, dostluğun da gerçeğini aradım. Yanıltıcı eğilimlerden uzak tutmaya çalıştım kendimi.

Bugün 2012 yılının ilk ayında yakın geçmişime dönüp baktığımda, son on yılda yazdığım şiirlerde bu gerçeklik duygusundan uzaklaştığımı, olmadık parlaklıkların çekiciliğine kapılıp kendime, ahlaki değerlerime haksızlıklar ettiğimi anlıyorum. Dahası bu şiirlerin şiir değeri taşıdığına da inanmıyorum.

Bu nedenle son on yılda yazdığım şiirlerin, yani Kumral Gökkuşağı, Ayçiçeği Özlemi ve İnsan Üstüne Sorular – Yanıtlar kitabımda yer alan Babamın Çamları (aynı adlı şiir hariç), kitaplarının bundan böyle adımla bir arada anılmasını istemiyorum. İlerde toplu şiirlerimin yeni bir basımı yapılırsa ilk beş kitabımdaki şiirlerden bir seçme yapacağım.

Bundan sonra yazacağım şiirlerde de dürüst bir yürek olmaya çabalayacağım.

Bir şairin içi dürüstlük genleriyle dolu sözcüklerinden başka neyi vardır?

Turgay Fişekçi

Read Full Post »

İstanbul Modern müzesinin yanındaki Antrepo’da yılboyunca sürecek sıradışı bir sergi açıldı: “Body Worlds” (Beden Dünyası).

Serginin oluşmasının temelinde Gunther von Hagens adlı Alman anatomi profesörünün geliştirdiği “plastinasyon” adı verilen bir yöntemle cansız insan bedenlerinin bozulmadan korunabilmesi yatıyor.

Önceleri yalnızca tıp alanındaki bilimsel çalışmalar için kullanılan bu yöntem, belirli organların korunmasıyla sınırlıydı. Bütün bir insan bedeninin korunduğu ilk sergi 1995’te açıldı. O zamandan buyana da Beden Dünyası sergileri yeryüzünün çeşitli köşelerinde büyük ilgiyle karşılanıyor.

Sergide dört haftalık bir ceninden başlayıp yaşlılık çağlarına dek insan bedeninin farklı dönemlerine ilişkin hem bütünlüklü, hem de çeşitli organların hastalıklı ve sağlıklı yapılarına ilişkin örnekler yer alıyor.

****

Serginin izleyenler için belki de en etkileyici yanı, sergi objeleriyle kendi bedeninizi bir arada düşünmeye fırsat vermesi. Bir cam korunağın ardındaki cansız beden parçalarına bakarken kendi bedeninizin de bunlardan farksız bir yapı olduğunu görüyorsunuz.

Bu olgu, insanda hiçbir aynanın gösteremeyeceği bir gerçeklikle karşı karşıya kalma duygusu uyandırıyor.

Karacaoğlan, yüzyıllar önce, “Üryan geldim / yine üryan giderim” demişti ya, buradaki üryanlık tenin de ötesinde bedenin derinliklerine, iç organlarına dek uzanıyor.

İnsanın bedenini hiçbir zaman göremeyeceği bir biçimde görebilmesi, ister istemez yaşamla arasındaki bağı da sorgulamaya itiyor. Sergi düzenleyicileri de bu hesaplaşmaya yardımcı olması için duvarlara beden ve yaşamla ilgili temel doğruları dile getiren açıklamalar koymuşlar. Böylece iç organların şaşırtıcı yapılarını izlerken, temel sağlık bilgileriyle bağlar da kuruyorsunuz.

Öte yandan yalnızca öğretici bir sergi denemez Beden Dünyasına. Bedenlere verilen biçimlere bakıldığında, bir anatomi sergisinde değil de çağdaş bir heykel sergisinde olduğunuzu düşünebilirsiniz. Gerçekten de sergide yer alan sporcu, dansçı vb. bedenlerine bakarken, yapının olağanüstü biçimleri karşısında hayranlık duymamak elde değil. Sergi hazırlayıcının yola çıkarken Rönesans yapıtlarından esinlenmiş olması, belki de bu güzelliğin temel kaynaklarından biri.

* * *

Böyle bakınca sergi bütünüyle insan bedenine bir güzelleme.

Sahip olduğumuz beden, sağlıklı olduğunda gücü, yetenekleri ve yapabilecekleriyle olağanüstü bir varlık. Büyük bir zenginlik kaynağı. Öte yandan küçücük ihmaller, hor kullanma, bu çok yetenekli yapıyı bir anda yıkıma ve yokoluşa sürükleyebiliyor.

Böylesine gücün ve böylesine kırılganlığın bir arada bulunduğu bir yapı bedenimiz.

Serginin en büyük başarısı da bu duyguyu izleyenlere çok güçlü bir biçimde yansıtabilmesi.

Aslında hayat da öyle değil mi?

Dönülmez dediğimiz yollar, bitmez dediğimiz aşklar, sınırsız sandığımız iktidarlar,  dünyayı yerinden oynatabilirmiş gibi güçlü görünürken, an gelip incecik bir dal gibi çıt diye kırılıvermiyorlar mı?

Read Full Post »

Yastığında şiirlerle yatan gül!

Yüzünle gelirdi gün ve gece

Çağlayanlar dökülürken şakağından

Kumrular serinlerdi boynunun gölgeliklerinde

Rastlantı sabahı bir kediydim pencerende

Bir kâse süttü yüzün, doyurdu beni

Pembe soluk, göğsünde kayan çocuk eli

Sevgi yapraklı yıldızlardı gözlerinde

Geceler boyu aştığım yolları boyardı

Başımda sonsuz göğün deldiği bulutlar

Karanlık, hüzünden maske

Hayat, aydınlığı olmayan bir ışıktı içimde

Gövdesindeki güçten şaşkın nar ağacı!

Duman ve silahlarla yıkılmıştık

Geliş gidişlerin sarstı dünyayı

Yaşamak, senden uzak olamaz artık

Read Full Post »

Özdemir İnce geçen cumartesi Sözcükler Dergisinin son sayısını referans alarak aşağıdaki yazıyı yayınladı…

SÖZCÜKLER (İki aylık edebiyat dergisi, Mart-Nisan 2010-2) dergisi çok hayırlı bir iş yaptı: Jean-Paul Sartre’ın Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde yaptığı konuşmayı (verdiği bildiriyi) yayımladı.

Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi daha çok Russell Mahkemesi olarak bilinir. Söz konusu mahkeme, İngiliz filozof Bertrand Russell önderliğinde kurulan 25 üyeli bir özel mahkemedir. Amacı, Vietnam’da ABD’nin işlediği savaş suçlarını araştırmak ve dünyaya duyurmak idi. 1966 yılında kurulan mahkemenin duruşma oturumları 1967 yılında Stockholm ve Kopenhag’da yapılmıştı.

Russell Mahkemesi’nin 25 üyesinden ikisi, Jean-Paul Sartre ve Mehmet Ali Aybar (uluslararası avukat, milletvekili, Türkiye İşçi Partisi Başkanı) idi. Geriye kalan 23 üyenin kimler olduğunu internette “Russell Mahkemesi” maddesine bakarak öğrenebilirsiniz.

Russell Mahkemesi, ABD tarafından ciddiye alınmadı, üyeler sol eğilimli olduğu için önyargılı kabul edildi ama mahkemenin dünyada büyük yankıları oldu. 1967’den itibaren mahkemeyle ilgili birçok kitap yayımlandı. Bunlardan birini ben de okudum: “Vladimir Dedijer/Arlette Elkaim/Cathérine Russell, ‘Tribunal Russell, le Jugement de Stockholm’, Idée/Gallimard, 1967”.

SADECE YAHUDİ OLDUĞU İÇİN

Jean-Paul Sartre’ın Russell Mahkemesi’ne sunduğu metin, dediğim gibi, Sözcükler Dergisi tarafından yayımlandı. Dergiyi bulup okumanızı tavsiye ederim. Eline hiç edebiyat dergisi almamış olanlar, bu fırsattan yararlanarak, “Edebiyat”ın ve bir edebiyat dergisinin özgün ve nitelikli işlevine tanık olacaklardır. Ben, Sartre’ın, Nazi Almanya’sının Yahudilere karşı uyguladığı soykırım ile ABD’nin Vietnam’daki kırımlarını karşılaştırdığı yazısından iki cümle aktarmakla yetineceğim:
“Bir Yahudi’nin nereli olursa olsun, silahlanmış ya da bir direniş hareketine katılmış olsun ya da olmasın, sadece bir Yahudi olduğu için öldürülmesi gerekliydi.” (s. 66)

Nazi rejiminin Alman Yahudilerini öldürmek ya da toplama kamplarına tıkmak konusunda nedenleri vardı diyelim. Ama Macar, Rus, Fransız, Bulgar Yahudilerine neden aynı muamele uygulandı? Soykırım eylemi bu sorunun yanıtındadır.

“Birinci Dünya Savaşı’nda, soykırım eğilimleri sadece nadiren görüldü.” (s. 68)

PEKİ NEDEN 1915’İ ALMADI!

Jean-Paul Sartre soykırım uygulamalarından değil fakat eğilimlerinden söz ediyor. Acaba 1967 yılında Ermeni soykırımı iddialarını bilmiyor muydu? Nasıl bilmez? Peki konuşmasını Nazi uygulamaları, geleneksel ve yeni sömürgecilik olgu ve verileri üzerinde yoğunlaştıran filozof neden 1915 Ermeni olaylarını soykırım tarihine almadı. Demek ki, bu olaylarda, soykırımı “niyet” üzerinden tanımlayan 1948 tarihli Cenevre Sözleşmesi’nin 2. maddesine uyar bir gerçeklik bul(a)mamış.

Sartre’ın metnini, Skanialı kasabı İsveçli; Kızılderili, Vietnamlı, Iraklı ve Afganların seri katilleri okumaz ama sizler okuyun. Bizim yarım pabuçlu entellolar, tarihçi ve filozof bozuntuları, uzaktan kumandalı sefil toplum militanları mutlaka okumalı. Utanmak için!

Read Full Post »

5. yıla girerken bir kez daha

Merhaba,

Elinizdeki sayı ile Sözcükler, dördüncü yılını doldurup beş yaşına bastı.
Doğrusu yola çıkarken derginin bugün ulaştığı konumu hiç düşünmemiştik.
Birkaç arkadaş, özellikle uzun şiirlerini yayımlatacak dergi bulamadıklarından, ortak edebiyat değerlerimizin yansıdığı bir yayın organının yokluğundan yakınıyorlardı.
Benim geçmişimde 1978’de Sanat Emeği ile başlayan 2005’te Adam Sanat ile biten uzun bir dergicilik geçmişi vardı. Yeni bir dergi yayımcılığına girişmek, düşüneceğim son işlerden biriydi.
Üstelik yeni bir yayın etkinliği için ne elimizde sermaye ne de çevremizde bir destek vardı.
Önce dergiye kaynak aramaya başladık. Çünkü yalnızca derginin kâğıt, matbaa gibi kaba giderlerinin yanında bir o kadar da yaygın dağıtımının sağlanabilmesi için dağıtıcıya ödenmesi gereken bir bedel vardı.
Böyle günlerden birinde Taksim’deki Gezi kahvesine sabah 11’de girip akşam 24’te çıkmıştım. Gün boyu çok sayıda insanla tanışıp konuşmuş, iyi dileklerin ötesinde bir sonucun ortaya çıkmayacağını görmüştüm.
Sonunda bu ilişkiler öylesine yorucu geldi ki, baktım cebimde iki sayı çıkarabilecek param var; iki sayı çıkarayım, satarsa sürdürürüm, satmazsa kapatırım, para çevresindeki her türlü kirlilik yayıcı ilişkiden de uzak kalmış olurum diye düşündüm.
İlk sayının çıkışıyla bir anda, yazarlar, okurlar, kâğıtçılar, matbaacılar, dağıtıcılar, kitapçılar, muhasebeciler, kargocular, postacılar, vb. arasında yeni bir dünyada yaşamaya başladım. Bütün bu yorucu ilişkilerden bir ölçüde zevk aldığımı da söylemeliyim.
Öte yandan ilk sayının çıkışıyla derginin beklenmedik bir ilgi göreceği de ortaya çıktı.
İlk sayı da, bugüne dek çıkan sonraki sayılar da hep derginin yayınını sürdürebileceği düzeyde satış sayılarına ulaştı.
Derginin magazin eğilimlerinden uzak, yalnızca nitelikli edebiyat ürünleri sunan çizgisi, başta üniversite çevreleri olmak üzere edebiyat okurları ve yazarlar arasında beğeni kazandı.
Okur desteğinin bütün öteki desteklerden daha kalıcı olduğunu da zaman gösterdi. Yazarlar yeni, nitelikli ürünleriyle derginin varlığını desteklediler, güç kattılar.
Bugün beşinci yıla girerken şunu söyleyebiliriz: Çevresindeki okur ve yazar desteği sürdükçe Sözcükler de yayınını sürdürme gücünü bulabilecektir.

* * *

Bu sayımızda ülkemizde de çok sevilen Arjantinli yazar Julio Cortázar’ın dilimizde ilk kez yayımlanan bir öyküsüyle, bu öykü çevresinde çevirmeni Ayşe Nihal Akbulut’un kimi değerlendirmelerini bulacaksınız.
Yanı sıra günümüz öykücülüğünün verim zenginliğini yansıtan birbirinden ilginç öyküler de okuyacaksınız.

Çağın önde gelen düşünürlerinden Jean-Paul Sartre’ın ünlü Russell Mahkemesinde yaptığı “Soykırım Nedir?” adlı konuşmasını da yine çevirmeni Burç ‹dem Dinçel’in bir değerlendirme yazısıyla birlikte sunuyoruz.

Emin Özdemir, “Türkçe Üzerine Mektuplar”ıyla, hepimiz için dil ve edebiyat onurunun yükseldiği bir alan açıyor.

Aydın Boysan, yüz yıla yaklaşan yaşamının köşetaşlarıyla bir kez daha hesaplaşıyor.

A. Didem Uslu, çok farklı iki yazarın, Puşkin ile Tanpınar’ın Erzurum’a bakışlarını irdeliyor.

Toplumumuzun türlü dertler içinde, çağdaşlık savaşımı verdiği bir ortamda, birbirinden değerli ürünlerle dolu, baştan sona beğeniyle okunabilecek yeni bir sayı sunmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Bu sayımızın desenleri, Dilek Demirci’nin Tatvan ve Diyarbakır köylerinde çocuklarla yaptığı resim atölyelerinden izlenimlerinden.

İyi okumalar.

Read Full Post »

Leylaklar açarken doğmuş annem

Lacivert gözlü bir genden

Avunya diye bir kasaba

Adını bile sildi cehennem.

Bu yıl leylaklar, ölümcül mora boğdu dünyayı

Çocuklar anne karnında hastalandı

Yirmi gün aç kaldı, yedi yıl hapis yatan

Son pandalar sergilendi New York’da

Yuvasız kaldı, yavru kaplumbağalar.

Bu yıl da leylaklar açarken

Bir kez daha yöneldik hayatın tozlarına

Neyi sevip, neyi kovacağımızı bilemeden.

Utanarak yeni konuklardan

Biraz da kurtulmak için;

“Dünyayı nasıl bu denli çirkinleştirebildiniz!”

Sorularından

Dağlanarak lacivert alevli leylaklarla

Bir kez daha yöneldik hayatın tozlarına.

Read Full Post »

Older Posts »