Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Ağustos 2014

26.6.2014, perşembe

Doğan Görsev’le Gayrettepe Emekli Subay Evleri 62. Blok 4 nolu dairedeki evinde sabah saat 10’da buluşmak üzere sözleşmiştik.
Dün Sözcükler’in 50. Sayısı çıktı Dile kolay. 9 yıl önce 1. sayıda da hamallığımla tek başınaydım, bugün de. Sabah 8’de evden çıktım. Cebimde 5 lira vardı, Burcu’nun çekmecesinden yüz lira borç aldım. Bu borç aldığım ikinci yüzlük. Kredi kartıyla yüz liralık benzin aldım. Bugünkü dolaşmalarıma yeter. Cehennemi bir sıcak. Arabanın bütün camlarını açıyorum, sersemletici bir sıcak yel vuruyor. 9’da İkitelli Çevre Sanayi Sitesindeki matbaaya geldim. Evden buraya 40 kilometre. Dergileri Yay-Sat’a götürecek şoför başka bir iş için Topkapı’ya gitmiş. 1.5 saat onu bekledim. Gelince Yay-Sat’a verilecek dergileri onun aracına, kalan 1000 dergiyi benim araca yükleyip Yay-Sat’a geldik. Aracın kapısını açınca dergilerin yarısını matbaada unuttuğu ortaya çıktı. Tekrar geri dönüp kalan dergileri getirdi. Bölgelere göre paketleri kamyonlara yükledik.
Oradan yakındaki Hürriyet gazetesine gelip kültür sayfası için dergi bıraktım. Oradan Kültür Üniversitesine geldim. Abonelikleri olan 30 dergiyi bıraktım. Kapıya bırakmak istedim ama görevliler almadı. Kimlik verip giriş kartı aldım. 5. Kata çıkıp Fehamet Bey’in sekreteri Şengül Hanım’ın odasına bıraktım.
Oradan Cağaloğlu’na geldim. Sahilden Kumkapı girişinden girip Kadırga’dan Piyerloti caddesi yoluyla yukarı çıkan bir yol, eski konservatuar binasının arkasından tramvay yolunu aşarak Cağaloğlu Meydanına çıkıyor. Yerebatan caddesine, oradan Çatalçeşme sokağa sapıp, çıkmaz yol olan Ticarethane sokağına girdim. Dörtlüleri yakıp Alfa’nın paketini bir koşu bıraktım. Döndüğümde arkamda bir araç daha gelmiş, koliler indiriyorlardı. Onları bekledim. Buralarda bir trafik polisine rastlamaktan korkuyorum. Arabada bin tane dergi var, kesin ceza yerim. Yol açılınca geri geri çıktım. Molla Fenari sokaktan yeniden Yerebatan caddesine dönüp, oradan sola saparak Gülhane’ye indim. Tramvay ve otomobil akışını yönlendiren bir polis vardı ama yüklerimi sanırım görmedi. Sirkeci Garı’nın önünde başka bir polis ekibi vardı ama başka bir sürücüye ceza yazmakla meşguldüler, yanlarından geçtim. Unkapanı köprüsü, Kasımpaşa, Dolapdere üzerinden geldiğim Yurtiçi Kargo’nun Taksim şubesi önünde durdum. Buradan Dost, Yakın Kitabevi, Sezgin Taş, Mehmet Bacaksızlar, Hakkı Mısırlıoğlu, Oğuzhan Akay, Emin Özdemir’e dergilerini gönderdim. Hepsi 105 lira tuttu. Cebimdeki bütün parayı verdim. Arabayı aynı sokak üzerindeki kapalı otoparka bıraktım. El arabasına 100 dergi alarak İstiklal caddesine çıktım. Tahsilat makbuzunu evde unutmuşum. Kırtasiyeciden bir makbuz istedim. Cebimde para olmadığını unutmuşum. 3.5 lira dedi. Bozuklukları saydım. Tam geldi. Pandora, Mefisto, Robenson, Yapı Kredi, Can Yayınları, İş bankası, Metis ve Sen Pucherie’ye dergilerini bıraktım. Mefisto’dan 468, Robenson’dan 250 TL. aldım. Cebime para girdi. Köfteci Ramiz’de köfte ve salata yedim, iki şişe su içtim.
Saat 5 olmuştu. Sıkışmış bir trafikte karşıya geçip Kadıköy’e geldim. Mefisto’ya elli dergi bıraktım. Geçen sayının kayıtları girilmemiş. İade yok ama 19 satış görülüyor. 150 TL. aldım.
Göztepe’ye Gergedan kitabevine geldim. 4 dergi satılmış. Bir iade ve 29 lira aldım. O iade dergi ile yeni sayıdan bir dergiyi Refik Durbaş’a getirdim. Kısa süre oturdum. İzmir’e Ünal Ersözlü’nün nikâhına gidip gelmiş. Birkaç yıl önce bir Yunus Nadi ödülünde herkesin politik konuşmalar yaptığı bir salonda kürsüye çıkıp “bu ödülü aşkım Dilara’ya adıyorum” diye bir çığlık atarak gerçeküstü bir durum yaratmıştı. Dilara’yla değil de Efsun’la evlenmiş. İzmirli şairlerde evlilik rekoru Halim Yazıcı’daymış (7 kez). Yeni çıkan şiir kitabı da 500 adet basılıp hepsi nikâha gelenlere armağan olarak dağıtılmış.
Refik, Can’dan çıkan çocuk kitabına Burcu’nun yaptığı resimleri beğenmiş. Yeni kitap resimliyor mu? diye sordu.
Eve geldiğimde leş gibi yorgundum. Birkaç dilim soğuk karpuz yedikten sonra telefonumu kapadım ve 21.30’da uyudum.
Gece bir ara uyandım, karnım acıkmıştı. Dört gün önce yaptığım kekten bir dilimle, kendi mayaladığım yoğurttan birkaç kaşık yiyip yeniden uyudum.

Sabah 8’de uyandım. Hâlâ leş gibiyim, dinlenmiş hissetmiyorum kendimi. Kediye mama verdim. Tansiyon hapımı aldım. Su ısıtıp bir bardak çay koydum. Domates, biber, iki yumurta, tereyağ, zerdeçal ve kırmızı biberli bir menemen yaptım. Bir dilim ekmekle onu yedim.
Traş oldum, banyo yaptım. Temiz bir tişörtle, bedenime bol gelen ama yazlık ve ince olan bir pantolon giydim. Bu pantolonu geçen kış uzun süre kışlık olarak giymiştim, bu yıl havalar ısındığından beri de kışlık bir pantolon buldum onu giyiyorum. İnsan şaşırmaya görsün bir kez, toparlanmak kolay olmuyor.
9.10’da evden çıktım. Geç kalma telaşıyla Tunusbağı’ndan dolmuşa bindim. İskeleden Beşiktaş motoruna, Beşiktaş’tan da 30 A ile geldiğim Kışlaönü durağında indim.
Cehennemi bir sıcak. Bu eve 1980 öncesi de bir kez gelmiştim. Evdeki müzik sistemleri, plaklar, bantlar, aklımı başımdan almıştı. Bir de dünyada gördüğüm en zarif insanlardan biri olan Doğan Görsev. O zaman Kerem var mıydı, kaç yaşındaydı, nerdeydi bilmiyorum.
62. Bloğu kolayca buldum. 4 nolu dairenin ziline basarken saate baktım. Tam 10’du. Kendimi gerçek bir komünist gibi hissettim. Bir komünistin buluşmalarında dakika sekmez. Kapıyı açan yıllardır görmediğim, pek az tanıdığım ama güçlü gönül bağlarımın olduğu bir insan mı, yoksa sıklıkla gördüğüm bir yakınım mı bilemedim.
Böyle düşününce heyecanlandım. Komünizm nedir deseler, bütün insanların Nâzım Hikmet gibi, Abidin Dino gibi, Doğan Görsev gibi, Gün Benderli gibi, Hüseyin Erdem gibi oldukları bir dünya derdim. Bugün de işte öyle bir gün.
83 yaşında dimdik bir insan. Yüzünde hiç kaybolmamış gençlik heyecanları. Kucaklaştık kapıda. Ardında Nesrin Hanım. Daha genç görünüyor. Ev pırıl pırıl. Ayakkabılarımı çıkarıp terlik giydim. Masaya oturduk. Müzik koleksiyonunu Anadolu Üniversitesine bağışlamıştı. Raflar artık boş. Elinde Hasan Hüseyin’le 1972’de yaptığı kayıt var. O güne dek yayımlanmış yedi şiir kitabını kendi sesinden okutup kayda almış, nasıl değerlendireceğini bilemiyor. Bilgi Yayınevi hayırsız. Başkası da yayımlayamaz. 12 Eylül anıları kitabı tükenmiş, yeni basım için Yordam’da karar kıldık. Bir başka çalışma, dünyada müzikle söylenmiş bütün Nâzım Hikmet şarkıları. 11 cd’lik bir toplam. O da bir yere bağışlanacak ama nereye? Akla gelen yerler hep umutsuz.
Sonra bilgisayar başına geçtik. Google’da Hasan Hüseyin’in kendi sesinden neler var diye baktık. Birkaç şey. Sonra bir cd taktı. “Evrensel Klasik Müzik Kataloğu”. Almanya’da geçirdiği yirmi yılda hazırlamış. Dünyadaki bütün klasik müzik parçalarının dökümü. Dönemine göre, ülkesine göre, bestecisine göre, orkestrasına göre, şefine göre… Bulunmaz bir kılavuz. Bir kopyasını bana armağan etti. Bir de kitap: İlk 1965’te yayımlanmış. Şimdilerde Yordam Yayınları üç yılda üç basım yapmış. Henri Lefebvre’in “Sosyalist Dünya Görüşü Marksizm”. Ben de onlara Sözcükler’in 50. sayısını verdim. Salona dönüp birer kahve içtik.
Gençleşmiş, güzelleşmiş olarak çıktım kapıdan, beni bekleyen cehenneme doğru.

 

28.6.2014, Cumartesi

03.30’da Ramazan davulunun sesiyle uyandım. Salona geçip televizyonu açtım. NTV’de Saffet Ekinci, eski otomobillerle Almanya’dan başlayıp Ürdün’de sona eren bir ralliyi anlatıyor. Ürdün, Lut Gölü ve çöl görüntüleri. Nefret ediyorum her türlü gerilikten. Kimse beni oralara götüremez. Atay, Doğu Karadeniz’i dolaşıp geldi, aynı şey. Cehalet ve gerilik. Üstelik turist geliyor diye, Paris’te Roma’da kalabileceğin fiyatlara oralarda geceleyeceksin. Uzun Göl dedikleri yer, koca dağlar arasında küçücük bir su parçası. Onu görkemli bir güzellik kılan o dağlar arasındaki ıssızlığı. Getirip çevresine evleri, otelleri, iki şerefeli minareleri dikersen, onların arasında o zavallı suyun ne güzelliği kalır. İstanbul Boğazı yamaçlarına yapılan gökdelenler de aynı şey. Boğaz’a yakından bakarsan güzel. Kırkıncı kattan baktığın zaman şehrin devasa büyüklüğü içinde kaybolmuş bir zavallı su parçasından başka ne görülebilir?
Bu sabah kahrolası kilolarımın birazından kurtulmaya yönelik uzun bir yürüyüş yapmak istiyordum. Madem uyandım, gidip yürüyeyim dedim. Saat 4. tam çıkacağım sırada yağmur başladı. Haberleri izledim. Dünya yerinde duruyor, bir değişiklik yok. Yağmur kesilince çıktım. Trafik ışıkları sarı yanıp sönüyor. Hiç durmadan Fenerbahçe Dalyan’a gelip, sahile indim. Yağmur buraya yağmamış, yerler kuru. Yürüyüş yolunda kendim dışında yalnızca başörtülü koşan bir kadın gördüm. Hava hâlâ karanlık. Çıt yok. Caddebostan’a geldiğimde, kızlı erkekli küçük bir gençlik grubu gördüm. Bira içiyorlardı. Yavaş yavaş ağaran göğün altında Bostancı’ya kadar geldim. Devrilen bir şişe sesinin geldiği yere bakınca, bırakılmış bir bira şişesini devirip içinde son kalan birkaç damlayı içmeye çalışan bir karga gördüm. Dönüş yolunda daha da ilginç bir şey oldu. Denize yağmur damlaları düşüyordu ama kıyı yoluna yağmıyordu. Bir süre bu inanılmaz görüntüye baka baka yürüdüm, sonra benim başıma da damlalar düşmeye başladı ama çok sürmedi.
Deniz inanılmaz temiz görünüyor, neredeyse Sağlık müdürlüğünün yayımladığı İstanbul plajlarının temiz olduğuna ilişkin rapora inanacağım. Yaşar Miraç, birkaç yıl önce bu kıyıdan çıkardığı midyeleri yemişti. Hâlâ hayatta. Yarın da aynı yürüyüşü yaparsam sonunda Dalyan’da kendimi suya bırakayım diye düşünüyorum. Hava aydınlandı. Çimleri sulayan bütün çeşmeler açılmış. Topraktan çok güzel bir tazelik kokusu yükseliyor. Martılar, kargalar, kediler, köpekler, hepsi bu sessiz güzelliğin tadını çıkarmak için ortalıkta dolaşıp duruyorlar. Tek tük insanlar da ortaya çıkmaya başladı.
Dönüş yolunda meyveli bir ağaç gördüm. Kocayemişe benziyordu meyveleri. Bir tane koparıp ağzıma attım. O kadar ekşi ve kekremsi bir tadı var ki yiyemedim. Az ötede bir dut ağacı imdadıma yetişti de ağzımın tadını düzeltebildim.
Dalyan’dan Bostancı’ya dek gidiş dönüş 10 kilometre yürüdüm. Yolun sonundaki jimlastik aletlerinde de bedenimi iyice gerdim. O kadar iyi geldi ki bu hareketler, olur olmaz saatlerde orgazm seslerini duyduğum yan dairedeki kadın gibi benim de çığlıklar atasım geldi.

 

25 Temmuz 2014

Karmaşık bir rüyanın içinden uyandım. Adam yayınları yeniden kurulacakmış. Bütün eski yazarlar ya da varisleri toplantıya çağrılmış. Toplantı İstanbul Hukuk Fakültesinin ünlü 1. Sınıf anfisi. Yazar ve varisler anfiyi doldurmuşlar. Anfi kapısından içeri kafamı uzatıp tekrar dışarı çıktım. İnci Asena’yla karşılaştık. Yeni dönemde benimle çalışmayı düşünmüyorlarmış. Yayınevinin batışından sonraki tutumum pek hoşlarına gitmemiş. Bu arada Hukuk 1. Sınıftan arkadaşlarım Altan Heper ve Serpil Aslan’ı gördüm oralarda. Genç ve 18 yaşındaki halleriyle.
Uyansam da uzun süre kendime gelemedim.

Bugün Cumhuriyet gazetesinden fotoğraflarımı çekmeye gelecekler. 1994’ten buyana ikinci kez olacak böyle bir şey. 1994’te o zamanki kültür servisi yöneticisi Handan Şenköken’in isteğiyle Dip Sevgi adlı kitabımın yayımlanışı nedeniyle Pelin Özer benimle bir konuşma yapmıştı. Fotoğraf çekimi için gelen arkadaşla o zaman çalıştığım Adam Yayınları’nın Maslak’taki bürosunun yakınındaki Atlı Kulüp’ün bahçesine gidip orada çekim yapmıştık. Eşim Fatma Evyapan’ın bana armağan aldığı üzerimdeki tişörtte Leopardi’nin bir şiiri yazılıydı.

Che fai tu luna in ciel?
dimmi. Che fai,
Silenziosa luna?
Sorgi la sera, e vai,
Contemplando i deserti;
indi ti posi,
Ancor tu non sei paga
Di riandare
i sempiterni cali?
Ancor non prendi a schivo.
ancor sei vaga

Yılardır bu tişörtü ne zaman giysem İtalyanca bilen Kemal Atakay’dan Egemen Berköz’e pek çok arkadaşım, bu şiiri çözmeye çalışmışlar ama ilk iki dizeden sonrasını getirememişlerdi. Ben de bunu anlatır dururdum. Geçenlerde Burcu, “Bu mu çözemedikleri şiir?” dedi, çok kolay bir şeyden söz eder gibi ama arkasını getirmedi.

Neyse 20 yıl sonra Cumhuriyet’in foto muhabirinin karşısına yine aynı tişörtle çıktım. Bu kez Nesin Yayınevi’nde çalışıyorum. Dolapdere’deyiz. Kurtuluş’a çıkan merdivenlerde bol bol fotoğraf çekildi.

Bu fotoğraflardan biri gazetede yayımlandığında merak ediyorum, üzerimdeki yirmi yıl önceki tişörtümü fark eden biri olacak mı?

Read Full Post »