Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Mart 2010

Bir güvercinim vardı

Hep yükseklerde uçan

Gözlerden yitip gider

Dönüp bakmazdı geri

Gelip göğsüme konduğunda

Utangaç mavi gagası

Günlerin unutkanlığında

Gözlerinde özlemin kirazları

Saçlarında asitli yağmurların zehiri

Bakar yüzüme

Görebileceği en değerli şey gibi

— Daha yakın iki varlık

Görmedim göğün altında —

Sonra yine uçar

Öylesine yükselir, sevdiği göğe

Ardından bakıp her seferinde

Bir daha dönmeyecek derim

Günler geçer, bazen haftalar, aylar

Güneşli bir günde

yağmurda

gündüz ya da gece

Bakarım karşımda

Mavi gagası özlemin saati

Sanki dün birlikteydik

Hayatın olağanlığı sarar bizi

Yıllarımız geçti böyle

Gözlerim göklerden gelen maviliği beklerken

Gider sonra

Savrulurken gözyaşlarım

Ölü tüyler gibi havada

Read Full Post »

Gözlerinin aklarından dökülürler sokaklara

Her sabah işe giden çocuklar

Saçlarının kıvrımlarından kayarlar güle oynaya

Bağırışları karışır kentin bulvarlarında

Egzozlarla zehirlenen yaprakların hışırtısına

Sen o yaprakların altında beklersin

Saçlarında çocuk ağızları, kavun ve kirazlar

Bir hayatın en güzel rastlantısını.

— Hayatım bir çile yündür

Bacaklarım birer şiş

Her adımda bir ilmik örülür —

Sana yaklaşınca yaklaşırım Dünyaya

En güzel sesleri süzülür

Kirpik tuşlarına dokunduğumda,

Yüzünde karşılaştığım sanat

— En eski arkadaşım —

Hiç tanımadığım biri gibi

Durmadan şaşırtır beni.

Yemekler lezzetlenir

Yüzünün ışığı düşmüşse üzerlerine

Gözlerinin aklığında oynar çocuklar

Kediler gibi rarra rurra

Sevgiyi ilk kez gören bir çocuğun sesidir rakrak

Akşam olunca iner yatağına.

Yağmurlar yıkar bütün gece

Kentin en büyük alanı olan gözlerini

Sabahları yüzündeki sistir

Gemimi bağlayan yatağına

Sokaklarda trafik kilitlenir

Kol kıvrımından ayrılamazken dudaklarım.

İşte böyle geçti yıllar, daha da geçer belki

Bir insana alışmak, çaya, müziğe, bir filme alışır gibi

İki kişi arasında kendine yer açması bir duygunun.

Boşluğa kurulan bir yuvadır o

Yılbaşında kestaneli hindilerden

Hayatıma karışan bir hastanenin nöbet odasından

Deniz kıyılarından, kitaplardan taşınan çerçöple

İçinde hayat yumurtası büyütülen.

İçte titiz bir anne gibi

Onu bir toz birikintisi sanıp süpürme isteği.

İşte böyle geçti yıllar, daha da geçer belki

Boşluğa kurulan o yuvaya taşıdıklarımızla

Acı ve özlemlerimiz

Geçmiş ve geleceğimiz.

Read Full Post »

Suların yuvarlaklaştırdığı bir dünyaydı yüzün

Gelin perçemlerinde takılı gelinciklerin çevrelediği

Döndü ışıklar içindeki dünyamızda yüzün

Topladı güzelliklerin ışığını

Gülüşünden aktı dünyayı damıtan bütün ırmaklar

Sinikliğin karanlığını kanattın en koyu yerinden

Açtı menekşe, lacivert ipek ellerini

Küpe deliklerine astık yüreğimizi

Gözpınarlarında biriken acılarımızdı

Yüzünün laleli sevinci bıraktı onları denizlere

Dünyanın bütün çocukları buluşup yüzünde

Hep birden güldüler bir an

Gülüşün doğdu, dudaklarının kavunu, yüreklerinin ipeğinden

Sarı, siyah, beyaz, kırmızı bir gülüştü.

Yüzün yaratılırken yanında değildim

Karşılaştığımızda yapacak bir şey yoktu.

Read Full Post »

Bir çocuk içindi her şey

Sonsuz kıvrımlı saçlar patikalarımdı

Dalgalarındaki çocukların isteği

Gerisindeki ormanda yitecekleri

Kulak arkasındaki o kumsala ulaşmaktı

Bir insan içindi her şey

Beyin kıvrımlarında kalabilmek canlılık boyu

“Pervaneydim, ışığın yakmıyordu”

Ellerimde öpülmemiş sular terledi

Seni ararken yerin ve göğün gizlerinde

Gözlerindi

Tüm karalar ve denizler diye dolaştığım

En durgun anında yüzeyinin

Uzaklaşıp gemiler, kara araçları ve insanlardan

Bıraktım kendimi.

Bir insana ulaşmak içindi her şey

Suların altında seyrettim batan son güneşi

Yeşil bir ışık söndü başucumda.

Read Full Post »

Yastığında şiirlerle yatan gül!

Yüzünle gelirdi gün ve gece

Çağlayanlar dökülürken şakağından

Kumrular serinlerdi boynunun gölgeliklerinde

Rastlantı sabahı bir kediydim pencerende

Bir kâse süttü yüzün, doyurdu beni

Pembe soluk, göğsünde kayan çocuk eli

Sevgi yapraklı yıldızlardı gözlerinde

Geceler boyu aştığım yolları boyardı

Başımda sonsuz göğün deldiği bulutlar

Karanlık, hüzünden maske

Hayat, aydınlığı olmayan bir ışıktı içimde

Gövdesindeki güçten şaşkın nar ağacı!

Duman ve silahlarla yıkılmıştık

Geliş gidişlerin sarstı dünyayı

Yaşamak, senden uzak olamaz artık

Read Full Post »

Özdemir İnce geçen cumartesi Sözcükler Dergisinin son sayısını referans alarak aşağıdaki yazıyı yayınladı…

SÖZCÜKLER (İki aylık edebiyat dergisi, Mart-Nisan 2010-2) dergisi çok hayırlı bir iş yaptı: Jean-Paul Sartre’ın Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde yaptığı konuşmayı (verdiği bildiriyi) yayımladı.

Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi daha çok Russell Mahkemesi olarak bilinir. Söz konusu mahkeme, İngiliz filozof Bertrand Russell önderliğinde kurulan 25 üyeli bir özel mahkemedir. Amacı, Vietnam’da ABD’nin işlediği savaş suçlarını araştırmak ve dünyaya duyurmak idi. 1966 yılında kurulan mahkemenin duruşma oturumları 1967 yılında Stockholm ve Kopenhag’da yapılmıştı.

Russell Mahkemesi’nin 25 üyesinden ikisi, Jean-Paul Sartre ve Mehmet Ali Aybar (uluslararası avukat, milletvekili, Türkiye İşçi Partisi Başkanı) idi. Geriye kalan 23 üyenin kimler olduğunu internette “Russell Mahkemesi” maddesine bakarak öğrenebilirsiniz.

Russell Mahkemesi, ABD tarafından ciddiye alınmadı, üyeler sol eğilimli olduğu için önyargılı kabul edildi ama mahkemenin dünyada büyük yankıları oldu. 1967’den itibaren mahkemeyle ilgili birçok kitap yayımlandı. Bunlardan birini ben de okudum: “Vladimir Dedijer/Arlette Elkaim/Cathérine Russell, ‘Tribunal Russell, le Jugement de Stockholm’, Idée/Gallimard, 1967”.

SADECE YAHUDİ OLDUĞU İÇİN

Jean-Paul Sartre’ın Russell Mahkemesi’ne sunduğu metin, dediğim gibi, Sözcükler Dergisi tarafından yayımlandı. Dergiyi bulup okumanızı tavsiye ederim. Eline hiç edebiyat dergisi almamış olanlar, bu fırsattan yararlanarak, “Edebiyat”ın ve bir edebiyat dergisinin özgün ve nitelikli işlevine tanık olacaklardır. Ben, Sartre’ın, Nazi Almanya’sının Yahudilere karşı uyguladığı soykırım ile ABD’nin Vietnam’daki kırımlarını karşılaştırdığı yazısından iki cümle aktarmakla yetineceğim:
“Bir Yahudi’nin nereli olursa olsun, silahlanmış ya da bir direniş hareketine katılmış olsun ya da olmasın, sadece bir Yahudi olduğu için öldürülmesi gerekliydi.” (s. 66)

Nazi rejiminin Alman Yahudilerini öldürmek ya da toplama kamplarına tıkmak konusunda nedenleri vardı diyelim. Ama Macar, Rus, Fransız, Bulgar Yahudilerine neden aynı muamele uygulandı? Soykırım eylemi bu sorunun yanıtındadır.

“Birinci Dünya Savaşı’nda, soykırım eğilimleri sadece nadiren görüldü.” (s. 68)

PEKİ NEDEN 1915’İ ALMADI!

Jean-Paul Sartre soykırım uygulamalarından değil fakat eğilimlerinden söz ediyor. Acaba 1967 yılında Ermeni soykırımı iddialarını bilmiyor muydu? Nasıl bilmez? Peki konuşmasını Nazi uygulamaları, geleneksel ve yeni sömürgecilik olgu ve verileri üzerinde yoğunlaştıran filozof neden 1915 Ermeni olaylarını soykırım tarihine almadı. Demek ki, bu olaylarda, soykırımı “niyet” üzerinden tanımlayan 1948 tarihli Cenevre Sözleşmesi’nin 2. maddesine uyar bir gerçeklik bul(a)mamış.

Sartre’ın metnini, Skanialı kasabı İsveçli; Kızılderili, Vietnamlı, Iraklı ve Afganların seri katilleri okumaz ama sizler okuyun. Bizim yarım pabuçlu entellolar, tarihçi ve filozof bozuntuları, uzaktan kumandalı sefil toplum militanları mutlaka okumalı. Utanmak için!

Read Full Post »

Başının bir savruluşu, kirpiklerinden saçılan güneş toplarıyla uyandım

Dudak mı, dil mi, bir tutam saç mı kimliksiz bir öpüştü

bedenimde akan

Öptüğüm bütün tenler, düşlerimdeki bütün meyvaların kokuları

Cevizli bahçede uyuyan çıplak kollu pembe çocuk

Gece boyu öpüşler üstüne sabah güneşiyle olgunlaşan kayısı

Bağlandığım doğa, özlediğim bütün insanlar denli tanıdıktı

Kargılardan güneşlikler ördü esmer tenli hasırcılar

Onların tanıklığıyla serildim şiptik ayaklarına

Dudağında tırtıklar, karpuz sergilerinin çocuk cebinde bağ bıçağıydı

Kuru otlar üstünde dilim dilim çatlayan hayat meyvamı aldı

Kendimi tanımak istediğimde baktığım aynaydın

Hüzün törenleriyle diktin ömür fidanımı

Senle ve senden uzak yaşadım yakın ve uzak saatleri

Düşündüm senden uzak, yaşayacak bir şey kalmadığını

Her an vazgeçilebilecek bir alışkanlıktı yaşamak

Aynada tanıdık yüzüne rastladığım geceler yalnız, istekli uyandım

Güneş eritti, gözyaşlarıma aldırmadan altın ve ipeğimi

Read Full Post »

Older Posts »