Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Şubat 2010

Gece yarılarının ötesinde yüzüm

Sana döndüğünde

Çamurdan yuvalarını yapar gibi saçak altlarına

Kırlangıçlar kalkıp yüzünden

Göz kapaklarıma konar.

Ağızlarında bağbozumlarının şırası

ve yanan yaprakların mavi duman tadı

Leylekler gitse de onlar ayrılamaz

yüzünün her dem yeşil sıcaklığından

Taşırlar baharını gözlerime.

Gözlerimden başka kanıtım kalmadı

gençliğime

— En yakınlarım söyledi bunu, inanıyorum

Oysa daha otuz bile değilim —

Seni alır, ışıklı oyuncaklar yaparım kendime

Çok uzakta kalmış bir arkadaştı sevinç

göreceğimi artık ummadığım.

Yaradılışını düşünsem, bulamam

Hangi denizin köpükleriydi

gözlerinin yedi rengi

Kırlangıçlar bu bağ bozumunda şırayı

göğüslerinden emdi.

Denizlerden, karalardan, bağlardan uzak

Belirsizlikler içinde bir dünyada

Biz, asfaltın çatlağında biten bir çift ot

Birbirine titrek dokunuşlarla yaslanan

Üzerimizden otomobiller gelip geçer de

Yağmurlar bize yeter.

Hiç görmesem de yüzünü

Kırlangıçlar getirip bırakır başucuma her sabah

gözlerinin yedi rengini

Ağızlarında göğüslerinin buğu ve şırası

Alınlarında saçlarının sis ve yaseminler içindeki göğü.

Ben gözlerinin renkleriyle boyarım

Her sabah karşımdaki simsiyah duvarı.

Read Full Post »

5. yıla girerken bir kez daha

Merhaba,

Elinizdeki sayı ile Sözcükler, dördüncü yılını doldurup beş yaşına bastı.
Doğrusu yola çıkarken derginin bugün ulaştığı konumu hiç düşünmemiştik.
Birkaç arkadaş, özellikle uzun şiirlerini yayımlatacak dergi bulamadıklarından, ortak edebiyat değerlerimizin yansıdığı bir yayın organının yokluğundan yakınıyorlardı.
Benim geçmişimde 1978’de Sanat Emeği ile başlayan 2005’te Adam Sanat ile biten uzun bir dergicilik geçmişi vardı. Yeni bir dergi yayımcılığına girişmek, düşüneceğim son işlerden biriydi.
Üstelik yeni bir yayın etkinliği için ne elimizde sermaye ne de çevremizde bir destek vardı.
Önce dergiye kaynak aramaya başladık. Çünkü yalnızca derginin kâğıt, matbaa gibi kaba giderlerinin yanında bir o kadar da yaygın dağıtımının sağlanabilmesi için dağıtıcıya ödenmesi gereken bir bedel vardı.
Böyle günlerden birinde Taksim’deki Gezi kahvesine sabah 11’de girip akşam 24’te çıkmıştım. Gün boyu çok sayıda insanla tanışıp konuşmuş, iyi dileklerin ötesinde bir sonucun ortaya çıkmayacağını görmüştüm.
Sonunda bu ilişkiler öylesine yorucu geldi ki, baktım cebimde iki sayı çıkarabilecek param var; iki sayı çıkarayım, satarsa sürdürürüm, satmazsa kapatırım, para çevresindeki her türlü kirlilik yayıcı ilişkiden de uzak kalmış olurum diye düşündüm.
İlk sayının çıkışıyla bir anda, yazarlar, okurlar, kâğıtçılar, matbaacılar, dağıtıcılar, kitapçılar, muhasebeciler, kargocular, postacılar, vb. arasında yeni bir dünyada yaşamaya başladım. Bütün bu yorucu ilişkilerden bir ölçüde zevk aldığımı da söylemeliyim.
Öte yandan ilk sayının çıkışıyla derginin beklenmedik bir ilgi göreceği de ortaya çıktı.
İlk sayı da, bugüne dek çıkan sonraki sayılar da hep derginin yayınını sürdürebileceği düzeyde satış sayılarına ulaştı.
Derginin magazin eğilimlerinden uzak, yalnızca nitelikli edebiyat ürünleri sunan çizgisi, başta üniversite çevreleri olmak üzere edebiyat okurları ve yazarlar arasında beğeni kazandı.
Okur desteğinin bütün öteki desteklerden daha kalıcı olduğunu da zaman gösterdi. Yazarlar yeni, nitelikli ürünleriyle derginin varlığını desteklediler, güç kattılar.
Bugün beşinci yıla girerken şunu söyleyebiliriz: Çevresindeki okur ve yazar desteği sürdükçe Sözcükler de yayınını sürdürme gücünü bulabilecektir.

* * *

Bu sayımızda ülkemizde de çok sevilen Arjantinli yazar Julio Cortázar’ın dilimizde ilk kez yayımlanan bir öyküsüyle, bu öykü çevresinde çevirmeni Ayşe Nihal Akbulut’un kimi değerlendirmelerini bulacaksınız.
Yanı sıra günümüz öykücülüğünün verim zenginliğini yansıtan birbirinden ilginç öyküler de okuyacaksınız.

Çağın önde gelen düşünürlerinden Jean-Paul Sartre’ın ünlü Russell Mahkemesinde yaptığı “Soykırım Nedir?” adlı konuşmasını da yine çevirmeni Burç ‹dem Dinçel’in bir değerlendirme yazısıyla birlikte sunuyoruz.

Emin Özdemir, “Türkçe Üzerine Mektuplar”ıyla, hepimiz için dil ve edebiyat onurunun yükseldiği bir alan açıyor.

Aydın Boysan, yüz yıla yaklaşan yaşamının köşetaşlarıyla bir kez daha hesaplaşıyor.

A. Didem Uslu, çok farklı iki yazarın, Puşkin ile Tanpınar’ın Erzurum’a bakışlarını irdeliyor.

Toplumumuzun türlü dertler içinde, çağdaşlık savaşımı verdiği bir ortamda, birbirinden değerli ürünlerle dolu, baştan sona beğeniyle okunabilecek yeni bir sayı sunmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Bu sayımızın desenleri, Dilek Demirci’nin Tatvan ve Diyarbakır köylerinde çocuklarla yaptığı resim atölyelerinden izlenimlerinden.

İyi okumalar.

Read Full Post »

Üst geçidin ezdiği manolya!

Sokak köşesini yaralayan

Dilenen bir kadın Taksim’de

Bedenin demirler altında

Ülkede pek çok benzerin.

Bir dalın var, demirleri aşan

Yeni yapraklar çıkarır her bahar

Tek bir çiçek

Kokusu bir Karadeniz, bir Marmara

Rüzgârlar ulaşmadan yurtlarına

Buradan geçer her mayıs

İçlerinde bir parça

O tek manolya.

Kurur ya da gelişir!

Nedir bir canlının gizil gücü

Sonuçta hayat bir parça

Taksim’deki ezik manolya.

Read Full Post »

Leylaklar açarken doğmuş annem

Lacivert gözlü bir genden

Avunya diye bir kasaba

Adını bile sildi cehennem.

Bu yıl leylaklar, ölümcül mora boğdu dünyayı

Çocuklar anne karnında hastalandı

Yirmi gün aç kaldı, yedi yıl hapis yatan

Son pandalar sergilendi New York’da

Yuvasız kaldı, yavru kaplumbağalar.

Bu yıl da leylaklar açarken

Bir kez daha yöneldik hayatın tozlarına

Neyi sevip, neyi kovacağımızı bilemeden.

Utanarak yeni konuklardan

Biraz da kurtulmak için;

“Dünyayı nasıl bu denli çirkinleştirebildiniz!”

Sorularından

Dağlanarak lacivert alevli leylaklarla

Bir kez daha yöneldik hayatın tozlarına.

Read Full Post »

Geçenlerde televizyon haberlerinden kulağıma çalındı. Avrupa Birliği ülkelerinde sık sık yapılan kamuoyu yoklamalarından biri daha. İnsanlara soruluyor, Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyor musunuz? Polonya ve İspanya halkı arasında destek yüzde elliyi geçiyormuş, buna karşın Almanya ve Fransa’da çok düşük.

Bu sıradan haberin devamı daha ilginçti. Soruşturma sırasında insanlara “Türkiye denince aklınıza ilk gelen şey nedir?” diye bir soru daha sorulmuş. Bu sorunun yanıtları içinde ilk sırayı “İstanbul” yanıtı almış. Öngörülebilir bir sonuç.

Ardından sıralanan yanıtlar da kolay tahmin edilebilir: Atatürk, Antalya, Tarkan, Galatasaray, Fatih Terim

Beni en çok şaşırtan ve sevindiren ise, Türkiye denilince ilk akla gelen yanıtlar arasında ilk on sırada üç yazar adının yer almasıydı: Yaşar Kemal, Orhan Pamuk ve Nâzım Hikmet, soruşturmayı yanıtlayan AB ülkeleri halkları tarafından, Türkiye denilince akıllarına ilk gelen isimler olarak söylenmiş.

* * *

Ötekilerin bilinirliklerini anlamak kolay. İstanbul ve Antalya’ya her yıl milyonlarca Avrupalı gezmeye geliyor. Bu iki mucize kentin tanınır olması çok doğal.

Tarkan’ın listede yer almasına da şaşırmadım. Çünkü böyle bir şaşkınlığı on yıl önce Polonya’nın bir köyünde bindiğim otobüsün radyosunda onun sesini duyduğumda  yaşamıştım.

Galatasaray ve Fatih Terim’in de yakın yıllardaki Avrupa başarılarına bakıp listede yer almaları son derece doğal.

Üstelik turizmde ve sporda ülke tanıtımı için harcanan bütçelerin ucu bucağı yok. Ülke tanıtımını yalnızca bu iki alana bağlayan anlayışlar, gerekli gereksiz tanıtım ve yatırımlar için parayı döküyor.

* * *

Edebiyat, spora ve turizme harcananlarla kıyaslandığında çok masum bir alan. Ortada bir tanınırlık, bilinirlik varsa bu tümüyle edebiyatın kendi başarısı.

Gelmiş geçmiş hükümetlerin bu alana ilgileri, yasak savma anlayışından bir adım bile öteye gidemedi. Devlet bu alana o kadar uzak, o kadar deneyim yoksunu ki, geçen yılın Frankfurt Kitap Fuarında tanık olduk. Yüzlerce yazarı uçağa bindirip oraya götürmekle, olur olmaz yerlerde üç beş izleyici önünde okuma günleri düzenlemekle görevini yapmış saydı.

Avrupa kentlerinde Türk film haftalarına, turizm haftalarına vb. rastlanır. İyi şairlerin seçilip, şiirlerinin iyi çevirilerle sunulduğu, iki dilli, müzikli, söyleşili bir “Türk Şiiri Haftası” yapıldığını hiç duymadım.

* * *

Yaşar Kemal, büyülü dilini yansıtan başarılı çevrilerle 1960’lardan günümüze dek bütün dünyada azalmayan bir ilgi gördü. Onun elli yıldır bu yolla ülkemize yaptığı katkı, bütün bireysel başarıların üzerindedir. Buna karşın devletle ilişkisi düşünceleri nedeniyle yargılamalar, mahkumiyetler vb.’den öteye geçmedi.

Orhan Pamuk’unki de bireysel bir başarı. Bileğinin gücüyle çalıştı, üretti ve Nobel’e dek ulaştı.

Elli yıldır dünyada olmayan Nâzım Hikmet’in hâlâ anımsanması belki de listenin en beklenmedik yanı. Üstelik “komünist” şair olarak tanınan birinin, komünizmin neredeyse unutulduğu günümüz dünyasında, Türkiye denilince akla gelen ilk şeylerden biri olmasına ne demeli?

Ben, Nâzım Hikmet şiirinin evrensel tadının insanlar için değerinin hiç kaybolmayacağının bir göstergesi derim.

Ülke tanıtımına kafa yoranların, bütçeler, fonlar harcayanların edebiyatın bu alandaki başarısı üstüne bir kez daha düşünmelerini dilerim.

(Cumhuriyet, 3 Şubat 2010)

Read Full Post »

Woody Allen ile Kaan Arslanoğlu’ndan benzer düşünceler duyacağım aklıma gelmezdi.

Şu sıralar sinemalarda gösterilmekte olan “Kim Kiminle Nerede?” adlı filmin başlangıç sahnelerinde başkahraman yaklaşık şöyle diyor: “Gelmiş geçmiş bütün düşünürler insanoğlu üstüne en mükemmel düşünceleri geliştirirken, dikkate almayı unuttukları tek bir unsur vardı. O da insanoğlunun ne denli bencil, küçük hesaplar peşinde koşan, ‘çürük’ bir yaratık olduğunu düşünmemiş olmalarıydı.”

* * *

Günümüzde insanoğlunun içine yuvarlandığı acınası görünüme bakıp bu düşünceye hak vermemek elde mi?

Karl Marx, sosyalizm düşüncesini insanoğlunun evrensel kurtuluşu olarak ortaya attığında, bu düşünce hem aydınlar hem de emeğiyle yaşayanlar arasında yaygın bir kabul görmüştü. Sonunda insanoğlunun binlerce yıldır ezilmesine neden olan, savaşların, baskı düzenlerinin, sömürünün ortadan kalkacağı, herkesin özgürce, yarın korkusu olmadan yaşayacağı bir dünya düzeni ufukta görünmüştü.

Kısa sürede, Almanya’dan Sovyetler Birliği’ne, Vietnam’dan Küba’ya yeryüzünün üçte birinde sosyalist düşüncenin uygulama alanı bulduğu yeni düzenler kuruldu.

Ne ki, bu düzenler, zaman içinde bırakın sosyalizm düşüncesinin insani ve toplumsal hedeflerini, insanları canından bezdiren baskı yönetimlerine dönüştüler. Ne toplumlarına özgürlük verebildiler, ne ekonomilerine yenilik gücü. Uzaya insan gönderen bilimciler yetiştiren ülke, yurttaşlarına bir yıl giyebilecekleri sağlam bir ayakkabı üretemiyordu.

Bu alanda en büyük düş kırıklıklarından birini de, 1928’de ayrıldığı Rusya’ya 1951’de yeniden döndüğünde Nâzım Hikmet yaşamıştı. 1920’lerin devrimci ruhundan eser kalmamıştı, 1950’lerin Rusya’sında. Öldürülmeyip de, her nasılsa hayatta kalabilmiş tek tük  arkadaşlarını hapislerde ya da Sibirya’da sürgünde bulabilmiş, onları kurtarmak için çabalamıştı.

* * *

Kaan Arslanoğlu, 2003’te yayımlanan “Politik Psikiyatri” adlı kitabında, “Dünyada ve Türkiye’de sosyalizm yenildi, çünkü insanın zekâsı bu işi kaldırmıyor,” demişti.

Aynı yazarın bir başka saptaması da, yeryüzünde insandan başka hiçbir canlının yaşadığı çevreye zarar vermediği, bu nedenle henüz evrimini tamamlamamış, tam olgunlaşamamış olduğuydu. Böyle olduğu için insanoğlu, kendisi için iyi olanla kötü olanı bile ayıramıyordu.

Memet Fuat da, 1992’de yayımlanan “Çağdaşımız Makyavel” adlı kitabında sosyalist yönetimlerin ortadan kalkması üstüne kafa yormuş, kapitalizmin bozduğu insanoğlunun sosyalizmi uygulayabilecek olgun bilinç düzeyinde olmadığı sonucuna varmıştı.

“İnsanoğlu toplumsalcılığa ayak uyduracak değerde değil,” diye yazmıştı, 1989’da Berlin Duvarının yıkılışının ardından, kırgın, üzgün bir tavırla.

* * *

Dönüp dolaşıp geldiğimiz yer aynı: İnsanoğlu, yeryüzünde savaşların, baskının, sömürünün olmadığı, adaletli, özgür, yerküreyi yıkıma uğratmayan, onunla barışık, insani ve doğal bir yaşam biçimi, toplumsal düzen oluşturabilecek mi?

Bu sorunun yanıtı yine insanın kendisinde gizli.

Görünen o ki, çürüyen düzenler içinde yaşamak insanları da çürütüyor. İnsanoğlunun bilinci, çürümüş üretim ve toplumsal düzenler içinde çürüyor. İnsanoğlu, insanlık değerlerini yitirmiş, tanınmaz halde.

Ama sonunda, bu çürümüşlük içinden yeni bir dünya yaratacak olan da yine o.

(Cumhuriyet, 27 Ocak 2010)

Read Full Post »

Deneyenler bilir, şiir yazmak zor iştir. Mutlak bir yalnızlık ve yoğunlaşma ister. Çoğu şairin bu nedenle aile bireyleriyle, işyeri çevreleriyle nasıl çekişmeler yaşadıkları anlatılagelir. İstediği çalışma ortamını bulamayan şairlerin nasıl bir huzursuzluk içine girdikleri de bilinir.

Şiir yazan biri olmamdan belki, şairlerin hayatlarına yakından ilgi duyarım. Nasıl yazdıklarından nerede çalıştıklarına, sevdikleri yemeklerden oturdukları evlere dek hayatlarının her alanını kapsar bu ilgi.

Bütün genellemeler gibi içindeki yanılma paylarını bir yana bırakıp şairlerin birlikte yaşanması zor insanlar oldukları söylenebilir.

Bu konuda beni en çok şaşırtan ise Nâzım Hikmet olmuştur. Belki büyük bir aile çevresinde yetiştiğinden, ne kadar bildiği gibi yaşasa da ailesinin öteki bireylerine çok bağlıdır Nâzım. Annesini, babasını, kardeşlerini, arkadaşlarını, uzak yakın tanıdıklarını çok sevmiştir.

Daha yirmili yaşlarının başında, Sovyetler’de yaşadığı devrim heyecanı içinde bile, kızkardeşine yazdığı mektuplarda nasıl bir evlilik yapması gerektiği üstüne öğütler verir.

İstanbul’a döndüğünde – artık yirmi altı yaşında ünlü bir şairdir, babası annesinden ayrılmış, yeni bir evlilik yapmış, bu evlilikten de bir ikizleri olmuştur – yine babasının kalabalık evinde, ailesiyle yaşar. Babasının ani ölümüyle de ailenin sorumluluğu üzerine kalır.

Piraye ile evlenmeye karar verdiklerinde kiraladıkları Mithatpaşa Köşkü’nde birlikte oturduklarını bir sayalım: Piraye, oğlu, annesi, iki kızkardeşi ve bunlardan birinin kocası; Nâzım, kızkardeşi ve kocası. Toplam dokuz kişi. Aynı salonda oturup, aynı mutfakta pişirip yiyorlar.

Nişantaşı’na, bir apartman dairesine taşındığında da bu “çokluk” sürer: Nâzım, Piraye, iki çocuğu, Nâzım’ın babasının dul kalan ikinci eşi Cavide Hanım ve ikiz çocukları. Hatta bu beraberlik Nâzım’ın hayatındaki dönüm noktalarından birine de neden olur: Sonradan “orduyu isyana teşvik” suçundan askeri mahkemede on beş yıla hüküm giymesine gerekçe gösterilen Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz’in bu evde kendisini ziyarete gelmesinde Nâzım ve Piraye evde yoktur. Kapıyı Cavide Hanım açar. Ömer Deniz’in, “Nâzım Hikmet’le randevum var,” demesi üzerine de onu içeri alır.

Özellikle de siyasal düşüncelerini paylaşmayan insanların onu insan yanıyla çok sevmeleri nasıl açıklanabilir sizce?

Nâzım’ın evdeki daktilosuyla bildiriler yazıp, bunları işçilere postalaması nedeniyle bir gece evleri basılır. Polis suç delili daktiloyu arıyor. Piraye’nin, “et kokan Kasap İbrahim Efendi’yle” yan yana oturamayacağı için, komünizme kesinlikle karşı olan annesi, aranan daktiloyu eteğinin altına gizleyip üzerine oturmuş. Sonra da gözlüğünü takıp pirinç ayıklamaya başlamış. Polisler aradıklarını bulamadan evden ayrılmışlar.

Yine Piraye’nin ilk kocasının babası olan Mehmet Ali Paşa’nın, oğlunun eski karısıyla evlenmiş olan Nâzım’ı, kendine oğlu denli yakın duyması, sürekli öğütler vererek onu komünizmden vazgeçirmeye uğraşması da onun çevresine yaydığı sevgi halkalarının etkisinden başka nedir?

Nâzım’ı bu denli sevilen kılan bir neden de komünizmin yasalarla yasaklandığı bir ülkede, düşüncesini cesurca savunması olmalı. Yargıçların karşısında, “Ben komünistim,” diyebilmesi. Bir milletvekili eşinin Nâzım’ı savunmak için, “Bırakın bir tane de namuslu insan olsun memlekette,” deyişi de buna örnek.

Nâzım için ülkemizde yaşadığı yıllarda sıkça söylenen bir söz de onun değerini karşıtlarınca bakın nasıl saptıyor : “Nâzım’ı asacaksın, sonra da oturup altında ağlayacaksın.”

Nâzım’ın yetenekli gençleri sanatçı yapabilmek için nasıl çaba harcadığı da bilinir. Kemal Tahir, Orhan Kemal, A. Kadir, ressam Balaban onun cezaevlerinde yetişmelerine katkıda bulunduğu sanatçılardır. Kemal Tahir’e Fransızca öğretebilmek için çabalarken onun dalgacılığı sürdürmesi üzerine söylediği söz insanlarımızı ne kadar da anlatıyor : “Yaz günü ayağında çizmelerle dolaşarak katlandığı sıkıntıya, Fransızca öğrenebilmek için katlanmıyor.”

Yalnız onlara değil, cezaevinden çıkışta tüccar olmak, bazı yabancı firmaların Türkiye temsilciliğini almak isteyen mahkûm Vehbi’ye de yardım ediyor. Vehbi’nin firması yok, ama varmış gibi, dünyanın dört bir yanındaki firmalarla yazışıyor. Uygun öneriler arıyor. Cezaevinde dokumacılık yapanlara karaborsa nedeniyle bulunamayan iplikleri bulması, dokunan kumaşların satışının sağlanması da gene onun geniş çevresi içinde çözümlenen işlerden.

Nâzım’ın cömertliği ve yardımseverliği yurt dışındaki yıllarında da çevresindeki insanları etkiler. 1960’ların yeni kuşak Sovyet yazarlarından Yevtuşenko, anılarında, Nâzım’ın ne zaman eline para geçse, telefon edip paraya ihtiyacı olup olmadığını sorduğunu yazar.

Bu denli bir yürek genişliğine şaşmamak elde mi?

Read Full Post »

Nâzım, daha 1948’de düşünmeye başladığı, yaşamı boyunca da birçok kez – cezaevlerinde, polis takiplerinde, açık denizlerde, kalp krizlerinde – burun buruna geldiği ölümle sonunda buluştu.

Bir sanatçının tamamlanmış bir verimi olarak bakabiliriz ardında bıraktıklarına. Yirminci yüzyılın dev yapıtlarından birini (Memleketimden İnsan Manzaraları) vermiş, yine yüzyılımızın en büyük birkaç şairinden biri kabul edilerek ayrılmıştır yeryüzünden.

Daha yaşasa, elbet başka yapıtlar da üretmiş olacaktı. Ama onun kısa sayılabilecek hayatı boyunca yarattıkları öylesine zamanlara, ülkelere, farklı sanat alanlarına dağılmıştır ki tümünü bir araya getirebilmek olanaksız görünmektedir.

Şiirleri eksiksiz sayılabilir, oyunları da.

Gazete yazılarının Türkiye’de olanları büyük ölçüde derlenmiş Adam Yayınları’nca yayımlanan “Bütün Yapıtları” dizisinde altı cilt oluşturmuştur. Sovyetler’de ve başka ülkelerde yayımlanan yazılarına, konuşmalarına, radyolara, televizyonlara verilen demeçlere tümüyle ulaşabilmek herhalde o dilleri bilen araştırmacıların uzun yıllarını bu işe harcamasıyla  gerçekleşebilir.

Sinema alanındaki çok sayıdaki çalışması ise tam anlamıyla karanlıktadır. Yıllar boyu İpek Film’de hangi filmlerde ne görevler almış, hangisinde yönetmen, hangisinde senarist, hangisinde çevirmen ya da seslendirmeci, bunların saptanması neredeyse olanaksız görünüyor.

Rastlantıyla saptanabilen biri: Laurence Olivier’in yönetip oynadığı Shakespeare uygulaması Henry V (1945) filminin alt yazıları Nâzım tarafından ölçülü uyaklı çevrilmiş.

1920’lerde Sovyetler’de de oyunlar yazdığı, film çektiği düşünülürse bunların elde edilmesi uzak görünüyor.

1951’den ölümüne dek yine Sovyetler’de oyunlarının dışında da senaryoculuk, radyoculuk işleriyle ilgilendiği biliniyor.

Bir de ressamlığı var, özellikle cezaevi yıllarında yoğunlaştığı. Birçok hükümlünün yağlıboya resimlerini yapıp kendilerine verdiği de biliniyor. Yakınlarına, tanıdıklarına yaptığı, gönderdiği pek çok desen ve tablo kim bilir hangi ellerde bugün.

Nâzım’ın hayatının en karanlık noktası ise Parti hayatı bölümü. Kimlerle hangi konularda ne çatışmaları oldu, Parti’de hangi tarihlerde hangi görevlerde bulundu, bu görevler sırasında neler yaptı, bunların hepsini öğrenebilmek artık neredeyse olanaksız. O günlerin tanıklarından bugün hayatta olan var mıdır bilmem.

Belki şunlara ulaşılabilir: 1951-1963 arasında Parti merkezinin bulunduğu Leipzig’de uzun süreler kalan Nâzım, buralarda mutlaka yazılı bir şeyler bırakmış olmalı. Ölümünden sonra yok edilmemişse, Parti arşivini 1990’larda satın alan Hollanda’da yerleşik bir tarih kurumunda bu izlere rastlanabilir.

Read Full Post »

Ancak Paris’te yine de içini kemiren bir şey vardı. 8 Mayıs’ta, daha geldiğinin ertesi gün yazılan “Sensiz Paris” şiirinden anlıyoruz bunu. Bu şiir yeni bir aşkın ilk ipuçlarıdır aynı zamanda. Nâzım’ın,

Yıktı mahvetti beni

Paris’te durup dinlenmeden gülüm,

seni çağırmak.

dediği kişi 1955’in Aralık ayında tanıştığı Vera Tulyakova’dır.

1932 doğumlu olan Vera, Nâzım’dan otuz yaş küçüktür. Sinema Enstitüsünü bitirmiş, Soyuz Multi Film Stüdyosunda çalışmaktadır. Arnavut masallarından yapacağı bir çocuk filmi için danışman ararken, bir yönetmen kendisine Nâzım Hikmet’i önerir.

İlk telefon konuşmasından sonra gidip gelmeler başlar. Nâzım, Vera’dan çok hoşlanmıştır. Bu duygusu gün geçtikçe güçlenip aşka dönüşmüştür. Ancak Vera, üç yıllık evlidir ve bir de küçük kızı vardır.

1956 Kasımında dokunaklı bir sesle sevgisini açığa vurur:

– Sizi seviyorum. Bunu anlıyor musunuz? Sizi seviyorum. Herhalde bütün bunlar gülünç geliyordur size. Şimdi sizin babanız ya da dedeniz yaşında olduğumu düşünüyorsunuzdur. Sizin yerinizde olsam ben de öyle düşünürdüm. Fakat anlayın çok acı çekiyorum. Kan akıyor yüreğimden, öylesine seviyorum sizi.

Vera usulca üzülmemesini söyler. Nâzım, ağlamaklı bir sesle konuşmasını sürdürür:

– İki saat sonra ülke dışına gidiyorum. Bana hiçbir umut vermeyeceğinizi biliyorum. Size bundan bir daha söz etmeyeceğim. Moskova’ya sizden kendimi tümüyle kurtardığımda döneceğim ancak.

Gerçekten de Nâzım, uzun bir geziye çıkar. Birçok Avrupa kentini dolaşır. Dokuz ay sonra Temmuz 1957’de Moskova’ya döner dönmez arar Vera’yı. Yeniden görüşmeye başlarlar. Birlikte İki İnatçı adlı bir oyun yazarlar. Nâzım’ın üzerinden yaşlılığın ruh hali uzaklaşmış, yeniden kendini ateşli, genç bir sevdalı gibi hissetmektedir.

Vera, Nâzım’ın gösterdiği aşırı ilgiye çok fazla direnemez ve onunla evlenmeyi kabul eder. Ancak Nâzım’la yıllardır birlikte yaşayan Dr. Galina bu duruma son derece üzülür. Nâzım, evini ve arabasını ona bırakarak bir otele taşınır.

1960 Ocağında Vera ile Kafkasya’nın dinlence kenti Kislovodsk’a giderler. Vera’nın adı ve bundan sonraki şiirlerinin değişmez imgelerinden “saçları saman sarısı” sözü ilk kez burada yazdığı şiirlerde geçer.

Kendini yeniden sağlıklı hisseden Nâzım, yıllardır binmediği uçağa da binmeye başlar.

Bu sırada yurtdışına çıkabilmek için yaptığı pasaport başvurularından bir sonuç alamayan Münevver Hanım da, oğlu Mehmet’le birlikte bir İtalyan parlamenterinin yatıyla Ayvalık’tan Yunanistan’a geçmiş, oradan da Varşova’ya gelmek üzere yola çıkmıştır.

Nâzım, Münevver ve oğlu Mehmet’le Varşova’da buluşur. Evlenmiş olduğunu, birlikte oturamayacaklarını söyler onlara. Bir ev tutup döşer. Münevver Hanım’a da Varşova Üniversitesi Doğu Dilleri Enstitüsü’nde bir iş bulur. Birkaç ay sonra yeniden ziyaretlerine gelir. Onları daha güzel bir eve taşır. Ancak bir daha onlarla görüşemez, yalnızca para göndermeyi sürdürür.

Münevver bir süre Varşova’da kaldıktan sonra Paris’e geçer. Evlenir. Türkçe’den Fransızca’ya çeviriler yapar.

Nâzım’ın Vera’yla olan birlikteliği bu yıllarda yaptığı yolculuklara da yansıdı. Pekçok yere yanında onu da götürdü. Birlikte gidemedikleri yerlerden ona özlem şiirleri yazdı.

Şairin 1961 yılında yazdığı “Saman Sarısı” adlı şiir başyapıtı olmasıyla özel bir önem taşır. Düşle gerçeğin, geçmişle bugünün bir arada verildiği, çağrışım zenginlikleriyle dolu şiir, bilinçakımı tekniğini andıran yapısı, masalsı ve lirik anlatımı, “saçları saman sarısı, kirpikleri mavi” yinelemeleriyle benzersizdir.

Bu yıllarda Nâzım, “Saman Sarısı” tekniğiyle başka şiirler de yazmıştır. Devrim ertesinde Küba’ya yaptığı gezinin heyecanını yansıtan “Havana Röportajı”, “Severmişim Meğer” bunların en ünlülerindendir.

Ekim 1961’de yapılan Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin XXII. Kongresi’ne çağrılmayışına üzülür, Nâzım. Çevresindekilere, “Bütün muhabirler orada, hatta burjuvalar bile, ama beni çağırmadılar! Yoksa ben burjuva muhabirlerinden daha mı tehlikeliyim? Unuttular mı, yoksa çağırmak mı istemediler beni?” diye sormaktadır.

Bunun yanıtını ancak ertesi yıl öğrenebilecektir. Nâzım’ı Kongre’ye çağırması İsmail Bilen’den istenmiş, ama o her defasında onun gelemeyecek kadar hasta olduğunu söylemiştir. 1963 yılı başlarında Lenin Ödülü’nün Nâzım Hikmet’e verilmesi düşüncesi doğduğunda da aynı kişi Nâzım’ı karalayıcı bilgiler vererek bunu engellemiştir.

Nâzım, bunları öğrendiğinde çok üzülmüş

Artık şaşırtmıyor beni dostun kahpeliği

elimi sıkarken sapladığı bıçak.

dizelerini yazmıştır.

O yıllarda TKP merkezinin bulunduğu Almanya’nın Leipzig kenti ağır ve kirli havasıyla Nâzım’ın sağlığına iyi gelmemektedir. İsmail Bilen ise parti çalışmaları nedeniyle bu kentte daha uzun sürelerle kalmasını ısrar etmektedir. 3 Ağustos 1959 tarihli şiirinde Nâzım’ın bu ruh hali sezilir.

Bütün kapıları kapalı üstümüze

bütün perdeleri inik

ne bir mendil mavilik

ne bir avuç yıldız.

Bizi burda mı bastıracak ölüm

biz bu şehirden gülüm

çıkamayacak mıyız?

1962’de Nâzım, bu kez yanında Vera ile yeniden Paris’e gitti. O sırada İnsan Manzaraları’nın bir bölümü 1941 Yılında adıyla Fransa’da yayımlandı. Paris’te Yaşar Kemal’le de tanıştı. Bütün tanıdıklarını bırakarak bir gününü onunla yalnız geçirdi ve hayatını baştan sona ona anlattı.

Kosmaca oynayalım Güzin’ciğim

diye başlayan şiirler yazacak kadar mutlu, yaşam coşkusuyla doluydu. Türkiye üzerine “Vatan Haini” ve “Türkiye İşçi Sınıfına Selam” şiirlerini yazdı.

Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim adlı otobiyografik romanını da yine bu yılda yazdı. Fransa’da Romantikler adıyla yayımlanan bu son derece içli romanda ‘20’li yıllardaki Sovyetler’de öğrenciliği sırasında yaşadığı bir aşkı ve ülkesindeki komünistleri, içinde bulunduğu “aşk hali”nin duygululuğu içinde yansıttı. “Altmışımın içindeyim. Beş yıl daha yaşayabilsem…” diye bitiyordu roman.

1963 Şubat’ında Afrika’ya yolculuk yaptı. Buradan on mektupluk “Tanganika Röportajı”yla döndü.

Son yolculuğunu mart ayında Berlin’e yaptı. Bir ay kaldı bu kentte.

Nisan’da “Cenaze Merasimim” adlı şiirini yazdı.

3 Haziran 1963 sabahı geçirdiği yeni bir kalp kriziyle ayrıldı dünyamızdan.

Read Full Post »