Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Kasım 2009

Pablo Neruda (1904-1973), ülkemizde en çok tanınan yabancı şairlerden.

“Halkım ben parmakla sayılmayan” ve “Biz halkız/Yeniden doğarız ölümlerde” dizelerinin çok sevilmesi onu yaygın bir üne kavuşturdu.

Bu ünde sanırım Antonio Skàrmeta’nın önce roman olarak yayımlanan, sonra sahnelenen, sonra filme çekilen, sonra Postacı adıyla bir daha filme çekilen Ateşli Sabır adlı yapıtının da rolü oldu. Bu yapıt Neruda’yı bir sanat yaratısı içinde kendi kişiliğiyle ortaya koyuyordu ve bu yönüyle  çok kişiyi de etkiledi.

Yaşamöyküsü kitaplarının pek satılmamasına karşın, Neruda’nın kendi yaşamöyküsünü kaleme aldığı Yaşadığımı İtiraf Ediyorum adlı kitabı ülkemizde birkaç basım yaptı.

Şu günlerde Neruda üzerine yeni bir yaşamöyküsü kitabı yayımlandı: Pablo Neruda (Yazarı:Volodia Teitelboim, çeviren:Aytekin Karaçoban, Kavram Yayınları).

Kitabın yazarı, anlaşılıyor ki, Neruda ile yakından tanışırmış. Onun uzun yıllar çevresinde bulunmuş, ölümünden sonra da eşi Matilde ile dostlukları sürmüş. Dolayısıyla anlatılanların çoğu birinci elden: “Altmışıncı yaş gününde özlemli ve şen bir gülüşle gözünü kırparak bana, ‘Her zaman genç olan ben, şimdi altmış yaşındayım.’ demişti.” (s. 24)

Ayrıntı zenginlikleriyle dolu kitap, Neruda’nın yaşamındaki olayları anlatmanın çok ötesine geçebiliyor: Yaşanılan yerlerin doğası, insanları, evleri; bütün bunların şairin hayatını nasıl etkiledikleri; yapıtlarının kaynakları, kişilik özellikleri uzun uzun ve okuyanın da tat alabileceği bir biçemle anlatılıyor.

Neruda’nın yaşamı, herhangi bir insanın ya da şairin yaşamının sınırlarının çok ötesine geçebilmiştir. Bu olgunun nedenlerinden biri ülkesi Şili’dir.

Şili, Avrupa merkezli yeryüzü için, gidilebilecek son noktalardan biridir. Osmanlı’nın Fizan’ı ya da Yemen’i gibi, 16. yüzyılda Madrid sarayında da Şili, olabilecek en uzak sürgün yeriydi. Neruda’nın çocukluk yıllarında, “okul arkadaşları Alman, İngiliz, Fransız, Norveç, Portekiz ve elbette Şilili ya da İspanyol soyadları taşımaktaydılar. Bununla birlikte bu yeni doğan toplumun kendi özellikleri, ilk anda kastların bulunmadığı bir dünya vardır.” (s. 19)

Gabriela Mistral’ın varlığı ve 1945’de de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk kadın şair olması Şili’ye dikkatleri çekmişti. Neruda ilk şiirlerini ona gidip gösterir ve “siz gerçek bir şairsiniz” yanıtını alır.

Aradaki büyük uzaklığa karşın 1920’lerde Şili ile İspanyol edebiyatı arasında derinliğine bir yakınlık kurulur. Neruda, kitaplarını taşra saydığı Latin Amerika’da değil, İspanya’da yayımlamaya çalışır. 1930’larda Mistral’ın Madrid, Neruda’nın da Barselona konsolosu olarak bu ülkede bulunmaları bağları daha da sıkılaştırır. Lorca onu Madrid üniversitesindeki bir şiir okuma toplantısında, “akıllılıktan daha çok acıya yakın; mürekkepten daha çok kana yakın bir şair” olarak tanıtır.

Bir başka neden Neruda’nın daha yirmili yaşlarda kendini yeryüzüne savurması, konsolos olarak Uzak Asya’da, Avrupa’da uzun yıllar geçirmesi, yeryüzünün önde gelen hemen bütün kültür adamlarıyla tanışması, arkadaşlık etmesi; kendini dünyaya tanıtırken, dünyanın da onu tanımasıdır.

Üçüncüsü de elbet, siyasal kişiliğidir. Siyasal mücadelelerin de içinde olan Neruda, ülkesinin cumhurbaşkanı adayı da olmuş, Salvador Allende’yi desteklemek için adaylıktan çekilerek, onun seçilmesini sağlamıştır. Ölümü de bütün Şili’yi kana boğan 1973 askeri darbesi sırasında olmuştur.

Bunca renklere bürünmüş bir kişiliğin yaşamöyküsü elbette birçok ilginçliklerle doludur. Pablo Neruda kitabı, bu ilginçlikleri alabildiğine okurlarla paylaşabiliyor. Kitabın kısa kısa yazılmış tam 193 bölümden oluşması da okumayı çok kolaylaştırıyor.

Kitaptaki ilginç ayrıntılardan biri de, Neruda’nın uzun yıllar yaşadığı ünlü Kara Ada’daki evde barın çatısına destek olan kalaslardan birine Nâzım Hikmet’in adını kazıması: “Hikmet’in büyüklüğünde Avrupa ve Asya birbirine kavuşuyordu ve mavi gözlüydü. Neşeli bir insandı. Bir zekâ ve iyilik şenliğiydi.” (s. 436)

Neruda’nın yaşamı yalnızca bir şairin yaşamı olarak değil, herhangi bir insanın yaşamı olarak da ilginç. Bu nedenle edebiyata ilgi duyanların yanı sıra, herkesin ilgiyle okuyabileceği bir yaşamöyküsü olduğunu düşünüyorum, Pablo Neruda’nın.

1.12.1999

Read Full Post »


“Yirminci yüzyılı yaşadım” der ya, Melih Cevdet Anday, “Yağmurun Altında” adlı şiirinde; yüzyılı boydan boya yaşayan, yüzyılla birlikte anılacak büyük şairlerden biri de geçen hafta ölüm haberini gazetemizde okuduğum Rafael Alberti’dir (1902-1999).

23 yaşında yayımladığı ilk kitabı ile ulusal şiir ödüllerinden birini kazanan Alberti, dört yıl sonra 1929’da yayımlanan Sobre los Ángeles (Melekler Üstüne) ile çağdaş şiirin büyük ustaları arasında sayılmaya başlandı.

Alberti de, çağdaşı Lorca gibi halk türküleri geleneğine yaslanan bir şairdir. Ancak bu kitabıyla geleneksel söyleyişleri aşıp, hem özde hem de biçimde yeni, olgun, özgün bir şiir sesi ve evrenine ulaşır.

Dönemin çoğu öteki şairleri gibi o da sol düşüncelere bağlanır.

İspanya İç Savaşı’nda, Cumhuriyetçilerin yenilip faşist Franko’nun ta 1975’e dek sürecek uzun diktatörlüğü başlayınca Alberti’ye de sürgün yolları görünür. Bir süre Fransa’da kaldıktan sonra Arjantin’e yerleşir.

Henüz kırk yaşındayken (1942), Yitik Koru adlı özyaşam öyküsünü yayımlar. Ahmet Cemal’in dilimize kazandırdığı bu yapıt, şairin doğumundan 1931 yılına kadar olan yirmi dokuz yıllık yaşamını yansıtır. Yapıt bir şairin gelişim süreçlerinin izlenebildiği, bütün şiirseverlerin ilgiyle okuyabilecekleri benzersiz bir güzelliktedir.

Arjantin yıllarında da şiir yazmayı sürdürdü Alberti. Yeni şiir kitapları yayımladı. Yeryüzü ölçeğindeki ünü arttı. 1961’de İtalya’ya yerleşti. 1975’de de Franko faşizminin yıkılmasıyla ülkesi İspanya’ya geri dördü.

O günlerde sürgünden dönüşünü anlatan bir şiirinin Erdal Alova tarafından yapılmış çevirisi yayımlanmıştı “Politika” gazetesinde. O çok güzel şiire bir daha kitaplarda rastlayamadım.

1978’de de Sürgünden Şiir adlı kitabı yayımlandı ülkemizde Ülkü Tamer’in çevirisiyle.

İngiliz eleştirmen C. M. Bowra, 20. yüzyılın ilk yarısındaki yenilikçi şiir akımlarını incelediği Yaratıcı Deney (Çevirenler: Erdal Alova, Dilek Aksu, Kemal Atakay, Nesrin Kasap, Adam yayınları) adlı kitabında, Alberti’ye de bir bölüm ayırarak, onun çağdaş şiire getirdiği katkıları irdeler.

Buna göre, “Alberti’nin şiiri, güçlü bir zihin ile sağlam bir istencin, birçok insanın karşı koyamayacağı kadar büyük olan kimi güçlerle verdiği savaşımın şiiridir.” (s. 254)

“Alberti gerçek anlamda şiir olana yönelik keskin içgüdüsüne uyarak Sobre los Ángeles’e o kendine özgü görkemini verir, ama sonuçta, bu yaratıcı içgüdüye eşlik eden o gerçekliğe ilişkin zihinsel tutku ile tutkulu özlem de bu içgüdüden daha az önemli değildir. Alberti bu tutku ve özlemle hem şiirini başka insanların deneyimiyle bağıntılı kılar, hem de şiirine hiçbir şeyin sarsamayacağı bir güç katar. Kitaptaki her şiirde, bu sağlam gerçeklik temelinin, yaşanan deneyimleri hiçbir romantik ya da duygusal görüşe öncelik tanımadan olduğu gibi betimleme kararlılığının varlığını sezebilir. Alberti, özellikleri ve istemleri, sanatlarına yönelttikleri ilgi yoğunluğunu aynen gerçekliğe de yöneltmek olan, böylece de şiir sanatını yüzyılın başlarında, kendine ve yaşama karşı yapmacıklaştırdığı suçlamasından kurtaran, çağının en iyi ozanları arasında yer alır.” (s. 262)

Çağdaş şairler, yine Bowra’nın deyişiyle, “yaratma güçlerini, gerçekliğe ulaşma tutkularıyla birleştirerek, bize yalnızca her yaratıcı deneyden beklediğimiz o yabancı coşkuyu duyurmakla kalmamış, ürünlerinin içinde yaşadığımız gerçek dünyayla yakından ilintili olduğunu görmemizden kaynaklanan bir güven ve süreklilik duygusu da vermişlerdir.”

Ülkemizde çok fazla tanınmayan Alberti de işte çağımızın böylesi şairlerinden biriydi.

Boşuna değil yanımda uyanışın,

bugün yanımda uyanışın

koruların dayanıklı gücüyle korunan

çitlenbik çalılarının arasında,

gizli böğürtlenlerin arasında.

Hep mutlu ol yaprak, güz nedir bilme,

o kör, ışıklı yılların kokusunu

minicik kıpırtısıyla bana getiren yaprak.

(Türkçesi:Ülkü Tamer)

Read Full Post »

Kimileri uçakla, trenle, otomobille dolaşır dünyayı, kimi kitaplarla… Çıplak gözle göremediklerinizi, bir ülkenin görünmeyen katmanlarına ilişkin derinliğine bilgi ve duyarlıkları bulursunuz kitaplarda.

Bir ülkenin şiiri de, ayrımında olmasanız da sizi o ülkenin tarihine yaklaştırır.

Şiir, kaçınılmaz bir biçimde yazıldığı dönemin toplumunu ve kültürünü doğrudan ya da dolaylı içine alır. Üstelik bu içerme tarih yazma ya da görüş açıklama gibi bir amaçla yapılmadığından çoğu zaman ülke ve toplum üstüne çok daha arı düşünce ve duygular taşır.

Orhan Veli’den başlayıp, Tahsin Saraç’ın, İlhan Berk’in, Ahmet Necdet’in yaptıkları Fransız şiiri, Cevat Çapan’ın İngiliz, Amerikan, Yunan şiiri antolojilerine ve daha nicelerine, pek çok güzel şiirle tanışmanın yanında bu gözle de yaklaştım.

Sait Maden’in yeni yayımlanan Çağdaş İspanyol Şiiri, 1900-2000 (Çekirdek Yayınları) adlı seçkisini de biraz böyle okudum.

Sait Maden, kitaba yazdığı giriş yazısında önce İspanyol halkının ve dilinin oluşum serüvenini özetleyerek temel bilgiler veriyor; ardından 20. yüzyılı, bu yüzyıldaki oluşumları, gelişim ve değişimleri anlatıyor: Yüzyılın ilk çeyreğinde çoğu Fransız, kimileri de Şili ve Arjantin kökenli öncü akımların etkili oldukları görülüyor. Bu olgu İspanyol şiirinin Avrupa ile Latin Amerika arasındaki bağı oluşturan bir köprü olduğunu gösteriyor.

1927 Kuşağı olarak anılan şairler topluluğu ise, İspanyol şiirinin bütün yüzyıla vurulan damgası oldular. Lorca, Alberti, Vicente Aleixandre ve daha çok sayıda şair, dünya çapında kalıcı izler bıraktılar.

1936’da başlayan iç savaş sonunda kırk yıl sürecek Franco faşizmi başladı. Kimi şairler öldürüldü, kimi hapislere atıldı, kimi de yurdunu terketmek zorunda kaldı. Şiir İspanya’da sustu.

Yurtdışındaki İspanyol şairleri 40’lı ve 50’li yıllar boyunca yurt sevgisi, acı ve umutsuzlukla dolu şiirler yazdılar.

1970’te yayımlanan Yeni En Yeni İspanyol Ozanları adlı antoloji, İspanyol şiirinde yeni bir devrim yapacak şairleri ortaya çıkarır. Bu şairler, dili ve kültürü çağdaş dünya ile yeniden birleştirmenin yollarını açarlar.

1975’te Franco’nun ölümü ve demokrasiye geçişle birlikte İspanyol şiirinin dünya ile kopukluğu tümüyle sona erer. Yeni arayış ve oluşumlar, dili ve kültürü özgür bir şiir dünyasına ulaştınr.

* * *

Şiir tarih yanında, o ülkenin doğasının kokusunu da taşır.

Dahası bir ulusa, ülkeye, kültüre, insana ilişkin ne varsa, bulabilirsiniz o ülkenin şiirinde. Dilbilim incelemeleri için de yamlaşabilirsiniz şiire, folklor özellikleri için de. Bir ülkenin şiirinden o ülkenin flora’sını da (bitki örtüsü) çıkarabilirsiniz, hayvan varlığını da.

Şiir okurken bunların hiçbirini görmeyiz, Bunca çeşninin karıştığı o büyülü yapı, kendi dünyasına doğru kapıp götürür bizi çoğu zaman.

Dur portakal ağacının

yanında, İspanya’dır bu,

arkadaş. Mayıs gelecek

lavantalarla morarmış

Kastilya’ya. Gökte yeni

kanatlar kürek çekecek,

ve aşk bütün bakışlarda

tek tek ateşler yakacak.

(Ramon de Garciasol)

Okurlara önerim, İspanya’ya bir de şiirle bakmaları. Hiçbir gezmenin, görmenin duyuramayacağı İspanya’yı şiirlerde görmek için.

19.12.2001

Read Full Post »

İnsanlık tarihinin büyük çürüme süreçlerinden birini yaşayan çağımız, insani her şeyden olduğu gibi şiirden de günden güne daha çok uzaklaşıyor.

Öyle bir yabancılaşma süreci ki içinde yaşadığımız ne insan şiire gereksinim duyuyor ne de şairlerin çoğu insanı düşünüyor. Şiir sanatının özüne aykırı bir biçimde insandan uzak güzellikler peşinde koşuyorlar.

Dünyanın gidişine bakıp anlamak zor değil bütün bu olanları. Ama hak vermek, şairlerin hayattan bu denli uzaklaşmalarına anlayışla bakabilmek, bu olanaksız.

Çağlar boyu büyük çalkantıların, devinimlerin içinde doğdu büyük şiirler. Kimi zaman yüksek seslerle, kimi zaman usulca, dip suları gibi kendi halinde akarak.

Ortalığın karmaşasından kolayca görünemeseler bile günümüz şiirinde yeni şairlere, kişilikli seslere rastlanıyor yine de.

* * *

Selahattin Yolgiden böylesi şairlerden biri. Günümüz şiirinde sessiz, yeni bir soluk.

Kuşadası Eğitim ve Geliştirme Vakfı (KEGEV) tarafından, çağdaş şairlerimizden M. Sunullah Arısoy adına verilen şiir ödülü, bu yıl Selahattin Yolgiden’in yeni yayımlanan Gün Geceye Küstüğünde (2006 Yayınevi) adlı kitabına verildi.

Bu ödül, onun ilk başarısı değil. 2004’te yayımlanan ilk kitabı Su Kıyısında Kimse Yoktu (Adam Yayınları) ile de aynı yılın Cemal Süreya Şiir Ödülü’nü kazanmıştı.

Yunanistan göçmeni bir aileden gelen Selahattin Yolgiden (d. 1977) öncelikle geçmişte kalmış bir dünyanın büyülü yanlarını şiirimize taşımasıyla dikkat çekiyor.

onlar içerdi su boylarında bayramları

iki şişe dimitrikopulo, bir damacana sakız rakısı

arda boylarını söyleyip kılarnet çalarlardı

– çalsana ve yunan oğlu, allah affetsin seni –

ben bilmezdim böyle eğlendiklerini

Rebetiko müziklerin, büyükannelerin, dedelerin, balıkçı meyhanelerinin buğulu hüznüyle beslenen şiiri, çağdaş şiirimizin Yahya Kemal’den bu yana artarak süren nice kazanımlarını da barındırıyor.

Bir yandan da şair dikbaşlılığını elden bırakmadan, günümüz insanının yaşam biçimine, değerlerine yönelttiği sorularla da çağdaş bir başkaldırının sözcülüğünü yapıyor.

Ziya Osman Saba için yazdığı şiir, bütün bu özelliklerin birleştiği bölümler içeriyor:

insanların yaşamayı bilmediği

günlerdeyiz ziya,

kaybettik gözlerimizin nurunu

baba yolu gözlemeyi, iki göz evleri,

insanların birbirini sevmeyi unuttuğu.

geçen zaman nasıl değiştirdi bizi

vurur gibi elindeki ilençli değneklerle

nefes almak şükretmeye yetmiyor artık

sebil yıkıldı, uçup gitti güvercinler de

senden sonra nasıl bir dünya yarattık?

Daha ilk kitaplarıyla insani özü yakalayabilmiş bir şair olan Selahattin Yolgiden’in, bu özelliğiyle günümüz şiiri içinde pek çok kuşakdaşından ayrışıp, kendi yolunu açtığını söyleyebiliriz.

2.5.2007

Read Full Post »

Yaşar Miraç’ın ilk şiirleri 1975’te Ataol Behramoğlu yönetimindeki “Militan” dergisinde yayımlandığında, şiirimizde güncel siyasal eğilimlerin de etkisiyle “slogancı” denebilecek bir genç şairler kuşağı egemendi.

Siyasal ileti uğruna şiir sanatını bir yana bırakmaya dek varan tutucu tavrıyla bu kuşak neredeyse divan şiirine benzer bir “ortak simgecilik” anlayışı içindeydi.

Ancak Yaşar Miraç’ın bu ortak şiir anlayışlarına hiç benzemeyen bambaşka bir şiiri vardı: Halk şiiri özellikleri, çağdaş bir lirizm, halktan yana, devrimci duyarlık bir aradaydı. Kimi ona “Trabzonlu Lorca” dedi, kimisi “türkücü”. Kendi kuşağı kadar, eski kuşak şairlerin de beğenisini kazandı. Cahit Külebi, onun için, “elinde şiir cennetinin altın anahtarının bulunduğunu sanıyorum,” demişti. Selanik’te bir şiir şenliğinde kendisini dinleyen Yannis Ritsos ise “şiiri gibi kristal sesli” tanımını yapmıştı.

Şiirindeki yerel özelliklere bakıp onu yöresel bir şair olarak sınırlamak isteyenler de oldu, çok şiir yazmasına bakıp bunun bir olumsuzluk olduğunu savlayanlar da.

* * *

Bugün aradan otuz yıl geçtikten sonra, Yaşar Miraç’a da, şiirine de daha soğukkanlı, nesnel bakılabileceğini düşünüyorum.

80’li yılların başında Almanya’ya yerleşince bu şairimiz sanki şiirimizin de dışında kalmış gibi oldu. Yeni kitaplarını orada yayımlasa da, sesi ülkesine fazla yansımadı.  2002’de 1001 Şiir (Bilim Sanat Galerisi Yayınları) adlı sekiz yüz sayfalık dev kitabıyla dönüş yaptı. Şairin içinde nasıl bir şiir gizilgücü taşıdığını gösteren bu yapıtının, şiir okurları arasında yeterli ilgi uyandırabildiğini söylemek güç. 1001 Şiir’de her döneminden ayrı birer kitap bütünlüğü taşıyan ürünlerle öteki kitaplarına girememiş “artıklar” bir araya getirilmişti. Ancak kıyıda köşede bunca yıl beklemiş şiirlerin taşıdığı zenginlik, Yaşar Miraç’ın şiir gücünü de bir kez daha ortaya çıkarıyordu.

Tek başına 1001 Şiir bile, bu şairin şiir tarihimizde önemli bir yer tutmasına yeterli bir bütünlük oluşturuyor.

* * *

Geçenlerde Yaşar Miraç’ın üç yeni şiir kitabını gördüm: Trabzonaşk, Sevgili Mutsuzluğum, Pembe Halk. Her üç kitabı da Bileşim Yayınevi basmış.

Trabzonaşk, şairin ilk kitabı Trabzonlu Delikanlı’dan (1979) sonra bir kez daha doğup büyüdüğü yöreye olan sevgisini dillendirdiği şiirler içeriyor. Balıkçısından fenerine, ekmeğinden çınarına, hurmasından çay bahçesine… Sevgili Mutsuzluğum ise, lirik şiir damarının yeni ürünlerini içeriyor. İlginç olan şairin bunca yıl sonra şiirindeki lirik gücü koruyabilmiş olması. Genç bir yürekten çıkmış gibi taze soluklu şiirler.

Pembe Halk, şairin Gül Ekmek’ten (1980) bu yana sürdürdüğü bir başka şiir çizgisinin, siyasal şiirlerin yeni ürünleri. Kitapta çoğu güncel olaylardan kaynaklanan taşlamalar, yüksek sesli kavga şiirleri yer alıyor. Günümüz şiirinin güncel siyasal mücadelelerin dışında görünen ana eğilimine karşın Yaşar Miraç, bu kopukluğu onarmaya çalışan bir şair olarak da öne çıkıyor.

Çağdaş şiirimizin son otuz yılının tarihini yazacak olanların Yaşar Miraç’ın şiirimize kazandırdıkları üzerinde uzun uzun düşünmeleri gerekecek.

kimi doğru değildir

doğruya çalar

(nice doğruların hakkını çalar)

kimi kaptan değildir

kaptana çalar

(nice gemileri batırır kaçar)

Read Full Post »

Refik Durbaş’ın yeni bir şiir kitabı yayımlandı: Kırk Dört Sıfır Dört (Kırmızı yayınları). Kitapta bir açıklama yapılmamış ama kırk dört, şairin doğum tarihi 1944’ü, sıfır dört de altmışıncı yaşına girdiği 2004’ü anlatıyor.

2004 yılı boyunca şair, kendi hayatına ve şairliğine bir altmışıncı yaş armağanı vermek istercesine yılın her günü bir şiir yazmış. Kitap bu bir yıl boyunca yazılan kısalı uzunlu 365 şiirden oluşuyor.

Kimi şairler, sokakta bulurlar şiiri. Sokağın insanı, yapısı, kiri, derdi, umudundan çıkarırlar şiirlerini. Refik Durbaş böylesi şairlerdendir.

Onun şiirindeki sokak, her şeyden önce kendi hayatının sokağıdır.

Sekiz yaşında büyük bir göçle başlar içindeki dinmeyen “sıla” ve “gurbet” sızısı. Erzurum’dan İzmir’e göç eder, kim bilir hangi nedenden ailesiyle birlikte.

Yalnızca çocukluktaki böyle bir alt üst oluş bile yeter kişiyi şair kılmaya. Cemal Süreya da yine böyle büyük bir göçün yarattığı bir şair değil midir?

On dokuz yaşında ikinci göçünü yaşayarak üniversite öğrenimi için İstanbul’a gelir. Şiirinin yeni yurdu artık bu kenttir.

1978’de yayımlanan Çırak Aranıyor, Refik Durbaş’ın kendine özgü şiirinin kurulduğununu gösterir. Buradaki şiirler hem şair için, hem de Türk şiiri için yeni bir anlatım, yeni bir şiir dünyasıdır.

Sokak insanları, kendi dilleriyle, kendi varoluş kavgalarıyla, kendi kültür dünyalarıyla ve yaşayan, sahici kişilikler olarak şiirlerde boy gösterirler.

Sokağın, yoksul, çalışan insanların dilinden özgün bir şiir dili yaratabilmiş ender şairlerdendir Refik Durbaş. Türk şiiri içindeki en önemli özelliği de bu başarısıdır.

Gün doğmadan açıyorum dükkânı

Kuşlar uykuda daha, ağaçlar uykuda, yüreğim uykuda.

Tuvalet penceresinin karşısı koca bir han

çoğu terzi, konfeksiyoncu, ütücü bir sürü kız

Bu kitaptan günümüze dek uzanan süreçte Refik Durbaş, azalmayan bir süregenlikle şiir yazmayı sürdürdü. Pek çok yeni kitabı yayımlandı.

Bu süreçte dili değişmedi. Ancak, anlattığı dünyaların daha yaygınlaştığı, çeşitlendiği söylenebilir.

Bunun belki de baş nedeni mesleği gazetecilik olmuştur. Hem kent sokaklarında, hem ülkenin türlü yerlerinde durmadan dolaşmak, oralardan röportajlar bulup çıkarmak zorunda kalmıştır.

Bu röportaj  yazarlığının onun şiirine de yansıdığını söylemek yanlış olmaz.

“Ben dünyaya şiirle, şiirlerle bakmayı seviyorum ve öyle bakıyorum.” der bir konuşmasında.

Refik Durbaş’ın penceresinden çağdaş şiirimizde, başka şairlerde rastlanmayan pek çok konunun, kişinin, serüvenin girdiği bir gerçek. Şairin de görevi başka nedir ki? Görülmeyini görünür, duyulmayanı duyulur kılmak.

Kırk Dört Sıfır Dört, şiirimiz için bir ilk. Deneyselliğiyle, şiirle tutulmuş bir günce olmasıyla, şiirden bir takvim özelliğiyle…

Masamda

toprak saksıda

kokusu solmuş

bir tutam fesleğen

O da seni düşünüyor

ben de…

Read Full Post »

İş Bankası Kültür Yayınları “Kayıp Şairler” adlı yeni bir diziye başladı. Bu dizinin ilk iki kitabı Halim Şefik’in Otopsi’si ile Nevzat Üstün’ün Ak Yeşil Kavak Ağaçları.

Kimlere “kayıp şairler” diyebiliriz diye düşündüğümde yanıtlamakta zorlandım.

Memet Fuat’ın Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’nde her iki şair de yer almış. Şiirimizin ana belleklerinden biri olarak bu yapıtı kabul edersek, “kayıp” diyemeyiz bu şairlere.

22 yaşında ölen Rüştü Onur, 24 yaşında ölen Muzaffer Tayyip Uslu, 70’li yaşlarında tek başına bir otel odasında yaşarken bir yandan şiir yazmayı sürdüren, bir yandan da Sanat El Kitapları yayımlayan İlhami Bekir Tez, şairliği unutulsa da sahnelerdeki, filmlerdeki görüntüleri unutulmaz Cahit Irgat ve daha niceleri bu yapıtta yerlerini, değerlerini koruyorlar.

Öte yandan kitaplarının basılması, kitabevlerinde bulunması gibi ölçütleri temel aldığımızda bambaşka bir sorun ortaya çıkıyor: Çağdaş şiirimizin nice değerli ozanının kitaplarını bulabilmek ne yazık, çok zor. Yayıncılar basmaya, kitabevleri raflarında bulundurmaya gerek görmüyorlar böyle kitapları.

Orhan Veli, 1950’de, “dünya milletleri karşısına alın akıyla çıkacak şairlerimiz var. Unutmayalım onları. Unutmayalım onları demek, milli menfaatlerimizi unutmayalım demektir.” demişti.

Ancak ülkemizin en değerli varlıklarından biri olan çağdaş şiirimizi unuttuk. Onun ülkemizi dünyada temsil edebilecek önemli bir güç olduğunu göremedik. Toprakaltındaki değerli madenler gibi çağdaş şiirimiz, halkımızın ve dünyanın yararına sunulamadı.

Ne ders kitaplarında yeterince yer alabildi,  toplumumuzun derinliklerine yayılabildi ne de dünyaya tanıtılabildi.

İş Bankası Kültür Yayınları’nın “Kayıp Şairler” dizisi, çağdaş şiirimizin değerlerini toplumumuza yeniden anımsatabilecekse, bu dizide yayımlanacak çok sayıda kitap var demektir.

* * *

Nevzat Üstün’ün kitabında şiirseverleri yakından ilgilendirecek Edip Cansever’in bir mektubu da yer alıyor. Mektubun önemi, şairin kendi hayatı, şiiri ve kuşağı üstüne sorgulayıcı görüşler içermesi.

Halim Şefik’i seksenli yıllarda yakından tanımıştım. Çevresindekileri kuşatıveren bir mutluluğu vardı. Ne denli uzak durmak isteseniz de içine alıverirdi sizi. Her söze verecek bir hazırcevabı, her an karşısındakini afallatmayı başaracak bir zekâsı vardı.

Aziz  Nesin, “Kitapçı Halim’in romanını yazamazsam, çok yazık, çok…” demiş. Haklıydı bu yazıklanmasında. Çünkü Halim Şefik çok renkli bir roman kişisiydi. Aziz Nesin komşu oldukları için iyi tanıyordu Halim Şefik’i. O yazamadı ama belki bir başka komşusu ve yakın arkadaşı Tan Oral, bir gün yazar onunla ilgili anılarını.

“Bobi” adlı bir şiiri vardı, dört dizelik: “Sana kimse ekmek vermiyor mu bobi / Ben vereceğim / Seni kimse sevmiyor mu bobi / Ben seveceğim”. Kitabı bir daha basılırsa adını “Bobi” koyacağını söylerdi.

Şiirinin tadı kolay kolay kaybolmayacak şairlerden Halim Şefik. Çünkü o tadı gönlünce, özgürce yaşadığı hayatından derlemişti. Ruhi Su’nun türküleştirdiği “Kılıç Balığının Öyküsü”nü dinleyenler, dahası kitabındaki cıvıl cıvıl yaşam sevinciyle dolu şiirlerini okuyanlar nasıl unutabilirler onu?

Kitabını yeniden okurken elyazısıyla yazıp bana verdiği bir şiirinin kitapta olmadığını farkettim. Onu da buraya alayım da belki sonraki basımlara eklenir.

PERÇEMLİ OĞLAK

Anakeçi her zaman perçemli oğlak doğurmaz

Fatoş hemşire sen bu ozan sözünü

Lütfen bir kenara yaz.

Perçemli oğlaklar küpeli ve daha bir oyuncu olurlar.

13.5.2009

Read Full Post »

Son günlerde yaşananlara baktıkça Ece Ayhan’ın elli yıl önce yazdığı dizesi dilimden düşmez oldu:

kovalar şiirsizler düşmanlarım ayağa kalksınlar.

Kimdi şairin düşmanlarım diye kınadıkları? Şiirsizler.

Şiiri insanın, toplum hayatının dışına çıkaran süreçlerin sonunda, şiirsiz bir toplumun geldiği cinnet ortamının yakından tanığıyız son günlerde.

Şiir, büyük, iddialı sözlerde değil, hayatın küçük ayrıntılarındadır çoğu zaman.

İşte, İlhan Selçuk’un sabahın dördünde kendisini göz altına almaya gelen polislere çay ikramı… Nasıl da şiirsel, hayatı şiirle dolu bir insanın davranış biçimi.

* * *

Bu olay bana, yıllar önce Sinematek’te gördüğüm “Pirosmani” adlı filmin bir sahnesini anımsattı. Pirosmani, Gürcistan’da, köylerde, kasabalarda dolaşıp evlerin, lokantaların duvarlarına resim yapan, karşılığında karnını doyuran ve kendisine gösterilen yerlerde yatıp kalkarak hayatını sürdüren bir halk sanatçısıdır. Hayatının sonlarına doğru bir gün Moskova’daki sanat çevreleri tarafından keşfedilir. Bu kente davet edilir. Sergisi açılır. Çevresine hayranları toplanmıştır. “Ne istersiniz, ne yapalım?” diye sorarlar kendisine. O da yıllar boyu içinde yaşattığı şiir ve resim dolu hayatına çok yakışan şu yanıtı verir: “Bir semaver çay demleyelim. Sonra da çevresinde oturup çay içerek konuşalım.”

* * *

Bir yanda eşini, anasını doğrayan insanlar, öte yanda çağdışı bir toplum özlemiyle gözüdönmüş çevreler… Bu insanlar, böyle çevreler midir bizim toplumumuz? Dünyanın ilk ulusal kurtuluş savaşını vermiş, sömürgeciliğe karşı bağımsızlık bayrağını yükseltmiş, her alanda özgür, kişilikli bireyler yetiştirmiş çağdaş toplumumuz nasıl böyle bir girdabın içine savruldu?

* * *

Geçen hafta ülkemize gelen 1930 doğumlu Kübalı şair Pablo Armando Fernandez’i dinlerken, şiir ve yaşam dolu Küba’nın havasını hissettim.

Pablo Armando Fernandez, daha genç yaşlarında ABD’de, edebiyat çevrelerinde bulunmuş bir şair. 1961’de Nâzım Hikmet, Küba’yı ziyaret ettiğinde arkadaş olmuşlar. Kübalı yazarlar bu ziyaret sırasında Nâzım Hikmet için dergilerinde bir özel sayı çıkarmışlar. Bu özel sayıda da onunla yaptıkları uzun bir söyleşiyi yayımlamışlar. Bu söyleşinin bir kopyasını, çevirtip Sözcükler dergisinde yayımlamam için bana verdi. Nâzım’la ilgili konuşurken, aradan geçen 47 yıla karşın heyecanının aynı kaldığını gördüm.

Pablo Armando Fernandez’in gelişi bir başka mutlu olayla da birleşti: Çağrı Kınıkoğlu ile Gloria Rolando’nun yönettikleri, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi ile Küba Sanatlar Kurumu’nun ortak yapımı olan “Nâzım’ın Küba Seyahati” adlı belgesel filmin ilk gösterimi yapıldı.

Bizim ulusal kurtuluş savaşımızdan görüntülerle Küba Devrimi’nin birleştirildiği açılış sahnelerinden sonra, Nâzım’ın “Havana Röportajı” adlı şiirinin kendi sesinden okuması eşliğinde, Küba ziyaretinin ayrıntıları, onu tanımış aydınların tanıklıklarıyla aktarılıyor.

Nâzım ile Küba Devriminin heyecanını birleştirip günümüze taşıyan bu filmin şiirli dünyasını herkesin paylaşabilmesini dilerim.

2.4.2008

Read Full Post »

“Sözcükler” dergisinin yarın yayımlanacak 9. sayısında ünlü şairimiz Orhan Veli’nin bilinmeyen kimi serüvenleri gün yüzüne çıkıyor.

Kimi aydınlar vardır, yaşamlarının her ânı, yazıya geçsin, gelecek kuşaklara ulaşsın isterler. Kendilerini anlatan kitaplar hazırlanmasına katkıda bulunurlar, günlüklerini, anılarını yayımlarlar. Elbette böylesi tutumlar edebiyat tarihimiz için çok değerli belgelere, tanıklıklara ulaşmamızı sağlar.

Öte yandan yaşadıklarını yanlarına kâr sayıp, eli kaleme hiç ulaşmayan önemli aydınlarımız da vardır. Kimi zaman başlarından geçen olayları öylesine sıradan anlatıverirler ki, kıyamazsınız bu değerli tanıklıkların yitip gitmesine.

Ziya Şav (d. 1921), edebiyatımız için önemli tanıklardan biridir. Lozan barış görüşmelerine çevirmen olarak katılan babası Saffet Şav, oğlunun birkaç dil bilen, aydın bir insan olarak yetişmesine önayak olmuş. Ziya Şav, 1940’lı yıllardan başlayarak Orhan Veli’den Sabahattin Eyüboğlu’na, Mina Urgan’dan Melih Cevdet’e çok sayıda edebiyatçının yakın dostu olmuş. Güçlü belleğinde o günlerin anılarını özenle koruyor. Bir yerden söz açın, size hemen Sabahattin Eyüboğlu ile Melih Cevdet Anday’ın hangi tarihte, Galata Köprüsü’nün altında otururlarken Süleymaniye Camii üzerine neler konuştuklarını anlatıverir.

* * *

Neyse ki böyle insanların çevrelerinde kimi zaman eli kalem tutan birileri oluyor da, böylesi önemli tanıklıkların hiç değilse bir bölümünün yokolup gitmesi önleniyor.

Besim Dalgıç da böyle biri. Elinde alıcısıyla o yinelenemez anların saptayıcısı.

2005 yılının 14 Kasım günü, katıldığı bir Orhan Veli’yi anma gününde Ziya Şav’ın anlattığı, Orhan Veli’ye ilişkin dört anısını kendi kayıtlarından çözüp yazıya geçirmiş.

Burada ben bu yaşanmış hikâyelerden birini aktarayım. Ötekilerini de dileyenler dergide okuyabilir.

* * *

ORHAN VELİ’NİN GÖMLEKLERİ

“Orhan’ın Ankara zamanları. Benim çantam rehin kalmıştı otelde. Para bulursam çantamı almaya gideceğim. Orhan, ‘Ne var çantada?’ diye sordu. ‘Valla gömlekler var ama satılmaz ki’ dedim. Biz satıcılıkta çok kuvvetliyiz. Orhan da biliyor bu işi. Ben Mülkiye’de okurken yapardım. Hergele Meydanında satılırdı bunlar. Ticarette de başarılıydım. Senden üçe alıp;  dörde, beşe satardım.  Ve Orhan, ‘Gömlek niye satılmasın ki?’ deyince, kalktık gittik Hergele Meydanına. Orada karşımıza dedikodu hikâyeleri yazan Ayşe Abla çıktı. Ayşe Abla, Orhan Veli’nin o sırada gömlek sattığını öğrenmek için kolunu bile verirdi. Bundan daha büyük bir dedikodu olmaz o dönem için Ankara’da. Ayşe Abla, ‘Merhaba, nasılsın?’ dedi. Orhan fazla umursamadı. Biz indik aşağıya. Elimizde valizi gören satıcılar Orhan’ı tanıyorlardı. Biri, ‘Ne var abi bunun içinde?’ diye sordu. Orhan gömlek falan var deyince, satıcı valizi aldı ve içinden bir gömleği çıkarıp, ‘Orhan Veli’nin gömlekleri bunlar!’ diye  bağırmaya başladı.”

* * *

Günümüz şairleri içinde gömleğini satacak kadar parasız pulsuz olanlar var mıdır bilmem ama pazar esnafının tanıyacağı bir şair olmadığını sanırım söyleyebiliriz.

Ne değişti peki?

Zaman zaman gömleklerin satılarak yaşandığı, güzel şiirlerin yazıldığı o tatlı hayat, nasıl oldu da, bugünün görece daha paralı ama tatsız, şiirsiz hayatına dönüştü?

Üzerinde düşünmeye değmez mi?

29.8.2007

Read Full Post »

Geçen hafta, yeni çıkan iki şiir kitabı üstüne konuşmak için Dağlarca’yı ziyaret ettim.

Yeryüzünün belki de en çok şiir yazan şairi, doksan üç yaşında, masasında, işinin başındaydı. “Gece gündüz açtır / İçimdeki şiir hayvanı”  diyor yeni yayımlanan şiirinden birinde, “etimle kanımla / Gece gündüz doyururum onu”.

İlk şiir kitabı Havaya Çizilen Dünya 1935’te yayımlanmıştı. Yetmiş yılı aşan aralıksız bir şiir verimi. Yaratıcılığın neredeyse günlük bir alışkanlığa dönüştüğü, açıklanması güç, benzerine kolay rastlanmayacak bir şiir olayı.

Norgunk Yayınlarından çıkan İçimdeki Şiir Hayvanı ile Yapı Kredi Yayınlarından çıkan Orda Karanlık Olurum, öncelikle genç ve diri şiirleriyle dikkat çekiyor. Dünyaya ve insana her gün yepyeni gözlerle bakabilen bir şairin yeni ürünleri.

Dağlarca’nın şiirini değerlendirenler öncelikle ondaki sezgi gücü üstünde dururlar. Bu değerlendirme sanırım onun şiirinin hiçbir şiir anlayışına sokulamayışının, bağımsız kişiliğini açıklamanın bir yolu. Kurtuluş Savaşımızdan Cezayir ve Vietnam savaşlarına dek çağın toplumsal hareketleri üstüne ürünler vermiş, dahası, kurduğu kitabevinin vitrinine, gelip geçenlerin okuması için güncel olaylara ilişkin şiirler yazıp asmış bir şairin ürünleri yalnızca “sezgi” ile açıklanabilir mi?

Dağlarca şiir yazmakta olduğu süre boyunca yalnız çağın değil, bütün çağların, insandan ağaca, kurttan kuştan uzaya bütün evrenin şiirini yazmaya adamıştır kendini. Belli bir dünya görüşüne bağlı görünmemesinin nedeni bence evreni kendince algılama ve açıklama çabasıdır. Evrenin sonsuzluğu gibi, onun bu anlama ve anlatma çabası da sonsuzca bir uğraştır.

Yeni yayımlanan kitabındaki, “Sayrıyı / Ne iyi eder biliyor musunuz / Yazı yazmak iyi eder” dizelerinden yola çıkarak, şiirin ve edebiyatın toplumları da iyileştirebileceğini söyleyebilir miyiz yolundaki sorumu yanıtlarken, bu şiiri sayrılar evinde yatarken, oranın verdiği duyarlıkla yazdığını açıkladı. Bu yüzden onun şiirine yalnızca sezgi kaynaklı gibi yaklaşmak, kişiliğine de, yarattığı şiir dünyasına da haksızlık olacaktır.

* * *

Dağlarca’yı dil konusunda çok öfkeli gördüm. Türkçemizin Doğulu ve Batılı dillerin saldırısı altında olmasına, bu yozlaşmaya karşı duracak hiçbir önlemin alınmamış olmasına çok üzülüyordu.

“ ‘Türkçem benim ses bayrağım’ dizesiyle kendime ülkü seçtiğim Türkçe, kamunun düşmanı durumuna getirilmiştir,” dedi, “bu toplu ölüme günümüz devleti sanki öncülük etmektedir. Atatürk’ün getirdiği bütün devrimler, Türkçe sözcükler, din düşmanlığı yargısıyla tukaka sayılmaktadırlar. Mustafa Kemal’i ortadan silmek isteyen karanlık adamlar gelecek kuşakların lanetinden kurtulamayacaklardır. Yazdıklarımın hepsi gelecek kuşakların kızgınlığı olsun isterdim. Kızgınlığım onlarla ayaklansın, yürüsün isterdim. Korkum yok, Türkçemizin hiç bitmez tükenmezliği bütün karşı davranışları karşılayacak güçtedir. Bilmezler kişi özgürlüğünün kendi diliyle başladığını. O özgürlük yoksa, kişinin de yok sayılacağını bilmezler.”

* * *

Ak kağıtlarda

Yazıyım ben

O beni okurken

Görürüm gözlerindeki nemi

Ona yurt derler

Yurttaş derler

Anne derler

Kalkındıracağım artık

Karanlık gölgelerden kurtaracağım artık

Atalardan bana kalan

Güzel annemi

28.3.2007

Read Full Post »

Kimi şairler vardır, yaratıcılıkları gençlikleriyle sınırlıdır. En önemli yapıtlarını genç yaşlarında verirler, ilerleyen yıllarda bu ustalıklarıyla yetinen, öncekileri çoğaltan şiirler yazarlar.

Kimi şairlerinse yaratıcılıkları bütün hayatlarına yayılır.

Yeni şiir kitabı Hayata Uzun Veda’yı (Tekin Yayınevi) okuyunca, Ataol Behramoğlu’nun da böylesi şairlerden olduğunu düşündüm.

Daha yirmi beş yaşında “Bir Gün Mutlaka” adlı destansı şiiriyle, kuşağının ve döneminin sesi olmayı başarmıştı. 1960 kuşağı gençliğinin sesi, ruhu olmuştu o şiir.

Kuşağının sesi olmasının yanında, çağdaş şiirimiz için de yeni bir soluktu. Şiirimizin geçmiş birikimlerinden beslenen ama kendi özgün sesini ve dünya görüşünü, kuşağının ve döneminin ruhunu şiire taşımıştı.

’70’li, ’80’li, ’90’lı yıllarda yaşadığı dönemi, bireysel yaşamıyla toplumsal yaşamı hep birbirinin içinde, birini ötekinin varoluş nedeni olarak şiirlerine yansıttı.

Şiirleri yalnızca kendi kuşağının sesi olarak da kalmadı; çağdaş şiirimizin dönüm noktalarından biri olarak, kendinden sonraki genç kuşaklar üzerinde de derin etkiler bıraktı.

* * *

Hayata Uzun Veda, Ataol Behramoğlu şiirinde yeni bir patlama.

Şair, 2007’nin mart ve nisan aylarında, iki ay içinde yazdığı yirmi şiirlik soluklu bir ürünle, tek tek şiirlerle kolay sağlanamayacak bir sahicilik, şiirsel bir bütünlükle okurlarına sesleniyor.

Bir şairin, yaşamının bir döneminde hayatla ve şiirle hesaplaşması olarak okudum, Hayata Uzun Veda’yı.

Ta Homeros’tan buyana şairlerin bütün yaptıkları hep hayatla bir hesaplaşma değil midir? Hayatın gizlerini çözmeye çalışırken, okurlara bu büyülü sürecin kapılarını aralamak…

Hayatın şarkısını söylüyorum / Uçsuz bucaksız hayatın” dizeleri, bütün bir şiir serüveninin özeti.

Bu şiirlerin, bu denli etkileyici olmalarında bir etken de, şairin yaşam zengini, görmüş geçirmiş biri gibi değil de, yirmi beş yaşındaki genç bir şairin sesiyle yazmış olması. Sanki hayat ne denli yaşansa da, mucize özelliğinin kaybolmadığı duygusunu uyandırıyor bu genç ses. Hep şaşırtan, hep yeniden başlama özelliği, eskimesine engel oluyor, hayat dediğimiz karmaşık sürecin.

* * *

Son yirmi yıldır, dünyanın ve ülkemizin içine düştüğü toplu kirlenme sürecinden en çok yara alan alanlardan biri de şiir sanatı oldu. İnsan ve toplum kirlendikçe şiirden uzaklaştı. Şiir adına, ancak içinde yaşadığımız çürümeyi yansıtan bayağılıklar ortalığı sardı.

Şiirin bu denli kıyıda kalması, aslında gerçek hayatın da bir yana itildiğinin, yapay dünyalara sığınıldığının bir göstergesi.

Ataol Behramoğlu’nun yeni şiir kitabı, okurunu gerçek hayata çağıran, onu yaşamaya, anlamaya, onunla bağlar kurmaya özendiren bir yapıt.

Okuyanlar, içinde unutulmaz dizeler bulacaklar, bu dizeler çevresinde kendilerine yeni dünyalar sunan mutlu bir şiir evrenine ulaşacaklar.

Çünkü bu hayata çalıştım ben, yüzüme, her şeyime

Bakışlarımda bir anlam varsa bana aittir

Ellerim bütün bedenim bana aittir

Tanıştığım güneş, yıkandığım ırmaklar

Bu dünyayı kendi gözlerimle görmeyi öğrendim sonunda

10.12.2008

Read Full Post »

“Bu dünyayı bir gün ihtiyarlığı bilmeden, yaşamadan, ölümü tanımadan bırakacağım,” demişti İlhan Berk, öyle de oldu. Doksan yıllık ömrünü yaşlanamadan tamamladı.

Nedir insanı yaşlandırmayan, genç tutan temel güdü?

Bu dünyaya, hayata inanmak ve sevmek.

“Her zaman büyülü bir sevinç duydum dünyada olmaktan. Arama hiçbir şey koymadan baktım dünyaya, onu öyle kavramaya çalıştım.”

Yaşamaktan böylesine sevinç duyan birinin göreceği şey midir yaşlılık!

Bu yüzden sokaklarda dimdik yürüyüşü, dal gibi olmayı sevişi, her yazılan şiirin peşinde koşuşu, otlara, meyvalara, çorbalara, peynire, yazıya düşkünlüğü… Yazıyla hayatın uyumlu, birbirini doğuran birlikteliğiydi onun bütün yaşadığı.

* * *

Bu genç adam, dünyayı tanıma isteğini hiç yitirmediği için yaşlanmayı da bilemedi. Türlü olağanüstülüklerle dolu bu dünyayı tanımak sonlanabilir mi? Olgunlaşan bir kavunun sapı, suyu çekilip nasıl kuru bir ota dönüşür? Ispanaklar, pazılar, sarımsaklar nasıl sıradan birer ürün olmaktan çıkıp, dünyayı sevmenin güzelliğine, coşkusuna dönüşebilirler?

Bunların ve daha nice sorunun yanıtını bulabilmiş, yeryüzündeki her varlığı, her nesneyi, yaşam sevinci için birer nedene dönüştürebilmiştir İlhan Berk.

“Ben uyandım, bir aşk demekti bu dünyada”

Her insan için olması gereken bir dilek değil midir bu söz? Uyandığınızda, içinizi doldurması yaşama sevincinin. Güzelliklere baka baka, onlardan yaşamayı öğrenerek yaşamak.

Belki bu yüzden, her şeye yeni bir gözle, kendi gözüyle baktığından, hayatın her alanında kendi kitabını yazmayı denedi İlhan Berk. Yeryüzünü, kentleri, dağları, ovaları nasıl gördüğünü anlattı “Atlas”da. Kırk yıl yaşadığı Bodrum Yarımadası, taşı toprağı, tarihi denizi, balığı ağacıyla yayıldı türlü kitaplarına. Sevdiği insanların, sanatçıların portrelerini yazdı. Nesnelerdeki şiiri aradı. Adımlarını saya saya dolaştığı Galata ve Pera’yı ayrı ayrı kitaplara dönüştürdü. Şifalı Otlar Kitabı yayımlandığında Memet Fuat, “Elini sürdüğü her şey şiire dönüşüyor,” demişti. Sonra bu söz, onu en iyi anlatan tanımlardan biri oldu.

* * *

Bu yeryüzünde yaşamanın belki de en anlamlı yanı olan sevgi düşüncesiydi yine de hayatında baş yeri tutan, şiirinden hiç eksilmeyen. Güzel Irmak adlı kitabı yayımlandığında yetmiş yaşındaydı ama kitaptaki aşk şiirleri yirmi yaşında genç bir şairin kaleminden çıkmışcasına buram buram taze bir hayat, yaşama sevinci kokuyordu. “Çocuktur aşk” diyordu, “bir avuç gökyüzüdür”.

Üç kez seni seviyorum diye uyandım

Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün

Şiirler okudum, şiirlerdeki yaşa geldim

Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.

Eskitiyorum, eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.

Cumhuriyet’in ilk günlerinin coşkusuyla hayatı sevebilen İlhan Berk, yaşadığımız dünyayı eskitememenin gizlerini sunan büyük bir şiir ve hayat bıraktı bize.

Read Full Post »

Melih Cevdet Anday’ın zaman bulup da bir günlük yazacağını düşünemezdim. Yoğun yaşayan, çok yazan biriydi. 85 yaşına dek haftada iki gazete yazısı, şiirler, oyunlar, romanlar yazmıştı. Gazete yazıları bir araya getirilip ciltler dolusu kitaplar ortaya çıktığında ne denli büyük bir denemeci olduğu da bir kez daha anlaşıldı. Yazdığı her şeye bir felsefecinin sorgulayan, tartışan gözüyle bakması da ona ayrı bir değer katıyordu. Çağdaş edebiyatımızda benzeri bulunmayan bir kişilikti.

Kimi anılarını kaleme aldığı “Akan Zaman, Duran Zaman” adlı kitabının ikinci cildini yazamamış olmasına çok üzülmüşümdür. Bu denli yaşam zengini bir yazardan daha öğreneceğimiz çok şey olabilirdi.

Günlük yazacağını düşünmezdim dememin bir nedeni de, aslında onun gazete yazılarının da bir tür günlük niteliği taşımasındandı. Bu yazılarda o günlerde gördükleri, okudukları, düşündükleri üstüne okurlarıyla sohbet ederdi. Zaman zaman gezilerini, hastalıklarını da bu yazılarda okurlarıyla paylaşır, ama hepsinin sonunda sözü getirip düşünceye, sorgulamaya vardırırdı.

* * *

“Bir Defterden” (Everest Yayınları) adlı günlüğünün ölümünden altı yıl sonra yayımlanmış olması, sevenleri için gerçek bir mutluluk.

Yetmiş sayfalık kitabın düzenli tutulmuş gerçek bir günlük olduğunu söyleyebilmek zor. 1970’lerin ikinci yarısında (1976-1979) kimi günler aklından, içinden geçenleri bir deftere yazmış. Günlüğüne yazdığı kimi düşüncelerini sonra yazılarında kullandığı da anlaşılıyor. Ama yine de bulunmaz değerde satırlar var sayfaların arasında.

Melih Cevdet, ürünlerinde, yazılarında, konuşmalarında kendinden söz etmeyi pek sevmiyor. Onun tutkusu sanata ve yeni düşüncelere ulaşabilmek. Bunun için yazıyor. Günlük’te, okur için belki de en ilginç yan, yazarın kimi zaman kendinden, yapıtlarından, sorunlarından söz etmesi.

Kitabın böyle ilginç yanlarından biri de, Melih Cevdet’in dönemin CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit ile ilişkisini aydınlatan bilgi ve belgeler içermesi: Ecevit, şiir kitabını imzalayıp Melih Cevdet’e yolluyor. Melih Cevdet, Ecevit’in şair kişiliği ve sanat-siyaset, yönetim-özgürlük sorunları üzerine bir yazı yazıyor. Ecevit de kendisine daha sonra bu sorunlara partisinin yaklaşımını gösteren CHP Programını gönderiyor.

Bu ilişki, sonraki yıllarda Melih Cevdet için yaşamında önemli bir dönüm noktası olacaktır. Yazar, günlük yazmaya başladığı sıralarda aynı zamanda bir depresyona (ruhsal çöküntü) sürüklenmiştir. Sık sık uykusuzluktan, sinirlilikten yakınmaktadır. 1979’da Ecevit başbakan olduğunda Melih Cevdet’i Unesco Genel Merkezi’ne kültür müşaviri olarak atar. Paris’te geçirdiği iki yıla yakın zaman yazarın yaratıcılığında yeni bir dönüm noktası olacaktır.

“Sözcükler” dergisinin 2. sayısında yayımladığım Abidin Dino’ya yazdığı mektuplar, o sırada 65 yaşında olan Melih Cevdet’in Paris dönüşü nasıl yeni bir hayat kurma heyecanıyla dolu olduğunu bütün açıklığıyla yansıtır.

* * *

Günlük’te, yazarın, “insan iyi midir, değil midir?”, “Tanrı inancı”, “emek”, “uygarlık”, “demokrasi”, “sosyalizm”, “sanat”, “mutluluk”, “neşe”, gibi kavramlar üzerine yaklaşımları, üzerinde düşünülmesi gereken önemli başlıklar.

Ocak 1977’de yazdığı şu satırlar ise sanki bugünün dünyasını tanımlıyor:

“Halktaki mal mülk edinme tutkusunu gözlemledikçe umutsuzluğa düşüyorum. Bunun yerine ahlaksal tutkuları geçirecek bir yönetim de artık gelmeyecektir. Çünkü bütün partiler, insanlarımızın maddi ihtiyaçlarını ele alıyorlar. Ona sığınıyorlar. Yalnız bizde mi? Belki de dünyamızın krizi bu. Açgözlülükten yıkılmıyoruz. Burjuva sınıfının dünya çapındaki sömürü düzeni doğurdu bu sonucu.”

Read Full Post »

Yarın akşam, Akatlar Kültür Merkezinde, çağdaş edebiyatımızın iki ilginç yazarı birlikte anılacak. Kültür hayatımızın farklı alanlarında öncü roller üstlenen Onat Kutlar, 11 Ocak 1995 günü, bombalı bir terör saldırısı sonucu ölmüştü. Necati Cumalı ise, çağdaş edebiyatımızda derin izler bırakan nice yapıtın ardından 10 Ocak 2001’de sessizce ayrılmıştı aramızdan.

Necati Cumalı, şiirimizin en yenilikçi ve verimli dönemlerinden olan 1940 kuşağının şairlerindendi.

40 Kuşağı, Orhan Veli gibi yenilikçilerle, Rıfat Ilgaz gibi toplumcuların çevresinde anılsa da, aslında çok farklı, çok boyutlu şairlerin yetiştiği bir dönemdir. Eleştirmen olarak Nurullah Ataç’ın renkli kişiliği de bu dönem şiirine ayrı bir heyecan katmıştır.

* * *

Necati Cumalı, Garip şiirinin çocuksu söyleyişleriyle kırsal doğa insanının kendine özgü yaşama sevincini ustalıkla birleştirdiği, lirik, kimi zaman öykülemeye yaslanan yalın bir şiir dünyası kurdu kendine. Rahat söyleyiş belirgin özelliğidir bu şiirin:

Artık memnunum yaşamaktan

Sabah erkenden kalktığım zaman

Siz varsınız;

Gündüz, işim var, arkadaşlarım,

Gece, yıldızlar var, karım var,

Günaydın tavuklar, horozlar!

1943’te yazılmış bu şiir, tıpkı ötekiler gibi bugün de taptazedir. Bu olgu, şairin yanı sıra yalın şiir anlayışının da başarısıdır.  O sırada 22 yaşında olan şair, sonraki yıllarda da hiç azalmayan yaşama sevincini şiirsel bir yöntem olarak kullanmıştır.

Bu özelliğini kendisi de sonraki yıllarda şöyle dile getirir: “Şair, gerçekten şairse, (…) kendini dinlemeli, kendine kulak vermeli, kendinde oluşan şiiri söylemelidir. Çünkü yeni olan, değişik olan kendisidir, değişen yaşam ile birlikte oluşmuş kendi yeni kişiliğidir.”

Bu sözler, şiire ilişkin temel bir gerçeği açıklıyor: Hayat ile şiir sanatını yazdıklarında birleştiremeyenlerin bu yolda gidebilecekleri fazla bir yol yoktur. Zorlama ile şiir yazmaya çalışanlar, ancak başka şairlerin etkisinde ürünler verebilirler.

* * *

Yakınlarda duyduğum bir olayı dönemin renkliliğini yansıtması bakımından burada aktarmadan geçemeyeceğim.

1956’da Necati Cumalı’nın Değişik Gözle adlı öykü kitabı yayımlanmıştır. Aynı günlerde Ataç, Varlık Dergisinin kapısından çıkarkan yanındaki Tahsin Yücel’in koluna girer. “Biliyor musun,” der, “bu yıl Sait Faik Armağanına katılan öykü kitaplarından ikisi dışında hepsini okudum. Okudum çünkü onlara oy vermeyeceğimden emindim. İkisini okumadım: Biri Necati Cumalı’nın kitabı. Çünkü ona oy vereceğim. Öbürü de senin kitabın. Onu da okumadım çünkü ya Necati’ninkinden daha güzelse diye.”

Ardından Cumalı’nın şu dizelerini okur:

Ağaçlar denize doğru gidiyor

Deniz karşı dağlara doğru

Gittikçe küçülüyor, ufalıyorum

Olduğum yerde

Neredeysen uzat ellerini

Başım dönüyor.

Sonra da ekler: “Ne kadar güzel değil mi? Böyle şiir yazan birine vermek istiyorum oyumu.

Böylelikle Ataç’a özgü bir değerlendirme ölçütüyle güzel şiir yazana verilir o yılki Sait Faik Hikâye Armağanı.

9.1.2007

Read Full Post »


Çoğu şair için düzyazı yanına bile yaklaşılmayacak bir yazın türüdür. Orhan Veli, Dağlarca, Dıranas, Edip Cansever, Turgut Uyar, Metin Eloğlu, Ahmed Arif, Can Yücel gazete, dergi yazıları bir yana, kalemlerini düzyazı durağına uğratmayan şairlerden…

Şiirin yanında romanı deneyen, bu “çağcıl destan”a bir yanından el atan şairlerimiz de çoktur.

Nâzım Hikmet, düzyazı türlerinden asıl oyun yazarlığına gönül vermiştir. Ne ki, gençlik ve özgürlük yıllarında gazetelerde tefrika edilmek için yazdığı romanlarda ucuzluktan kurtulamasa da ömrünün son yılında yazdığı, kendi yaşamından da ilginç kesitlerle dolu, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim ile şiirinin büyüklüğüne yaraşan bir ürün verdi.

Oktay Rifat da, şiirin yanında ikinci bir yazın uğraşı olarak uzun yıllar oyun yazarlığını seçti. Birbirinden ilginç oyunlar yazdı. Altmışından sonra ise, hem “şiir bir yaşlılık uğraşıdır” sözünü doğrularcasına şiirini yeni ufuklara taşıdı, hem de romanlar yazdı, resimler yaptı. Bir Kadının Penceresinden (1977), Danaburnu (1980) ve Bay Lear (1982) ile başarılı bir romancı olarak da yazın tarihimizde yer aldı.

Melih Cevdet Anday, şiir, oyun ve deneme yazarlığının yanında romanlar da yazdı. Aylaklar (1965), Gizli Emir (1970), İsa’nın Güncesi (1974), Raziye (1975). Bunlara son yıllarda kitaplaşan, bir zamanlar takma isimlerle  yazılıp gazetelerde tefrika edilmiş başkaları da eklendi. Anday’ın romanları öteki türlerdeki yapıtlarıyla kıyaslandığında onlar denli öne çıkmaz. Hatta yakın dostu Sabahattin Eyuboğlu ile aralarına kara kedi girme nedeni olarak da Eyuboğlu’nun 1970 TRT Roman Başarı Ödülü kazanan Gizli Emir romanını beğenmemesi gösterilir. Güneyde bir aşk öyküsünü anlatan Raziye ise filme de alınmasıyla yazarın en tanınan romanı oldu.

Necati Cumalı, kendi yazarlığı içinde türleri birbiriyle yarıştırırcasına şiir, öykü, roman ve denemeler yazdı. Hepsinde de okurların kalbini kazanmayı, yani çok okunan bir yazar olmayı başardı. Romanlarını sıralarsak: Tütün Zamanı-Zeliş (1959), Yağmurlar ve Topraklar (1973), Acı Tütün(1974), Aşk da Gezer (1975), Uç Minik Serçem (1990) ve üç ödüllü son romanı Viran Dağlar (1994).

Rıfat Ilgaz, yıllar boyu süren baskılarla şair olarak unutturulmanın öcünü alırcasına kalemini başta mizah yazarlığı olmak üzere öteki türlere vurdu. Bu öfkeden yazınımız dört önemli roman kazandı:Karadeniz’in Kıyıcığında (1969), Yusuf Kurçenli’nin başarılı bir uyarlamayla sinemaya da aktardığı Karartma Geceleri (1974), Sarı Yazma (1976) ve Yıldız Karayel (1981).

Salâh Birsel de Dört Köşeli Üçgen (1961) adlı, romanla denemenin yollarını kesiştiren tek romanıyla roman yazan şairlerimiz arasında.

Attilâ İlhan ise, şairlerimiz arasında roman yazarlığını düzenli bir eylem olarak sürdüren tek isimdir. Ünlü günde bir sayfa yazma tekniğiyle bugüne dek yazdığı romanların sayısı onu bulur: Sokaktaki Adam (1953), Zenciler Birbirine Benzemez (1957), Kurtlar Sofrası (1963-64), Bıçağın Ucu (1973), Sırtlan Payı (1974), Yaraya Tuz Basmak (1978), Fena Halde Leman (1980), Dersaadet’te Sabah Ezanları (1981), Haco Hanım Vay, OKaranlıkta Biz (1988). Onun amacı da tıpkı Fransız şairi Louis Aragon’un Gerçek Dünya (4 cilt) ve Komünistler (6 cilt) romanlarında yaptığı gibi ülkesinin tarihinden kesitleri incelemektir.

Önde gelen şairlerimizin romanlarını neden böyle sıraladım derseniz yanıt açık:

Yazın tarihimizde önemli yerleri olmasa bile o romanlar, yalnızca önemli şairlerce yazıldıklarından öne çıkıyorlar. Onlarda başka romanlarda bulamayacağımız şair dünyasını bulup paylaşabiliyoruz.

Sözcükler, tümceler, derken bir dünya…

Sanat yapıtının da amacı bu değil mi?

Read Full Post »

Older Posts »