Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Reklamlar

Sözcükler 70. sayı 129-136. sayfalar

soz70.ek

EKİM DEVRİMİ VE SANAT ÖZEL SAYISI

KOZMİK ETÜDLER / Nâzım Hikmet

EKİM DEVRİMİ YILLARINDA EDEBİYAT / Turgay Fişekçi

MOSKOVA TİYATROLARINDA  / Muhsin Ertuğrul

EKİM DEVRİMİ SANATI / Canan Beykal

ANNA AHMATOVA’NIN ÇİLELİ YAŞAMI / Ferit Edgü

SİNEMANIN YENİDEN İCADI / Hakan Savaş

EKİM DEVRİMİ’NİN SANATA ETKİLERİ / Tahir Abacı

LENİN, SİYASET VE EDEBİYAT / Claude Prevost

YÜZÜNCÜ YIL / Mehmet Serdar

EKİM’İN SANATI / Umut Ünalan

AÇ SINIFIN LANETİ / Hakan Tabakan

NE YAPMALI’NIN ESTETİĞİ / Ahmet Antmen

MEMET FUAT, YENİ DERGİ VE GENÇLER / Egemen Berköz

MEMET FUAT / Müslim Çelik

MEMET FUAT / Turgay Fişekçi

Şiirleriyle, Cevat Çapan, Refik Durbaş, İsimsiz, Yaşar Miraç,

Roni Margulies, küçük İskender, Oğuzhan Akay, Ahmet Akın, Nafia Akdeniz, Ali Koçak.

Öyküsüyle, Cemil Kavukçu.

Bu sayımızda insanlığın en büyük toplumsal değişim hareketlerinden biri olan, sanat ve edebiyatı da derinden etkilemiş 1917 Ekim Devrimi’ne ayırdık sayfalarımızı.

Nâzım Hikmet, dilimizde ilk kez yayımlanan “Kozmik Etüdler” adlı yazısında yıllar sonra devrimin geldiği noktalara değiniyor.

Muhsin Ertuğrul, devrim yıllarında Moskova Tiyatrolarında gördüğü değişimi anlatıyor.

Turgay Fişekçi, devrim yıllarında edebiyat alanındaki gelişmeleri değerlendiriyor.

Canan Beykal, devrim yıllarının sanat anlayışlarını ve sanat alanındaki düzenleme ve yenilikleri inceliyor.

Hakan Savaş, devrim yıllarının sinema sanatını nasıl yeniden var ettiğini hatırlatıyor.

Tahir Abacı, Ekim Devrimi’nin edebiyatımıza vuran yansımalarına bakıyor.

Claude Prevost, devrimin önderi Lenin’in dört büyük edebiyatçıyla olan ilişkisini açıklıyor.

Mehmet Serdar proletkült deneyimini, Umut Ünalan siyasal hayatın sanata evrilmesini, Hakan Tabakan Potemkin olayı çevresinde devrime giden yolu, Ahmet Antmen Ne Yapmalı’nın açtığı yolları inceliyor.

Ölümünün 15. yılında edebiyatımızın en özgün kişiliklerinden Memet Fuat’ı, Egemen Berköz, Müslim Çelik ve Turgay Fişekçi’nin yazılarıyla anıyoruz.

Bu sayımızda da edebiyatımızın önde gelen ustalarının en yeni ürünlerinin yanı sıra genç kuşaktan örnekler de bulacaksınız.söz70

İyi okumalar.

 

 

2017 DAĞLARCA ÖDÜLÜ

Yeni kitabım Nerdesin? ile 2017 Dağlarca Şiir Ödülü’nü kazandım.

Ödül töreni 15 Ekim pazar günü saat: 17’de, Akatlar Kültür Merkezi’nde

Yeni şiir kitabım çıktı!..

Nerdesin.FH11

ŞİİRDE İLK YILLARIM

 

1970 yılının güz aylarında Balıkesir Lisesi’nde birinci sınıfa başladım. İlk edebiyat dersimizde öğretmenimiz Sevinç Eryaşar, ciddi birer edebiyat okuru olabilmemiz için okumamız gerekli elli kadar kitabın adını ve yazarlarını tahtaya yazmış, bizim de bu listeyi defterlerimize geçirmemizi istemişti.

Listede Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Fakir Baykurt, Kemal Bilbaşar gibi o yıllarda ilk akla gelebilecek yerli yazarlar; Balzac, Zola, Maupassant, Dostoyevski gibi klasikler; Dağlarca, Necatigil gibi şairlerin yanında Özdemir İnce’nin henüz bir yıl önce May Şiir Ödülünü almış Kiraz Zamanı kitabı da vardı. Güncel edebiyatı da izleyen bir öğretmenimiz varmış demek. Kitaplar çoğunlukla Varlık Yayınevindendi ve fiyatları da bir ya da iki lira gibi kolayca alınabilecek ucuzluktaydı.

İlk yıl düzyazı kitaplarla haşır neşir oldum. Henüz sanırım bir şiir kitabı okumamıştım. Nasıl oldu bilmiyorum evde Necatigil’in bir şiir kitabını bulup  okudum. Yaz tatili geldiğinde tek okuyabildiğim şiir kitabı oydu. Ama artık kitapları merak ediyor, Anafartalar ve Kuvayı Milliye caddelerindeki kitapçılara girip çıkıp raflarda neler olduğuna bakıyordum.

Bir gün bir rafta Dağlarca’nın Batı Acısı’nı gördüm. Kitap 1958 basımıydı ve muhtemelen on üç yıldır orada beni bekliyordu. Fiyatına baktım, iki liraydı ama bende o para yoktu. Ailemden istemeye de çekindim. Aklıma başka çocuklardan duyduğum bir yol geldi.

Yaz tatilinde çocuklar harçlık kazanmak için simit satıyorlardı. Ben de aynı şeyi yapmaya heveslendim. Evimiz şehrin biraz dışındaydı. Sabah erkenden bisikletle şehre iniyor, ekmek ve gazete alarak geri dönüyordum. O sabah şehre inince bir simit fırınına gidip, simit satmak istiyorum dedim. Fırıncılar böyle taleplere alışkın olmalı ki, hiçbir şey sormadan bir simit tablası ile yirmi otuz kadar simit verdiler. Sokaklarda bağırarak dolaşmaya başladım. Saat 11’e doğru simitleri bitirdim. Fırına gidip simit tablasını ve paralarını verdim. Bana yetecek iki lira kalmıştı. Kitapçıdan Batı Acısı’nı, sonra da evin ekmeğini ve gazetesini alıp geri döndüm. Evdekiler merak içindeydiler elbet ama yine de kimse üstüme gelip bir şey sormadı.

Batı Acısı’ndaki şiirleri tat alarak okudum. Necatigil’i de öyle okumuştum. İçimde şiir denen şey uyanıyordu.

Balıkesir’deki kitapçılar arasında, Kenan Bey çok ilgimizi çekiyordu. Milli Kuvvetler Caddesinde, içine iki kişi girdiğinde ancak kıpırdamadan ayakta durulabilen daracık bir dükkânı vardı. Neredeyse tavana kadar yükselen kitap yığınlarının ardından Kenan Beyin yalnızca başı görünürdü. Kalın camlı gözlüklerinin ardında gözlerini kırpıştıra kırpıştıra tükenmez bir heyecanla kitaplardan söz ederdi. Atay’la sık sık bu kitabevine giderdik. Kitap alacak pek paramız yoktu ama Kenan Bey’i uzun uzun dinlemekten büyük zevk alıyorduk. Kenan Bey’in evi de kitabevinin üst katındaydı. Kitabevinin ön kapısından girip çıkması olanaksızdı. Arkadan bir merdivenle evine gidip geldiğini düşünürdük. Hatta boynundan altını hiç görmediğimiz bu insanın kitapların arkasında pijamalarıyla olup olmadığını merak ederdik.

Lise ikiye başladığımda, sınıfımızda Nural isimli, ön sırada oturan, sarı saçlarını iki yana ören bir genç kız vardı. Kendimi ona âşık olmuş hissediyordum. Ama konuştuğumuz falan yoktu. Ben arkalarda oturuyor, uzaktan gözlerimi alamadan hep ona bakıyordum.

O günlerde arkadaşım Atay, eline bir fotoğraf makinesi geçirmiş, sınıftakilerin durmadan fotoğraflarını çekiyordu. Okulda yatılı olduğu için de bizim evde bir karanlık oda kurmuş, filmleri orada basıyordu. Ben de ona banyolarda yardım ediyordum. Karta basılan fotoğraf, birinci banyoya atılıyor, beş on saniye sonra görüntü kartın üzerinde yavaş yavaş belirmeye başlıyordu. Nural’ın kartlar üzerindeki görüntüsü parmaklarımın ucunda belirmeye başladığında heyecandan ölecek gibi oluyordum. Bir fotoğrafı büyütüp küçültüp, çerçevesini değiştirip bir sürü Nural elde etmiştim.

Sömestr tatili geldiğinde onu iki hafta göremediğimden çılgına dönmüştüm. Bir defter dolusu şiir yazdım. Elbet hiç kimsenin haberi olmadı o defterden.

Sonradan soğur gibi oldu şiire düşkünlüğüm. Politik gelişmeler (Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yakalanması ve sonra da idam edilmeleri), ertesi yıl da üniversite giriş heyecanı dağıtmıştı şiire olan ilgimi.

1973 yılının 1 Kasım günü, ılık ve hafif çiseleyen bir yağmur altında, dört yıl boyunca hukuk okuyacağım İstanbul Üniversitesi’nin merkez bina kapısından içeri girip iki yanda çınar ağaçlarının sararmış yapraklarını hâlâ dallarında taşıdığı yolda ağır ağır yürürken, şiirin de benimle yürüdüğünü sezdim. Bu koca bahçe, Beyazıt Kulesi, üniversitenin tarihi yapıları, arka bahçeye çıktığımızda kucağımızda oturuyormuş duygusu uyandıran Süleymaniye Camii, orta bahçedeki havuzun çevresindeki salkımsöğütler hepsi şiirle dolduruyordu içimi. Öğleden sonraydı derslerimiz. Kış öğleden sonralarının loş, olgun hüznü içinde girdiğim amfide dinlediğim dersler hep şiirdi sanki.

Aynı okulda öğrenci olan ağabeyimin uyarısıyla duyuru tahtasında gördüğüm bir burs için başvuruda bulundum. Birkaç gün geçmişti ki, TATKO bursu için görüşmeye çağrıldım. Merkez binanın Mavi Odasındaydı görüşmeler. Kapı önünde sıramızı bekliyoruz içeri girmek için. İlk günlerde amfide en önde oturup, ders aralarında da sigara içmesiyle dikkatimi çeken biri vardı. Tanıştık. Serpil’miş adı. Cağaloğlu’ndaki İstanbul Kız Lisesi’nde okurken AFS bursuyla Amerika’ya gitmiş. Lise sonu Kaliforniya’da, Sacramento’da okumuş, çatlata çatlata Amerikan ağzıyla söylüyor İngilizce sözcükleri. Çorlulu bir öğretmenin kızıymış, ailesi Samatya’da oturuyormuş. Araya lisede Latince okuduğunu, Latince öğretmeninin de Azra Erhat’ın arkadaşı Leyla Özbay olduğunu da sıkıştırdı. Hep gülen, hayat dolu, neşeli bir insan. Benim gibi çekingen değil.

Sıram gelince Mavi Oda’ya girdim. Sanırım hayatımda ilk kez duvarları ve tavanı resimlerle boyalı bir oda gördüm. Mavi tonlarda kocaman bir salon. Bir masa başında hocalar oturuyor. Okula giriş puanıma baktılar: 460. Oysa o yıl 310 puanla girilebiliyor hukuka. Neden bu kadar yüksek puanla buraya girdin dediler, idealimdi dedim. Oysa ne yaptığımı bilmiyordum. Verdiler bursu. Serpil de aldı. Elimiz bol artık, gezip tozabiliriz.

Bu yazıyı yazarken baktım. 15 metre genişlik, 12 metre boy ve 5 metre tavan yüksekliği olan 144 kişilik bir toplantı salonu olarak tanıtılıyor Mavi Oda.

TATKO’ya da baktım. 1927’den 2004’e kadar Good Year lastiklerinin Türkiye temsilcisiymiş. Bu tarihten sonra başka lastik şirketlerinin de temsilcisi olmuş. Okulumuzdaki kimi hocalar bu şirketin hukuk işlerine para almadan bakıyorlar, karşılığında da şirket her yıl 40 öğrenciye karşılıksız burs veriyormuş.

Ne yaptığımı bilmiyordum, dedim ama aslında kafamda bir hayalim vardı.

İstanbul’a ilk 1970 yazında ortaokulu bitirdiğim yıl gelmiştim. 15 yaşındayım. Koca bir yaz boşa gitmesin diye, Tuncay ağabeyimin yönlendirmesiyle Sinematek’e üye oldum. Sinematek, dernek olduğundan üye olabilmek için 18 yaşında olmalıyım. Bu yüzden okul kimlik kartı alırken doğum tarihimi büyük yazdım. Yapıca da iriydim, sorun olmadı. Sinematek o yıl, Beyoğlu Mis Sokak’ta bir apartman dairesinde. Truffaut filmleri toplu gösterisiyle başladı ilk gösteriler. Peş peşe 400 Darbe, Jules ve Jim ve Yumuşak Ten’i izledim. Sonra da başka filmler… Her yaz sürdü bu sinematek serüvenim. Sinema yönetmeni olmak isteği uyandı içimde. Üniversiteye başlarken hukuku yalnızca devam zorunluluğu yok, rahatça sinemaya zaman ayırırım diye seçmiştim.

1974 Baharı çok güzeldi. Okulun bahçesinde erguvanlar açtı. Harbiye Yapı ve Endüstri Merkezi salonunda İstanbul Film Arşivi film gösterileri düzenliyordu. Beyazıt’tan bindiğimiz Leyland marka İETT otobüslerinin arka sahanlığında birbirimizin üstüne yıkıla yıkıla Harbiye’ye geliyorduk. Fellini toplu gösterisi vardı. Roma filminden çıktığımızda iki saat boyunca dondurma yemiş gibi sakız ve süt tadı vardı ağızlarımızda.

Medeni Hukuk hocamız Selahattin Sulhi Tekinay, renkli kişilikli bir insandı. Babası belli olmayan çocuklar konusunu mu anlatacak, Shakespeare’den ilgili bir bölüm okuyup başlardı derse.

Bir gün de bizlere Almanca öğrenmemizi öğütledi. Lisede İngilizce okumuştum. Serpil’le birlikte Goethe Enstitüsünün Alman Lisesi’ndeki kurslarına bir yıl devam ettik.

Serpil, hocası Leyla Özbay’la birlikte Sabahattin Eyuboğlu’nun Maçka Bronz Sokaktaki evinde sürdürülen pazartesi akşamları toplantılarına katılıyor, sonra da gelip, önde gelen aydınların konuştuğu, tartıştığı konuları anlatıyordu.

Yaz geldiğinde Çekmece Gölü kıyısında Kanarya’da, bir aylığına bir ev tuttuk. Bir sandalla göle açılıyor, sonra kürekleri bırakıp Ceza hukuku çalışıyorduk.

Serpil’le inişli çıkışlı ama çok mutlu, bir yıl geçirdik. 1975’te öğrenci ölümleri başladı, hızla politikleşti her şey. 19 yaşındaki Serpil, “20 yaşıma geliyorum, daha hiçbir şey yapamadım hayatta” diyerek uzaklaştı benden. Politik mücadeleye yöneldi. Aksaray’daki TÖB-DER salonunda Haşmet Zeybek’in son derece didaktik bir oyununda başrolde izledim onu. Yeni çizgisinde biriyle tanışıp evlendi, hemen de bir çocuğu oldu.

Oysa kolay unutulabilecek bir zaman dilimi değildi, geçirdiğimiz bir yıl. İkimiz de uzun zaman unutamadık zaten… Bu savruluş beni temelli olarak şiire itti. Düzenli yazıyordum artık.

Aynı günlerde Aksaray TÖB-DER’de hayatımın ilk şiir matinesini izledim. Ataol Behramoğlu ve İsmet Özel’i soluğum kesilerek dinledim ama Şükran Kurdakul farklı bir tavırla sahnedeydi. Ötekilerin tersine bu güleryüzlü, içten insan kendi şiirlerinden birini okuduktan sonra 40 Kuşağı şairlerinden olan arkadaşları A. Kadir ve Rıfat Ilgaz’dan da birer şiir okudu.

O günlerde Atay, sekiz milimetrelik bir kamera eline geçirmişti. İlk filmimizi çekmeye karar verdik. İkimizin de çok sevdiği Sait Faik’in “Kriz” adlı öyküsünü çekecektik. Yirmi dakikalık bir kısa film olacaktı. Öyküdeki çocuğu da ben oynayacaktım. Senaryo üzerinde, her sahne, her plan üzerinde uzun uzun tartıştık; sonunda elimizde çekime hazır bir senaryo oldu. Nereden aklımıza geldiyse çekimlere başlamadan bu senaryoyu Onat Kutlar’a bir gösterelim diye düşündük. Sinematek’in Sıraselviler’de bir apartmanın giriş katındaki bürosuna gidip Onat Kutlar’a durumu anlatıp senaryoyu verdik. İsteği üzerine birkaç gün sonra yeniden gittik. “İlk filmini çekecek biri için zor bir senaryo; siz bunun altından kalkamazsınız,” dedi. Öylesine içten, sıcak kanlı, sözüne güvenilir bir insandı ki, onu dinleyip tasarımızdan vazgeçtik. Film için aldığımız negatiflerle 1 Mayıs 1976’nın belgeselini çektik.

Bu ilişkinin somut bir sonucu da Atay’ın Onat Kutlar’la birlikte çalışmaya başlaması oldu. Sonra Atay evlendiğinde Çubuklu’da Boğaz kıyısındaki bir apartmanda Onat Kutlar’ın komşusu oldu. Yazları evlerinin önünden birlikte denize girdik.

Okulda tanıştığım iki insanın hayatımda büyük rolleri oldu: Metin Gümrükçü ve Hüseyin Erdem. İkisi de Beyoğlu Atatürk Lisesinde Vedat Günyol’un öğrencileri olmuşlar, sonra da tükenmez bir sevdayla bağlanmışlardı bu muhteşem insana. Vedat Günyol, o sıralar hâlâ, aylık “Yeni Ufuklar” dergisini çıkarıyordu. Cağaloğlu’ndaki dergi bürosuna gidip gelmeye başladık. Şimdi bakıyorum da Vedat Günyol, o sırada altmış üç yaşındaymış ama doksanına geldiğinde bile hep akranım gibi göründü gözüme. Her sözünde küçük şakalar olurdu. Çay getiren çaycı, kaç şeker atıyorsun abi mi dedi, o, üç buçuk atıyorum deyip elini göğsüne bastırırdı.

Metin de, Hüseyin de, inanılmaz kültürlü, çok okuyan insanlardı. Onların okuma deneylerinden yararlanıyor, güzel kitapları kolayca keşfedebiliyordum.

Henüz on dokuz yaşındaydım. Bir gün Hüseyin’e yazdığım birkaç şiiri gösterdim. “Çok güzel bunlar” dedi, “bak Ataol Behramoğlu’nun Bir Gün Mutlaka kitabında on tane şiir var. Sen de böyle on şiir yaz, ben senin kitabını bastırtırım.”

Sanırım o gün artık şair olacağıma karar vermiştim. Kimi günler Hukuk Fakültesinin, büyük, loş ışıklı kütüphanesinde ama çoğunlukla Yeşilyurt ve Yeşilköy’ün sokaklarında dolaşırken esin geliyor, yeni şiirler yazıyordum. (En büyük ağabeyim hava subayıydı, Yeşilyurt’ta lojmanda kalıyordu. Ben de onların yanında kalıyordum.)

1976’da Hüseyin’in çağrısıyla Aksaray’da bir apartmanın üçüncü katındaki İlerici Gençler Derneği’ne gittim. Derneğin başında Hüseyin’in olduğu bir sanat bürosu vardı. Onunla daha yakın olabilmek için derneğe üye olup sanat bürosunda çalışmaya başladım. Büroya bir süre sonra şiirleri dergilerde çıkan iki şair geldi: Barış Pirhasan ve Erdal Alova. Hemen arkadaş olduk.

Sanat bürosunda ilk iş olarak bir sokak tiyatrosu kurduk. Hüseyin, 1968-1970 arası Devrim İçin Hareket Tiyatrosu’nda oynamıştı. Bu işi biliyordu. Şiirlerden, türkülerden, güncel olaylardan bir kolajla “Ellerinize ve Yalana Dair” adlı oyunu hazırladık. DİSK öncülüğünde ülkede yaygın grev eylemleri var. Biz de haftada bir iki bir grev yerine gidip oynuyoruz. Oyun büyük ilgi görüyor. Biz de coştukça coşuyoruz.

Yağmurlu bir günde Gislavet Fabrikası önünde oynuyoruz. Yerlerde su birkintileri… Oyunun bir sahnesinde de vurulup yere düşmem gerekiyor. Oyundan önce yere düşmek yerine çömelip kalmayı kararlaştırdık ama oyun o denli coşku uyandırmıştı ki izleyenlerde, sahne geldiğinde kendimi boylu boyunca su birikintisinin içine atıverdim. İzleyen işçilerden yerlerinden fırlayanlar oldu, altına hasır serelim falan diye bağrıştılar ama hiç kıpırdamadan kaldım suyun içinde. Oyun sürdü gitti.

Arada Şehir Tiyatroları, Kenter Tiyatrosu gibi salonlarda da kalabalıklara oynadık.

Bir gün grevde olan bir fabrikanın dış kapısında grev çadırının önünde oynuyoruz. İşveren de içerde fabrikadaymış ve polis çağırmış. Oyun sırasında polis gelip çevremizi kuşattı. Oyunun bitmesini beklediler. Sonra da bizi bir otobüse doldurdular. Gayrettepe’deki Emniyet Müdürlüğüne götürülmek üzere yola çıktık. Otobüste, toplulukta en çok sevdiğim arkadaşım Şafak’la yan yana oturuyoruz. Bana cebinden küçük bir kâğıt çıkarıp okuttu: Kısa bir şiir vardı kâğıtta. Erdal’ınmış. Orada Şafak’ın Erdal’a âşık olduğunu anladım.

O günlerin insan ilişkilerindeki içtenliğini bir daha hayatım boyunca tatmadım. Yirmi yaşında bir “şair” olduğumdan kendi başıma yaşamak, türlü serüvenlere dalmak istiyordum. Şafak, ailesiyle Suadiye, Kavisli Sokak’ta oturuyordu. Sokağın adının güzelliği bile hayranlık uyandırıyordu bende. Yine tiyatrodan arkadaşım Timur Daniş de Suadiye’deydi. Gidip geldikçe sevmiştim buraları. Timur’la banliyö trenlerinin gelip geçtiği demiryolu boyunca yürüyorduk. Sonra da Alman annesinin yaptığı yemeklere dalıyorduk. Şafak, çevre köşklerin müştemilatlarının zaman zaman kiraya verildiğini söylüyordu. Bir gün, Suadiye’den Kadıköy’e dek köşk bahçeleri arasında dolaşa dolaşa yürüdük.

İki yıl içinde yüz elli kadar oyun oynadık. “Işığı taşıyanlar” adlı yeni bir oyun da hazırladık ama ilki kadar başarılı olmadı.

Günlerden birinde Beyoğlu sinemalarından birinde bir filmin galasından sonra bir arkadaş grubuyla yürüyerek önce Taksim’e çıktık, sonra da aramızdan birinin Elmadağ’daki tarihi apartmandaki evine gittik. Aramızda Ataol ve sevgilisi Semra da vardı. Ataol’un bence en güzel kitabı, Ne Yağmur Ne Şiirler yeni yayımlanmıştı. Ataol’la birlikte yolda yürümek, galiba o günlerde beni en çok mutlu eden olaydı. Semra’nın o gece söylediği, “Bugün Ataol’dan başka şiir yazan mı var” sözündeki çocuksu tatlılığı da hiç unutmadım.

Şafak’la Erdal, 12 Mayıs 1977 günü evlendiler. Gecesinde küçük bir arkadaş grubuyla Çengelköy’de deniz kıyısında bir lokantada kutlama yaptık. Şiirler okundu, türküler söylendi geç vakte kadar. Son yudumlarımızdan sonra bardaklarımızı denize attık, o camlar su olana kadar mutluluklarının sürmesini dileyerek.

Gece yarısından sonra Üsküdar’a doğru yürürken Beylerbeyi tünelinden avazımız çıktığınca Enternasyonal’i söyleyerek geçtik.

Sonradan Ataol bir şiir yazdı, o geceyi anlatan, “Boğaza Balkon Gibi Uzanan Bir Lokantada” başlıklı.

Bir edebiyat ürününün içinde hissetmek kendimi mutluluk duygusu yaymıştı içime o günlerde.

Erdal’la Şafak, Kuzguncuk Paşalimanı’nda, Fethi Paşa korusu içindeki ahşap bir köşkün alt katında oturuyorlardı. Evleri, Eminönü’nden bile çıplak gözle görülebiliyordu. O yaz pek çok gün o evin geniş verandasında Boğaza bakarak güneşi batırıp geç saatlere dek oturduk.

Erdal, Politika gazetesinin kültür sayfasını hazırlıyordu. Bir gün gazeteye uğradığımda, Ahmet Say’ın kendisini ziyarete geldiğini, Ankara’da Türkiye Yazıları adlı yeni bir dergi çıkaracaklarını, bizim arkadaş grubumuzdan da şiir beklediğini söyledi. Böylece “Dayanılmayan” adlı ilk şiirim Türkiye Yazıları dergisinin Kasım 1977 tarihli üçüncü sayısında yayımlandı.

*

1978 yılı başında Barış, bir edebiyat dergisi tasarısıyla çıka geldi. Adını da o önermişti: “Devrimci Savaşımda Sanat Emeği”. Yalnızca edebiyata değil, öteki sanatlara da yer verecekti. Derginin yazı işleri müdürü olmamı istedi benden. Yirmi iki yaşındayım, biraz korkağım ama hevesle kabullendim bu görevi. Tehlikeli bir işti o dönem böyle bir görev. Dergideki bir yazıdan yedi buçuk yıl hapsi basıveriyorlardı. Ama 1978 yılı umutlu başlamıştı. Ecevit başbakan olmuştu, korku biraz azalmıştı. Büro olarak önce avukat ve yazar Orhan İyiler’in Ankara caddesi No: 38 Tasvire Han’ın üçüncü katındaki bürosu gösterildi. Bir süre bu odada çalıştık.

Derginin künyesinde, Sahibi: H. Barış Pirhasan, Sorumlu Yönetmen: A. Turgay Fişekçi, Yazı Kurulu: A. Kadir – Asım Bezirci – Orhan Taylan – Ataol Behramoğlu – Barış Pirhasan yazıyordu. Yazı kurulu toplantılarında bu isimlerden A. Kadir bulunmazdı. Buna karşın benim dışımda Ali Taygun, Erdal Alova vardı; zaman içinde sinemacı Erhan Sökmen, karikatürist Engin Ergönültaş, Ankara’dan geldiği zamanlar Yaşar Miraç da yer aldı.

Beş bin basılan ilk sayı geniş ilgi gördü. Bu ilgide Orhan Taylan’ın Türkiye’de 1930’larda yapılan heykellerde Nazi heykelciliği izlerinin olduğunu gösteren yazısı çok etkili olmuştu.

Üçüncü ayın sonunda Klodfarer caddesi 38 numaradaki üç katlı binanın birinci katını tutarak bağımsız bir büroya kavuştuk. Salonun ortasına kendi ellerimizle kocaman bir masa yaptık. Evden getirdiğim bir perdeyi de masa örtüsü olarak kullandık. Yazı kurulumuz artık bu masa çevresinde toplanıyordu.

Derginin üretim süreci tamamen benim üzerimdeydi. Dergimiz Kurt İş Hanının bodrum katındaki Ağaoğlu Yayınevi tesislerinde basılıyordu. Henüz ofset yaygın bir baskı biçimi değildi. Dergi sayfaları kurşun satırlar olarak diziliyor. Sonra iplerle bağlanıp sayfalar oluşturuluyordu. Bir satırda bir harf yanlışı bulmanız, o kurşun satırın yeniden dizilmesini gerektiriyordu. Dergi hazır olduğunda mücellithaneden yukarıya hamallar sırtlarında taşıyor, sonra tuttuğum bir at arabasına yüklüyorlardı. At arabasında arabacının yanına oturup Cağaloğlu Meydanına çıkıyor, Divanyolu’na doğru, şaklayan kırbacın ve asfalt yolda çınlayan dalların çıkardığı seslerin coşkusu içinde büroya geliyordum. Günlerim büro ile matbaa arasında geçip gidiyordu.

Bu arada kızkardeşimin de üniversiteye girmesiyle annem de İstanbul’a taşındı. Fatih Malta’da, Darüşafaka Caddesi, Otlukçu Yokuşunda üç katlı bir evin orta katında annem ve kızkardeşimle birlikte oturmaya başladım.

16 Mart 1978 günü İstanbul Üniversitesi ana kapısı önünde öğrencilerin üzerine bomba atıldı; yedi öğrenci öldü elli kadarı yaralandı. O gün öğrenciler üniversiteyi işgal ettiler. Ben de okula gittim. İkinci sınıf derslerini gördüğümüz amfide sabaha kadar oturduk. Yabancı Diller Yüksekokulu’nda öğrenci olan kızkardeşim de oradaydı. Önce hastaneye gidip yaralılara kan vermiş, sonra da okula dönmüşler.

Fatih’te Asım Bezirci ile yakındı evlerimiz. Sık sık uğruyor, bu dünyanın en çocuksu insanından hayat üstüne öğütler alıyordum.

Çoğu günler Fatih Camisinin geniş avlusundan geçip Şehzadebaşı’na, oradan Beyazıt Meydanı ve Kapalıçarşı’dan Cağaloğlu’na yürüyordum.

Bir sabah çok fazla kar yağmıştı. Fatih’ten Cağaloğlu’na kadar hiç araba görmeden inanılmaz bir sessizlik içinde yürümüştüm ve o sessizlik hiç silinmeden öylece kaldı içimde.

Dergi Yazı Kuruluna kendi şiirlerimin basılmasını ancak 5. sayıda önerme cesareti bulabildim. İki şiirim yayımlandı o sayıda.

Bir gün büroya Asım Bezirci ile birlikte Behçet Necatigil geldi. Tanıştırdı bizi Asım Ağabey. Necatigil, “Okudum şiirlerinizi, sizi tanıyorum,” dedi. Sonra da özür diler gibi, “eskiden dergileri baştan sona okurdum ama artık yaşlandım, yalnızca şiirleri okuyabiliyorum,” dedi.

İlk sayıların düzelti işlerini tek başıma yaptım ama dergide biraz fazla düzelti hatası çıkıyordu. Bu işi Cumhuriyet gazetesinde yapan Refik Durbaş’tan yardım alalım düşüncesi ortaya atıldı.

Refik’le o işten çıktıktan sonra dergi bürosunda yazıları karşılıklı okuduk bir süre. Okuma bitince Aksaray’a kadar yürüyor, buradaki sonsuz genişlikte meyhanelerle dolu alana dalıyorduk. Refik’ten tek bir mezeyle uzun uzun içki içmesini öğrendim o çarşıda.

1978’e ilişkin unutamadığım bir gün de Ataol ile Ludmilla’nın evlilik günüdür.  Gecesinde sınırlı bir arkadaş grubuyla Ayazpaşa’daki Cennet Bahçesi’nin lokantasına gitmiştik. Bir de fotoğrafımız olacak o geceden. Gecede Ali Taygun farklı dillerde konuşma taklitleri yaparak gülmekten öldürmüştü hepimizi.

Önce kendini, “Şimdi de aramızda bulunan Sovyet elçisi konuşacak” diye takdim ediyor, sonra da ancak Rusça bilenlerin Rusça olmadığını anlayabileceği ama Rusça bilmeyen herkesin Rusça olduğuna inanacağı seslerden oluşan bir konuşma yapıyor, konuşmanın içinde de gerçeklik duygusu katmak için Ataol ve Ludmilla isimlerini geçiriyordu. Aynı konuşmaları çeşitli dillerde tekrarladı gece boyunca.

1979’a girildiğinde Ecevit hükümetine duyulan umutlar tükenmiş, her gün sokaklarda vurulan insanların haberleri içimizi ürpertiyordu.

Ataol bir gün büroya elinde bir tomar şiirle geldi. Ahmet Erhan’ın,

 

Çiçekçi bana bir gül ver

Sevgilime değil, bir ölü için

 

diye başlayan şiirini okudu. “Öyle güzel ki, bu şiirleri ben yazmış olmayı isterdim,” dedi.

Büroya gelip gidenlerle bir çok yazar tanımıştım. Kendimi artık edebiyat dünyasının içinde görüyordum. İlk gençliğimden beri hayranlık duyduğum İsmet Özel’in gelişleri beni daha çok mutlu ediyordu. Siyasi düşünceleri değişmiş, başka akımlara kaptırmıştı kendini. Belki de o cephede kendine pek arkadaş bulamadığından sık sık uğruyordu büromuza. Hem güleryüzlü, hem güzel konuşuyor hem de ilginç tartışma konuları atıyordu ortaya.

Bir gün sigara içenlere çıkıştı, siz ne biçim solcusunuz, tütün emperyalizmin bir silahıdır, tütün içerek onun aleti oluyorsunuz gibi şeyler söyledi.

Birkaç gün sonra Galata Köprüsü’nde, uzaktan gördüm onu. Sigarasının dumanını öyle keyifle savuruyordu ki, bir süre hayranlıkla baktım arkasından.

1979 Şubatında okulu bitirince gelecek konusunda da kafamda türlü düşünceler dönmeye başladı. Aslında ne yapacağımı, nasıl bir hayatım olacağını bilemiyordum.

Okulda Ceza Usul Hukuku kürsüsüne bir asistan alınacağı duyurusunu görünce başvurdum. Almanca bilen biri alınacaktı. İkinci sınıftayken bir yıl Goethe Enstitüsünün Alman Lisesindeki kurslarına gitmiş, temel Almanca’yı öğrenmiştim ya da öğrendiğimi sanıyordum.

Kürsü başkanı Prof. Öztekin Tosun da sevdiğim bir hocaydı. Okuldaki en yakından tanıdığım hoca olan Rona Serozan’a gidip durumu anlattım. O da beni Öztekin Tosun’un odasına götürüp tanıştırdı.

Sınavda sekiz on kişi kadardık. Benim önüme 1873 baskısı Almanca bir Ceza Usul Hukuku kitabı koyup rastgele bir sayfasını açıp çevirmemi istediler. Tutuklamayla ilgili bir konuydu ama beceremedim tabii. Daha sınav sonlanmadan Fransızca bilenlerden birinin alındığı açıklandı.

1979 Yazında yaptığım kısa süreli iki yolculuk beni derinden etkiledi. İlki Hacıbektaş Şenliği’ni dergi adına izlemek içindi. Ataol ve lise yıllarımda hayran olduğum Bekir Yıldız’la birlikte geldik. Kalacak fazla bir yer yoktu. Bana lisenin yatakhanesinde bir yer düştü.

Akşamları açıkhavada yapılan semah tötenlerini çok etkileyici buldum. Gençlerden çok çıplak ayaklı kadın ve erkekler ortada semah dönüyorlardı. Sonra şiirler de okundu.

Gündüz de belediyenin sağladığı bir minibüsle bağlar içinde kıvrıla kıvrıla, Kızılırmak kıyısında dura kalka Kapadokya’yı dolaştık.

Sonra da ilk kez gördüğüm Marmara Adasına geldim. Tiyatrodan arkadaşım Özden’in anne ve babası beni çok severlerdi; onların misafiri oldum. Adanın doğası; çınarları, denizi, dağları bana yeni şiirler yazdırdı.

Aynı günlerde Ankara’dan gelen Yaşar Miraç, kâğıt yokluğu nedeniyle kitap basılamadığından, yaratıcı bir çözümle, genç ozanların ilk kitaplarını basacağı Yeni Türkü Şiir Yayınlarını kurduğunu açıkladı. Bulduğu çözüm, hastaneleri dolaşıp röntgen filmlerinin saklandığı renkli kâğıtları toplayıp bunlara el kadar büyüklükte küçük şiir kitapları basmaktı. Bu dizinin beşinci kitabı olarak Aralık 1979’da içinde on üç şiirimin olduğu, 8 x 11,5 cm. boyutlarında, otuz iki sayfalık Karda Işıltılar adlı ilk kitabım yayımlandı. Kapak ve iç sayfalarında Çerkez Karadağ’ın desenlerinin olduğu kitabın arka kapağında ise on sekiz yaşımda Hukuk Fakültesi bahçesinde çekilmiş bir fotoğrafım yer alıyordu.

Kâğıt yokluğu o denli derindi ki, önde gelen yayınevlerinden MAY Yayınları’nın sahibi Mehmet Ali Yalçın, yayıncılar adına Kültür Bakanından kâğıt talebinde bulunurken bakanın odasında kalp krizi geçirip ölmüştü.

Aziz Nesin, bir televizyon programında kâğıt bulmanın zorluklarından söz ederken, bizim kitaplarımızı gösterip, “Bakın kâğıt yokluğundan genç şairler neler yapıyor” demişti.

*

1980’e girerken, dergi çevresindeki hemen herkes ölüm tehdidi altındaydı. Barış, evine telefon eden belirsiz kişilerce ölümle tehdit edilmiş, büroya gelemez olmuştu. Bir süre sonra da birkaç ay kalacağı Almanya’ya gitti.

Öteki yazı kurulu üyelerini de daha az görür olmuştum. Dergi bütünüyle üstüme kalmıştı. Bir de banka kredisi vardı düzenli ödenmesi gereken. Neyse ki bütün ödemelerimizi aksatmadan gerçekleştirdim, dergiyi 1980 Eylülüne dek düzenli yayımladım.

12 Eylül günü Balıkesir’de, ağabeyimdeydim. Bir gün önce pasaport almıştım. Berlin’de bir kültür şenliğine katılacaktım.

Sokağa çıkma yasağı biter bitmez İstanbul’a döndüm. Dergi bürosuna geldim, kapı mühürlenmişti.

Böylece Sanat Emeği dergisi serüveni son buldu. Ancak 1978’de açılmış, sürmekte olan bir davam vardı, derginin 8. sayısında komünizm propagandası yapıldığına dair. Dergide çıkan metin daha önce başka bir davada yargılanıp aklanmıştı. Bu nedenle benim davanın da düşmesi kesindi.

*

Bir iki ay ortalıkta amaçsız dolaştım. Yine ne yapacağımı bilmiyordum. Bir iki avukatlık önerisi oldu, hiç içimden gelmedi.

Ağaoğlu matbaasının sahibi Mustafa Kemal Ağaoğlu, YAZKO’yu (Yazarlar ve Çevirmenler Yayın Üretim Kooperatifi) kurmuştu. Kasım 1980’de Yazko Edebiyat Dergisi yayına başlamıştı. Derginin başında da Nâzım Hikmet’in üvey oğlu Memet Fuat vardı.

Mustafa Kemal, bu dergide birlikte çalışmamı istedi. Memet Fuat’ı ilk görüşüm, Ağaoğlu Matbaasının Kurt İş Hanının bodrum katındaki bürosunda bir masa başında oldu. O denli temiz bir gülümseyişi vardı ki, bir anda yakınlık duyuverdim.

Mustafa Kemal, dergi çalışmaları için Cağaloğlu Meydanı’ndaki Atasaray Han’ın 206 nolu odasını tuttu bize. İki de masa koydu içine. Böylece Memet Fuat’la aynı odada, yan yana iki masada çalışma serüvenimiz başladı. Memet Fuat’tan hem şairler ve şiir üstüne hem de özellikle Nâzım Hikmet üstüne o kadar çok şey dinledim ki, şiir kültürüm neredeyse onun yanında biçimlendi.

12 Eylül baskı döneminin ilk aylarında bütün dergiler, dernekler, partiler kapatılmış olduğundan küçük büromuz bir anda her görüşten aydın ve sanatçının uğrak yeri oldu. Başka bir dönemde bir arada göremeyeceğim çok sayıda yazarla Yazko’da tanıştım. Herkesin herkesle yakın olduğu olağanüstü bir dönemdi. Yazar ve sanatçıların, koşullar uygun olduğunda nasıl bir arada çalışıp yaşayabildiklerini görmek çok hoşuma gidiyordu.

Aynı günlerde Nişantaşı’ndaki Akademi Kitabevi’nin ilk kitaplarını henüz yayımlamamış genç yazarlar için Akademi Kitabevi Ödüllerini düzenlediğini gördüm. Küçük el kitabımın ilk kitap sayılmayacağını düşünerek o güne dek yazdığım şiirleri bir araya getiren dosyamı hazırlayıp gönderdim. Ödüller açıklandığında kuşağımın iki şairi; Ozan Telli ve Murathan Mungan’la birlikte şiir dalında “Başarı Ödülü” kazandığımı öğrendim.

Ödül töreni Cağaloğlu’nda, Gazeteciler Sendikası salonunda yapıldı. Törenin sunucusu Sennur Sezer’di. Sıram gelince sessizce çıkıp ödülümü aldım.

Öykü dalında ödül kazanan Nursel Duruel, İstanbul Radyosunda çalışıyordu. Bir programına davet etti.

Bu arada Yaşar Miraç, Yeni Türkü Şiir Yayınlarını yeni bir düzenle sürdürmeye karar verdi. İlk kitabım Karda Işıltılar, 1981’in Mart ayında Dilek Ulusoy’un (Demirci) desenleriyle yayınevinin ilk yapıtlar dizisinin dördüncü kitabı olarak yayımlandı.

Yaşar Miraç, ilk altı kitabı, kurdeleli, güzel bir paketle, kolundaki sepete doldurup Cağaloğlu’nda epey sattı. Basında da ilk yapıtlar dizisi geniş yer buldu.

Aynı günlerde Yazko, Cağaloğlu Meydanı’ndaki büyük bir binayı kiralayıp burayı kitabevi yaptı. Uğradığımda burada da kitapların iyi satıldığını öğreniyordum. Bir gün benimle tanışmak isteyen bir okurumun telefonunu ilettiler. Funda Çetin adlı bir hukuk fakültesi öğrencisiydi. Buluştuğumuzda kitabımdaki bütün şiirleri ezbere okuyarak şaşkınlık içinde bıraktı beni.

Karda Işıltılar’ın iki bin beş yüz adetlik ilk basımı bir yılda tükenerek sanırım kırk yılı aşan ozanlık yaşantımın en çok satılan kitabı oldu.

1978’de Sanat Emeği dergisi için açılan ve kesin aklanmayla sonuçlanacağını düşündüğüm dava 1980’de Sıkıyönetime devredilmişti. İlk duruşmaya gittim Selimiye Kışlası’na. Sonraki duruşmada da komünizmi basın yoluyla övme suçundan bir buçuk yıl hapse hüküm giydim. Haber 16 Mayıs 1981 günkü Cumhuriyet gazetesinde yayımlanınca çevremden gizleyebilmem olanaksızlaştı. Anneme yutkuna yutkuna durumu açıkladım.

2017

 

 

FAHRİ ERDİNÇ’E ÖNSÖZ / Nâzım Hikmet

FAHRİ ERDİNÇ-NÂZIM HİKMET TARTIŞMASI / M. Melih Güneş

GURBETTE ÖLEN BİR TÜRK YAZAR: F. ERDİNÇ / Adnan Özyalçıner

YILMAZ GÜNEY 80 YAŞINDA / Egemen Berköz

STOCKHOLM’DE YILMAZ GÜNEY’LE / Ayşe Emel Mesci

BİR BABANIN SON YOLCULUĞU / Daniel Mendelsohn

AHMET RIZA AHMEDİ’YE MEKTUP / Sohrab Sepehri

KATLANAMADIĞIM BİR ACISIN / İsa Çelik

ÇAĞLAYANDAN DÜŞEN SİNCAP / Akgün Akova

NECATİGİL ÖDÜL KONUŞMASI / küçük İskender

NAİL V.’NİN BİR ŞİİRİ / M. Bülent Varlık

YENİDEN YILMAZ GÜNEY / Hakan Savaş

YÜKSEL ARSLAN’A 15 SORU / Alişan Çapan

2 / 5 / 2017 / Turgay Fişekçi

 

Şiirleriyle, Cevat Çapan, Refik Durbaş, İsimsiz, Yılmaz Güney,

André Laude, Müslim Çelik, Roni Margulies, Ferruh Tunç,

George MacBeth, Kenan Sarıalioğlu, Emin Kaya, Gökçenur Ç.,

Efe Duyan, Adnan Metin, Hakan Tabakan, Seda Tunç, Pune Haeri,

Zarife Biliz, Umut Ünalan, Güray Özçelik, Mert Mevlüt Gökçe, Burcu Yılmaz.

 

Öyküleriyle, Cemil Kavukçu, Akın Çokuğurluel, Arda Ekşigil,

Ekin Kadir Selçuk, A. Çiğdem Özerdoğan, Nurhan Suerdem.

 

 

Merhaba,

Dergilerin yaz aylarına denk düşen sayıları türlü nedenlerle genellikle zayıf içerikli olur. Sözcükler’in bu sayısını okuduğunuzda yaz aylarının kolaycılığına sığınmayıp zımba gibi bir sayıyla karşınızda olduğumuzu göreceksiniz.

Belki uzun yıllar yurtdışında yaşadığından yeterince değerlendirilmemiş bir yazar olduğu düşünülebilir Fahri Erdinç’in. Bu sayımızda 100. doğum yılını da anarak, Nâzım Hikmet’in, onun bir kitabına yazdığı önsözü; M. Melih Güneş’in kaleminden Nâzım’la aralarında geçen tartışmayı ve Adnan Özyalçıner’den de yazarlığı üstüne bir yazıyı okuyacaksınız.

Çağın büyük sinemacısı Yılmaz Güney’i, ilk kez yayımlanan iki şiiri ve Hakan Savaş’ın, yaratıcının sanatı üzerine kapsamlı incelemesiyle anıyoruz.

Sanatla hayat yolculuğunun kesişme ve ayrışma noktalarını bir Homeros yolculuğu eşliğinde Daniel Mendelsohn’un “Bir Babanın Son Yolculuğu” yazısında bulacaksınız.

İsa Çelik, şair Abdülkadir Bulut’u, onun sözlüğünden seçtiği sözcüklerle anıyor.

Küçük İskender, Necatigil Şiir Ödülü konuşmasında, bu şairin kendisine tuttuğu aynayı gösteriyor.

Geçen ay yitirdiğimiz çağın büyük yaratıcılarından Yüksel Arslan’ı, Alişan Çapan’ın sanatçıya yönelttiği on beş soru ile anıyoruz.

1955 Barselona doğumlu Jaume Plensa, günümüzün önde gelen sanatçılarından. Dünyanın pek çok kentinde açık havada heykelleri var. Şu günlerde kimi heykellerine Bordeaux kentinin sokakları ev sahipliği yapıyor. Bu heykellerden bazılarını sayfalarımız arasında bulacaksınız.

Adaletin gerçekleşmesi için açlık grevlerine ve uzun tutuklu yargılamalara gerek kalmayan bir ülke dileğimizle,

İyi okumalar.

 

OKURLARIMIZA ÖNEMLİ DUYURU

Bu sayımızdan başlayarak Sözcükler’in öncekiler kadar yaygın bir dağıtımı olamayacak. Bu nedenle önceden edindiğiniz yerlerde Sözcükler’i bulamayabilirsiniz.

İstanbul’da Mefisto, Pandora, Robenson, Gergedan;

Ankara’da Dost, Turhan;

İzmir’de Yakın kitabevleri garantili bulabileceğiniz noktalardır.

 

soz68KAPAK.FH11